04.EHL-İ SÜNNET İ’TİKÂDI


 EHL-İ SÜNNET İ’TİKÂDI

Aşağıdaki satırları, Allahü teâlâya hamd ederek yazıyorum. Hamd, bütün ni’metleri Allahü teâlânın yaratdığına ve gönderdi­ğine inanmak ve söylemek demekdir. Ni’met, fâideli şeyler de­mekdir. Şükr, bütün ni’metleri ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olarak kullanmak demekdir. Ni’metler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbla­rında yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri, meşhûr olan dört mezhebin âlimleridir.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullahi aleyh” (Kimyâ-i se’âdet) kitâbında buyuruyor ki, müslimân olan bir kimseye, ilk önce (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) kelimesinin ma’nâsını bilmek ve inanmak farzdır. Bu kelimeye (Kelime-i tev­hîd) denir. Her müslimânın, kelime-i tevhîdin ma’nâsına hiç şüb­he etmeden, yalnız inanması yetişir. Bunları, delîl ile isbât etmesi ve akla uydurması farz değildir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, arablara, delîl ile bilmelerini ve bu delîlleri de söylemele­rini, şübhelerini araşdırıp, bunların çözülmesini emr buyurmadı. Yalnız inanmalarını, şübhe etmemelerini emr eyledi. Herkesin böyle kısaca îmân etmesi yetişir. Fekat, her şehrde birkaç din âli­minin bulunması farz-ı kifâyedir. Bunların, delîlleri bilmesi, şüb­heleri gidermesi, süâlleri çözmeleri vâcibdir. Bunlar, mü’minlerin çobanı gibidir. Bir tarafdan, onlara i’tikâd, ya’nî îmân bilgisi öğre­tir. İ’tikâdlarını korur. Bir tarafdan da din düşmanlarının iftirâla­rına cevâb verirler.

Kelime-i tevhîdin ma’nâsını, Kur’ân-ı kerîm bildirmekde, Re­sûlullah da “sallallahü aleyhi ve sellem” bu bildirilenleri açıkla­makdadır. Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu açıklamaları öğrendi ve ken­dilerinden sonra gelenlere bildirdiler. Eshâb-ı kirâmın bildirdikle­rini hiç değişdirmeden, olduğu gibi, kitâblara geçirerek bizlere ulaşdıran yüksek din âlimlerine (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Herke­sin, Ehl-i sünnet i’tikâdını öğrenmesi, bu inançda birleşmeleri, se­vişmeleri lâzımdır. Se’âdetin tohumu, bu i’tikâddır ve bu i’tikâdda birleşmekdir.

Kelime-i tevhîdin ma’nâsını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bildiri­yor: İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır. Her varlığı, O yaratmışdır. Bu yaratan birdir. Ortağı, ben­zeri yokdur. Bir ikincisi yokdur. O, hep var idi. Varlığının başlan­gıcı yokdur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması lâzımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyâcı yokdur. Ona muhtâç olmıyan hiçbirşey yokdur. Herşeyi var eden, her vârı her an varlıkda durduran Odur. O, madde değildir. Cism değildir. Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yokdur. Ölçülmez. Nasıldır diye sorul­maz. O deyince, akla hayâle gelen herşey, O değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar hep Onun mahlûklarıdır. O, mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayâle gelen herşeyi, O yaratmakdadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yokdur. Her varlık, Arşın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. O, Arşın üs­tündedir. Fekat bu, Arş Onu taşıyor demek değildir. Arş, Onun lutfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arşı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedî son­suz geleceklerde de, hep öyledir. Onda değişiklik olmaz. Onun sı­fatları vardır. (Sıfât-ı sübûtiyye)si sekizdir: Hayât, ilm, sem’, ba­sar, kudret, irâde, kelâm, tekvîn. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusûrdur. Onda kusûr, noksanlık yok­dur. Hiçbir mahlûkuna benzemez ise de, bu dünyâda, Onu kendi­sinin bildirdiği kadar bilmek ve âhıretde görmek vardır. Burada nasıl olduğu anlaşılamadan bilinir. Orada da, anlaşılamadan görü­lecekdir. [1.ci cild, 46.cı mektûbu okuyunuz!]

Küllümâ hatara bî-bâlike, Allahü gayrü zâlike.

Allahü teâlâ, kullarına, Peygamberler “aleyhimüsselâm” gön­derdi. Bu büyük insanlar vâsıtası ile kullarına, se’âdete ve felâkete sebeb olan işleri bildirdi. Peygamberlerin en yükseği, son Peygam­beri olan (Muhammed) “aleyhisselâm”dır. Yeryüzündeki dinli din­siz herkese, her yere, her millete Peygamber olarak gönderilmişdir. Bütün insanların, meleklerin ve cinnin Peygamberidir. Dünyânın her yerinde, herkesin, o yüce Peygambere tâbi’ olması, uyması lâ­zımdır. İmâm-ı Gazâlînin yazısı burada temâm oldu. İmâm-ı Mu­hammed Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, islâmın en büyük âlim­lerindendir. Yüzlerce kitâb yazmışdır. Kitâblarının hepsi çok kıy­metlidir. Hicretin dörtyüzelli (450) senesinde Tûs, ya’nî Meşhed şehrinde tevellüd, 505 [m. 1111] senesinde orada vefât etdi.

Büyük âlim ve mürşid-i kâmil seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki: (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” üç dürlü vazîfesi vardı: Birincisi, ahkâm-ı Kur’âniyyeyi, ya’nî îmân edilecek bilgileri ve ahkâm-ı fıkhıyyeyi bütün insanlara (teblîg) etmek, bildirmek idi. Ahkâm-ı fıkhıyye, yapılması emr veyâ yasak edilen işlerdir. Bu bilgilere (Ahkâm-ı is­lâmiyye) denir. İkinci vazîfesi, Kur’ân-ı azîmüşşânın ahkâm-ı ma’neviyyesini, ya’nî Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âid ma’rifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalblerine akıt­makdır. Bu vazîfeyi, birinci teblîg vazîfesi ile karışdırmamalıdır. Mezhebsiz olan kimseler, bu ikinci vazîfeye inanmıyorlar. Hâlbu­ki, Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyuruyor ki, (Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” iki dürlü ilm öğrendim. Bunlardan birini sizlere bildirdim. İkincisini söylersem, beni öldürürsünüz). Ebû Hüreyrenin bu sözü, (Buhârî) ve (Mişkât)da ve (Hadîka)da ve (Mektûbât Tercemesi)nin 267. ci mektûbunda yazılıdır. Üçün­cü vazîfesi, ahkâm-ı fıkhıyyeyi, va’z ile, nasîhat ile yapmıyan müs­limânlara, kuvvet kullanarak, zor ile yapdırmakdır.

Resûlullahdan sonra “sallallahü aleyhi ve sellem” dört halîfe­den herbiri “radıyallahü anhüm”, bu üç vazîfeyi tam olarak başar­dı. Hazret-i Hasenin “radıyallahü anh” imâmeti zemânında, fitne­ler, bid’atler çoğaldı. İslâmiyyet üç kıt’aya yayıldı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” nûru, yer yüzünden uzaklaşdı. Sahâ­be-i kirâm “radıyallahü anhüm” azaldı. Bu üç vazîfeyi, bir kişi ya­pamaz oldu. Bu üç vazîfe, başka başka üç sınıfa ayrıldı. Üsûl ve fü­rû’ ahkâmını teblîg vazîfesi, ya’nî îmânı ve ahkâm-ı fıkhiyyeyi [ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeyi] bildirmek vazîfesi, din imâmlarına, ya’nî müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden îmânı bildirenlere (Mütekellimîn), fıkhı [ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeyi] bildirenlere (Fu­kahâ) denildi. İkinci vazîfe, ya’nî dileyen müslimânları, Kur’ân-ı azîmüşşânın manevî ahkâmına kavuşdurmak, Ehl-i beytin oniki imâmına ve tesavvuf büyüklerine verildi. Cüneyd-i Bağdâdî ve Sır­rî-yi Sekatî bunlardandır. Cüneyd-i Bağdâdî, hicretin 207. ci sene­sinde tevellüd, 298 [m. 911] de Bağdâdda vefât etdi. Sırrî-yi Seka­tî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 251 de Bağdâdda vefât etdi.

[Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah efendimizin bu ikinci vazîfesi­ni oniki imâmdan öğrenerek, tesavvuf ilmini meydâna getirdiler. Ba’zıları Evliyâya, kerâmetlere ve tesavvufa inanmıyorlar. Onların bu inanmamaları, oniki imâmla ilgileri olmadığını göstermekdedir. Ehl-i beytin yolunda olsalardı, Peygamberimizin bu ikinci vazîfesi­ni oniki imâmdan öğrenirler, içlerinden tesavvuf âlimleri, Velîler yetişirdi. Bunlar yetişmediği gibi, bunların bulunduğuna da inan-mıyorlar. Görülüyor ki, oniki imâm Ehl-i sünnetin imâmlarıdır. Ehl-i beyti seven ve oniki imâmın yolunda olanlar Ehl-i sünnetdir. İslâm âlimi olabilmek için, Resûlullahın bu iki vazîfesinde, kendi­sinin vârisi olmak lâzımdır. Ya’nî, bu ilmlerin ikisinde de mütehas­sıs olmak lâzımdır. İşte böyle büyük âlimlerden biri olan Abdülga­nî Nablüsî, (Hadîkat-ün-nediyye) kitâbının 233 ve sonraki sahîfele­rinde ve 649. cu sahîfesinde Kur’ân-ı kerîmin ma’nevî ahkâmını gösteren hadîs-i şerîfleri bildirmekde, buna inanmamanın, câhillik ve nasîbsizlik alâmeti olduğunu, yazmakdadır.]

Üçüncü vazîfe, ya’nî ahkâm-ı dîniyyeyi kuvvet ile, satvet ve sal­tanat ile yapdırmak işi, meliklere ve sultânlara, ya’nî hükûmetle­re verildi. Birinci sınıfın kısmlarına (Mezheb), ikincisinin kısmla­rına (Tarîkat), üçüncüsüne de (Kanûn) denildi. Îmânı bildiren mezheblere (İ’tikâdda mezheb) denir. İ’tikâd mezheblerinin yet­mişüçe ayrılacağını, bunlardan yalnız birinin doğru, ötekilerinin bozuk olacağını, Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem” haber vermişdi. Öyle de oldu. Doğru yolda olduğu müjdele­nen fırkaya, (Ehl-i sünnet velcemâ’at) mezhebi denir. Yanlış ol­dukları bildirilen yetmişiki fırkaya (Bid’at fırkaları), ya’nî sapık denir. Bunların hiçbiri kâfir değildir. Hepsine müslimân denir. Fe­kat yetmişiki fırkadan herhangi birinde bulunduğunu söyliyen bir kimse, Kur’ân-ı kerîmde veyâ hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş ve müslimânlar arasına yayılmış bilgilerden birine inanmazsa, kâ­fir olur. Şimdi, (Ehl-i sünnet) mezhebinden çıkarak sapık veyâ kâ­fir olmuş, müslimân adını taşıyan kimseler çokdur.) Abdülhakîm Efendi hazretlerinin yazısı burada temâm oldu. Kendisi hicretin binikiyüzseksenbir (1281) senesinde Van vilâyetinin Başkal’a ka­zâsında tevellüd ve 1362 [m. 1943] senesinde Ankarada vefât etdi. Bağlum kazâsında medfûndur.

Müslimânların, beşikden mezâra kadar, ilm öğrenmesi lâzım­dır. Müslimânların öğrenmesi lâzım olan ilmlere (Ulûm-i İslâmiy­ye) denir. Ulûm-i islâmiyye, ya’nî islâm bilgileri ikiye ayrılır:

1 — Ulûm-i Nakliyye, 2 — Ulûm-i akliyye.

1 — Ulûm-i nakliyye: Bunlara din bilgileri de denir. Bu bilgiler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından okuyarak öğrenilir. Din âlimleri, bu bilgileri, (Edille-i şer’ıyye) denilen dört kaynakdan al­mışlardır. Bu dört kaynak, Kur’ân-ı kerîm ve Hadîs-i şerîfler ve İcmâ’-ı ümmet ve Kıyâs-i fükahâdır.

Din bilgileri de iki kısma ayrılır: (Ulûm-i âliyye), ya’nî yüksek din bilgileri ve (Ulûm-i ibtidâiyye), ya’nî âlet ilmleri. Yüksek din bilgileri sekiz kısma ayrılır:

I: İlm-i tefsîrdir. Bu ilmin mütehassıslarına (Müfessir) denir. Müfessir demek, kelâm-ı ilâhîden, murâd-ı ilâhîyi anlıyan derin âlim demekdir.

II: İlm-i üsûl-i hadîsdir. Bu ilm, hadîslerin cinslerini ayırır. Ha-dîs-i şerîflerin çeşidleri, (Se’âdet-i ebediyye) kitâbı, ikinci kısm, al­tıncı maddede yazılıdır.

III: İlm-i hadîsdir. Bu ilm, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sözlerini, hareketlerini ve hâllerini inceler.

IV: İlmi üsûl-i kelâmdır. Bu ilm, kelâm ilminin, âyet-i kerîme­lerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarılacağını anlatır.

V: İlm-i kelâmdır. Kelâm ilmi, kelime-i şehâdeti ve kelime-i tevhîdi ve bunlara bağlı olan îmânın altı şartını anlatır. Bunlar, kalb ile îmân edilmesi lâzım olan bilgilerdir. Kelâm âlimleri, Üsûl-i kelâm ve kelâm bilgilerini birlikde yazmağı âdet etmişler­dir. Câhiller bunun için, bu iki ilmi tek bir kelâm ilmi sanmakda­dır.

VI: İlm-i üsûl-i fıkhdır. Bu ilm, fıkh bilgilerinin, Kur’ân-ı ke­rîmden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarılacağını bildirir.

VII: İlm-i fıkhdır. Bu ilm, (ef’âl-i mükellefîn)i, ya’nî âkıl, bâlig olanların, beden ile nasıl hareket [ibâdet] edeceğini bildirir. Be-den için lâzım olan bilgilerdir. (Ef’âl-i mükellefîn), farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh ve müfsid olmak üzere sekiz kısm ise de, kısaca üçe ayrılabilir: Emr edilen işler, yasak edilen işler, mubâh olanlardır.

VIII: İlm-i tesavvufdur. Bu ilme, (İlm-i ahlâk) da denir. Kalb ile yapılması emr ve yasak edilen şeyleri bildirdiği gibi, îmânın vic­dânîleşmesini ve fıkh işlerinin, seve seve ve kolaylıkla yapılmasını ve ma’rifete kavuşmağı sağlar.

Erkek ve kadın her müslimânın bu sekiz bilgiden, kelâm, fıkh ve tesavvuf bilgilerini, ya’nî (İslâmiyyet)i lüzûmu kadar öğrenme­sinin farz-ı ayn olduğunu, öğrenmemek, suç, günâh olduğunu, (Hadîka) kitâbının sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” üçyüzyirmi­üçüncü sahîfesinde ve İbni Âbidîn önsözünde bildirmişlerdir.

2 — Ulûm-i akliyye: Bunlara tecribî ilmler de denir. Bunlar, fen bilgisi, edebiyyat bilgisi olarak ikiye ayrılır. Müslimânların, bu ilmleri öğrenmeleri farz-ı kifâyedir. Dînî bilgileri ise, lâzım olan­ları ve harbde kullanılan silâhları öğrenmek farz-ı ayndır. Lüzû­mundan fazla olanları ve harbde kullanılan silâhlarda, mütehassıs olmak farz-ı kifâyedir. Bir şehrde bu bilgileri bilen bir âlim, yapan san’at merkezleri bulunmazsa, şehrde bulunanların hepsi ve hü­kûmet adamları günâhlı olurlar.

Din bilgileri zemânla değişmez. Kelâm bilgilerinde fikr yürüte­rek yanılmak, yanlış düşünmek, özr olmaz, suç olur. Fıkhdaki iş­lerde, islâmiyyetin gösterdiği özrlerle, islâmiyyetin bildirdiği deği­şikliklerden, kolaylıklardan istifâde olunur. Kendi düşüncesi, gö­rüşü ile değişiklik yapmak, din işlerinde reform yapmak hiç câiz değildir. Dinden çıkmağa sebeb olur. Ulûm-i akliyyede değişiklik, yenilik, ilerlemek câizdir. Bunları kâfirlerden de arayıp, bulup öğ­renmek, yapmak lâzımdır.

Me’ârif nâzırı esseyyid Ahmed Zühdü pâşanın “rahmetullahi teâlâ aleyh” toplamış olduğu (Mecmû’a-i Zühdiyye) kitâbının ba­şındaki yazıyı aşağıya yazıyoruz:

Fıkh kelimesi, arabcada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, ya’nî dördüncü bâbdan olunca bilmek, anlamak demekdir. Beşin­ci bâbdan olunca, islâmiyyeti bilmek, anlamak demekdir. Ah­kâm-ı islâmiyyeyi bilen âlimlere (Fakîh) denir. Fıkh ilmi, insanla­rın yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Bu ilme (Ah­kâm-ı islâmiyye) de denir. Fıkh bilgileri, Kur’ân-ı kerîmden, ha-dîs-i şerîflerden, icmâ’-ı ümmetden ve kıyâsdan meydâna gelmek­dedir. Eshâb-ı kirâmın veyâ bunlardan sonra gelen müctehidlerin söz birliğine (İcmâ’-ı ümmet) denir. Kur’ân-ı kerîmden veyâ ha-dîs-i şerîflerden veyâ icmâ-ı ümmetden çıkarılan ahkâm-ı islâmiy­yeye (Kıyâs-ı fükahâ) denir. Bir işin, halâl veyâ harâm olduğu, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlaşılmazsa, bu iş, bili­nen başka bir işe benzetilir. Böyle benzetmeğe (Kıyâs) denir. Kı­yâs yapmak için, o işi halâl veyâ harâm yapan sebebin, birinci iş­de de bulunması lâzımdır. Bunu da, ictihâd derecesine yükselmiş âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” anlıyabilir.

Fıkh ilmi çok genişdir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır.

1 — İbâdât olup, beşe ayrılır: Nemâz, oruc, zekât, hac, cihâd. Herbirinin dalları çokdur. Görülüyor ki, cihâda hâzırlanmak ibâ­detdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” din düşman­ları ile cihâdın iki dürlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihâda hâzırlanmak, yeni silâhları yapmasını ve kullanması­nı öğrenmek farzdır. Bu cihâdı devlet yapar. Milletin, devlet ka­nûnlarına, emrlerine uyarak cihâda iştirâk etmesi farzdır. Zemâ­nımızda ikinci savaş, ya’nî dinsizlerin yazı ile, film ile, radyo ile, her çeşid propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihâddır.

2 — Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve dahâ nice dal­ları vardır.

3 — Mu’âmelât olup, alış-veriş, kirâ, şirketler, fâiz, mirâs... gibi birçok bölümleri vardır.

4 — Ukûbât, ya’nî cezâlar olup, başlıca beşe ayrılmakdadır. Kı­sâs, sirkat, zinâ, kazf, riddet, ya’nî mürted olmak cezâlarıdır. [Bu dört kısm, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında geniş bildirildi.]

Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her müslimâna farzdır. Münâkehât ve mu’âmelât kısmlarını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Ya’nî, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. Tefsîr, hadîs ve ke­lâm ilmlerinden sonra, en şerefli ilm, fıkh ilmidir. Aşağıdaki altı hadîs-i şerîf, fıkhın ve fıkh âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” şerefini göstermeğe kâfidir:

(Allahü teâlâ, bir kuluna iyilik etmek isterse, onu fakîh yapar). (Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir).

(Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakîh olandır).

(Şeytâna karşı bir fakîh, bin âbidden (İbâdet çok yapandan)dahâ kuvvetlidir).

(Herşeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkh bilgisidir).

(İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkh öğrenmek ve öğretmek­dir).

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin üstünlüğü “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu hadîs-i şerîflerden de anlaşılmakdadır.

Hanefî mezhebindeki ahkâm-ı dîniyye, Eshâb-ı kirâmdan olan Abdüllah ibni Mes’ûddan “radıyallahü anh” başlıyan yol ile mey­dâna çıkarılmışdır. Ya’nî mezhebin reîsi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fıkh ilmini, Hammâddan, Hammâd da, İbrâhîm-i Neha’îden, bu da, Alkamadan, Alkama da, Abdüllah bin Mes’ûddan, bu da Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” almışdır.

Ebû Yûsüf, İmâm-ı Muhammed Şeybânî, Züfer bin Hüzeyl ve Hasen bin Ziyâd, hep İmâm-ı a’zamın talebeleridir “rahimehümul­lah”. Bunlardan imâm-ı Muhammed, din bilgilerinde, bin kadar ki­tâb yazmışdır. Hicretin 135 senesinde tevellüd, 189 [m. 805] da Rey şehrinde vefât etmişdir. Talebesinden olan imâm-ı Şâfi’înin annesi­ni nikâh etdiği için, ölünce, bu kitâbları, imâm-ı Şâfi’îye mirâs kala­rak, imâm-ı Şâfi’înin bilgisinin artmasına hizmet etmişdir. Bunun için, imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Yemîn ederim ki, fıkh bilgim imâm-ı Muhammedin kitâblarını okumakla artdı. Fıkh bilgisini derinleşdirmek isteyen, Ebû Hanîfenin talebesi ile berâber bulunsun) dedi. Bir kerre de, (Bütün müslimânlar, İmâm-ı a’zamın ev halkı, çoluk çocuğu gibidir) buyurdu. Ya’nî bir adam çoluk ço­cuğunun nafakasını kazandığı gibi, İmâm-ı a’zam da, insanların, iş­lerinde muhtâc oldukları din bilgilerini meydâna çıkarmağı kendi üzerine almış, herkesi güç bir şeyden kurtarmışdır.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” fıkh bilgilerini toplıyarak, kısmlara, kollara ayırdığı ve üsûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” bildirdiği i’tikâd, îmân bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, (ilm-i ke­lâm) ya’nî îmân bilgileri mütehassısları yetişdi. Bunlardan imâm-ı Muhammed Şeybânînin yetişdirdiklerinden, Ebû Bekr-i Cürcânî meşhûr oldu. Bunun talebesinden de, Ebû Nasr-ı İyâd, kelâm il­minde, Ebû Mensûr-i Mâtürîdîyi yetişdirdi. Ebû Mensûr, İmâm-ı a’zamdan gelen kelâm bilgilerini kitâblara yazdı. Yoldan sapmış olanlarla çarpışarak, Ehl-i sünnet i’tikâdını kuvvetlendirdi. Her ta­rafa yaydı. Üçyüzotuzüç 333 [m. 944] senesinde, Semerkandda ve­fât etdi. Kabrini, bir yehûdî ruslardan satın alarak, eğlence yeri yapdı. İstanbuldan gelen İhlâs şirketi, bu çirkin hâli görünce, 1416 [m.1996]da, yehûdîden 30.000 dolara satın alarak kıymetli hâle ge­tirdi. Bu büyük âlim ile Ebül-Hasen-i Eş’arî adındaki âlime, Ehl-i sünnetin (i’tikâdda mezheb imâmları) denir.

Fıkh âlimleri yedi tabakadır. Kemâl pâşa zâde Ahmed bin Sü­leymân efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Vakfunniyyât) kitâ­bında bu yedi dereceyi şöyle anlatıyor:

1— İslâmiyyetde (mutlak müctehid) olan âlimlerdir. Bunlar (Edille-i erbe’a)dan hükm çıkarmak için, üsûl ve kâideler kurmuş­lar ve koydukları esâslara göre, ahkâm çıkarmışlardır. Dört mez­heb imâmı bunlardandır.

2— (Mezhebde müctehid)lerdir. Bunlar, mezheb reîsinin koy­duğu kâidelere uyarak, dört delîlden ahkâm çıkaran imâm-ı Ebû Yûsüf ve Muhammed ve benzerleridir “rahmetullahi aleyhim ec­ma’în”.

3— Mes’elelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezheb reîsinin bildirmediği mes’eleler için, mezhebin üsûl ve kâidelerine göre ahkâm çıkarırlarsa da, imâma uygun çıkarmaları şartdır. Tahâvî (238-321 Mısrdadır), Hassâf Ahmed bin Ömer (261 Bağdâdda), Abdüllah bin Hüseyn Kerhî (340), Şems-ül-eimme Halvânî (456 Buhârâda), Şemsül-eimme Serahsî (483), Fahrül islâm Alî bin Muhammed Pezdevî (400-482 Semerkandda), Kâdîhân Hasen bin Mensûr Fergânî (592) ve benzerleri gibi “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în”.

4— Eshâb-ı tahrîc, ictihâd derecesinde olmayıp, müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklıyan âlimlerdir. Ahmed bin Alî bin Ebî Bekr Râzî bunlardandır. Cessâs ismi ile ma’rûfdur. 370 de vefât etmişdir.

5— Erbâb-ı tercîh, müctehidlerden gelen birkaç rivâyet arasın­dan birini tercîh ederler. Ebülhasen Kudûrî (362-428 Bağdâdda­dır), (Hidâye) sâhibi Burhâneddîn Alî Mergınânî (593 [m. 1198] de, Buhârâ katl-i’âmında, Cengiz askeri şehîd eyledi) gibi.

6— Mukallidler olup, bir mes’ele hakkında gelen çeşidli haber­leri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitâblarında red edilen rivâyetler yokdur. (Kenz-üd-dekâık) sâhibi Ebülberekât Abdüllah bin Ahmed Nesefî (710) ve (Muhtâr) sâhibi Abdüllah bin Mahmûd Mûsulî (683) ve (Vikâye) sâhibi Burhânüşşerî’a Mahmûd bin Sadrüşşerî’a Ubeydüllah (673) ve (Mecma’ul-bah­reyn) sâhibi İbnüssâ’âtî Ahmed bin Alî Bağdâdî (694) bunlardan­dır “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

7— Za’îf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramıyan mukallidler­dir. (Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlamıyan mukallidle­re açıkladıkları için, fıkh âlimlerinden sayılmışlardır).

Mezhebsiz kimse kendi, doğru yolu bulamaz, 

etse herkesi taklîd, bu da, doğru olamaz!  

dinde âlim olmıyan, bir müctehid olamaz, 

Rahmetini umarım, yoksa da, isti’dâdım, 

sana güçlük mü var ey, keremi bol Allahım! 

Rahmetin mücrîmedir, kusûrum pek çok benim, 

edemem cürmüm inkâr, hâlim ma’lûmun Senin, 

yüz karasıyle geldim, sürüyerek zincirim, 

Rahmetini umarım, yoksa da, isti’dâdım, 

sana güçlük mü var ey, keremi bol Allahım! 

Yanılmış şimdi herkes, muhakkak ki hak Sensin, 

gayrı yok, ibâdete yalnız müstehak Sensin! 

abd-i âciz ne yapar, kâdir-i mutlak Sensin!

Rahmetini umarım, yoksa da, isti’dâdım,

sana güçlük mü var ey, keremi bol Allahım!  

 

İMÂM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE

“rahmetullahi teâlâ aleyh”

(Kâmûs-ül-a’lâm)da diyor ki:

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin adı Nu’mândır. Babasının adı Sâ­bit, dedesinin adı da Nu’mândır. Ehl-i sünnetin dört büyük imâ­mının birincisidir. İmâm, derin âlim demekdir. Muhammed aley­hisselâmın parlak olan dîninin büyük bir direğidir. Acemistan ile­ri gelenlerinden birinin soyundandır. Dedesi, islâm dînini kabûl etmişdi. Seksen (80) senesinde Kûfe şehrinde doğdu. Eshâb-ı ki­râmdan “aleyhimürrıdvân” Enes bin Mâlik ve Abdüllah bin Ebî Evfâ ve Sehl bin Sa’d Sâidî ve Ebüttufeyl Âmir bin Vâsile zemân­larına yetişmişdir. Fıkh ilmini Hammâd bin Ebî Süleymândan öğ­rendi. Tâbi’înden birçok büyük zâtlarla ve imâm-ı Ca’fer Sâdıkla sohbet etdi. Çok hadîs-i şerîf ezberledi. Mezheb imâmı olmasay­dı, büyük bir hakîm olacak şeklde yetişdi. Üstün bir aklı ve her­kesi şaşırtan keskin zekâsı vardı. Fıkh ilminde, az zemânda, eşi, ortağı olmayan bir dereceye yükseldi. Adı, şöhreti dünyâya yayıl­dı.

Emevîlerin, ondördüncü ve son halîfesi olan Mervân bin Mu­hammed, Mervân bin Hakemin torunu olup, 132 [m. 750] de Mısr­da katl olunmuşdur. Beş sene halîfelik yapmışdır. Bunun zemâ­nında, Irak vâlîsi olan Yezîd bin Amr, kendisine, Kûfe mahkeme­si hâkimliğini teklîf etdi ise de, zühd ve takvâsı ve vera’ı da, ilmi ve zekâsı gibi son derece çok olduğundan kabûl etmedi. İnsanlık dolayısı ile kulların hakkını gözetmede kusûr etmesinden korkdu. Yezîdin emri ile başına yüzon kamçı vuruldu. Mubârek başı, yüzü şişdi. Ertesi gün İmâmı çıkarıp, tekrâr teklîf edip sıkışdırdı. (Da­nışayım) buyurup izn aldı. Mekke-i mükerremeye gidip, beş altı sene orada kaldı.

Yüzelli 150 [m. 767] senesinde, Abbâsî halîfesi Ebû Ca’fer Mansûrun emr etdiği temyîz başkanlığını kabûl etmediği için, zindana atıldı. Kamçı ile döğüldü. Hergün on kamçı artdırılarak döğüldü. Kamçı sayısı yüz olduğu gün, şehîd oldu. Selçûkî pâdi­şâhlarından sultân Melikşâhın vezîrlerinden Ebû Sa’d Muham­med bin Mensûr Hârezmî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Ebû Hanî­fe hazretlerinin mezârı üzerine mükemmel bir türbe yapdı. Sonra, Osmânlı pâdişâhları, bu türbeyi çok def’a ta’mîr ve tezyîn eyledi. Melikşâh “rahmetullahi teâlâ aleyh”, üçüncü Selçûkî sultânı olup, Alparslanın oğludur [447-485].

Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fıkh ilmini ilk olarak kollara ayırmış, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış ve (Ferâ­iz) ve (Şürût) kitâblarını yazmışdır. Fıkhdaki çok geniş bilgisini ve hele kıyâsdaki hârikulâde kuvvetini ve zühd ve takvâdaki ve hilm ve salâhdaki, akllara hayret veren üstünlüğünü bildiren kitâbları, sayılamıyacak kadar çokdur. Talebesi pek çok olup, içlerinden büyük müctehidler yetişmişdir.

Hanefî mezhebi, Osmânlı devleti zemânında her yere yayıldı. Devletin resmî mezhebi gibi oldu. Bugün, dünyâ yüzünde bulu­nan Ehl-i islâmın yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pek çoğu, Ha­nefî mezhebine göre ibâdet etmekdedir. (Kâmûs-ül a’lâm)ın yazı­sı temâm oldu.

(Mir’ât-ül-kâinât) kitâbında diyor ki:

İmâm-ı a’zamın dedeleri, Îranın Fâris denilen şehrindendir. Babası Sâbit, Kûfede imâm-ı Alî ile “radıyallahü anh” buluşup, İmâm, buna ve evlâdına hayrlı düâ buyurmuşdu. İmâm-ı a’zam, Tâbi’înin büyüklerinden olup, Eshâb-ı kirâmdan Enes bin Mâliki “radıyallahü teâlâ anh” ve dahâ üç veyâ yedisini gördü. Bunlar­dan hadîs-i şerîfler öğrendi.

İmâm-ı Hârizmînin Ebû Hüreyreden isnâd-ı muttasıl ile haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden Ebû Hanîfe adında biri ge­lecekdir. Bu, kıyâmet günü, ümmetimin ışığı olacakdır) buyurul­du. Bir hadîs-i şerîfde, (Nu’mân bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracakdır) ve (Her asrda, ümmetimden yükselenler ola­cakdır. Ebû Hanîfe, zemânının en yükseğidir) buyuruldu. Bu üç hadîs-i şerîf, (Mevdû’ât-ül-ulûm) kitâbında ve (Dürr-ül-muh­târ)da da yazılıdır. (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gele­cekdir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dînini, onun eli ile canlandırır) hadîs-i şerîfleri meşhûrdur.  

[(Dürr-ül-muhtâr)ın önsözünde diyor ki, (Hadîs-i şerîfde, (­dem aleyhisselâm benimle öğündüğü gibi, ben de ümmetimden, ismi Nu’mân ve künyesi Ebû Hanîfe olan biri ile öğünürüm. O, ümmetimin ışığıdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Peygamber­ler benimle öğünürler. Ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven, beni sevmiş olur. Ona düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfler büyük âlim Ebülleys-i Semerkandî hazretlerinin (Mukaddime) kitâbında ve bunun şer­hi (Tekaddüme) kitâbında da yazılmışdır. Gaznevînin (Mukaddi­me) adındaki fıkh kitâbının önsözünde İmâm-ı a’zamı öven ha-dîs-i şerîfler yazılıdır. Bunun şerhi olan (Diyâ-i ma’nevî) kitâbın­da kâdî Ebülbekâ buyuruyor ki, Ebülferec Abdürrahmân İbnül­cevzî, Hatîb-i Bağdâdîye uyarak, bu hadîslere mevdû’ demiş ise de, bu sözü te’assubdur. Çünki bu hadîsler çeşidli yollardan gel­mişdir). İbni Âbidîn (Dürr-ül-muhtâr)ı şerh ederken, bunların mevdû’ olmadığını isbât ediyor. Bu arada, İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin (Hayrât-ül-hisân) kitâbındaki şu hadîs-i şerîfi de bildiriyor: (Dünyânın zîneti, yüzelli senesinde kaldırılır). Hicre­tin beşyüzaltmışikinci 562 [m .1166] senesinde vefât eden büyük fıkh âlimi Şems-ül-eimme Abdülgaffâr Kerderî, (Bu hadîs-i şerî­fin, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfeyi bildirdiği açıkdır. Çünki, yüzelli senesinde vefât etmişdir) dedi. Buhârî ve Müslimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Îmân Zühre yıldızına gitse, Fâris oğullarından bi­ri, onu alıp getirir) buyuruldu. Şâfi’î mezhebi âlimlerinden İmâm-ı Süyûtî buyuruyor ki, (Bu hadîsin, İmâm-ı a’zamı göster­diği sözbirliği ile bildirilmişdir). Nu’mân Âlûsî (Gâliyye)de, bu hadîsin Ebû Hanîfeyi gösterdiğini, dedesinin Fâris cinsinden ol­duğunu yazmakdadır. Hanbelî âlimlerinden allâme Yûsüf, (Ten­vîr-üs-sahîfe) kitâbında, Endülüsde Lizbon kâdîsı hâfız allâme Yûsüf ibni Abdülberrden alarak diyor ki, (Ebû Hanîfeye dil uzatmayınız ve ona dil uzatanlara inanmayınız! Allaha yemîn ederim ki, ondan dahâ üstün, ondan dahâ vera’ sâhibi ve ondan dahâ bilgili kimse bilmiyorum. Hatîb-i Bağdâdînin sözlerine al­danmayınız! Onun, âlimlere karşı te’assubu vardır. Ebû Hanîfe­ye, imâm-ı Ahmede ve talebelerine dil uzatmışdır. İslâm âlimleri Hatîbe cevâb yazmışlar, onu ayblamışlardır. İbnül Cevzînin toru­nu allâme Yûsüf Şemseddîn Bağdâdî (Mir’ât-üz-zemân) adında­ki kırk cild kitâbında dedesinin Hatîbe uymasına çok şaşdığını yazmakdadır). İbni Abdülberr, 368 [m. 978] de tevellüd, 463 [m. 1071] de Şâtıba (Jativa)da vefât etmişdir. İmâm-ı Gazâlî “rahme­tullahi teâlâ aleyh”, (İhyâ) kitâbında, İmâm-ı a’zamı âbid, zâhid, ârif-i billah diye övmekdedir. Eshâb-ı kirâmın ve din âlimlerinin, birbirlerinden başka söylemelerini, birbirlerinin sözlerini beğen­memelerinden, geçimsizliklerinden sanmamalı, birbirlerini sev­mediklerini anlamamalıdır. Müctehidler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Allah için, dîne yardım için ictihâdlarında bir­birlerinden ayrılırlar. Buraya kadar, İbni Âbidînden biraz terce­me edildi. (Üsûl-i hadîs) ilminde (Mevdû’ hadîs), yalan, uydurma hadîs demek olmadığı, (Se’âdet-i ebediyye) kitâbında uzun bildi­rilmişdir.]

Âlimlerden biri, rü’yâda, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sel­lem” (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevâbın­da (Onun ilmi herkese lâzımdır!) buyurdu. Başka bir âlim rü’yâ­sında, (Yâ Resûlallah! Kûfe şehrindeki Nu’mân bin Sâbitin bilgi­leri için ne buyurursunuz?) dedi. (Ondan öğren ve onun öğretdiği ile amel et! O, çok iyi kimsedir) buyurdu. İmâm-ı Alî “radıyalla­hü anh” buyurdu ki, (Size, bu Kûfe şehrinde bulunan Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilm ile, hikmet ile dolu olacakdır. Âhır zemânda, birçok kimse, onun kıymetini bilmiye­rek helâk olacakdır. Nitekim şî’îler de, Ebû Bekr ve Ömer için he­lâk olacakdır.) İmâm-ı Muhammed Bâkır bin Zeynel-âbidîn Alî bin Hüseyn “rahmetullahi aleyhim” Ebû Hanîfeye bakıp (Ceddi­min dînini bozanlar çoğaldığı zemân, Sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapık­ları doğru yola çevireceksin! Allahü teâlâ yardımcın olacak!) bu­yurdu. Muhammed Bâkır, hicretin 57. ci senesinde Medînede te­vellüd, 113 de vefât etdi. Medînede, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” türbesindedir.

Gençliğinde, kelâm ilmine ve ma’rifete çalışıp pek mâhir ol­du. Sonra imâm-ı Hammâda onsekiz sene hizmet edip yetişdi. Hammâd vefât edince, onun yerine, müctehid ve müftî oldu. İl-mi, üstünlüğü her yere yayıldı. Fazîleti, zekâsı, anlayışı, zühd ve takvâsı, emâneti, çabuk cevâblı olması, dîne bağlılığı, doğruluğu ve bütün insanlık olgunluklarında, herkesin üstünde idi. Zemâ­nında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, üstün kimse­ler, hattâ hıristiyanlar, kendisini hep medh etmiş, öğmüşdür. İmâm-ı Şâfi’î, (Fıkh bilgisinde, herkes, Ebû Hanîfenin çocukla­rıdır) buyurdu. Bir kerre de (Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Hergün, mezârını ziyâret ediyorum. Zor bir durumda kalınca, onun kabrine gidip, iki rek’at nemâz kılarım. Allahü teâlâya yal­varırım. Dileğimi verir) buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Muham­medin talebesi idi. (Allahü teâlâ bana ilmi iki kimseden ihsân et­di: Hadîsi, Süfyân bin Uyeyneden; fıkhı, Muhammed Şeybânî­den öğrendim) buyurdu. Bir kerre de, (Din bilgilerinde ve dün­yâ işlerinde, kendisine minnetdâr olduğum bir kişi vardır. O da, imâm-ı Muhammeddir) buyurdu. Yine imâm-ı Şâfi’î buyurdu ki, (imâm-ı Muhammedden öğrendiklerimle bir hayvan yükü kitâb yazdım. O olmasaydı, ilmden birşey edinemiyecekdim. İlmdeherkes, Irak âlimlerinin çocuklarıdır. Irak âlimleri de, Kûfe âlim­lerinin talebesidir. Kûfe âlimleri ise, Ebû Hanîfenin talebesidir).

İmâm-ı a’zam dörtbin kimseden ilm aldı.

İmâm-ı a’zamın büyüklüğünü anlatmak için, her asrda gelen âlimler, çeşidli kitâblar yazmışdır.

Hanefî mezhebinde, beşyüzbin din mes’elesi çözülmüş, hepsi cevâblandırılmışdır.

Hâfız-ı kebîr Ebû Bekr Ahmed Hârizmî (Müsned) kitâbında diyor ki, (Seyf-ül-eimme dedi ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden bir mes’ele çıkardığı ze­mân, bunu üstâdlarına söylerdi. Hepsi tasdîk etmedikçe, süâl sâ­hibine bu cevâbını bildirmezdi). Kûfe şehri câmi’inde ders verir­ken, bin talebesi her dersinde bulunurdu. Bunlardan kırk adedi müctehid idi. Bir mes’eleye cevâb bulunca, bunu talebelerine bil­dirirdi. Birlikde incelerler. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîfe ve Es­hâb-ı kirâmın sözlerine uygun olduğunda sözbirliği olursa, sevin­cinden (El-hamdülillah vallahü ekber) derdi. Dersde bulunanla­rın hepsi de, böyle söylerdi. Bundan sonra, bunu yazınız buyurur­du.

[(Redd-i vehhâbî) kitâbında, fârisî olarak diyor ki, (Müctehid) olmak için, arab lügatinde ve bunun evdâ’ını, sahîhini, mervîsini, mütevâtirini, red yollarını, mevdû’ lügatları, fasîh ve redî ve mez­mûm şekllerini bilmekde ve müfred, şâz, nâdir, müsta’mel, müh­mel, mu’reb, ma’rife, iştikak, hakîkat, mecâz, müşterek, ızdâd, mutlak, mukayyed, ibdâl, kalb denilen lügat bilgilerinde üstâd ol­mak lâzımdır. Sonra sarf, nahv, me’ânî, beyân, bedî’, belâgat ilm­lerinde ve üsûl-i fıkh, üsûl-i hadîs ve üsûl-i tefsîrde mâhir olması ve cerh ve ta’dîl imâmlarının sözlerini ezberlemiş olması lâzımdır. (Fakîh) olmak için, bunlardan başka, her mes’elenin delîlini bil­mek ve her delîlin ma’nâsını, murâdını ve te’vîlini tahkîk etmek lâzımdır. (Muhaddis) ya’nî, hadîs âlimi olmak için, hadîs-i şerîfle­ri, işitdiği gibi ezberlemek lâzım olup, ma’nâ, murâd ve te’vîlleri­ni bilmek ve ahkâm-ı islâmiyyenin delîllerini anlamak şart değil­dir. Bir hadîs-i şerîf için, fıkh âlimi sahîh der ve hadîs âlimi da’îf derse, fakîhin sözü kıymetli olur. Bunun içindir ki, müctehidlerin birincisi ve fakîhlerin en üstünü olan İmâm-ı a’zamın sözü ve re’yi, hepsinden dahâ kıymetlidir. Çünki, birçok hadîsi, Eshâb-ı kirâmdan vâsıtasız işitmişdir. Bu yüce İmâmın sahîh dediği hadî­se, bütün islâm âlimleri sahîh demişlerdir. Hadîs âlimi, fıkh âlimi derecesinde olamaz. Mezheb imâmı derecesine ise, hiç erişemez.

Hadîs âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî, (Sırât-ı müstekîm) ki­tâbında diyor ki, (İmâm-ı Şâfi’înin delîl olarak aldığı ba’zı hadîs-i şerîfleri, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe delîl olarak almamışdır. Bunu gören mezhebsizler, İmâm-ı a’zamı lekelemek için fırsat olarak kullanmışlar, Ebû Hanîfe hadîslere uymamışdır yaygarasını bas­mışlardır. Hâlbuki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri, o mes’eleye delîl olarak dahâ sahîh ve dahâ kuvvetli başka hadîsler bulmuş ve bu hadîsleri almışdır).

Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin en hayrlı olanları, benim asrımda bulunanlardır. Dahâ sonra hayrlı olanlar, bunlardan sonra gelen­lerdir. Bunlardan sonra hayrlı olanlar da, bunlardan sonra gelen­lerdir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Tâbi’înin Tebe’ı tâbi’înden da­hâ hayrlı, dahâ üstün olduğunu gösteriyor. İmâm-ı a’zam Ebû Ha­nîfenin Eshâb-ı kirâmdan ba’zılarını gördüğünü ve bunlardan ha-dîs-i şerîfler işitdiğini, bu sebeble Tâbi’înden olduğunu, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Meselâ, (Allah rızâsı için câ­mi’ yapan kimseye Cennetde bir köşk verilir) hadîs-i şerîfini imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, Abdüllah bin Ebî Evfâ ismindeki sahâ­bîden işitmişdir. Şâfi’î âlimlerinden, Celâlüddîn-i Süyûtî, (Tebyîd­üs-sahîfe) kitâbında diyor ki, şâfi’î âlimlerinden imâm-ı Abdülke­rîm, İmâm-ı a’zamın gördüğü sahâbîleri uzun bildiren müstekîl bir kitâb yazmışdır. (Dürr-ül-muhtâr)da, İmâm-ı a’zamın yedi sahâbî­yi gördüğü yazılıdır. Dört mezheb imâmları arasında tâbi’înden ol­mak şerefi, yalnız İmâm-ı a’zama nasîb olmuşdur. Birşeyi kabûl edenlerin sözünü, bunu red edenlerin sözlerine tercih etmek, (İlm-i üsûl) kâidelerindendir. Görülüyor ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, tâbi’înden olduğu için de, mezheb imâmlarının en üstünü­dür. Mezhebsizlerin İmâm-ı a’zamın üstünlüğünü inkâr etmeleri, (Onun hadîs bilgisi za’îf idi) diyerek, bu yüce İmâmı lekelemeğe kalkışmaları, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin üstünlüklerini inkâr etmelerine benzemekdedir. Bunların inkârları ve inadları, va’z ve nasîhat ile şifâ bulacak hastalıklardan değildir. Cenâb-ı Hak, kendilerine şifâ ihsân eylesin! Müslimânların halîfesi olan Ömer “radıyallahü anh” hutbe okurken, (Ey müslimânlar! Şimdi benim size söylediğim gibi Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de, bize hutbe okuyarak buyurdu ki, (İnsanların en hayrlısı benim Eshâbımdır. Bunlardan sonra hayrlısı, bunlardan sonra gelenler­dir. Onlardan sonra hayrlıları da, onlardan sonra gelenlerdir. Da­hâ sonra gelenler arasında yalan söyleyenler bulunacakdır.)) Bu­gün müslimânların tâbi’ oldukları, taklîd etdikleri dört mezheb Resûlullahın hayrlı olduklarına şehâdet etdiği hayrlı insanların mezhebleridir. Şimdi, bu dört mezhebden başka mezheb edinme­nin câiz olmadığını, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirdiler.

(Bahr-ür-râık) kitâbının sâhibi olan İbnü Nüceym-i Mısrî “rah­metullahi teâlâ aleyh”, (Eşbâh) kitâbında diyor ki, (İmâm-ı Şâfi’î, fıkh ilminde mütehassıs olmak isteyen, Ebû Hanîfenin kitâblarını okusun buyurdu.) Abdüllah ibni Mübârek diyor ki, (Fıkh ilminde Ebû Hanîfe gibi mütehassıs görmedim. Büyük âlim Mis’ar, Ebû Hanîfenin karşısında diz çökerek, bilmediklerini sorar öğrenirdi. Bin âlimden ders aldım. Fekat, Ebû Hanîfeyi görmeseydim, Yu­nan felsefesinin bataklığına kayacakdım). Ebû Yûsüf buyuruyor ki, (Hadîs ilminde Ebû Hanîfe gibi derin bilgi sâhibi olan kimseyi görmedim. Hadîs-i şerîfleri tefsîr etmekde onun gibi bir âlim yok­dur). Büyük âlim ve müctehid Süfyân-ı Sevrî buyuruyor ki, (Biz­ler, Ebû Hanîfenin yanında, doğan kuşu yanındaki serçeler gibi idik. Ebû Hanîfe, âlimlerin önderidir). Alî bin Âsım diyor ki, (Ebû Hanîfenin ilmi, zemânındaki âlimlerin ilmlerinin toplamı ile ölçülse, Ebû Hanîfenin ilmi fazla gelir). Yezîd bin Hârûn diyor ki, (Bin âlimden ders aldım. Bunların arasında Ebû Hanîfe “rahme­tullahi teâlâ aleyh” gibi vera’ sâhibi olanını ve aklı onun aklı ka­dar çok olanını görmedim.) Şâm âlimlerinden Muhammed bin Yûsüf Şâfi’î, (Ukûd-ül-cümân fî-menâkıb-in-Nu’mân) kitâbında, Ebû Hanîfeyi çok övmekde, Onun üstünlüğünü uzun anlatmakda ve Ebû Hanîfe, müctehidlerin reîsidir demekdedir. Ebû Hanîfe buyurdu ki, (Resûlullahın hadîs-i şerîfleri başımızın tâcı ve gözü­müzün nûrudur. Eshâb-ı kirâmın sözlerini arar, seçer ve onlara uyarız. Tâbi’înin sözleri ise, bizim sözlerimiz gibidir). (Redd-i Vehhâbî)den terceme temâm oldu. Bu kitâb 1264 [m. 1848] de Hindistânda ve 1401 [m. 1981] de İstanbulda basılmışdır.  

(Seyf-ül-mukallidîn alâ a’nâk-il-münkirîn) kitâbında mevlânâ Muhammed Abdülcelîl, fârisî olarak buyuruyor ki, mezhebsizler (Ebû Hanîfenin hadîs bilgisi za’îf idi) diyor. Bu sözleri, câhil ol­duklarını veyâ hased etdiklerini göstermekdedir. İmâm-ı Zehebî ve İbni Hacer-i Mekkî buyuruyorlar ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanî­fe hadîs âlimi idi. Dört bin âlimden hadîs aldı. Bunlardan üç yüzü Tâbi’înin hadîs âlimi idi. İmâm-ı Şa’rânî, (Mîzân)ının birinci cil­dinde diyor ki, (İmâm-ı a’zamın müsnedlerinden üçünü incele­dim. Hepsi, Tâbi’înin meşhûr âlimlerinden rivâyet edilmişdir). Mezhebsizlerin Selef-i sâlihîne olan düşmanlıkları ve müctehid imâmlara ve hele bunların en önde olanı, İmâm-ül-müslimîn Ebû Hanîfeye olan hasedleri, kalblerini kör ve vicdânlarını yok etmiş olacak ki, bu islâm âlimlerinin güzelliklerini, üstünlüklerini inkâr ediyorlar. Kendilerinde bulunmayan şeylerin başka sâlih kimse­lerde bulunmasını istemiyorlar. Bunun için, din imâmlarımızın üstünlüklerini inkâr ediyorlar. Böylece, kendilerini hased şirkine kapdırıyorlar. (Hadâık) kitâbında diyor ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, ezberlediği hadîs-i şerîfleri yazardı. Yazdığı hadîs kitâbla­rını sandıklarda saklardı. Böylece hâzırladığı birkaç sandığı hep yanında taşırdı. Az hadîs rivâyet etmesi, ezberlediği hadîs adedi­nin az olduğunu göstermez. Bunu ancak din düşmanı olan mü­te’assıb kimseler söyliyebilir. Onların bu te’assubları ise, İmâm-ı a’zamın kemâline şâhid olmakdadır. Çünki, nâkısların kötüleme­leri, âlimlerin kemâllerini gösterir. Büyük bir mezhebi kurmak ve yüzbinlerle süâli, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden delîl getirerek cevâblandırabilmek, tefsîr ve hadîs bilgilerinde derin ih­tisâs sâhibi olmayanın yapacağı bir iş değildir. Hem de, bir benze­ri, bir örneği olmadan nev’i şahsına münhasır, yeni bir mezheb or­taya koymak, İmâm-ı a’zamın tefsîr ve hadîs ilmlerindeki vukûfu­nu, ihtisâsını açıkca göstermekdedir. İnsan gücünün üstünde çalı­şarak, bu mezhebi ortaya koyduğu için, hadîs-i şerîfleri ayrıca bil­dirmeğe, râvîlerini saymağa vakt bulamaması, bu yüce imâmı, ha­dîs bilgisi za’îf idi gibi, hased taşları atarak lekelemeğe sebeb ola­maz. Zâten dirâyet olmadan rivâyet etmenin makbûl olmadığı ma’lûmdur. Meselâ, İbnü Abdilberr (Dirâyetsiz rivâyet, kıymet­li olsaydı, çöpçünün bir hadîs söylemesi, Lokmânın aklından üs­tün olurdu) demişdir. İbni Hacer-i Mekkî, şâfi’î mezhebi âlimle­rinden olduğu hâlde, (Kalâid) kitâbında diyor ki, büyük hadîs âlimi A’meş, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeden birçok mes’ele sor­du. İmâm-ı a’zam, süâllerinin herbiri için hadîs-i şerîfler okuya­rak cevâb verdi. A’meş, İmâm-ı a’zamın hadîs ilmindeki derin bilgisini görünce, (Ey fıkh âlimleri! Sizler mütehassıs tabîb! Biz hadîs âlimleri ise, eczâcı gibiyiz! Hadîsleri ve bunları rivâyet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin ma’nâlarını siz an­larsınız!) dedi. (Ukûd-ül-cevâhir-il-münîfe) kitâbında diyor ki, Ubeydullah bin Amr, büyük hadîs âlimi A’meşin yanında idi. Birisi gelip, birşey sordu. A’meş bunun cevâbını düşünmeğe baş­ladı. O esnâda, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe geldi. A’meş, bu süâli İmâma sorup cevâbını istedi. İmâm-ı a’zam, hemen geniş cevâb verdi. A’meş, bu cevâba hayrân olup, yâ İmâm! Bunu hangi ha­dîsden çıkardın dedi. İmâm-ı a’zam, bir hadîs-i şerîf okuyup, bundan çıkardım. Bunu senden işitmişdim dedi. İmâm-ı Buhârî, üçyüz bin hadîs ezberlemişdi. Bunlardan yalnız oniki bin kadarı­nı kitâblarına yazdı. Çünki, (Benim söylemediğimi hadîs olarak bildiren, Cehennemde çok acı azâb görecekdir) hadîs-i şerîfinin dehşetinden çok korkardı. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin vera’ ve takvâsı dahâ çok olduğundan, hadîs nakl edebilmesi için çok ağır şartlar koymuşdu. Ancak bu şartların bulunduğu hadîs-i şerîfi nakl ederdi. Ba’zı hadîs âlimlerinin meslekleri geniş, şartları hafîf olduğu için, çok sayıda hadîs rivâyet etmişlerdir. Hiçbir hadîs âli­mi, bu şartların ayrılığı sebebiyle başkalarını, başka âlimleri kü­çültmemişdir. Böyle olmasaydı, İmâm-ı Müslim, İmâm-ı Buhârîyi “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” incitecek birşey söylerdi. Ebû Ha­nîfenin takvâsı çok olduğu için, az hadîs rivâyet etmesi, ancak onu medh ve senâ etmeğe sebebdir. (Seyf-ül-mukallidîn)den terceme temâm oldu.]

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” hergün sabâh nemâzını câmi’de kılıp, öğleye kadar tâliblere cevâb verirdi. Öğle nemâzından sonra, yatsıya kadar, talebeye ilm öğretirdi. Yatsıdan sonra, evine gelip, biraz dinlenir, sonra câmi’e gider, sabâh nemâ­zına kadar ibâdet ederdi. Bu hâli, Selef-i sâlihînden Mis’ar bin Ke­dâm-ı Kûfî ve başka kıymetli kimseler haber vermişlerdir. Mis’ar 115 [m. 733] senesinde vefât etdi.

Ticâret ederek halâl kazanırdı. Başka yerlere mal gönderir, ka­zancı ile talebesinin ihtiyâclarını alırdı. Kendi evine bol harc eder, evine harc etdiği kadar da, fakîrlere sadaka verirdi. Her Cum’a gü­nü, anasının babasının rûhu için, fakîrlere ayrıca yirmi altın dağı­tırdı. Hocası Hammâdın “rahmetullahi teâlâ aleyh” evi tarafına ayağını uzatmazdı. Hâlbuki, aralarında yedi sokak uzaklık vardı. Ortaklarından birinin, çok mikdârda bir malı, islâmiyyete uygun olmıyarak satdığını anlayınca, bu maldan kazanılan doksan bin akçanın hepsini fakîrlere dağıtıp, on parasını kabûl etmedi. Kûfe şehrinin köylerini haydûdlar basıp, koyunları kaçırmışlardı. Bu ça­lınan koyunlar, şehrde kesilip, halka satılabilir düşüncesi ile, o günden beri yedi sene kesilmiş koyun eti alıp yimedi. Çünki, bir koyunun, en çok yedi yıl yaşayacağını öğrenmişdi. Harâmdan bu derece korkar, her hareketinde islâmiyyeti gözetirdi.

İmâm-ı a’zam “rahmetullahi aleyh”, kırk sene yatsı nemâzının abdesti ile sabâh nemâzı kıldı. (Ya’nî yatsıdan sonra uyumadı). Ellibeş def’a hac yapdı. Son haccında, Kâ’be-i mu’azzama içine girip, burada iki rek’at nemâz kıldı. Nemâzda bütün Kur’ân-ı ke­rîmi okudu. Sonra ağlıyarak (Yâ Rabbî! Sana lâyık ibâdet yapa­madım. Fekat senin akl ile anlaşılamıyacağını iyi anladım. Hiz­metimdeki kusûrumu, bu anlayışıma bağışla!) diyerek düâ etdi. O anda, bir ses işitildi ki, (Ey Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ a­leyh”! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet etdin. Seni ve kı­yâmete kadar, senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri afv ve mağfiret etdim) buyuruldu. Hergün bir ve her gece bir kerre Kur’ân-ı kerîmi hatm ederdi.

İmâm-ı a’zamın takvâsı o kadar çokdu ki, otuz yıl (harâm olan beş günden başka) hergün oruc tutdu. Çok kerre, bir rek’atde ve­yâ iki rek’atde bütün Kur’ân-ı kerîmi okurdu. Ba’zan da, yalnız bir azâb veyâ rahmet âyetini nemâzda veyâ nemâz dışında tekrâr tekrâr okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. (Hanefî mezhebin­de, Allah için ağlamak nemâzı bozmaz). İşitenler, hâline acırdı. Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde, bir rek’at nemâzda bütün Kur’ân-ı kerîmi hatm etmek, yalnız Osmân ibni Affân ve Temîm-i Dârî ve Sa’îd bin Cübeyr ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe­ye nasîb olmuşdur. Kimseden hediyye kabûl etmezdi. Fakîrler gi­bi giyinirdi. Ba’zan da, Allahü teâlânın ni’metlerini göstermek için, çok kıymetli elbise giyerdi. Ellibeş kerre hac edip, birkaç yıl Mekke-i mükerremede kaldı. Yalnız rûhu kabz olunduğu yerde [zındanda], yedibin kerre hatm-i Kur’ân okumuşdu. (Ömrümde bir kerre güldüm. Ona da pişmânım) demişdir. Az söyler, çok dü­şünürdü. Ba’zı din konularında, talebesi ile münâzara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı nemâzını cemâ’at ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı dahâ mescidde iken, bir konu üze­rinde, talebesi Züfer ile sabâh ezânına kadar konuşup, ikinci aya­ğını dışarı çıkarmadan, sabâh nemâzını kılmak için, yine mescide girmişdir. (İmâm-ı Alî “radıyallahü anh”, dörtbin dirheme kadar nafaka câizdir buyurdu) diyerek, kazancının dörtbin dirheminden fazlasını fakîrlere dağıtırdı.

Halîfe Mensûr, İmâma çok hürmet ederdi. Onbin akça ile bir câriye hediyye etmişdi. İmâm, kabûl etmedi. O zemân, bir akça, bir dirhem gümüş idi. Yüzkırkbeş senesinde, İbrâhîm bin Abdül­lah bin hazret-i Hasen, Medîne-i münevverede halîfeliğini i’lân eden kardeşi Muhammede “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yardım için asker topluyordu. Kûfeye gelmişdi. (Ebû Hanîfe buna yardım ediyor) diye yayıldı. Mensûr işitip, İmâmı Kûfeden Bağdâ­da getirtdi. (Mensûr, haklı olarak halîfedir) diye herkese bildir de-di. Buna karşılık temyîz reîsliğini verdi. Çok zorladı. İmâm-ı a’zam kabûl buyurmadı. Mensûr, İmâmı habs etdi. Otuz değnek vurdu­rup, mubârek ayağından kan akdı. Mensûr pişmân olup, otuzbin akçe gönderdi ise de, kabûl buyurmadı. Tekrâr habs edip, her­gün on değnek fazla vurdurdu. (Ba’zı haberlere göre) onbirinci günü, halkın hücûmundan korkulup, zorla sırtüstü yatırıldı. Ağ­zına zehrli şerbet döküldü. Vefât ederken secde etdi. Nemâzını el­libin kadar kimse kıldı. Güçlükle ikindiye kadar kılındı. Yirmi gün, nice kimseler gelip, kabri yanında nemâzını kıldılar.

Yediyüzotuz talebesi vardı. Herbiri fazîlet ile ve sâlih amelleri ile meşhûr olmuşdu. Çoğu kâdî ve müftî oldu. Oğlu Hammâd “rahmetullahi teâlâ aleyh”, talebesinin ileri gelenlerinden idi. (Mir’ât-ül-kâinât)ın yazısı temâm oldu. 

Oldu bunlar, muktedâ’yı ehl-i dîn, rahmetullahi aleyhim ecma’în.

Allahü teâlâdan çok korkardı. Kur’ân-ı kerîme uymağa çok dikkat ederdi. Talebesine, (Bir iş için, sözüme uymıyan bir sened elinize geçerse, benim sözümü bırakınız! O senede uyunuz!) bu­yururdu. Bütün talebesi yemîn ediyor ki, (Ona uymıyan sözlerimi­zi de, elbette ondan işitdiğimiz bir delîle, senede dayanarak söyle­dik).

İctihâdla anlaşılan bilgilerde, İmâm-ı a’zam ile talebesi arasın­da ayrılıklar olmuşdur. (Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık rahmetdir) hadîs-i şerîfi, bu ayrılığın fâideli olduğunu haber ver­mekdedir.

Hanefî mezhebindeki müftî efendiler, İmâm-ı a’zamın sözü ile fetvâ vermelidir. Onun sözü bulunmazsa, imâm-ı Ebû Yûsüfe uy­malıdır. Bundan sonra, imâm-ı Muhammedin sözü ile amel olu­nur. İmâm-ı Ebû Yûsüf ile imâm-ı Muhammedin sözü bir tarafda, İmâm-ı a’zamın sözü karşı tarafda ise, müftî, her iki tarafa göre fetvâ verebilir. Zarûret olduğu zemân, müftî, müctehidlerden en kolay söyliyenin sözüne uygun fetvâ verir. Müctehidlerden her­hangi birinin sözüne uymıyan fetvâ veremez. Böyle olan bildiriye fetvâ denmez.  

Geçdi gençlik tatlı bir rüyâ gibi ey çeşmim zâr! [ağla!]
Beni mecnûn etdi girye, meskenim olsun mezâr!  

Muhammed Ma’sûm, ikinci cild, 80.ci mektûbunda buyuruyor ki (İstigfâr düâsına devâm edeni, Allahü teâlâ derdlerden kurtarır).

Düâ budur:

Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv elhayyel kayyûme ve etûbü ileyh.

Allahümme inneke afüvvün kerîmün tühıbbül afve fa’fü annî.