06.DİN ADAMI BÖLÜCÜ OLMAZ


DİN ADAMI BÖLÜCÜ OLMAZ

ÖNSÖZ

Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyor. Ni’metlerini, ya’nî fâideli, lüzûmlu şeyleri herkese gönderiyor. Zararlardan ko­runmak, se’âdete kavuşmak için yol gösteriyor. Âhıretde Cehen­neme girmesi gereken suçlu mü’minlerden dilediğini afv ederek, ihsân yapacakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı her ân varlıkda durduran, hepsini korkudan ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sığınarak, bu kitâbı yazmağa baş­lıyoruz.

Allahü teâlânın çok sevdiği Peygamberi Muhammed aleyhisse­lâma salât ve selâm ederiz. O yüce Peygamberin temiz ehl-i bey­tine ve âdil, sâdık Eshâbının herbirine hayrlı düâlar ederiz.

Allahü teâlânın, kullarına merhameti pek çokdur. Bütün insan­ların dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamalarını ve öldükden sonra da, ni’metler, lezzetler içinde sonsuz kalmalarını istiyor. Bu se’âdetlere kavuşabilmek için îmân etmelerini, müslimân olmala­rını, Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın ve Onun Eshâbının yolunda birleşmelerini, sevişmelerini, yardımlaşmalarını emr edi­yor. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Karanlık gece­lerde, yıldızlar yol gösterdikleri gibi, Eshâbım da, se’âdet yolunu göstermekdedirler. Herhangisinin sözlerine tâbi’ olursanız, se’âdete kavuşursunuz)buyurdu. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Kur’ân-ı kerîmi, Resûlullahdan öğrendiler. Öğrendiklerini, gitdikleri yerle­re yaydılar. Resûlullahdan işitdiklerine kendi düşüncelerini karış­dırmadılar. İslâm âlimleri, Eshâb-ı kirâmdan işitdiklerini kitâbla­ra yazdılar. Bu âlimlere (Ehl-i sünnet âlimleri) denir. Sonradan gelen âlimlerden ba’zıları, eski yunan felesoflarından, yehûdîler­den, hıristiyânlardan ve bilhâssa ingiliz câsûslarının yalanlarından ve kendi zemânlarındaki fen bilgilerinden, kafalarında hâsıl olan düşüncelerini ekliyerek, yeni din bilgileri ortaya çıkardılar. İslâm âlimi olarak konuşup, islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışdılar. Bun­lara (Zındık) denir. Bunlardan ma’nâları açık olan nassları, ya’nî âyetleri ve hadîs-i şerîfleri değişdirenler (Kâfir) oldu. Ma’nâları açık olmıyanlara yanlış ma’nâ verenlere (Bid’at fırkaları) denildi. Müslimân ismini taşıyan birçok bozuk bid’at fırkası meydâna gel­di. İngilizler, bundan istifâde ederek, küfr ve bid’at fırkaları mey­dâna çıkararak, hakîkî müslimânlığı yok etmeğe çalışıyorlar.

Bugün, dünyâda mevcûd müslimânlar üçe ayrılmışdır: Ehl-i sünnet, şî’î, vehhâbî. Üçünün inanışları birbirlerinden farklıdır. Bu farklar, iyi anlaşılamıyan nassları [âyetleri, hadîsleri] te’vîl ederken yapdıkları hatâdan hâsıl olduğu için ve açık olan nassları inkâr etmedikleri için, birbirlerine kâfir demiyorlar. Fekat, birbir­lerini sevmiyorlar. Ehl-i sünnet denilen hakîkî müslimânların bir­birlerini sevmeleri, zarar vermemeleri, yardımlaşmaları, tatlı dil ve yazılar ile birbirlerini îkâz etmeleri, uyarmaları lâzımdır. Bir­birlerine ve bütün insanlara iyilik etmeleri, islâmın güzel ahlâkına uymaları, bulundukları memleketlerin kanûnlarına karşı gelme­meleri, fitne çıkarmakdan çok sakınmaları, kimsenin, malına, ca­nına, ırzına saldırmamaları lâzımdır. Müslimân böyle olur. Bütün sözlerimiz, yazılarımız, hareketlerimiz, yapıcı, birleşdirici olmalı­dır. Ne yazık ki, din düşmanı, insanlık düşmanı soysuzlar ve men­fe’atlerini, zevklerini ön plânda tutanlar, kendilerini müslimân, hattâ din adamı göstererek, ingiliz câsûslarının yalanlarını yazı­yor, müslimânları bölmeğe çalışıyorlar. Dinde reform yapacağız diyerek, islâm dînini bozmağa kalkışıyorlar. Câhillik ve tenbellik gibi iki büyük düşman da, akla ve dîne uymağa, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden ayırmamıza mâni’ olmakdadır. Meselâ, Mısr vâlîsi Muhammed Alî pâşa, iyi, akllı ve dindâr bir zât idi. Ondan sonra gelenler, öyle olmadılar. Din işleri, ehliyyetsiz ellerde kaldı. Asr­lardan beri islâm âlimi yetişdiren (Câmi’ul-ezher) medresesi idâ­re meclisine, Abduh adında bir mason getirildi. İskoç masonları, Mısrdaki müslimânları maddî ve ma’nevî imhâya başladı. İngiliz­ler de bu masonlar vâsıtası ile, Osmânlı devletini içerden yıkdı. Mason olan Mustafâ Reşîd pâşanın yetişdirmesi, sadr-ı a’zam Âlî pâşa, 1284 [m. 1868] de Belgrad kal’asının anahtarını Sırblılara teslîm etdi. Mason arkadaşı Cemâleddîn-i Efgânîyi de İstanbula getirtip, islâmiyyeti içerden yıkmak için birlikde çalışdılar. Bölü­cü kitâblar yazdılar. Bunlardan Kâhire müftîsi Abduhun yetişdir­melerinden Reşîd Rızânın (Muhâverât) ismindeki kitâbı, 1324 [m. 1906] senesinde Mısrda basılmışdır. İlâvesi ile birlikde yüz­kırküç sahîfedir. Süleymâniyye kütübhânesinde, İzmirli kısmın­da, 810 numarada mevcûddur. Bu kitâbında, bir dinde reformcu ile, medrese tahsîli görmüş bir vâizin konuşmalarını bildirmekde, bunların ağzından, kendi fikrlerini, yazmakdadır. Dinde reform­cuyu genç, kültürlü, ilerici, muhâkemesi, mantıkı kuvvetli olarak, vâiz efendiyi ise, gerici, taklîdci, aklı ermez, ince düşünemez biri olarak göstermekde, dinde reformcu ağzından, vâiz efendiye na­sîhat vermekde, onu gafletden uyandırıcı pozu takınmakdadır. Nasîhat olarak, islâm âlimlerine saldırmakda, dalâlet ehli olan zındıkları, mülhidleri, geniş kültür sâhibi, islâm âlimi olarak tanıt­makdadır. Tâm bir mason ağzı ile, kurnazca yazılmış olan bu ki­tâb, saf ve temiz gençleri kolay avlamak tehlükesini taşımakda­dır.

Abduhun ve çömezlerinin kurnazca hâzırladıkları böyle kitâb­ları okuyup, te’sîrleri altında kalanlardan Diyânet işleri eski baş­kanlarından Hamdi Akseki, bu zararlı kitâbı arabîden türkçeye terceme etmiş ve uzun bir önsöz ekliyerek, (Mezâhibin telfîkı ve islâmın bir noktaya cem’i) ismini verip, rûmî 1332 senesinde, ya’nî 1334 [m. 1916] da İstanbulda basdırmışdır. Dörtyüzyedi sa­hîfedir. İzmirli kısmında 725 numarada mevcûddur. Dinde re­formcuları din adamı sananlardan profesör İzmirli İsmâ’îl Hakkı­nın bu tercemeyi çok öven, reklâmını yapan yazısı kitâbın başına konmuş ise de, sultân ikinci Abdülhamîd hân zemânında yetişmiş olan hakîkî din adamları, bu kitâbın zararlı olduğunu görerek ya­yılmasını önlemişlerdir. Şimdi de, gençlerin bu ve benzeri zararlı kitâbları okuyarak, islâm âlimlerinin, dört mezheb imâmlarının büyüklüklerinde şübheye düşeceklerini düşünerek çok üzülüyo­ruz. Dört mezhebden birini taklîd etmenin hak olduğunu, mez­hebsizliğin ise, bâtılı taklîd etmek olduğunu, çeşidli kitâblarımız­da bildirdik. Kâfirler, ya’nî müslimân olmıyanlar, analarını, baba­larını, hocalarını taklîd ederek, edindikleri bozuk inançlarından dolayı, islâm dîninin ahkâmına, ya’nî emrlerine ve yasaklarına tâ­bi’ olmıyorlar. Müslimânlar ise, bu ahkâma sarılıyorlar. Bunun gibi, mezhebsizler de, ana-babalarını, hocalarını taklîd ederek, edindikleri bâtıl inançlarından dolayı, bu ahkâmın açıklaması olan, dört mezhebden birine tâbi’ olmıyorlar. Ehl-i sünnet deni­len hakîkî müslimânlar ise, Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve mezheb imâmlarından “rahime hümullahü teâlâ” gelen bilgilerden edindikleri doğru îmânlarından dolayı, dört mezhebden birine sarılıyorlar. Ehl-i sünnet olan müslimân­lar hak olan taklîde kavuşmuşlardır. Müslimânları hak olan tak­lîdden ayırarak, bâtıl olan taklîde sürüklemek için, pek sinsice hâzırlanmış olan (Muhâverât) kitâbındaki yalan ve iftirâları, genç ve temiz din kardeşlerimizin önlerine sererek, bu çirkin iftirâların herbirine, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından cevâb vermeği, böylece, müslimânları ebedî felâkete sürüklenmekden korumağa nâçîz hizmet etmeği düşündük. Böylece (Din adamı bölücü ol­maz) kitâbını hâzırladık. Bu kitâbı hâzırlamakdaki hâlis niyyeti­mizi ve bununla milletimize yapacağımız küçük hizmetimizi gü­nâhlarımızın afvı için bir vesîle ve Rabbimizin sonsuz ni’metlerine karşı şükr borcumuza biricik sermâye biliyoruz.

Gerçek ve nezîh din adamlarımızın, Reşîd Rızânın yalan ve çir­kin iftirâlarını ve Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü te­âlâ”, bunlara cevâb olan yazılarını dikkatle okuyarak, temiz vic­dânları ile, âdil karâr vermelerini, hakkı anlayıp buna sarılmaları­nı, bâtılı tanıyıp, bunun yaldızlarına, reklâmlarına aldanmamala­rını dileriz. Bu kudsî hizmeti ve ulvî uyarıyı yapabilmek için hâzır­ladığımız bu kitâbın baskısını nasîb eden Rabbimize hamd ve şükrler ederiz.

(Dârimî)nin bildirdiği hadîs-i şerîf:

“BİLİNİZ Kİ, DİN ADAMLARININ KÖTÜSÜ, KÖTÜLE­RİN EN KÖTÜSÜDÜR. DİN ADAMLARININ İYİSİ DE, İYİLERİN EN İYİSİDİR!”

— Bu hadîs-i şerîfin açıklaması, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât)ının birinci cildinin elliüçüncü mektûbunda yazılıdır.

E’ûzü bikelimâtillâhit-tâmmâti min şerri külli şeytâ­nin ve hâmmatin. Ve min şerri külli effâkin kâzibetin. Ve­min şerri külli gammâzin hâinetin. Ve min şerri külli aynin lâmmetin. Ve min şerri külli bid’atin dâlletin.

TEVHÎD DÜÂSI

Yâ Allah, yâ Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü yâ Kerîm, fa’fü annî verhamnî yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Al­lahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i ve ümmehât-i zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-üstâdî Abdülhakîm-i Arvâsî ve lil mü’minîne vel mü’minât yevme yekû­mülhisâb. “Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.”

DİN ADAMI BÖLÜCÜ OLMAZ

Bu kitâbda, din adamı olarak ortaya çıkan, Mısrlı Reşîd Rızâ adındaki bir mezhebsizin, (İslâmda birlik ve mezheblerin telfî­kı)nı savunan (Muhâverât) ismindeki kitâbında, islâm âlimlerine “rahime-hümullahü teâlâ” karşı yazdığı yalan ve çirkin iftirâlara cevâb verilmekdedir:

1 — Kitâbı türkçeye terceme eden Hamdi Akseki, eklemiş ol­duğu önsözünde, (Asr-ı se’âdetde, gerek îmân ve gerekse amel ile alâkalı hükmlerde görüş ayrılıkları meydâna gelmemişdir) diyor. Birkaç satır sonra da, (Nass olmıyan yerlerde, Eshâb kendi ictihâ­dı ile hükm ediyordu) diyerek, yukarıdaki sözünü çürütmekdedir. Doğrusu da budur. Açık nass bulunmıyan işlerde Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kendi ictihâdları ile hükm çı­karmışlar, böyle hükmlerinde ayrılıklar olmuşdur.

2 — Hamdi Akseki, yine bu önsözünde, (Birinci ve ikinci asr­da, halk mu’ayyen bir mezhebi taklîd etmiyor. Belli bir imâmın mezhebine girmiyorlardı. Yeni bir hâdise meydâna gelince de, şu veyâ bu mezheb demeksizin, hangi müftîye rast gelirlerse, ona sorup müşkillerini çözerlerdi. İbni Hümâm (Tahrîr) kitâbında böyle demekdedir) diyor. Bu sözü de, âlimlerin bildirdiklerine uymamakdadır. (Eşedd-ül-cihâd) kitâbının onaltıncı sahîfesinde, İbni Emîr Hac’ın, (Hocam İbni Hümâm, (vefâtı 861 [m. 1457]), müctehid olmıyanların dört mezhebden birini taklîd etmesi lâ­zımdır dedi) dediği yazılıdır. İbni Nüceym-i Mısrî, (vefâtı 970 [m. 1563]) (Eşbâh) kitâbında, ikinci nev’in birinci kâ’idesinde, ictihâ­dı anlatırken diyor ki, (İbni Hümâmın (Tahrîr) kitâbında açıkça bildirdiği üzere, dört mezhebden birine uymıyan işin bâtıl oldu­ğu, sözbirliği ile bildirilmişdir). Büyük âlim Abdülganî Nablüsî “rahimehullahü teâlâ” (Hulâsat-üt-tahkîk) kitâbında, İbni Hü­mâmın bu yazısını bildirerek, (Bundan anlaşılıyor ki, dört mez­hebden başkasını taklîd etmek câiz değildir. Bugün, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak, yalnız bu dört mezhebden birini taklîd etmekle oluyor. (Taklîd), başkasının sözünü delîlini araş­dırmadan kabûl etmek demekdir. Bu da, kalb ile niyyet etmekle olur. Niyyet etmeden yapılan iş bâtıl olur. Delîlini anlamak, müc­tehidin vazîfesidir. Mukallidin, her işde, dört mezhebden birini taklîd etmesi lâzımdır. Âlimlerin çoğuna göre, çeşidli işlerde, dört mezhebden dilediğini taklîd etmesi câizdir. (Tahrîr) kitâbı da, böyle yazmakdadır. Fekat, bir mezhebe göre başlamış olduğu bir işi bu mezhebe göre bitirmesi lâzım olduğu, sözbirliği ile bildiril­mişdir. Ya’nî bu işi kolay yapabilmek için, başka mezhebleri ka­rışdıramaz. [Otuzüçüncü maddeye bakınız!]. Bir mezhebi taklîde başlayınca, zarûret olmadıkça, hiçbir işinde, başka mezhebi taklîd etmemeli diyen âlimler de vardır) demekdedir.

Din imâmlarının birbirlerinin mezheblerine uygun ibâdet yap­maları, dinde reformcuların zan etdikleri gibi, o mezhebe uymak değildir. Kendinin o iş için o andaki ictihâdına uyarak böyle yap­dılar. Müctehidlerin böyle yapdıklarını ileri sürerek, herkes böyle yapardı demek doğru olmaz. Hakîkî bir misâl vermeden, bu sözü söylemek bir din adamına yakışmaz.

3 — Yine bu önsözünde, (Sonradan din perdesine bürünerek ortaya çıkan siyâsî çekişmeler, mezheblerde olan asl maksadı unutdurdu) diyor. Bu sözü, hiç afv edilemiyecek büyük ve çok çir­kin bir hatâdır. Mezhebden çıkanların, mezhebleri bozmağa kal­kışanların kabâhatlerini fıkh âlimlerine yüklemekdedir. Dört mezhebin çok eskiden ve yeni basılan kitâbları meydândadır. Mezheb imâmının ictihâdını değişdirecek hiçbir yazı, hiçbir fetvâ, hiçbir kitâbda yokdur. Abduh ve onun çömezleri gibi dinde re­formcular, elbet bu âlimlerin dışındadırlar. Mezhebleri çığırından çıkarmak isteyenler, bunlardır. Fekat, bunların hiçbir sözü, mu’te­ber fıkh kitâblarında mevcûd değildir. Fıkh kitâbı, fıkh âlimlerinin kitâblarına denir. Câhillerin, mezhebsizlerin ve (fen yobazı) olan dinde reformcuların ve dîni siyâsete karışdıran (din yobazları)nın kitâblarına, fıkh kitâbı denilmez. Bunların bozuk yazılarını ileri sürerek, fıkh âlimlerine leke sürülemez.

4 — Yine bu önsözünde, (Mezheb imâmlarının hepsi, bizi tak­lîd etmeyin. Delîlimizi alın. Neye dayanarak söylediğimizi bilmi­yenler için sözümüzle amel etmek câiz değildir demişlerdir) de­mesi de şaşılacak birşey, hiç afv olunmıyacak bir yalandır. Bu söz­leri mezheb imâmları değil, mezhebsizler böyle söylemekdedir. Mezheb imâmları, (Mukallide müctehidin delîllerini bilmek lâzım değildir. Onun için delîl, mezheb imâmının sözleridir) demişler­dir.

5 — Kitâbın yazarı, Mısrlı Reşîd Rızâ, arabî olan önsözünde, (İnsanlık tekâmül ederek, zemânın gelişmesi ile aklları değişdi) diyor. Bu sözü, masonların tekâmül inanclarının bir ifâdesidir. İlk insanların aklları az imiş. Şimdiki kâfirler çok akllı imiş. Bu sözü ile, ilk Peygamberlere ve sahâbîlerine aklsızlık isnâd ediyor. Böy­le inanan, kâfir olur. Âdem, Şit, İdris ve Nûh ve dahâ nice Pey­gamberler “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, ilk insanlardan idi. Hepsi de, şimdiki insanların hepsinden dahâ akllı idiler. Ha-dîs-i şerîf, her asrın kendinden önceki asrdan dahâ kötü olacağı­nı bildiriyor. Reşîd Rızânın bu sözü, bu hadîse de ters düşmekde­dir.

6 — Yine önsözünde, (Târîhi aç da, Ehl-i sünnet, Şî’a ve Hâri­cîler arasında, hattâ Ehl-i sünnet mezhebinde olanlar arasında meydâna gelen döğüşmeleri oku! Şâfi’îlerle Hanefîler arasındaki düşmanlık, moğolların müslimânlar üzerine hücûm etmesine se­beb oldu) diyor.

Mezhebsizler ve dinde reformcular, Ehl-i sünnetin dört mezhe­bine saldırabilmek için, hîle yoluna sapıyorlar. Bunun için, Ce­henneme gidecekleri hadîs-i şerîfde bildirilen yetmişiki fırkanın Ehl-i sünnete saldırılarını, çıkardıkları kanlı olayları yazıyorlar. Sonra da, Ehl-i sünnetin dört mezhebi birbiri ile döğüşdüler diye­rek, alçakça yalan söyliyorlar. Hâlbuki, hiçbir zemânda ve hiçbir yerde Şâfi’îlerle Hanefîler arasında tek bir çatışma olmamışdır. Nasıl çatışırlar ki, ikisi de Ehl-i sünnetdir. İkisi de aynı şeylere inanmakdadırlar. Birbirlerini hep sevmişler, yardımlaşmışlar, hep kardeşçe yaşamışlardır. Birbirleri ile döğüşdüler diyen mezheb­sizler, bir misâl verebilseler ya! Veremezler. Misâl olarak, Ehl-i sünnetin dört mezhebinin elele vererek, mezhebsizlerle yapdıkla­rı cihâdları yazıyorlar. Müslimânları, bu yalanlarla aldatmağa ça­lışıyorlar. Şî’î ismi ile, Ehl-i sünnet olan Şâfi’î ismi birbirine ben­zediği için, Hanefîlerin mezhebsizler ile yapdıkları savaşları yaza­rak, Hanefîler, Şâfi’îlerle çatışdı diyorlar. Mezhebsizler, bir mez­hebi taklîd eden müslimânları kötülemek için, ilmî kelimelere yanlış ma’nâ vererek iftirâ ediyorlar. Meselâ, mezheb bilgilerini açıklamağa ve bunları isbât etmeğe (Te’assub) diyorlar. Papasla­rın yazdığı (Müncid) lugat kitâbını da kendilerine şâhid göstere­rek, (Te’assub, ilmî, dînî ve aklî olmıyan âmillerin te’sîri altında bir görüşe bağlanmakdır) diyorlar. Te’assub, mezheb gavgalarına sebeb oldu diyorlar. Hâlbuki islâm âlimlerine “rahimehümullahü teâlâ” göre te’assub, haksız yere düşmanlık etmek demekdir. Ya’nî, bir mezhebe bağlanmak, bu mezhebin, sünnete ve râşid halîfelerin sünnetlerine uygun olduğunu savunmak, te’assub de­ğildir. Hak olan başka mezhebleri kötülemek te’assubdur. Dört mezhebi taklîd edenler, hiçbir zemân böyle te’assub yapmadı. Hiçbir asrda mezheb te’assubu olmadı.

Yetmişiki bâtıl, sapık fırkanın hepsine (Bid’at ehli) ve (Mez­hebsiz) denir. Bu mezhebsizler, Emevî ve Abbâsî halîfelerini Ehl-i sünnetin hak yolundan ayırmağa çalışdılar. Bunu başaran­lar, kanlı hâdiselere sebeb oldular. Mezhebsizlerin sebeb olduk­ları bu zararları önlemek için islâm âlimlerinin halîfelere nasîhat vermelerine, onları Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birini taklîd etmeğe çağırmalarına mezheb te’assubu demek, islâm âlimlerine karşı çirkin bir iftirâdır. Biraz arabî öğrenmiş birinin, târîh kitâb­larını karışdırıp, tesâdüf etdiği çeşidli hâdiseleri, kendi açısından değerlendirmesi, bunları mezheb te’assubunun zararlarına vesîka olarak gençlerin önüne sürmesi, dört mezhebe saldırmanın yeni bir taktiği oldu. Dört mezhebe karşı olanlardan bir kısmı, kendi­lerini haklı göstermek için, ben mezheblere karşı değilim. Mez­heb te’assubuna karşıyım diyorlar. Fekat, te’assuba yanlış ma’nâ vererek, mezheblerini savunan fıkh âlimlerine saldırıyorlar. İs­lâm târîhindeki kanlı hâdiselere bunlar sebeb oldu diyorlar. Böy­lece, gençleri mezhebsiz yapmağa uğraşıyorlar.

(Kâmûs-ül a’lâm)da diyor ki, (Selçûkî sultânlarından Tuğrul beğin vezîri Amîd-ül-mülk Muhammed Kündürî, [mu’tezile mez­hebinde idi. Ehl-i sünnet mezhebine] minberlerde la’net okutmak için fermân çıkarmış, bunun için Horasandaki âlimlerin çoğu baş­ka yerlere hicret etmişlerdir). İbni Teymiyye (vefâtı 728 [m. 1327]) gibi mezhebsizler, bu hâdiseyi, (Hanefîler ile Şâfi’îler bir­birlerine düşmüş, minberlerde Eş’arîlere la’net edilmiş) şekline sokdular. Bu yanlış yazıları, vesîka olarak etrâfa yayıyorlar. İmâm-ı Süyûtînin (vefâtı 911 [m. 1505]) kitâblarından da yanlış tercemeler yaparak gençleri aldatıyorlar. Ehl-i sünnetin dört mez­hebini yıkarak, mezhebsizliği yaymağa çalışıyorlar.

Mezheb te’assubundan islâm târîhinde kardeş gavgaları olmuş, bunun misâllerinden biri de şu imiş: Hicrî 617 târîhinde Rey şehri­ni ziyâret eden Yâkût, burasının da harâb olduğunu görünce, rast geldiği kimselere, bunun sebebini sormuş. Hanefîler ile Şâfi’îler arasında te’assub başgösterdi. Harb başladı. Şâfi’îler gâlib geldi. Şehr harâb oldu demişler. Bunlar, Yâkûtun (Mu’cem-ül-büldân) kitâbında yazılı imiş. Hâlbuki, Yâkût-i Hamevî, bir târîhci değil­dir. Rum çocuğu idi. Esîr alınıp, Bağdâdda bir tüccâra satılmışdı.

Efendisinin işlerini görmek için, çeşidli şehrlere gitdi. Efendisinin vefâtından sonra, kitâb ticâreti yapdı. Gitdiği yerlerde gördükleri­ni, işitdiklerini yazarak, (Mu’cem-ül-büldân) kitâbını meydâna getirdi. Bunun ticâretinden de çok kazanc sağladı. Rey şehri, Tah­ranın beş kilometre cenûbunda olup, şimdi harâbe hâlindedir. Hicretin yirminci senesinde hazret-i Ömerin emri ile Urve bin Zeyd-i Tâî “rahime-hümallahü teâlâ” tarafından feth olunmuşdu. Ebû Ca’fer Mensûr zemânında i’mâr edilmiş, büyük âlimlerin kaynağı ve medeniyyet merkezi olmuşdu. 616 senesinde Cengiz kâfiri, bu islâm şehrini de, tahrîb ve ehâlîsini şehîd ve kadınları, çocukları esîr etdi. Yâkûtun gördüğü harâbeleri, bir sene önce Moğol ordusu meydâna getirmişdi. Yâkûtun sorduğu mezhebsiz­ler, bu cinâyeti, Ehl-i sünnete yüklemiş, Yâkût da, buna inanmış­dı. Bu da, Yâkûtun târîhci değil, câhil bir turist olduğunu göster­mekdedir. Mezhebsizler ve dinde reformcular, dört mezhebden birini taklîd edenleri ve yüce fıkh âlimlerini kötülemek için, ilmî ve târihî vesîka bulamayınca, acem hikâyelerine dayanan yazılar­la ve sözlerle saldırmakdadırlar. Böyle hikâyeler, Ehl-i sünnet âlimlerinin üstünlüklerini, kıymetlerini sarsmaz. Aksine, mezheb­siz din adamlarının câhil ve sapık olduklarını ortaya koymakdadır. Din adamı değil, din düşmanı olduklarını göstermekdedir. Din adamı görünüp, müslimânları aldatmak, böylece dört mezhebi içerden yıkmak gayretinde oldukları anlaşılıyor. Dört mezhebi yıkmak, Ehl-i sünneti yıkmakdır. Çünki, Ehl-i sünnet, amelde dört mezhebe ayrılmışdır. Bu dört mezhebden başka Ehl-i sünnet yokdur. Ehl-i sünneti yıkmak da, islâmiyyeti yıkmak, Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan getirdiği hak dîni, islâm dînini yıkmakdır. Çünki, (Ehl-i sünnet) demek, Eshâb-ı kirâmın yolun­da giden hakîkî müslimânlar demekdir. Eshâb-ı kirâmın yolu, Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz) hadîs-i şerîfinde, Eshâb-ı kirâ­ma uymamızı emr buyuruyor.

Uymak, tâbi’ olmak, iki dürlü olur: Biri, i’tikâdda, ya’nî îmân­da, ya’nî inanmakda uymakdır. İkincisi, yapılacak işlerde uymak­dır. Eshâb-ı kirâma uymak, inanılacak şeylerde uymak demekdir. Onlar gibi îmân etmek demekdir. Eshâb-ı kirâm gibi îmân eden müslimânlara (Ehl-i sünnet) denir. Amelde, ya’nî yapılacak ve sa­kınılacak işlerin herbirinde Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsine uymak lâzım değildir. Buna imkân da yokdur. Her işi Eshâb-ı kirâmın nasıl yapdıkları bilinemiyor. Çok işler de, Eshâb-ı kirâm zemânında yokdu. Sonradan meydâna çık­dılar. Ehl-i sünnetin reîsi, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir “rahme­tullahi aleyh”. Dört mezheb de, İmâm-ı a’zamın Eshâb-ı kirâm­dan öğrenip söylediği gibi inanmakdadır. İmâm-ı a’zam, Eshâb-ı kirâmdan birkaçını gördü. Çok şeyleri bunlardan işitip öğrendi. Çok şeyleri de, hocaları vâsıtası ile öğrendi. İmâm-ı Şâfi’înin ve imâm-ı Mâlikin, inanılacak ba’zı şeyleri değişik söylemeleri, İmâm-ı a’zamdan ayrılmak değildir. İmâm-ı a’zamdan işitdikleri­ni öyle anlamışlar. Anladıkları gibi bildirmişlerdir. Sözlerinin aslı birdir. Anlatmaları farklıdır. Dördüne de inanırız. Dördünü de se­veriz.

Dinde reformcuların büyük bir kurnazlığı, inanılacak şeylerde­ki ayrılığın kötülüğünü yazarak, bu kötülüğü, dört mezhebin ayrı­lığına bulaşdırmağa çalışmalarıdır. Îmânda parçalanmak, çok fe­nâdır. Îmânda Ehl-i sünnetden ayrılan, yâ kâfir olur. Yâhud, bid’at sâhibi, sapık, mezhebsiz olur. Bunun ikisinin de Cehenne­me gidecekleri, Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem” hadîs-i şerîflerinde bildirildi. Kâfir, Cehennemde, sonsuz ka­lacakdır. Bid’at sâhibi ise, Cehennemde azâb çekdikden sonra, çı­kıp Cennete gidecekdir.

Müslimân görünüp de, Ehl-i sünnetden ayrılanlardan kâfir olanlar da, iki kısmdır: Biri, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere ma’nâ verirken, kendi akllarına, görüşlerine o kadar bağlı kalmış­lar ki, yanılmaları, kendilerini küfre sürüklemişdir. Kendilerini doğru yolda sanmakda, hâlis müslimân olduklarına inanmakda­dırlar. Îmânlarının gitdiğini anlıyamamışlardır. Bunlara (Mülhid) denir. İkincileri, islâmiyyete zâten inanmazlar. İslâm düşmanıdır­lar. Müslimânları aldatıp, dîni içerden yıkmak için müslimân gö­rünürler. Yalanlarını, iftirâlarını dîne karışdırmak için âyet-i kerî­melere ve hadîs-i şerîflere ve fen bilgilerine, yalan yanlış, bozuk ma’nâlar verirler. Bu sinsi kâfirlere (Zındık) denir. Mısrdaki ma­son din adamları ve yeni türeyen (sosyalist müslimânlar) böyledir. Bu zındıklara (Fen yobazı) ve (Dinde reformcu) da denir.

Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, îmânda parçalanmanın, fır­kalara ayrılmanın kötü olduğunu bildiriyor. Bu bölünmeyi şiddet ile yasaklıyor. Tek îmânda birleşmeği emr ediyor. Kur’ân-ı ke­rîmde ve hadîs-i şerîflerde yasaklanan bölünme, îmânda bölün­mekdir. Zâten, bütün Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesse­lâm” bildirdikleri îmân aynıdır. İlk Peygamber Âdem aleyhisse­lâmdan son insana kadar bütün mü’minlerin îmânları hep aynı­dır. Zındıklar ve mülhidler, îmânda parçalanmayı kötüleyen, ya­saklıyan âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri ele alıp, bunların, Ehl-i sünnetin dört mezhebini bildirdiklerini iddi’â ediyorlar. Hâl­buki, dört mezhebin ayrılmasını Kur’ân-ı kerîm emr ediyor. Bu ayrılığın, Allahü teâlânın mü’minlere rahmeti, ihsânı olduğunu hadîs-i şerîfler bildiriyor.

Moğolların islâm memleketlerine yayılmasını ve Bağdâdı yıkıp kana boyamalarını, Hanefî-Şâfi’î çekişmelerine bağlamak çok iğ­renç, pek alçak bir yalan ve iftirâdır. Târîhin hiçbir devrinde Ha­nefî-Şâfi’î çatışması olmamışdır ve olamaz. Bu iki mezhebin îmân­ları aynıdır. Birbirlerini severler. Kardeş olduklarına inanırlar. Amelde, ibâdetde olan ufak tefek ayrılıklarını da, Allahü teâlânın rahmeti bilirler. Kolaylık olduğuna inanırlar. Bir mezhebdeki müslimân, bir işi yaparken sıkışık hâle düşerse, bu işi öteki üç mezhebden birine uyarak yapıp sıkıntıdan kurtulur. Dört mezhe­bin kitâbları, bu kolaylığı sözbirliği ile tavsiye etmekde ve misâl­lerini yazmakdadır. Dört mezheb âlimlerinin, kendi mezhebleri­nin delîllerini, vesîkalarını açıklamaları, yazmaları, birbirlerine çatmak, (Hâşâ) kötülemek değildir. Bunları, Ehl-i sünneti mez­hebsizlere karşı savunmak ve kendi mezhebinde olanların güven­lerini sağlamak için yazdılar. Hem böyle yazdılar. Hem de, sıkışın­ca, başka mezhebi taklîd ediniz dediler. Mezhebsizler ve mülhid­ler ve zındıklar, Ehl-i sünnete saldıracak başka sebeb bulamadık­ları için, Ehl-i sünnet âlimlerinin haklı ve yerinde olan yazılarını ele alarak, bunlara yanlış ma’nâ veriyorlar.

Tatarların, moğolların, islâm memleketlerine yayılmalarına ge­lince, târîhler bunun sebeblerini açıkca yazmakdadır. Meselâ, meşhûr (Kısas-ı enbiyâ) kitâbının sekizyüzdoksanıncı sahîfesin­den başlıyan yazılarının hulâsası şudur:

(Abbâsî devletinin son halîfesi Müsta’sım, dînine çok bağlı ve sünnî idi. Vezîri olan ibni Alkamî ise mezhebsiz olup, halîfeye sâ­dık değildi. Devlet idâresi bunun elinde idi. Abbâsîleri devirip, başka devlet kurmak istiyordu. Moğol hükümdârı Hülâgünün Bağdâdı almasını, kendisinin de ona vezîr olmasını istiyordu. Onun Irâka gelmesini teşvik etmeğe başladı. Hülâgüden gelen mektûba sert cevâb yazarak onu kızdırdı. Mezhebsiz [şî’î] olan Nasîr-üd-dîn-i Tûsî, Hülâgünün müşâviri idi. Bu da, onu Bağdâdı almağa teşvik ederdi. İşler, iki sapık elinde dönüyordu. Hülâgü Bağdâda yürütüldü. Yirmi bine yakın halîfe ordusu, ikiyüzbin ta­tarın oklarına karşı duramadı. Hülâgü, Bağdâda, naft ateşleri ve mancınık taşları ile saldırdı. Elli gün muhâsaradan sonra, İbni Al­kamî, sulh için diyerek, Hülâgünün yanına gitdi. Onunla anlaşdı. Halîfeye gelip, teslîm olursak, serbest bırakılacağız dedi. Halîfe buna aldandı. 656 [m. 1258] senesinin, Muharremin yirminci günü Hülâgüye gidip teslîm oldu. Yanındakilerle berâber i’dâm edildi. Sekizyüzbinden ziyâde müslimân kılınçdan geçirildi. Milyonlarca islâm kitâbı Dicleye atıldı. Güzel şehr, harâbeye döndü. (Hırka-i se’âdet) ve (Asâ-yı nebevî) yakılıp külleri Dicleye atıldı. Beşyüz­yirmidört (524) senelik Abbâsî devleti yok oldu.

[TENBÎH: Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, her zemân, her yerde kötü insanlar iyilere saldırmışlardır. Allahü teâlâ her şe­yi sebebler ile yaratmakdadır. Kötülerin cezâsını da, kötü insanlar vâsıtası ile vermekdedir. İşkence edenlere dünyâda da cezâlarını vermekdedir. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azâb görmekdedir. İyi­lerden, ya’nî müslimânlardan harbde ölenlerin ve kazâda ölenle­rin hepsi şehîddir. Dünyâda azâb çeken iyi, suçsuz müslimânlara âhıretde bol ni’metler verilecekdir. Âhıretde ni’mete kavuşmak için, îmân sâhibi olmak lâzım olduğu din kitâblarında yazılıdır. Bu kitâblar dünyânın her yerinde çok vardır. Bu kitâbları okuyup da inanmıyana kâfir denir. İslâmiyyeti işitmiyen kâfir olmaz. İşitince (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) diyen ve buna inanan müslimân olur. Bunun ma’nâsı, (Herşeyi yaratan bir Allah vardır ve Muhammed aleyhisselâm Onun resûlüdür)dır. Müslimân olan, Onun son Peygamberine tâbi’ olur. Birçok yerde, kâfirler, zâlim­ler, suçsuz müslimânları, kadınları, çocukları öldürmüşlerdir. Öl­dürülen müslimânlar, şehîd olur. Öldürülürken yapılan işkencele­rin acısını duymaz. Ölürken, kabrde verilecek olan Cennet ni’metlerini görerek çok sevinir. Şehîdler ölürken hiç acı duymaz. Sevinir ve çok neş’elenir. Cennet ni’metlerine kavuşur. Hadîs-i şe­rîfde, (Müslimânların kabri Cennet bağçelerindendir.) buyurul­du.]

İbni Alkamî Ehl-i sünnete yapdığı hiyânetinin cezâsına çabuk kavuşdu. Kendisine hiçbir vazîfe verilmeyip, zillet içinde o sene öldü. Osmânlı devletinin kurucusu Osmân gâzi “rahmetullahi te­âlâ aleyh”, o sene, Söğüd kasabasında tevellüd etdi). Görülüyor ki, Moğolların islâm memleketlerini yıkmalarına mezhebsizlerin Ehl-i sünnete olan hıyânetleri sebeb olmuşdur.

Hanefîler ile Şâfi’îler arasında hiç çekişme olmamış, dört mez­hebde bulunan müslimânlar birbirlerini kardeş gibi sevmişlerdir. Reşîd Rızânın Ehl-i sünnete yapdığı bu alçak iftirâyı, Seyyid Kutb denilen mezhebsiz de tekrâr etmiş ise de gereken cevâbı vesîka­larla verilmişdir.

7 — Yine önsözünde, (Birçok memleketlerde, Hanefîlerin Şâ­fi’îlerle berâber nemâz kılmadıkları görülüyor. İmâm arkasında yüksek sesle âmîn demek ve tehıyyât okurken parmak kaldırmak düşmanlığa sebeb oluyor) diyor.

Dört mezhebdekilerin birbiri arkasında nemâz kılacağını, hepsinin kitâbları açıkça yazmakdadır. Dört mezhebin ibâdetle­rindeki ufak farkların düşmanlığa sebeb olacağını söylemek, mezhebsizlerin, mülhid ve zındıkların hulyâları ve iğrenç iftirâla­rıdır. Dünyânın her yerinde, dört mezheb müslimânları birbirle­rinin arkasında nemâz kılmakdadır. Çünki, hepsi birbirini kardeş bilmekde, sevişmekdedirler. Büyük velî, derin âlim, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, (vefâtı 1242 [m. 1826]) şâfi’î mezhebinde idi. Bunun mürşidi olan, buna feyz ve hilâfet veren Abdüllah-i Deh­levî ise hanefî idi. Abdülkâdir-i Geylânî (vefâtı 561 [m. 1165]), şâfi’î idi “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Hanbelî mezhebi­nin unutulmağa yüztutduğunu görünce, bu mezhebi kurtarmak, kuvvetlendirmek için Hanbelî oldu. (Celâleyn tefsîri)ni yazan, Celâleddîn Muhammed Mahallî (vefâtı 864 [m. 1459]), Şâfi’îdir. Mâlikî mezhebinde olan Ahmed Sâvî bu tefsîri şerh ederek her yere yayılmasına hizmet etmişdir. Bu şerhinde, (Fâtır) sûresinin altıncı âyetini tefsîr ederken, (Arabistânın Hicâz kısmında bulu­nan mezhebsizler, yalnız kendilerine müslimân diyorlar. Ehl-i sünnet olan hakîki müslimânların müşrik olduklarını söyliyorlar. Bunlar, yalan söyliyorlar. Allahü teâlâdan, bu sapıkları yok et­mesini dileriz) buyurmakdadır. Ahmed Sâvî, binikiyüzkırkbir 1241 [m. 1825] de Mısrda vefât etdi. (Beydâvî tefsîri)ne hâşiyesi de meşhûrdur. Meşhûr Beydâvî (vefâtı 685 [m. 1286]) şâfi’îdir. Tefsîri, tefsîrlerin en kıymetlilerindendir. Dört mezhebin âlimle­rinden çoğu bu tefsîri şerh etmiş, çok övmüşlerdir. Bunlardan ha­nefî mezhebindeki âlimlerden Şeyhzâde Muhammed efendinin şerhi meşhûr ve pek kıymetlidir. [Bu tefsîr, dört büyük cild hâlin­de, Hakîkat kitâbevi tarafından basdırılmışdır.] Dört mezheb âlimlerinin birbirlerini öven, seven kitâbları binleri aşmakdadır. Bunu bilmiyen bir müslimân yokdur. Parmak kaldırmakdaki ce­vâbımız 36. cı maddededir.

8 — Yine önsözünde, (İslâm ümmetinde derin âlimler yetişdi. Huccet-ül-islâm imâm-ı Gazâlî ile şeyh-ül-islâm İbni Teymiyye gi­bi mürşidler bunlardandır) diyor.

İbni Teymiyye (vefâtı 728 [m. 1327]) gibi, Allahü teâlâya cism­dir diyen ve kâfirlerin Cehennemde sonsuz azâb göreceklerine inanmıyan, kılınmayan nemâzları kazâ etmeğe lüzûm görmiyen, hazret-i Alîye ve Ehl-i beyte, şanlarına lâyık olmıyan iftirâlar ya­pan ve dahâ nice sapık sözleri ile islâmiyyeti içerden yıkmağa ça­lışan bir mezhebsizi, islâm âlimi ve mürşid olarak göstermekde, onu büyük islâm âlimi Gazâlî gibi bir müctehid olarak tanıtmak­dadır. Bu iki ismi birlikde yazmak, bir kara taşı, pırlantanın yanı­na koymak gibi şaşılacak bir buluşdur. Mâlikî mezhebi âlimlerin­den Ahmed Sâvî, (Celâleyn tefsîri)nin şerhinde, Bekara sûresinin ikiyüzotuzuncu âyetinin tefsîrinde buyuruyor ki, (Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, İbni Teymiyyenin sapık olduğunu bildirdiler. Ya’nî hem sapıkdır. Hem de, çok müs­limânın doğru yoldan sapmasına sebeb olmuşdur. Onun mâlikî âlimlerinden imâm-ı Eşheb ile münâsebeti olduğu bâtıldır, yalan­dır).

9 — Reşîd Rızâ, önsözünün sonunda, (1315 [m. 1898]) sene­sinde Mısrda çıkardığım (El-menâr) mecmû’asında, taklîdin bâ­tıl olduğunu yazdım. Bunların bir kısmını imâm-ı allâme İbni Kayyım-ı Cevziyyeden aldım. Bu yazıları toplayıp (Muhâverât) kitâbını neşr eyledim) diyor.

Bu dinde reformcu, taklîdin bâtıl olduğunu yazmakla, bindört­yüz seneden beri gelmiş milyonlarca Ehl-i sünnet müslimânı leke­liyor. Bunların Cehenneme gideceklerini anlatmak istiyor. Mez­hebsizler, mülhidler ve zındıklar ya’nî dinde reformcular, haksız olduklarını, kendileri de bilmiş olacaklar ki, Ehl-i sünnete açıkça sataşamıyorlar. Hep, yaldızlı, kaçamak kelimeler kullanarak, per-de arkasında oynuyorlar. Mezheb imâmını taklîd etmeğe nasıl bâ­tıl denilebilir? Allahü teâlâ, Nahl ve Enbiyâ sûrelerindeki âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Bilenlerden sorup öğreniniz!) buyuruyor. (Ülül emr)e, ya’nî âlimlere (tâbi’ olunuz!) buyuruyor. Mezheb imâmını taklîd etmek, bunun için vâcib oldu. Bu dinde reformcu, taklîd bâtıldır diyerek, (Mezheb imâmlarına uymayınız! Bize uyu­nuz) demek istiyor. Müslimânları hak yolu taklîdden vazgeçirip kendi bâtıl yollarını taklîde sürüklüyor. Kendileri, bâtılın taklîdci­leridir.

Taklîd iki dürlü olur. Birisi kâfirlerin, analarını, babalarını, papasları taklîd ederek kâfir olmalarıdır. Böyle taklîd, elbet bâ­tıldır, yanlış yoldur. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler bu taklîdi yasak etmekdedirler. Müslimânların da, analarını, babalarını taklîd ederek, müslimânım demeleri kâfî değildir. (Âmentü)de bildirilen altı şeyin ma’nâlarını bilip, beğenip, kabûl eden kimse­ye müslimân denir. İnanılacak şeylerde mezhebsizlere aldanıp, Ehl-i sünnetden ayrılmak, bâtıl olan taklîddir. Fekat, amelde, ya’nî yapılacak işlerde taklîdciliği buna benzetmek doğru değil­dir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler bu taklîdciliği emr etmek­dedir. Büyük âlim Abdülganî Nablüsînin (Hülâsat-üt-tahkîk fî beyân-ı hükm-it-taklîd vet-telfîk) kitâbında ve Abdülvehhâb-i Şa’rânînin (vefâtı 973 [m. 1565]) (Mîzân-ül-kübrâ)sının önsözün­de ve imâm-ı Rabbânînin (vefâtı 1034 [m. 1624]) (Mektûbât) ki­tâbının çeşidli yerlerinde ve Yûsüf Nebhânînin (Huccetullahi alel’âlemîn) kitâbının son kısmında yazılı olan (Ümmetim dalâlet üzerinde icmâ’ yapmaz!) hadîs-i şerîfi gösteriyor ki, doğru yolda­ki âlimlerin sözbirliği ile bildirdiklerinin hepsi elbet doğrudur. Buna karşı olanlar haksız ve yanlışdır. İşte, bindörtyüz seneden beri gelmiş olan milyonlarca Ehl-i sünnet âlimi ve binlerce Evli­yâ, sözbirliği ile bildirdiler ki, (Müctehid olmıyan müslimânların işlerini, ibâdetlerini doğru yapabilmeleri için, inandıkları, güven­dikleri, diledikleri bir müctehidi taklîd etmeleri vâcibdir). Bu söz­birliğine inanmıyan, yukarıdaki hadîs-i şerîfe inanmamış olur. Bu sözbirliği gösteriyor ki, müctehidin kendi ictihâdına göre amel et­mesi lâzımdır. Başka müctehide uyması câiz değildir. Eshâb-ı ki­râmın hepsi müctehid idi. Bunun için ba’zı işlerde birbirlerine uy­mamışlardır. Bunun gibi, imâm-ı Ebû Yûsüfün, bir Cum’a günü, tekrâr abdest almaması ve imâm-ı Şâfi’înin, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kabri yanında nemâz kılarken, rükû’dan sonra ellerini kaldırmaması, başkasını taklîd olmayıp, kendi ictihâdlarına göre hareket etmelerindendir.

10 — Dinde reformcu, birinci konuşmaya başlarken, (Fazîletli, reformcu genç, müslimânları, se’âdete kavuşdurmak için, sonra­dan ortaya çıkan taklîd belâsından kurtarmak, Kitâba, Sünnete ve Selefin yoluna sarılmalarını te’min etmek istiyor. İlk zemânda ko­yun çobanları bile din bilgilerini doğruca Kitâb ile Sünnetden alı­yorlardı) diyor.

Reşîd Rızânın şu maskaralığına bakınız! Kendi gibi sapık ola­na fazîletli diyor. Bu dinde reformcu câhilin ağzı ile, yaşlı vâiz efendiye ders vermeğe kalkıyor. Allahü teâlânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emr etdikleri ve islâm âlimle­rinin sözbirliği ile lâzım dedikleri, amelde, işde taklîd ni’metine, (belâ) diyor. Anlamıyor ki, dört mezhebden birini taklîd etmek, hak olan taklîddir. Mezhebsizlere uyarak, mezhebden ayrılmak da, bâtıl olan taklîddir. Vâiz efendi ile ve bu mubârek kelime ile alay ediyor. Din adamlarına mahsûs olan mubârek ismlerle alay edenin kâfir olacağının farkında bile değildir. Hadîs-i şerîfde, (En âdî, en alçak kimseler müslimânların başına geçecek) buyurulmuş olduğunu bilmeseydik, Mısr gibi bir islâm memleketinde, bu ada­mın nasıl fetvâ merci’i olduğuna şaşardık. Ey alçak zındık! Müsli­mânlarla alay edeceğine, vâiz efendilerle piyes oynatacağına, ni­çin erkekçe ortaya çıkıp da, yehûdîlere, misyonerlere, masonlara, komünistlere meydân okumuyorsun? Evet onlara yan bakamaz­sın! Onlar senin üstâdın, veli-ni’metindir!

Kitâba, Sünnete, Selefin yoluna sarılmalı, taklîd belâsından kurtulmalı sözleri ile kimi aldatıyorsun? Sözlerin birbirini tutmu­yor. Kitâba, Sünnete, Selefin yoluna sarılmak, taklîd değil midir? İşte bu istediğin taklîd dört mezheb imâmını taklîd etmekle olur. Senin belâ dediğin bu taklîdi bırakmak; Kitâbı, Sünneti ve Selefin yolunu bırakmak, dinden çıkmak olur. Senin istediğin de, bu bâtıl olan taklîdcilikdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Ki­tâbdan, hadîsden kendine göre ma’nâ çıkaran kâfir olur) buyurdu. Sen, müslimânları, bâtıl olan taklîde, küfre sürüklemek istiyorsun. Maskeyi yüzünden çıkar! İslâm düşmanı olduğunu ortaya koy ki, sana öyle cevâb verelim. Şimdilik, senin gibi bir masonun bir mıs­ra’ını söyliyoruz:

Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

İlk zemândaki müslimânları, koyun çobanı diyerek tahkîr et­me! Onları câhil tanıtma! Onların çobanı da, mücâhidi de, ku­mandanı da âlim idi. Hepsi müctehid idi. Bilgilerini elbet doğruca Kitâbdan alabilirlerdi.

1150 [m. 1737] senesinden beri, vehhâbîlik ve mezhebsizlik, ya’nî Ehl-i sünnet âlimlerini “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în“ beğenmemek bid’ati dünyâya yayıldı. İslâmiyyeti içden yıkan ve din kardeşlerini birbirlerine düşman eden, bu yıkıcı ve bölücü davranışların öncülüğünü Sü’ûdî Arabistândaki câhiller yapdı. Ehl-i sünnet olan müslimânlara saldırarak, kadın, çocuk, binlerle ma’sûmu işkencelerle öldürerek, mallarını yağma ederek işe baş­lıyan mezhebsizler, İngilizlerin yardımı ile, 1350 [m. 1932] de veh­hâbî hükûmetini kurunca, devlet gücü ile ve her sene yüzbinlerle altın dağıtarak, çeşidli memleketlerde propaganda merkezleri aç­dılar. Yalanlarla, çirkin iftirâlarla dolu neşriyyat yaparak, câhille­ri aldatıyor, islâmiyyeti içerden yıkıyorlar.

Vehhâbîlik yolunu ortaya çıkaran, Muhammed bin Abdülveh­hâbdır. 1111 [m. 1699] de Necdde doğmuş, 1206 [m. 1792] de öl­müşdür. Bunun babası ve kardeşi Süleymân bin Abdülvehhâb “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” temiz birer müslimân idi. Ehl-i sün­net âlimi idiler. Hicâzdaki âlimler gibi, bunlar da, vehhâbîliğin yanlış bir yol olduğunu müslimânlara anlatdılar. Doğru olan Ehl-i sünnet yolunu bildirmek için çok sayıda kıymetli kitâblar yazıldı. Süleymân bin Abdülvehhâbın, kardeşine nasîhat olarak yazdığı (Es-savâık-ul-ilâhiyye firredd-i alel-vehhâbiyye) kitâbı, 1306 [m. 1889] senesinde basılmış ve 1395 [m. 1975] de, İstanbulda ikinci baskısı yapılmışdır. Bu kitâbın başında diyor ki, Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı, bütün insanlara Peygamber olarak gönderdi. Ona indirdiği (Kur’ân-ı kerîm)de, insanlara lâzım olan herşeyi bildirdi. Ona verdiği sözlerin hepsini yapdı. Onunla gön­derdiği islâm dînini kıyâmete kadar değişdirilmekden koruyaca­ğını da bildirdi. Onun ümmetinin, insanların en iyileri olduğunu da bildirdi. Muhammed aleyhisselâm da, bu ümmetin kıyâmete kadar bozulmıyacağını müjdeledi. Bütün insanların bu yola sarıl­malarını emr eyledi. Allahü teâlâ, (Nisâ) sûresinin yüzondördün­cü âyetinde meâlen, (Mü’minlerin yolundan ayrılanı Cehenneme atarız) buyurdu. Bunun için, islâm âlimlerinin (İcmâ’)ı, din bilgi­leri için delîl, huccet ya’nî sened oldu. Bu icmâ’dan ayrılmak ya­sak oldu. Bu yolu, bu icmâ’ı bilmiyen câhillerin bilenlerden sorup öğrenmeleri lâzımdır. Bunu, (Nahl) sûresinin kırküçüncü âyeti emr etmekdedir. (Bilmediklerinizi bilenlerden sorunuz! Cehlin ilâcı, sorup öğrenmekdir) hadîs-i şerîfi, bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmekdedir.

İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, bir kimsenin (Müc­tehid) olabilmesi için arabî lügatını ezberlemiş olması, lügat fark­larını, kelimelerin, hakîkî ve mecâz ma’nâlarını bilmesi, fıkh âlimi olması, dört mezhebin ihtilâflarını, delîllerini bilmesi, Kur’ân-ı ke­rîmi ezberlemiş olması, kırâet şekllerini bilmesi, Kur’ân-ı kerî­min bütün âyetlerinin tefsîrlerini bilmesi, muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensûh ve kasas âyetleri tanıması, hadîs-i şerîflerin sa­hîhlerini, müfterîlerini, muttasıl, münkatı’, mürsel, müsned, meş­hûr ve mevkûf olanlarını ayırd etmesi, ayrıca vera’ sâhibi, nefsi tezkiye bulmuş, sâdık, emîn olması lâzımdır. Bütün bu üstünlük­ler bulunan bir zât taklîd olunabilir. Fetvâ verebilir. Bu şartlar­dan biri bulunmazsa, müctehid olamaz. Dinde söz sâhibi olamaz. Onu taklîd etmek câiz olmaz. Bunun da, bir müctehidi taklîd et­mesi lâzım olur. Bundan anlaşılıyor ki, müslimânlar, yâ (Mücte­hid)dir. Yâhud (Mukallid)dir. Bunun bir üçüncüsü yokdur. Müc­tehid olmıyanların hepsi, mukalliddir. Mukallidlerin, bir müctehi­di taklîd etmeleri farzdır. Böyle olduğu, sözbirliği ile bildirilmiş­dir. Vehhâbîlerin allâme diyerek övdükleri ve her sözü seneddir dedikleri İbn-ül-Kayyım-ı Cevziyye (vefâtı 751 [m. 1350]) de, (İ’lâm-ül-mûkı’în) kitâbında, (İctihâd şartları kendisinde bulun­mıyan kimsenin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hükm çı­karması câiz değildir) demekdedir. Zemânımız insanları, âyet-i kerîme veyâ hadîs-i şerîf okuyarak, bunlara kendi görüşlerine gö­re ma’nâ verenleri âlim sanıyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rah­metullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâblarından söyliyenleri ve ya­zanları dinlemiyorlar. İctihâd için lâzım olan şartlardan birine bi­le mâlik olmıyan câhil kimseleri din adamı sanıyorlar. Allahü te­âlâ, müslimânları bu belâdan kurtarsın! (Savâ’ik-ı ilâhiyye)den terceme temâm oldu. Bundan bir evvelki maddede, Reşîd Rızâ­nın, imâm-ı allâme diye çok övdüğü İbni Kayyım-ı Cevziyye bile, müctehid olmıyanların, Kitâbdan ve Sünnetden hükm çıkarmala­rını yasak ederken, onun yolunda olduğunu bildiren Reşîd Rızâ­nın, onun sözlerine karşı koyması, İslâm da’vâsında samîmî olma­dığını, perde arkasından dîni yıkmağa çalışan bir dinde reformcu olduğunu açıkça göstermekdedir.

11 — Reşîd Rızâ, dinde reformcu ile vâiz efendiyi konuşdurma­ğa devâm ediyor. Kalem kendi elinde. Dinde reformcuyu övmek­de, göklere çıkarmakda, vâiz efendiyi her bakımdan küçültmek­de, aşağılamakdadır. Derme-çatma, ahmakça yazılarını vâiz efen­diye mal etmekdedir.

Bu kitâbımızda, Reşîd Rızânın dinde reformcu olarak yazdık­larında tesarrufda bulunmıyacağız. Fekat, vâiz efendiye mal etdi­ği cevâbları değil, vâiz efendinin ağzına yakışan cevâbları yazaca­ğız. Muhterem okuyucularımızın, temiz ve hakîkî din adamlarının dikkat ile okuyunca, mason oyununun içyüzünü iyi anlıyacakları­na inanıyoruz.

Vâiz efendi, îmânın mantık bakımından, sosyal bakımdan, ana­tomik bakımdan, hattâ fıkh ve tesavvuf bakımlarından ta’rîfleri­nin aynı olacağını sanacak kadar câhil olamaz. Çünki o, medrese­de yüksek tahsîl görmüş, bunları okumuş ve anlamış bir ilm ada­mıdır. Evet bu vâiz efendi, bir islâm medresesinde okumayıp da, Kâhire müftîsi Muhammed Abduhun (vefâtı 1323 [m. 1905]) ve çömezlerinin yapdığı reformlardan sonra, Câmi-ul-ezherde oku­muş olsaydı, bu ta’rîfleri karışdırırdı. Çünki İngilteredeki mason­lar, sadr-a’zâm Mustafâ Reşîd Pâşaya emr vererek, Osmânlılarda da, Mısrda da fen derslerini, yüksek din bilgilerini medreselerden kaldırdılar. Din câhili olan dinde reformcuları yetişdirdiler.

Vâiz efendi gıybetin ne demek olduğunu bilen bir müslimândır. Bir topluluk için söylenen sözün gıybet olmıyacağını, dinde re­formcu bilmez ise de, o bilir.

12 — Dinde reformcu, (Kendi kendimize icmâ’ ve ittifâk ismi­ni verdiğimiz aslsız sözlerin hâtırı için gördüklerimizi inkâr etmek akla yakışır mı?) diyor. İslâmiyyetin temel bilgileri ile alay ediyor. İcmâ’ isminin aslı yokmuş. Fıkh âlimleri bunu, (Ümmetim dalâlet üzerinde icmâ’ yapmaz!) hadîs-i şerîfinden aldı. Fekat, dinde re­formcu, bunu nereden bilecek? Bunu inkâr eden ilerici (!) üstâd­larından işitmemiş ki!

(İcmâ’), bir asrda bulunan müctehidlerin ictihâdlarının birbiri­ne uygun olması demekdir. Dördüncü asrdan sonra mutlak müc­tehid yetişmediği için, icmâ’ da kalmadı. Önceki asrlardaki ic­mâ’lar sonraki asrlarda gelen âlimler için delîl, sened olur. Mukal­lidlerin, câhillerin ve hele dinde reformcuların sözbirliğine icmâ’ denilmez. En kuvvetli ve kıymetli icmâ’, Eshâb-ı kirâmın “radı­yallahü teâlâ anhüm ecma’în” icmâ’ıdır. İcmâ’ ile bildirilmiş mes’eleleri sonra gelen âlimler toplamışlar, kitâblarında bildir­mişlerdir. İhtilâflı mes’elelere ve müctehid olmıyanların sözlerine icmâ’ denilmesini önlemişlerdir.

Ehl-i sünnet âlimlerine göre, (Edille-i şer’ıyye) dörtdür. Ya’nî şer’î hükmler dört kaynakdan çıkarılır. Bunlar, Kitâb, sünnet, kı­yâs-i fükahâ ve icmâ-’i ümmetdir. Kitâb, Kur’ân-ı kerîmdir. Sün­net, hadîs-i şerîflerdir. Bu ikisine (Nass) da denir. Kıyâs-i fükahâ, müctehid olan âlimlerin ictihâdlarıdır. İcmâ’ delîl değildir diyen, kâfir olmaz. Bid’at sâhibi olur. Çünki şübheli nassları te’vîl ederek böyle söylemişlerdir. Hâricîler, diğer mezhebsizler böyledir. Bun­ların icmâ’a muhâlif sözleri küfr olmaz. Fekat, te’vîlden haberi ol­mıyan câhillerin icmâ’a uymıyan fikrlerini, düşüncelerini söyle­meleri küfr olur.

Vâiz efendi hayâl ile, zan ile konuşmaz. Belki diyerek hükm vermez. Bilmeden söylemek, zan ile hükm etmek câiz olmadığını

o bilir. Gördüklerini inkâr etmez. Onları inceler. Tecribelerini ya­par. Çünki, tefekkürü, incelemeği ve tecribeyi Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler emr ediyor. Bunları yapanları övüyor. Onun med­resede okuduğu ve dinde reformcunun ismini bile duymadığı (Akâid-i Nesefiyye) dahâ ilk sahîfesinde, ilm edinme vâsıtalarını yazmakdadır.

13 — Vâiz efendi coğrafyaya ve gazeteye inanmazmış. Kâfirle­rin rivâyetleri makbûl değilmiş. Vâiz efendiye yapılan iftirâya ba­kınız! Müslimânlar ilme, fenne inanır. Fekat, kâfirlerin fen maske­si altında söyledikleri yalanlara aldanmazlar. Fenden haberi ol­madığı hâlde, fen adamı görünüp, fen bilgisi diyerek, söylediği ya­lanlar ile, müslimânları aldatmağa, islâm dînini bozmağa uğraşan kâfirlere (Fen yobazı) ve (Dinde reformcu) yâhud (Zındık) denir. Bunlar, hem islâm dînine, hem de fen bilgilerine iftirâ eden bölü­cülerdir. Müslimânlar coğrafyaya inanmasaydı, bu ilm üzerinde çalışırlar mı idi? Müslimânların, bu yoldaki çalışmalarını, buluşla­rını bildiren coğrafya kitâblarının ismleri ve yazarları (Keşf-üz-zü­nûn)da ve (Mevdû’ ât-ül-ulûm)da ve Brockelmanın almanca kitâ­bında yazılıdır. Sorarız dinde reformcuya! Meridyen çenberinin uzunluğunu Sincar sahrâsında ölçenler kimlerdi? Bunlar dört mezhebden birini taklîd eden, Ehl-i sünnet müslimânları değil mi idi? Onların yolunda olan, onlar gibi olan bir müslimân, fen bilgi­lerine inanmaz mı?

Hele, kâfir rivâyeti olan coğrafya makbûl değildir sözünü bir vâiz efendiye mal etmek, müslimânlara çirkin bir iftirâdır.

Evet vâiz efendi şekline giren bir câhil, bir zındık, bir dinde re­formcu, böyle saçma konuşabilir. Fekat, dört mezhebden birini taklîd eden şerefli bir müslimân için böyle söyledi demek, bir din düşmanlığı olur.

Mezhebler, ilmi, fenni, hesâbı, tecribeyi yasak etmiyor ki, mez­hebleri taklîd eden, bunları yasak etsin. Mezhebler, bu bilgileri övüyor. Öğrenilmelerini emr ediyor. Bunlara inanmıyan, öğren­miyen kimse, mezheb imâmlarının mukallidi olamaz. Mezheb tak­lîd edene, böyle sözleri yüklemek, mezheb düşmanlarının, zındık­ların yapacağı şeydir.

14 — Vâiz efendi, müslimânların kötü, fakîr, zelîl hâllerini kı­yâmet alâmeti sanacak kadar câhil olamaz. Çünki, onun taklîd et­diği mezheb imâmları, âhır zemânda zenginlik, taşkınlık, binâ, zi­nâ çok olacağını bildirmişlerdir. Taklîd edenin de, bunları bilmesi lâzımdır. Bilmezse, onları taklîd etmiş olmaz. Mezheb imâmları diyor ki, insanların kötü olması hazret-i Mehdîden sonra olacak­dır. Bundan önce se’âdet günleri çok olacakdır. Müslimânların bu se’âdet günlerini yaşamaları, bunun için de çalışmaları, maddede ve ma’nâda yükselmeleri lâzımdır. Allahü teâlâ, çalışana karşılığı­nı elbet verir.

15 — Dinde reformcu, hazret-i Mehdî için (Mehdî fikri) diyor. Bunun ilerde geleceğine inanmadığını söyliyor. Dinde reformcu, zındık buna inanmıyabilir. Fekat müslimânların inanmaları lâzım­dır. Bütün islâm âlimleri, bunu sözbirliği ile bildiriyor. İmâm-ı Sü­yûtî ve Ahmed ibni Hacer-i Mekkî (vefâtı 974 [m. 1566]) gibi bü­yük âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Mehdî için kitâb yazdılar. Mehdî hakkında ikiyüzden fazla hadîs-i şerîf ve alâmet bildirdiler.

16 — Dinde reformcu, (Üzerinde icmâ’ bulunmıyan bir mes’elede, herkes kendisine kanâ’at veren delîle uymalıdır. Zâten bir müctehide tâbi’ olmak, onun delîline tâbi’ olmak demekdir) diyor.

Evet, müctehidi taklîd etmek, onun delîline tâbi’ olmak, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere tâbi’ olmak demekdir. Fekat, mes’elenin delîlini bulan odur. Zâten mezhebler, bu delîli bul­makda ayrılmışlardır. Bir mes’elenin delîlini bulmak için, ictihâd derecesinde âlim olmak, müctehid olmak lâzımdır. Böyle bir âlim, elbet başkasını taklîd etmez. Kendi ictihâdına göre amel e-der.

17 — Reşîd Rızâ, Vâiz efendinin, Kıyâmetin zemânı için, Evli­yânın keşfine inandığını yazıyor. Bu sözü de kendi uydurmuşdur. Mezheb imâmları, (kıyâmetin ne zemân kopacağı bildirilmedi. Bunu Allahdan başka kimse bilmez. Evliyânın keşfleri, kimseye delîl, sened olamaz) dediler. Bu âlimleri taklîd edenler de, elbet böyle söyler. Başka dürlü sözleri Vâiz efendiye yüklemek, yalan­cılık ve çirkin iftirâ olur.

18 — Dinde reformcu, Kelbî tefsîri gibi tefsîrlerde uydurma ha­dîsler vardır sözünde haklı ise de, (Beydâvînin tefsîri de böyledir) sözü, kesin olarak yanlışdır. Büyük âlim Abdülhakîm Efendi “rahmetullahi aleyh” (vefâtı 1362 [m. 1943]) buyurdu ki, (Kâdî Beydâvî “beyyedallahü vecheh” ismine ve düâsına yakışacak ka­dar yüksekdir. Müfessirlerin baş tâcıdır. Tefsîr ilminde en büyük makâma yükselmişdir. Her meslekde seneddir. Her fende mâhir, her üsûlde burhân, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuv­vetli ve yüksek tanınmışdır. Böyle derin bir âlimin tefsîrinde uy­durma hadîs var demek, büyük ve alçakca bir iftirâdır. Dinde de­rin bir uçurum açmakdır. Böyle sözleri söyliyenin dili, inananın kalbi, dinliyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acabâ, bu büyük ilm sâ­hibi, uydurma hadîsleri sahîhlerinden ayıramazmı idi? Evet di­yenlere ne demelidir? Yoksa uydurma hadîs yazacak kadar ve böyle yapanlar için Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği ağır cezâlara aldırış etmiyecek kadar, dîninin kuvveti ve Allahdan korkusu yokmu idi? Yokdu demek, ne kadar şenâ’at, çirkinlik olur. Böyle söyliyen kimsenin dar havsalası, kalın kafası, bu hadîs-i şerîflerdeki ma’nâları çok gördüğü için, mevdû’ demek­den başka çâre bulamaz).

19 — Dinde reformcu (Âhireti görmedik ki, Şa’rânînin Mevkıf denilen yerin coğrafî durumuna âid sözlerini, Sırât, Mîzân, Cehen­nem ve Cennet için yapdığı harîtayı, oraya tatbik edelim. Biz bu gibi şeyler için, Kitâb, Sünnet, Akl ve Hikmet delîllerinden hiçbir delîle rastlamadık. Ne garîbdir ki, sizin şeyhlerinizin çoğu, dünyâ­nın en meşhûr ve fâideli coğrafyasından yüz çeviriyor, görüleme­yen âhıret için harîtalar çiziyorlar) diyor.

Bu sözleri ile Evliyâ-i kirâma ve bunların kerâmetlerine saldır­makda, müslimânların bunlara olan îmânlarını, i’timâdlarını yık­mağa çalışmakdadır. Hâlbuki, bu davranışında da çok haksızdır. Çünki, bir âyet-i kerîmede meâlen, (Çok zikr ediniz. Zikr etmek­le kalb itminâna kavuşur) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Allah sev­gisinin alâmeti, Onu çok zikr etmekdir) buyuruldu. Hadîs âlimle­ri (Resûlullah, her an zikr ederdi) buyurdu. İşte bunun için bu ümmetin büyükleri çok zikr ederdi. Böylece, islâmiyyetin bu em­rini de yerine getirmeğe çalışırlardı. Çok zikr edince, mubârek kalbleri itmînâna kavuşurdu. (Her derdin şifâsı vardır. Kalbin şi­fâsı, zikr-ullahdır) ve (Takvânın kaynağı, âriflerin kalbleridir) ha-dîs-i şerîflerinin haber verdiği gibi, kalb hastalığından, günâhlar­dan kurtuldular. Allahü teâlânın sevgisine kavuşdular. İşte takvâ sâhibi olan, kalbleri temiz olan, Allahü teâlânın çok sevdiği bu büyük âlimler diyorlar ki, (Çok zikr ederken, dünyâyı, herşeyi unutuyoruz. Kalbimiz ayna gibi oluyor. İnsan uykuda, herşeyi unutunca, rü’yâ gördüğü gibi kalblerimizde birşeyler görünüyor). Bu gösterilenlere (Keşf), (Mükâşefe), (Şühûd) ismlerini veriyor­lar. Böyle olduğunu, her asrda binlerle Velî haber veriyor. Çok zikr etmek ibâdetdir. Çok zikr edenleri Allahü teâlâ sever. Bun­ların kalbleri, takvâ kaynağı olur. Bunları Kitâb ve Sünnet haber veriyor. Bunlar (Ümûr-i teşrî’iyye)dir. Bunlara inanmıyan, Kitâ­ba ve sünnete inanmamış olur. Kalbde keşf ve şühûd hâsıl oldu­ğunu da, Allahü teâlânın sevdiği doğru müslimânlar haber veri­yor. Hadîs-i şerîfde, (Çok zikr edenin kalbinde nifâk kalmaz) bu­yuruldu. Bunları haber verenler, münâfık olmıyan, özü, sözü doğ­ru kimselerdir. Keşf ve kerâmet, böyle kimselerin tevâtür hâlin­deki haberleri ile bildirilmişdir. Evet bunlar, (Ümûr-i vicdâniy­ye), (Ümûr-i zevkıyye)dir. Başkalarına huccet olamaz. Bunlara inanmak emr olunmadı. Fekat, inanmak yasak da edilmemişdir. Allahü teâlânın sevdiği sâlih müslimânların tevâtür hâlinde bil­dirdiklerine inanmak, inanmamakdan dahâ iyidir. Müslimâna hüsn-i zan olunur. Haberlerine güvenilir. İbâdetlerde bile, sözle­rine güvenilir. (İnkâr eden, mahrûm olur) sözü, kadıyye-i mukar­reredir.

Abdülvehhâb-ı Şa’rânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleri, derin âlim, büyük velîdir. 898 [m. 1493] de tevellüd, 973 [m. 1565] de vefât etmişdir. Şâfi’î mezhebinin temel direklerinden biridir. Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Okuduğu, ezberlediği kitâblar, sayı­lamıyacak kadar çokdur. Bir kısmı (Mîzân-ül-kübrâ)sının önsö­zünde yazılıdır. Yüzlerle eseri (Keşfüzzünûn)da yazılıdır. Kitâb­larından herbiri, Onun, kemâlini gösteren birer âbidedir. Hanefî mezhebinde olan âlimler de, Onun derin ilminin, keşflerinin, şü­hûdlarının hayrânıdırlar. Onun yeryüzünün yıldızlarından biri ol­duğunu bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü Peygam­berler ve âlimler ve şehîdler şefâ’at edecekdir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfe sarılarak Ondan şefâ’at bekleriz. Ehl-i sünnetin böyle gözbebeklerine saldıranların, zındık oldukları meydânda­dır. Zındıklar, kâfirler; müslimânların rehberi olan Muhammed aleyhisselâma da böyle saldırdılar. Meşhûr islâm düşmanı Volter kâfiri, insanların efendisini iğrenç piyeslerine mevzû’ yapacak kadar alçalmışdı. O yüce Peygamberin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerine de, bu alçak saldırılar elbet olacakdır. Bu büyük insan­lar düşmanların kirli ağızlarına ve çatlak kalemlerine takılmakla elbet lekelenmez. Yere düşmekle cevherin kadri, kıymeti azal­maz.

Abdülvehhâb-ı Şa’rânî ve bunun gibi, Allahü teâlânın çok sev­diği büyükler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, biz Cenneti, Cehennemi, Mevkıfı, Sırâtı, bu gözümüzle gördük demiyor. Hat­tâ, bu dünyâda görülemez diyorlar. Bilinemez, anlaşılamaz, anla­tılamaz bir hâlde kalblerimize keşf olundu. Rü’yâ gibi gösterildi diyorlar. Bu sırrı, sevdiklerine, mahremlerine haber veriyorlar. (Men-lem yezuk lem-yedri), buyuruyorlar. Ya’nî tatmıyan anla­maz diyorlar. Anlaşılmıyan şeyi inkâr etmek câhillik ve ahmaklık olur. Anlamadığına, imkânsızdır, olamaz demek ise, bir te’assu­bun, bir inâdın, yobazlığın ifâdesidir. Bunun için, dinde reformcu­ya, fen yobazı diyoruz. Hele islâm âlimlerinin, aklın, fennin sınır­ları dışındaki ince bilgilerini, harîta çiziyorlar diyerek alay mev­zû’u yapmak, zındıklıkdan ve islâm düşmanlığından başka ne ola­bilir? [İnsanın gözü, sıhhatde olduğu zemân, aydınlıkda görür. Karanlıkda göremez. İnsanın göğsünde (Kalb) denilen uzv içinde, (Hakîkî kalb) ve (gönül) denilen bir kuvvet vardır. Bu kuvvet sıh­hatde iken ve (kalb nûru) varken birşeyler görür. Bunun görmesi­ne (Basîret) ve gördüklerine (Mükâşefe) ve (Şühûd) denir. Hakî­kî kalbinin sıhhatli, kuvvetli olması, zikr etmekle olur. Nemâz kıl­mak, Kur’ân-ı kerîm okumak da zikrdir. Kalblerin nûru, Resûlul­lahın mubârek kalbinden çıkar. Bu kalb nûruna (Feyz) denir. Fey­ze kavuşmıyan kimse, mükâşefe sâhibi olamaz. Feyzler, Resûlul­lahın mubârek kalbinden yayılınca, muhabbet yolu ile Evliyânın kalblerine gelir. Hayâtdaki veyâ kabrdeki bir Velîyi seven müsli­mân, feyze kavuşur, mükâşefe sâhibi olur. İnsanlara mahsûs olan (Îmân) inanmak ve (muhabbet) sevmek sıfatlarının mahalli de, gönül dediğimiz kuvvetdir.]

20 — Reşîd Rızâ, kitâbında, kıyâmet hakkındaki hadîs-i şerîf­leri yazıyor. Vâiz efendiye ise, hep zındıkların hadîs diyerek uy­durdukları sözleri söyletiyor. Dinde reformcuya da bu sözlerin ha­dîs olmadığını isbât etdirerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbların­daki hakîkatleri ortaya koyduruyor. Yapdığı bu oyunda, vâizleri, dört mezhebden birinde olan hakîkî müslimânları küçültmek, on­ları câhil göstermek, kendisi gibi dinde reformcuları akllı, bilgili din adamı tanıtmak çabasındadır. İslâm kitâblarını okumuş, iyi anlamış müslimânların bu iğrenç iftirâlara aldanmıyacakları şüb­hesizdir. Fekat, hakîkati bilmiyenlerin dinde reformcunun bu ya­zılarını doğru sanarak, tuzağına düşmemeleri için bu satırları ya­zıyoruz. Genç kardeşlerimize, dinde reformcunun yalanlarına al­danmamaları için, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâblarını okumalarını ehemmiyyetle tavsiye ederiz.

21 — Reşîd Rızâ, islâmiyyet ile ilgisi olmıyan, hattâ islâm düş­manı olan Hurûfîlerin ve Dürzîlerin ve Bâtınîlerin sözlerini vâiz efendiye söyletmekde, vâiz efendinin din bilgisinin bunlar olduğu­nu göstermekdedir. Dinde reformcuya da, bunların dinde yeri ol­madığını söyletmekde, vâiz efendiyi câhil olarak teşhîr etmekde­dir. Okuyucular üzerinde dinde reformcuya karşı güven sağlama­ğa ve Ehl-i sünnet olan din adamlarını câhil olarak tanıtmağa ça­lışmakdadır.

22 — Dinde reformcu, (Son zemânlarda kendilerine Ehl-i sün­net vel-cemâ’at adını verenlerin çoğu, gerek Bâtınîlerin ve gerek­se diğerlerinin uydurduğu bid’atlerden yakayı kurtaramamışlar­dır. Sâdece ismleri değişikdir. Eğer Bâtınîlerin sözleriyle dördün­cü ve dahâ sonraki asr mutasavvıflarının sözlerini karşılaşdırırsan, aralarında pek az fark bulursun) diyor.

Dinde reformcu, burada da, din câhili olduğunu ortaya koy­makdadır. (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) ismi, onun dediği gibi, son­radan uydurulmuş değildir. Bu ismi Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” söylemiş, müslimânları, bu ism altında birleşmeğe ça­ğırmışdır. (Sünnetime sarılınız), (Cemâ’atden ayrılmayınız) ha-dîs-i şerîfleri bu çağrının vesîkalarıdır. Dinde reformcu, bu küs­tahça yalanı ile, Ehl-i sünnetin yüce âlimlerine ve Evliyâ-i kirâma “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” çatmakda, onları lekeleme­ğe kalkışmakdadır. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbları, bin sene ev­vel nasıl idi ise, bugün de öyledir. Her fende, her ilmde, her sınıf insanda câhil ve sapık bulunabilir. Böyle birkaç kişiyi ele alarak, Ehl-i sünnet kelimesine saldırmak, çok haksızlıkdır. Tesavvuf bü­yüklerini Bâtınîlere benzetmek ise, dinde reformcuların çok kul­landıkları aldatıcı taktiklerinden biridir. Bâtın âlimlerini, Bâtıniy­ye zındıkları ile karışdırmak, nûru zulmet olarak, hakkı bâtıl, doğ­ruyu iğri olarak göstermek gibidir. Reşîd Rızânın bu kitâbı, ilmî bir eser olmakdan çok uzakdır. Okuyucuları aldatmak için hâzır­lanmış bir hokkabazın, bir göz boyayıcının yazıları gibidir.

23 — Reşîd Rızâ, vâiz efendi ağzından, (Hem sapık, hem de sapdıran müfsid şî’îlerin fesâdlarına karşı, kelâm ve fıkh âlimleri­nin susmalarına şaşıyor, bir ma’nâ veremiyorum. Kelâmcılar dâ­imâ mu’tezileye cebhe almış, onların i’tikâdını red etmiş ve şiddet ile mukâvemet etmişlerdi. Bunun için, mu’tezile mezhebi ve sâlik­leri, târîhden silinip gitmişdir. Fukahâya gelince, hepsi Ehl-i sün­net ve cemâ’at oldukları hâlde birbirleriyle uğraşıyor, yekdiğerini red ediyorlar) diyor.

Reşîd Rızânın, vâiz efendinin ağzından diyerek yazdığı, kelâm ve fıkh âlimlerine yapdığı iftirâlara kimsenin inanmıyacağı mey­dândadır. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yazmış olduğu reddiyyeler kütübhâneleri doldurmakda­dır. Fârisî yazılmış olanlar, arabî olanlardan az değildir. Reşîd Rı­zâ, fârisî bilseydi ve Abdül’ Azîz-i Dehlevî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (vefâtı 1239 [m. 1823]) hazretlerinin (Tuhfe-i isnâ aşeriyye) kitâbını okumuş olsaydı, bu büyük âlimin, mezhebsizleri nasıl re­zîl ve perîşan etdiğini görüp parmaklarını ısırmakdan kendini men’ edemezdi. Özbek sultânı Abdüllah hânın cihâd ve onları kahr etmesinin sebebini bildiren İmâm-ı Rabbânînin “rahmetulla­hi teâlâ aleyh” (Redd-i Revâfıd) kitâbını okuyan ve Süveydînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Nâdir Şâhın adamları ile münâzara ve galebesini bildiren (Hucec-i Kat’ıyye) kitâbını gören bir ilm ada­mı, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” onları nasıl mağlûb etdiklerini pek iyi anlar. Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği (Mektûbât Tercemesi) kitâbında, sekseninci mektû­bun sonunda, mezhebsizlerin dalâletde olduklarını yazan âlimler­den otuzikisinin ve kitâblarının ismleri bildirilmişdir. Fıkh âlimle­rinin birbirleri ile uğraşmaları sözü de, dinde reformcuların dille­rine doladıkları iftirâlardan biridir. Bunun cevâbını altıncı madde­de bildirdik. (Redd-i Revâfıd) kitâbının arabî ve fârisîsi, (Hücec-i kat’ıyye) kitâbının arabîsi, her iki kitâbın türkçe tercemeleri ve fâ­risî (Tuhfe-i isnâ aşeriyye) ile arabî (Muhtasar)ı, Hakîkat Kitâbe­vi tarafından basdırılmışdır.

24 — Dinde reformcu; (Âlimlerde birbirine karşı mücâdele, red ve cebhe alışın çoğu, nefsin arzûlarına kapılmakdan doğmuş­dur. Kelâm ilminin doğuşuna başlıca sebeb, Mu’tezile olmuşdur. Bunlar, dindâr selefin dalmadıkları, ba’zı mes’elelere daldılar. Onlar hakkında i’tirâzlar ileri sürdüler. Diğerleri de, bunların i’ti­râz oklarına karşı çıkdılar. İlm, tefekkür ve istidlâl sâhibi gerçek âlimlerin birer birer ortadan çekilmesiyle sonradan gelenler, sâ­dece onların söylediklerini harfi harfine nakl ediyorlardı. Zemâ­nın geçmesiyle bunların fâidesi de kalmadı. Bu mukallidler, İmâm-ı Eş’arî ve mu’akkîbleri gibi âlimlerden sonra ortaya çıkan mes’eleler, bid’at ve hurâfeler karşısında sükût ediyor, bunlara âid soru soranları tekfîr ediyorlardı. Ancak bu bid’at ve sapıklık­lar, din kisvesi ve rengi içinde ileri sürülür, tarafdarları ve yardım­cıları bulunursa, bu sefer kelâmcılar da çeşidli te’vîllerle onları müdâfe’aya kalkışıyorlardı. Hattâ küfr silâhı da yön değişdiriyor. Bu bid’at ve sapıklıklara muhâlefet edenlere yöneliyor. Onlara küfr ve sapıklık isnâd ediyorlardı. Bunu her neslde ve her millet­de görmek mümkindir.

Fıkhcılara gelince, onların durumunu imâm-ı Gazâlîden dinli­yelim: Hüccetül-islâm imâm-ı Gazâlî, İhyânın Kitâbül-ilm bah­sinde diyor ki: “Fıkhcıların birbirleri ile atışmalarının, mücâdele etmelerinin sebebi, hükümdâr ve vâlîlere yaklaşarak, makâm kapmak, kazâ mevkı’ini elde etmekdir. Bu sebeble dikkat edilir­se, mücâdelenin en büyüğünün şâfi’îlerle hanefîler arasında oldu­ğu görülür. Çünki, mevkı’ ve pâyeler, hep bu ikisine âid bulunu­yordu) diyor.

Reşîd Rızâ, bu yazıları ile, dünyâ kazancı için fıkh öğrenen kö­tü kimseleri, dünyâyı, kötüleri ıslâh için çalışan fıkh âlimleri ile karışdırmakda, böylece fıkh âlimlerini ve mezheb imâmlarını kü­çük düşürmeğe, aşağı göstermeğe çalışmakda, mezhebleri ve mezheb taklîdini kaldırarak, islâmiyyeti içerden yıkmak için ya­pacağı savaşa zemin hâzırlamakdadır. İmâm-ı Gazâlî hazretleri­nin yazılarını da değişdirmeğe kalkışmış, bu büyük âlimi kendisi­ne yalancı şâhid yapmışdır. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahme­tullahi teâlâ aleyh” (vefâtı 505 [m. 1111]) onun yazdığı gibi fıkh âlimlerini aslâ kötülemiyor. İlm bahsinin dördüncü bâbında, fıkh âlimleri ile fıkh ilmini dünyâ kazancına vâsıta yapan kötü kimse­leri ayırıyor. (Fıkh âlimleri, hükümdâr ve vâlîlerden kaçarlardı. Kazâ [hâkimlik] ve fetvâ için aranırlardı. Kabûl etmezlerdi. Bun­ların izzetini, şerefini ve arandıklarını gören kötü kimseler, müftî olarak hükümdârlara yanaşmak istediler. Hükümdârların mez­heblere kıymet verdiklerini, şâfi’î ve hanefîden hangisinin uygun olduklarını aradıklarını görünce, ilmi olmıyanlar, bu iki mezheb arasındaki ihtilâflı mes’eleleri öğrenmeğe başladılar. Hilâf ve mü­nâzaralara düşdüler. Bu kötü din adamları hükümdârların ve vâ­lîlerin meyl etdikleri şeylerle uğraşırlardı) buyuruyor. Dinde re­formcu, imâm-ı Gazâlînin, ulemâ-i sû’ için bu yazdıklarını fıkh âlimlerine bulaşdırmakda, şâfi’îler ile hanefîler birbiri ile döğüş­mekdedir yaygarasını basmakdan sıkılmamakdadır.

İslâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” nefsle­rine uyduklarını söylemek de, dinde reformcuların bir yalanıdır. Fıkh âlimleri ve mezheb imâmları, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şe­rîflerin dışında hiçbir şey söylememişlerdir. Bütün sözleri, Kitâb­dan ve Sünnetden olduğu için bunların yolunda gidenlerin nefsle­ri emmârelikden kurtulmuş, mutmainne olmuşdur. Onlara uyan­lar böyle olunca, onların nefsleri mutmainne olmaz mı? Dört mez­hebin imâmlarının ve bütün müctehidlerin nefsleri mutmainne idi. Herbiri zâhir ilmlerinde yükselmiş, bâtın ilmlerinde kemâle gelmiş birer Velî idiler. Reşîd Rızânın, Ehl-i sünnet âlimleri için, nefslerine uydular demesi, bütün müslimânları ve islâmiyyeti kö­tülemek demekdir. Bu sözün çirkinliğini iyi anlamalıdır.

Dinde reformcu, sonra gelen din adamlarını kötülemekle (Her yüz senede bir müceddid gelir. Bu dîni kuvvetlendirir) hadîs-i şe­rîfini de inkâr etmiş oluyor. Evet, müslimânların bir kısmı bozul­du. Yetmişiki bozuk fırka meydâna geldi. Fekat, müslimânların bir kısmının bozulması demek, islâmiyyetin bozulması demek de­ğildir. Her asrda, her zemân, hiç bozulmıyan, Eshâb-ı kirâmın “ra­dıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yolundan ayrılmıyan, hakîkî, sâ­lih müslimânlar da vardı. Hadîs-i şerîf, bunların her asrda mevcûd olacağını haber veriyor. Bunlara (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) denir. Ehl-i sünnet âlimleri dünyânın her yerinde, her asrda, insanları ir­şâd etdiler. Hiçbir süâli cevâbsız bırakmadılar. Müslimânları, bid’at sâhiblerinin ve dinde reformcuların yalanlarına aldanmak­dan korudular. İslâmiyyetin kıyâmete kadar bozulmıyacağını, Al­lahü teâlâ haber vermişdir. Ehl-i sünnet âlimi demek, dört mez­hebden birinin âlimi demekdir.

25— Dinde reformcu, kendi kendini övmekde, (zındıkların ke­râmeti kendinden menkûldur) sözüne uygun olarak, kendi yazdı­ğı (el-Menâr) mecmû’asını, göklere çıkarmakdadır. Hâlbuki, bu mecmû’asında, masonları, dinde reformcuları, islâm âlimi olarak göstermekde, bunlar dîni yenileyecek diyerek, islâmiyyeti ilk şe­refli mevkı’îne çıkarma vazîfesini onlara havâle etmekdedir. San­ki islâmiyyet bozulmuş, islâm kitâbları değişdirilmiş, doğru din ki­tâbı kalmamış da, onlar düzeltecek. Onun sinsi yazıları altında ya­tan yılanın kusduğu zehr ise Ehl-i sünneti yıkmak, Ehl-i sünnet ki­tâblarını yok etmek, Eshâb-ı kirâmın yolunu gösteren bu kitâblar yerine, masonların, islâmı içerden yıkmağa çalışan, kendisi gibi, dinde reformcuların kitâblarını koymak, kısaca, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın yolunu, is­lâm dînini yok etmekdir. Dinde reformcuların, islâmı ıslâh edece­ğiz diyenlerin maksadları, gâyeleri, işte budur. Eshâb-ı kirâmın yolunu gösteren, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmaları, onların bu alçak gâyelerini apaçık göstermekdedir. Kendilerini müslimân şekline sokarak, islâm dînini içerden yıkmağa uğraşan böyle sinsi kâfirlere (Zındık) da denir. Zındıklar câhilleri aldatabilir. Müsli­mânların çoğunu bozabilirler. Fekat, müslimânlığı bozamazlar. Allahü teâlâ, islâmiyyeti koruyacağını söz vermişdir.

26-Reşîd Rızâ, dinde reformcunun ağzından şöyle söylüyor: (Müctehid imâmların fazîletlerini ve ilmlerini inkâr etmem. Onla­rın fazîletleri ve ilmleri her medh ve senânın üstündedir. Fekat, müctehidlerden önce, her müslimân delîlleri arıyordu. Sonra ge­lenler, delîli bırakıp, müctehid imâmları Peygamber kadar yük­seltdiler. Hattâ, müctehidin sözünü, hadîse tercîh etdiler. Hadîs mensûh olabilir veyâ imâmımızın nezdinde başka bir hadîsin bu­lunması muhtemeldir dediler. Hükmde hatâ etmesi veyâ bilme­mesi câiz olan, hatâdan sâlim olmıyan kimselerin sözü ile amel edip, hatâdan berî olan Peygamberin hadîsini terketmeği, mücte­hidler doğru bulmuyordu. Bu taklîdciler, apaçık rehber ve kat’î delîl olan Kur’ândan da ayrılıyorlardı. Dîni Kur’ândan öğrenmek câiz değildir. Kur’ânın ma’nâsını ancak müctehid anlar diyorlardı. Müctehidin söylediğini bırakıp da, Kur’ân ile amel etmek câiz de­ğildir diyorlar. Allah şöyle buyuruyor. Resûlullah şöyle buyuru­yor demek câiz değildir. Fıkh âlimi böyle anladı demelidir, diyor­lardı. Hiç bir ilm yokdur ki, bütün mes’eleleri insanların çoğunun anlama kâbiliyyetini aşsın ve onları yalnız muayyen zemânda ge­len belli kimseler anlıyabilsin. Sonra gelen âlimlerin öncekilerden dahâ ileri olması, ilâhî kanûnlar îcâbıdır. Çünki, sonrakilerin ha­reket noktası, öncekilerin sonunda başlar. Kur’ânı ve hadîsi anla­mak, fıkh kitâblarını anlamakdan dahâ kolaydır. İyi bir arabca öğ­renen kimse, onları dahâ kolay anlar. Allahü teâlâ, dînini fıkhcı­lardan dahâ açık anlatmağa kâdir değil midir? Resûlullah da, Al­lahın murâdını herkesden dahâ iyi anlamış, açık olarak bildirmiş, her şeyi teblîg etmişdir.

İnsanların çoğu Kitâbdan ve Sünnetden hükm çıkarmakdan âciz olsalardı, bu hükmler ile bütün insanlar mükellef edilmezdi. İnsan, inandıklarını delîlleri ile bilmeli. Cenâb-ı Hak, taklîdciliği, taklîdcileri takbîh ediyor. Babalarını, dedelerini taklîd etmekle ma’zûr olmıyacaklarını bildiriyor. Dînin fürû’ kısmını delîllerin­den anlamak, îmân kısmını anlamakdan dahâ kolaydır. Allahü te­âlâ, güç olan ile mükellef kılıyor. Nasıl olur da, güç olmıyanla mü­kellef kılmaz?

Peygamberler yanılmaz. Müctehidler ise yanılabilir. Müctehid­ler, dîni genişleterek, birkaç katına çıkardılar. Müslimânları külfe­te sokdular. İbâdet sâhasında kıyâs yokdur. İbâdetlere de kimse birşey ilâve edemez. Kıyâs ve istihsân, kazâî hükmlerde olabilir. Müctehidler de, insanları taklîdden men’ etmişlerdir) diyor.

Dinde reformcu, bozuk mantığı ile, kendisini tezâdlara düşür­mekdedir. Bir ilm üzerinde mantık yürütebilmek için, o ilmden anlamak şartdır. İslâmın temel bilgisinden anlamıyanların kuru bir mantıkla döndüreceği fırıldaklar, kendisini rezîl etmekden başka netîce vermez. Evet, müctehidlerden önce gelen müsli­mânlar, ya’nî Eshâb-ı kirâm, delîlleri soruyordu. Birbirlerini tak­lîd etmiyorlardı. Çünki, onların hepsi müctehid idiler. Resûlulla­hın “sallallahü aleyhi ve sellem” medh ve senâ eylediği, birinci asrın insanları idiler. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Tâbi’înin bir kısmı müctehid idi. Müctehidin kendi anladığı ile amel etmesi lâzımdır. Başka müctehidi taklîd etmesi, câiz değildir. (Sonra gelenler müc­tehidleri Peygamber kadar yükseltdiler. Hattâ dahâ üstün tutdu­lar) sözünü bir müslimân söyliyemez. Çünki bu söz, dört mezheb­de bulunan milyarlarca müslimâna kâfir damgasını basmakdır. Müslimâna haksız olarak kâfir diyenin ve yazanın kendisi kâfir olur. Taklîdcileri Kur’ândan ayrılmakla suçlamak ise, bundan da­hâ büyük bir iftirâdır. Dinde reformcular şunu iyi bilsin ki, mez­heb demek, Kur’ân ve Sünnet yolu demekdir. Bir mezheb imâmı­na uyan, Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullaha uyduğuna îmân etmek­dedir. Hiçbir müslimân (müctehidin söylediğini bırakıp da, Kur’ân ile amel etmek câiz değildir) demez ve dememişdir. Bu söz, dinde reformcuların ve masonların temiz müslimânlara yap­dıkları çirkin iftirâlardan biridir. Müslimânlar (Ben, Kur’ân-ı ke­rîme uymak istiyorum. Fekat, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîf­lerden kendim hükm çıkaramıyorum. Anladığım hükmlere güve­nemem ve uymam. Mezheb imâmının anlamış olduğuna güveni­rim ve uyarım. Çünki o, benden dahâ âlimdir. Sekiz ana ilmi ve oniki yardımcı bilgiyi benden dahâ iyi bilir. Benden dahâ mütte­kîdir. Kur’ân-ı kerîmden kendi anlayışı ile hükm çıkarmaz. Resû­lullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çıkardığı ma’nâları, Es­hâb-ı kirâmdan öğrenmişdir. (Kendi anlayışı ile ma’nâ çıkaran kâ­fir olur) hadîs-i şerîfinden korkarım. İlmlerinin, takvâlarının, son­ra gelenlerden katkat üstün olduğu, hadîs-i şerîflerle bildirilmiş olan, o büyük âlimlerin bile Kitâbdan ve Sünnetden çıkardıkları hükmler birbirine benzemiyor. Hükm çıkarmak kolay olsaydı, hep aynı şeyi anlarlardı) der. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor, Resû­lullah böyle buyuruyor demek, bir câhil için nasıl doğru olabilir? Allahü teâlâ, böyle söylemeği men’ eyledi. Tefsîr âlimleri ve mez­heb imâmları bile, bu sözü söylemeğe cesâret edememişdir. Anla­dıklarını bildirdikden sonra, (Bu benim anladığımdır. Doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını Eshâb-ı ki­râm bile anlamakda güçlük çeker, Resûlullaha sorarlardı. Yazdık­larımız iyi anlaşılırsa, dinde reformcunun ne kadar câhilce ve ah­makça bir hulyâ peşinde olduğu zâhir olur.

Sonra gelen âlimlerin, öncekilerden dahâ ileri olması sözü, fen bilgileri için doğrudur. Din bilgilerinde, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Her asr, kendinden öncesinden dahâ şerdir. Kıyâmete kadar hep böyle olur) hadîs-i şerîfi mu’teberdir. Bu ha-dîs-i şerîf, fen adamlarının şahsiyyetleri ve fen vâsıtalarını kullan­maları bakımından da mu’teberdir. Şübhesiz bu kâide çoğunluk için mu’teberdir. Her asrda bundan müstesnâ olanlar bulunmuş­dur. Dinde reformcu, fen bilgisi ile din bilgisini birbiri ile karışdır­makda, fen ile fen adamını da aynı şey sanmakdadır. Fen elbet ilerliyor. Fekat bu ilerleyiş, fen adamlarının ileri olması demek değildir. Sonra gelen fen adamları arasında öncekilerden dahâ ge­ri, dahâ bozuk ve dahâ alçak olanları az değildir.

Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri anlamak için arabî bilmek lâzım ise de, yalnız arabî bilmek kâfî değildir. Kâfî olsaydı, Bey­rutdaki arab hıristiyanların herbirinin, birer İslâm âlimi olması lâ­zım gelirdi. Çünki onların içinde Mısrdaki dinde reformculardan dahâ kuvvetli arabîsi olanlar, arab lisânının mütehassısları, (Mün­cid) gibi lügat kitâbları yazanlar var. Bunların hiçbiri, Kur’ân-ı kerîmi anlıyamamış, îmân etmek şerefine bile kavuşamamışdır. Kur’ân-ı kerîm, insanları se’âdete, îmâna, islâma çağırıyor. Onlar, bu da’veti anlıyabilselerdi icâbet ederlerdi. Onların inanmaması, Allahü teâlânın da’vetinin açık ve beliğ olmadığını göstermez. Kur’ân-ı kerîm, Eshâb-ı kirâma hitâb ediyor. Onların nûrlu kalb­lerine ve selîm akllarına hitâb ediyor. Kureyş lisânı ile da’vet edi­yor. Câmi’ul-Ezherin ve Beyrutun arabîsi ile konuşmuyor. Es­hâb-ı kirâm, Resûlullahın sohbetinde yetişdikleri ve bütün üm­metin üstünde kemâl sâhibi oldukları hâlde, Kur’ân-ı kerîmi an­layışları ayrı ayrı oldu. Anlıyamadıkları yerler de oldu. O büyük­ler böyle âciz kalınca, bizim gibi, argo dili ile arabî anlıyanların hâli nice olur? Din imâmlarımız, Kur’ân-ı kerîmden ma’nâ çıkar­mağa kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resûlulla­hın “sallallahü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı kerîme nasıl ma’nâ ver­diğini Eshâb-ı kirâmdan sorup araşdırdılar. Eshâb-ı kirâmın an­ladıklarını da, kendi anlayışlarına tercîh etdiler. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” (vefâtı 150 [m. 767]) herhangi bir Sahâbînin sözünü kendi anladığına tercîh ederdi. Resûlullah­dan ve Sahâbeden bir haber bulamayınca, ictihâd etmek zorunda kalırdı. Her asrda gelen islâm âlimleri, dahâ önce gelenlerin, bü­yüklükleri, üstünlükleri, vera’ ve takvâları karşısında titrerler. Onların sözlerine sened, delîl olarak sarılırlardı. Bu din, edeb dî­nidir. Tevâdu’ dînidir. Câhil olan, cesûr olur. Kendini âlim sanır. Hâlbuki, âlim olan tevâdu’ gösterir. Tevâdu’ göstereni Allahü te­âlâ yükseltir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Cehenne­me gideceklerini haber verdiği yetmişiki bid’at fırkasının reîsleri de derin âlim idiler. Fekat onlar, ilmlerine güvenerek, Kitâbdan, Sünnetden ma’nâ çıkarmağa kalkışdılar. Böylece, Eshâb-ı kirâma tâbi’ olmak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından sapdılar. Yüzbinlerle müslimânın da Cehenneme gitmelerine se­beb oldular.

Dört mezhebin âlimleri, derin ilmlerini Kur’ân-ı kerîmden ah­kâm çıkarmakda kullanmadılar. Buna cesâret edemediler. Resû­lullahın ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiklerini anlamakda kullandılar. Allahü teâlâ, insanlara Kur’ân-ı kerîmden hükm çıkarınız diye emr etmiyor. Resûlümün ve Eshâbının çıkardığı hükmlere uyu­nuz, bunları kabûl ediniz diyor. Bid’at sâhiblerinin, ya’nî mezheb­sizlerin, bu inceliği anlıyamamaları, kendilerini felâkete sürükle­mişdir. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Resûlüme itâ’at ediniz!), (Resûlüme tâbi’ olunuz!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme ve Resû­lullahın (Eshâbımın yoluna sarılınız!) emri, bu sözümüzün vesî­kasıdır. Mezheb imâmlarına uymak, Allahı ve Resûlü bırakıp, kula kul olmak olsaydı, Eshâb-ı kirâma uymak da böyle olurdu. Böyle olmadığı için, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu­nu emr etmişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, insan­ların kısaca îmân etmelerini ve gördükleri gibi ibâdet yapmaları­nı emr ederdi. Bunların delîllerini bilmeği hiç teklîf etmezdi. Bu­nu imâm-ı Gazâlî (Kimyâ-ı se’âdet) kitâbında uzun bildiriyor. Cenâb-ı Hak, kâfirlerin analarını, babalarını taklîd etmelerini takbîh ediyor. Böylece, küfrü bırakıp, îmân etmelerini emr edi­yor. Peygamberini taklîd etmeği takbîh etmiyor. Bunu emr edi­yor. Resûlullah da, Eshâbını taklîd etmemizi emr ediyor. Şakîle­ri taklîd fenâdır. Fekat bunun fenâ olması se’âdet yolcularını tak­lîde mâni’ olamaz. Îmân kısmının delîllerini anlamak kolay olsay­dı, Beyrutdaki hıristiyan arabların kolayca îmâna gelmeleri lâzım olurdu. Îmân edilecek şeylerin delîllerini anlamak kolay olmadı­ğı için, delîllerini anlamadan îmân etmemiz emr olundu ve böyle îmân edenlere mü’min ve müslimân denildi. Allahü teâlâ, ah­kâm-ı islâmiyyenin delîllerini öğrenmek ve anlamak ile de müsli­mânları mükellef kılsaydı, Onun Resûlü de, bunu teklif ederdi. Hâlbuki, hiç teklif etmediğini, yukarda bildirdik. Reşîd Rızâ, (Peygamberler yanılmaz, müctehidler yanılır) diyerek, müctehid­lerin bildirdiği ahkâmın, Peygamberlerin bildirdiğinden başka ol­duğunu sanıyor. Hâlbuki, müctehid demek, mezheb imâmı de­mek, ömrünü sarf ederek, gece gündüz çalışarak, Peygamberin ve Eshâb-ı kirâmın bildirdikleri ahkâmı araşdırıp bulan ve bunları müslimânlara bildiren büyük âlim demekdir. Hiçbir müctehid, hiçbir ibâdete, hiçbir şey ilâve etmemişdir. Bunun bid’at olduğu­nu ve büyük günâh olduğunu sözbirliği ile bildirmişlerdir. Mücte­hidlerin yasak etdiği her şeyi, onlara yüklemeğe kalkışmak kadar çirkin ve iğrenç bir iftirâ olamaz. Müctehidlerin dîni genişletdikle­rini söylemek, çok câhilce ve ahmakça bir sözdür. Buna gülmek­den başka cevâb verilmez. Din genişlemez. Hâdiseler çoğalır. Ze­mânla zuhûr eden ve gelişen hâdiselere islâmiyyeti tatbîk etmek, islâmiyyete büyük hizmet ve çok kıymetli ibâdetdir. Bu da müced­did imâmlara nasîb olmuş ve olmakdadır.

Müceddidlerin mutlak müctehid olmaları lâzım değildir. Dört mezheb imâmları, taklîdi men’ etdiler. Bu muhakkakdır. Fekat onlar, talebeleri arasında yetişen, ictihâd derecesine yükselen âlimlerin birbirlerini taklîd etmelerini, men’etdiler. Hiçbir mücte­hidin, başka müctehidi taklîd etmesi câiz değildir dediler. Kıyâ­mete kadar bu hükm cârîdir. Fekat kendilerini müctehid sanan câ­hiller ve dinde reformcular, bu hükmün dışındadır. Fare, rü’yâda kendisini arslan görüp, kedinin karşısına çıkarsa, aldandığını an­lar. Ammâ bu aldanması hayâtına mal olur.

27 — Yedinci konuşmada, dinde reformcu diyor ki, (Dîni bu hâle, ya’nî nazarî felsefe hâline getiren, sonra gelen islâm âlimle­ridir. Bir takım ta’rîf ve tahdîdler sokdular. Kısmlara ayırdılar. Hattâ, fıkh âlimi olmak için, yirmi sene okumak lâzımdır diyen ol­du. Hâlbuki, dînin bütün kollarının hükmlerinin vad’ edilmesi bu kadar sürmüşdü. Fıkhın vad’ı ise iki sene bile sürmemişdi. Şimdi de müslimânların, dört halîfe zemânındaki müslimânlar gibi ol­masını istiyorum. Bunun için üzerinde ittifâk meydâna gelen ibâ­detleri yapmak her müslimânın vazîfesidir. İhtilâflı şeyleri yap­mak, farz denilmiş olsalar bile, lâzım değildir. Böyle işleri, delîlini inceliyerek veyâ kendi hâline uygun gördüğü için, bir kavli tercih ederse, bununla amel eder. Bunları kendisi gibi yapmıyanları kö­tülemez. Bir câmi’de, bir nemâz vaktinde, çeşidli mezheb imâmla­rı arkasında nemâz kılmak uygun değildir. Kısacası, Eshâbın yap­dıklarını yapmalı, yapmadıklarını terk etmelidir. İhtilâflı mes’ele­leri yapmakda muhayyer olmalıdır. Onların söylemedikleri şeyler üzerinde kıyâs yapmamalıdır. İhtilâflı işlerde, herkes kendisince, sahîh olan hadîsler üzerinde amel eder) diyor.

Dîne ta’rîfler, tasnîfler, sınırlar koyarak, felsefe hâline getir­mek suçu ile, islâm âlimlerine çatmakdadır. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” felsefe ile hiç alâkaları yokdur. Çünki onlar, felsefecilerden çok yüksekdirler. Şu kadar var ki, Emevîler zemânında, üç kıt’aya yayılan müsli­mânlar, çeşidli kâfirlerle karşılaşdılar. Hâricî, mu’tezile gibi bo­zuk fırkalar da meydâna çıkıp, yeni müslimân olanları aldatmağa başladılar. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în”, müslimânların dinlerini korumak için çeşidli dinlere ve felsefecilere ve zındıklara cevâb vermek zorunda kaldılar. Onlara, istedikleri gibi ve felsefelerine uygun cevâblar hâzırlayarak, ke­lâm ilmini her tarafa yaydılar. Böylece, gençlerin aldatılmasını ön­lediler. Bu hizmetlerini övmemiz, onlara şükr ve düâ etmemiz lâ­zım iken, onları bu yüzden kötülemeğe kalkışmak, bir müslimâna yakışır mı? Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”çok âkıl ve ârif oldukları ve Resûlullah gibi bir mürşidleri olduğu için, islâm dîni, yirmi senede bütün dünyâya yayıldı. İkinci asrdan son­ra, üç kıt’a üzerindeki müslimânlarda bu şartların ikisi de kalma­dı. Talebenin hocasından okuyup öğrenmeleri zemânı uzadı. Şim­di de, üstâd müşfik ve mâhir, talebe de zekî ve çalışkan olursa, yi­ne az zemânda öğrenilir buyurmuşlardır. Bid’atlerin ve günâhla­rın zulmetleri de kalbleri karartıp, hâfızaları za’îfletdi. Bu da, tah­sîl zemânının uzamasına sebeb oldu. İmâm-ı Şâfi’î bile, hocası Ve­kî’a hâfızasının za’îfliğinden şikâyet etdi. Aldığı cevâbı bildiren şu beyt, bu hakîkati gösteriyor:

Şekevtül Vekî’a min sû-i hıfzî, fe-evsânî ilâ terk-il me’âsî.

Dinde reformcu, bir yandan ittifâkla bildirilmiş olan ibâdetleri her müslimânın yapması lâzımdır diyor. Öte yandan da, ihtilâflı şeyleri yapmasa da olur veyâ dilediği mezhebe göre yapar, ya’nî mezhebleri birbirlerine telfîk eder, karışdırır, diyor. Sözleri birbi­rine uymıyor. Çünki, mezhebleri birbirlerine karışdırmanın bâtıl olduğu, sözbirliği ile bildirilmişdir. Mezhebleri karışdırmak, itti­fâkla bildirilmiş olan bu habere uymamak olur. Bunun için, dinde reformcunun sözüne uyarak yapılan ibâdetler ona göre de sahîh olmaz. (İhtilâflı mes’eleleri Eshâb yapmamışdır. Yapmış olsalar­dı, ihtilâflı olmazdı) demek de, doğru değildir. Çünki, Eshâb-ı ki­râmın nasıl yapdıkları anlaşılamadığı için, ihtilâf olunmuş mes’eleler de çokdur. Mezheb imâmının sözünü bırakıp, hadîsden kendi anladığına uymalı demek de, ittifâkla bildirilen habere uy­gun değildir. Kendisini mezheb imâmından dahâ üstün görmek, müctehid sanmak olur ki, şeytân sıfatıdır.

28 — Sekizinci konuşmada, dinde reformcu diyor ki, (Taklîdci­ler, Allahın verdiği fıtratın îcâbı olan düşünme, araşdırma ve delîl arama nûruna karşı en büyük düşmandır).

Bu kadar açık yalan ve iftirâya doğrusu çok şaşılır. Hangi fıkh âlimi, düşünmeği, araşdırmağı ve delîl aramağı yasak etmiş? Han­gi müslimân, bunlara düşman imiş? Bir misâl vermesini dilerdik. Kitâbın başından beri hangi yalanına, hangi iftirâsına delîl göster­di de, şimdi gösterecek. Delîl aramanın düşmanı, dinde reformcu­nun tâ kendisidir. Kısa görüşü ile, bozuk mantığı ile, tasarladıkla­rını din bilgisi olarak ortaya atan kimseden, düşünme, delîl iste­mek de, mantıksız olur. Böyle kimseye karşı, (Ve mâ cevâb-ül ah­mak-ı illes sükût) diyerek, susmak gerek ise de, gençleri bunun za­rarından korumak için, kısaca cevâb vermek lâzım olmakdadır. Bütün fıkh âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, mukal­lidin delîl aramasına lüzûm yokdur diyor. Çünki, Tâbi’înden yeni îmân edenler, herşeyi Eshâb-ı kirâmdan sorup yaparlardı. Hiç de­lîl istemediler. Delîl aramağı yasak eden de hiç yokdur. Bunun için mezheb imâmlarının hepsi, delîllerini uzun yazmışlar. Arzû edenlerin arayıp bulmalarını kolaylaşdırmışlardır.

29 — Yine diyor ki, (Câhiller, ilk asr müslimânları gibi bilme­dikleri mes’eleleri, güvendikleri kimseye sorar, bununla ilgili âye­ti veyâ hadîsi öğrenir. Bunun ma’nâsı ile amel eder).

Hey Allahım! Bu ne ilm? Bu ne mantık? Evet, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” böyle yaparlardı. Çünki hep­si Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde yetişip, mezheb imâmlarından da üstün oldular. (Eshâbımın hepsi gök­deki yıldızlar gibidir. Hangisini taklîd ederseniz, hidâyete kavu­şursunuz!) hadîs-i şerîfi ile medh ve senâ olundular. Hepsi mu­râd-ı ilâhîyi anlardı. Kitâbda ve Sünnetde açık bildirilmemiş olan mes’ele için de, âyetden veyâ hadîsden delîl arayıp, bulup ictihâd ederek, hükmünü çıkarırlardı. Birbirlerini taklîd etmeleri lâzım ve câiz değildi. Mezheb imâmlarımız da, Eshâb-ı kirâmın yapdık­larını yapdılar. Onlar gibi delîl arayıp buldular. Bundan hükm çı­kardılar. Böylece, amelde mezheblere ayrıldılar. Bu sûretle, Re­sûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” emrini yapmış oldular. Çünki, Resûlullah, (Eshâbıma tâbi’ olunuz) buyurmuşdu. Tâ­bi’înden yeni îmâna gelenler, Eshâb-ı kirâmdan delîl istemedik­leri için, bizim gibi câhillerin de, mezheb imâmlarından delîl iste­memiz lâzım değildir. Biz, Allahü teâlânın emrlerini, mezheb imâmlarının kitâblarından okuyup öğreniyoruz. Bu kitâblar, Kur’ân-ı kerîmin açıklamalarıdır. Câhil bir köy çobanını, Eshâba benzeterek, her zemân şehre gelip, âyet ve hadîs aramasını ve bunlara kendinin ma’nâ vererek ictihâd yapmasını taleb eden bu şaşkın din adamına bakınız! Mezheb imâmına ve mezhebin kitâb­larını okuyup öğrenmiş olan köy hocasına uymak kolaylığı durur­ken, adamcağızın başına ne işler açmakdadır!

30 — Dinde reformcu, binlerce islâm âlimini küçümsiyerek, sözlerine şöyle devâm ederek: (Üsûl âlimlerinin, taklîdin lâzım ol­duğunu, (Bilmiyorsanız, bilenlerden sorunuz!) âyetinden çıkarma­ları netîcesiz ve sakat bir muhâkeme ve istidlâldir. Çünki, âyetin inmesine sebeb olan hâdise ve muhâtablar için taklîd câiz olmıyor ki, âyet herkese taklîd emr etsin. Bu âyet ile, Allahü teâlâ, arab müşriklerine, Peygamberler melek mi idi, insan mı idi, Ehl-i kitâ­ba sormalarını emr ediyor. Bunu sormak, delîlsiz olarak, başkası­nın re’y ve ictihâdı ile amel etmek değildir ki, bu taklîdcilik olsun. Bundan başka, bu mes’ele i’tikâdî bir mes’eledir. Burada taklîdin câiz olmadığını siz de kabûl ediyorsunuz. Kıyâmet gününde, kâfir­lerin reîslerinin, kendilerine tâbi’ olanlardan kaçacaklarını Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. Bu haber, kendilerine tâbi’ olun­mak Allah tarafından emr edilmemiş kişilere tâbi’ olanların ma’zûr tutulmıyacağına alâmet değil midir? Müslimânlar, ba’zı kimseleri delîl sayarak Kur’ândan yüz çevirdiği için, başımıza felâ­ketler geldi. Taklîd etdikleri imâmlar, kıyâmet gününde kendile­rinden kaçacaklardır. Çünki, büyük imâmlar ve müctehidler tak­lîdciliği men’ etdiler. Siz, Allah ve Peygamber sözünü değil, insan­ların sözünü delîl olarak kabûl etmeğe alışmışsınız) diyor.

Reşîd Rızâ, dinde reformcu olarak bunları yazdıkdan sonra, okuyucularını aldatmak için, vâiz efendinin dinde reformcunun sözlerini beğendiğini, dinde reformcuları câhil sanmakla yanılmış olduğunu ve dinde reformcunun böyle çok bilgili olduğunu gör­mekle onu takdîr etdiğini de yazıyor.

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîme­den, her çeşid ameli ve ibâdeti yaparken, bir müctehidi taklîd et­mek lâzım olduğunu anladı. Eshâb-ı kirâm da, Resûlullahdan öğ­renerek, Tâbi’înden yeni îmâna gelenlere, yalnız ibâdetlerin na-sıl yapılacağını öğretdiler. Delîllerini de aramalarını emr etmedi­ler. Delîlsiz olarak taklîd etmelerini kâfî gördüler. Her işlerinde Eshâb-ı kirâmın izinde giden mezheb imâmlarımız, burada da onlara uydular. Reşîd Rızânın, (İmâmlar taklîdciliği men’ etdi­ler) demesi, Eshâb-ı kirâmın yolunu terk etdiler demekdir. Evet, Eshâb-ı kirâm da, imâmlarımız da delîl ararlar, başkalarının icti­hâdlarına uymazlardı. Çünki, kendileri müctehid idi. Fekat, müc­tehid olmıyanların, amellerde müctehidi taklîd etmelerini hiç men’ etmediler. Reformcunun, bu âyetde kâfirlere, taklîd etmele­ri emr olunmuyor demesi, işi mugalataya boğmakdır. İslâm âlim­leri, kâfirlere taklîd etmeleri emr olunuyor demiyorlar ki, dinde reformcunun bu sözlerine hak verilsin. Allahü teâlâ, bilmiyenle­rin, bilenlere sormasını emr ediyor. İslâm âlimleri de “rahmetul­lahi teâlâ aleyhim ecma’în”, müslimânlar yapacakları işi nasıl ya­pacaklarını bilenlerden sormalıdır diyorlar ve bu sözlerini bu âyet-i kerîmeden çıkarıyorlar. Mes’ele bu kadardır. Amellerde taklîd etmek, delîl araşdırmak diye bir şey yokdur. Amellerde taklîdi, i’tikâdda taklîd ile karışdırarak, dinde reformcu, kendisi­ni haklı çıkarmak çabasındadır. Yapılacak bir işde delîlsiz olarak bir âlimi taklîd etmek ayrı bir mes’eledir. Bu ayrı mes’ele de, bi­rinci mes’eleden kendiliğinden ortaya çıkmakdadır. Yapılması veyâ terk edilmesi lâzım olan bir işi bilene sorup, ondan öğrendi­ği gibi yapmak, onu taklîd etmek demekdir. Hâlbuki îmân etmek­de taklîd böyle değildir. İ’tikâd edilecek şeyleri sorup öğrendik­den sonra, hemen îmân hâsıl olmuyor ki, buna taklîd denilsin. Öğrendikden sonra, düşünmek, beğenmek ve kabûl etmek, on­dan sonra îmân etmek hâsıl oluyor. İslâmın istediği îmân budur. Öğrendikden sonra, düşünmeden, beğenmeden, iz’ânsız olan îmân, taklîd ile îmân olur. Delîlsiz olur. Kâfirlerin, analarını ba­balarını görerek kâfir olmaları böyledir. İslâmın istediği îmân, in­sanın iz’ân ile, delîl ile, kendi kararı ile olan îmândır. Kâfirlerin küfrü, kendilerinden hâsıl olmayıp, analarından babalarından alınmakdadır. Onlardan kendilerine mal olmakdadır. Görülüyor ki, îmânda taklîdin yeri yokdur. Îmânda taklîd câiz olmadığı için, taklîd olunanlar, kendilerini bu bakımdan taklîd edenlerden kıyâ­metde kaçacaklardır. İbâdetlerde taklîd, Allahü teâlânın emri ile hâsıl olduğu için, öğretenler de, öğrenenler de, Cennete kavuşa­caklardır.

Dinde reformcunun, (Müslimânlar, ba’zı kimseleri delîl saya­rak, Kur’ândan yüz çevirdiler) demesi, çok aşağı, çok iğrenç bir davranışdır. Müslimânları kâfir yapmakdır. Açık bir nassa dayan­mıyarak veyâ şübheli bir nassın te’vîli olmıyarak yalan ve iftirâ yolu ile, bir müslimâna kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Müslimân­lar, din imâmlarının kendilerini taklîd etmiyorlar. Onlardan mu­râd-ı ilâhîyi ve murâd-ı peygamberîyi öğrenerek, Allahü teâlânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emrlerine sarı­lıyorlar. Müctehidler, ara yerde bir vesîle, bir vâsıtadır. Mâide sû­resi, 35.ci âyetinde meâlen, (Benim rızâma kavuşmak için vesîle arayınız!) buyuruldu. Müslimânlar, Allahü teâlânın bu emrine uyarak, amelde mezheb imâmlarını vesîle yapıyorlar. Mezheb imâmlarına tâbi’ olmak, onları taklîd etmek demek, onların ken­di emrlerini yapmak demek değildir. Onların Kitâbdan ve Sün­netden bildirdikleri (Ahkâm-ı islâmiyye) bilgilerine tâbi’ olmak­dır.

Dört mezheb arasında ihtilâflı olan mes’eleler, nasıl terk oluna­bilir? Buna imkân yokdur. İhtilâf olunan şeylerden biri, elbette Allahü teâlânın emridir. Meselâ kan akınca, Hanefîde abdest bo­zulur, Şâfi’îde bozulmaz. Elbette bunun birisi Allahü teâlânın mu­râdıdır. İkisinden birini her zemân yapmalı. Allahü teâlânın mu­râdı budur demelidir. Murâd olanı, istenileni yapmış olan isâbet etmiş, kazanmışdır. Murâdı anlıyamamış olan müctehide de sevâb verileceğini, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” haber ver­mişdir. Resûlullah efendimizin zemânında böyle ictihâdlı mes’ele­ler çokdu. İsâbet etmiyen müctehidin de sevâb kazanacağını bildi­ren çeşidli hadîs-i şerîfler vardır. Yalnız burada mühim olan şey, yanlış olana da sevâb verilmesi, amelleredir ve müctehidlere mah­sûsdur. Nahl sûresindeki, yukarıda bildirilen âyet-i kerîmeye gö­re, müctehidleri taklîd edenler de, bu sevâba kavuşur. Amelde müctehidi taklîd etmiyen dinde bid’at sâhibi mezhebsizler, bu se­vâba kavuşamaz. Allahü teâlânın emrini yapmamış olurlar. Ce­henneme giderler. (Bid’at sâhibinin hiçbir ibâdeti kabûl olunmaz) hadîs-i şerîfi, bu sözümüzün vesîkasıdır.

(Usûl-i fıkh) ilmi âlimlerinden bir kısmı buyurdu ki, (Müctehi­di amelde taklîd etmek için, onun bilgisine güvenmek ve inan­mak lâzımdır. Nahl sûresi, 43.cü âyetinde meâlen, (Bilenlerden sorunuz) buyuruldu ki, bunu gösteriyor). Reşîd Rızâ (Bir mes’elede, bir müctehidi taklîd ederek, başka mes’elede zarûret­siz başka müctehidi taklîd eden kimse, birinci müctehide inan­mamış, güvenmemiş olur. Birinci mes’eledeki taklîdi de mu’te­ber olmaz. Her ikisine de güveniyorum, inanıyorum derse, bu sö­züne değer verilmez) diyor. Çok yerde olduğu gibi, burada da Reşîd Rızânın hâli ve fi’li, sözünü tekzîb etmekdedir. Şâir de böyle söyliyor:

Âyînesi işidir kişinin, lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Bu konuyu, kitâbımızın kırkikinci maddesinde, (Mîzân-ül-küb­râ)dan terceme ederek, dahâ geniş açıklıyacağız.

31 — Dinde reformcu, imâm-ı Gazâlî hazretlerinin Bâtıniyye mezhebinden bir sapıkla konuşmasını yazıyor. Bir yerinde, İmâ­mın, (Nasîhat vereceğim kimsenin hiçbir fırkaya bağlı bulunma­ması, ihtilâflı konulara dalmaması lâzımdır. İbâdetlerde, ittifâk olunan mes’eleler üzerinde dur! İhtilâflı mes’elelerle uğraşma! İh­tilâflı mes’elelerde ihtiyâtlı olanı yap! Farz olduğunu söylemiyen­ler, müstehab olduğunu söylemişlerdir. İhtiyâtı yapmak güç oldu­ğu zemânlarda kendin ictihâd et! Ya’nî, dahâ üstün gördüğün müctehidin sözünü yap! Hangi âlimin üstün ve görüşünde isâbet­li olduğuna kanâ’at getirirsen, onu taklîd et! Eğer o zât re’y ve ic­tihâdında, vardığı sonuç ve hükmde isâbet etmiş ise, onun için iki karşılık, iki sevâb vardır. Nitekim, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, şöyle buyurmuşdur: Bir kimse ictihâd edip de isâbet ederse, iki ecr, hatâ ederse bir ecr kazanır. Cenâb-ı Hak da, işi ic­tihâda ehl olanlara havâle edip, onlara bırakıyor. Nisâ sûresinin seksenüçüncü âyetinde, (Onlardan netice çıkarmağa kâdir olanlar onu bilirler) buyurdu. Hazret-i Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, ehl olanların ictihâdlarından memnûn ve râzı olduğunu, Mu’âz hadîsi ile, açıklamışdır. Mu’âz bin Cebelin, Kitâbda ve Sünnetde bulamazsam, re’yimle düşünür, ictihâd ederim demesi, hazret-i Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” ictihâdı emr etmesi ve buna izn vermesinden önce olmuşdur. Hem müctehid­ler, hem onları taklîd edenler ma’zûr sayılır. Bunların bir kısmı Allahın murâdına isâbet etmiş, bir kısmı da, iki ecrden birine isâ­bet edenlere ortak olmuşdur. Birbirine karşı inâd ve te’assub gös­termezler. Çünki, hangisinin isâbet etdiği ma’lûm değildir. Sâde­ce herbiri kendisinin isâbet etdiğini zan etmekdedir. Herkesin re’y ve kıyâs ile ahkâm çıkarmasının bâtıl olduğunu kabûl ediyo­rum. Eğer körü körüne taklîd etdiğin bâtınîliği bırakırsan, sana Kur’ân-ı kerîmdeki ilmleri öğretebilirim. Öğrenmek için, beni mi tercîh edersin, yoksa, bâtınî olan yoldaşlarını mı?) dediğini bildi­riyor. Bunları işiten vâiz efendinin (demek ki, imâm-ı Gazâlî, tak­lîdi kabûl hattâ bütün avâm üzerine gerekli kılıyor) dediğini ilâve ediyor. İmâm-ı Gazâlînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, dinde re­formcunun kaleminden çıkan sözleri, kendisinin Ehl-i sünnet âlimlerinin ve dört mezheb imâmlarımızın sözbirliği ile bildirdik­lerine katıldığını açıkça göstermekdedir. Ehl-i sünnetin bu yüce imâmının “rahmetullahi teâlâ aleyh“ yukarıdaki yazısını açıkla­mağa lüzûm yokdur. Bizim maksadımız da, İmâm hazretlerinin bu bildirdiklerini din kardeşlerimize anlatmakdır. İmâm-ı Gazâlînin bu sözleri, dinde reformcunun iddi’âlarını kökünden çürütüyor. Taklîdin meşrû’ olduğunu bildiriyor.

32 — Dinde reformcu, dokuzuncu konuşmasında şöyle yazıyor: (Ben müslimânların tutuldukları hastalığın sebeb ve mikrobu olan ihtilâf karanlıklarından nasıl sıyrılıp çıkacakları hakkındaki dü­şüncemi bundan önce bildirmişdim. Benim görüşüm, büyük islâm âlimi olan İmâm-ı Gazâlînin görüşüne uygundur. İmâm-ı Gazâlî, yalnız Kur’ân-ı kerîmde bulunan şeylere îmân etmeleri, bir de müslimânların öteden beri üzerinde birleşdikleri şeyleri yapmala­rı kâfîdir, diyor. İslâmiyyete zarar veren şey, müslimânların fırka fırka ayrılarak, her fırkanın yalnız kendi tercîh etdiği imâmı ve ona tâbi’ olan âlimleri taklîd etmesi ve başka müctehid imâmları taklîd edenlere karşı te’assub göstermesidir. Bu fırkalaşma, Kitâ­bı ve Sünneti terk etmeğe kadar varır. Ben, bu nev’ mes’elelerde, biraz dahâ kolaylık gösterdim. Mükellefi, nefsinin arzûsuna uy­mamak ve elinden geldiği kadar ihtiyâta riâyet etmek şartı ile, is­tediği görüşü almakda serbest bırakdım. İmâm-ı Gazâlî ise, bu mes’elelerin kökden terkini câiz görmekle berâber, amel etmek istiyenlerin hareket sâhasını daraltıyor. Onları bir nev’ ictihâde mecbûr bırakıyor).

Dinde reformcunun en büyük hatâsı, müslimânların i’tikâdda fırkalara ayrılması ile, Ehl-i sünnetin dört mezhebe ayrılmasını birbiri ile karışdırmasıdır. Dört mezhebi de bid’at fırkaları gibi kötülemekde, müslimânları, Kitâbın ve Sünnetin dışına çıkacak kadar lekelemekdedir. İ’tikâdda ayrılmış olan yetmişiki fırkanın hepsi, elbette mezhebsizdir, sapıkdır. Hepsinin Cehenneme gide­cekleri, hadîs-i şerîf ile bildirilmişdir. Fekat, hadîs-i şerîf ile övü­len ve Resûlullaha itâ’at etdikleri için, Allahü teâlânın muhabbe­tine, rızâsına kavuşmuş olan, Ehl-i sünnetin dört mezhebine sal­dırması, bölücülükden başka ne olabilir? Din adamı olarak ortaya çıkan böyle zındıkların, münâfıkların, kitâblı ve kitâbsız kâfirler­den dahâ zararlı ve dahâ kötü olduklarını dînimiz bildiriyor. Din­de reformcu, imâm-ı Gazâlî hazretlerinin “rahmetullahi aleyh” bir önceki maddede bildirilen sözlerini değişdirerek, kendi görüşüne çevirmekden sıkılmamışdır. Kendisini, imâm-ı Gazâlî hazretleri gibi, âlim ve müctehid görerek, islâmiyyete yön vermeğe kalkış­makdadır. Bu şaşkın hareketinin, kötülediği yetmişiki fırkadan da, dahâ kötü olduğunu anlıyamamakdadır.

33 — Dinde reformcu, mezheb imâmlarının sözbirliğine de karşı geliyor, diyor ki, (Telfîkin bâtıl olduğu hükmünde icmâ’ bu­lunduğu iddi’âsını kabûl etmek mümkin değildir. Bu konuda farklı görüşler vardır. Kendi mezhebinin imâmlarından hiçbirinin söylemediği bu sözü (Dürr-ül-muhtâr) sâhibi nasıl söyliyebilir ki, kendi mezhebi, üç imâmın ictihâdlarından telfîk edilmişdir. Ha­nefîlerin telfîki kabûl etmediklerinin doğru olmadığını ibni Hü­mâmdan da anlıyoruz. Telfîk, ya’nî, birkaç mezhebi cem’ etmek sûreti ile verilmiş fetvâlar da oldukça çokdur. Bunların en meş­hûr olanlarından birisi, “menkûl malını kendine vakf etmek” olup, imâm-ı Ebû Yûsüf ile imâm-ı Muhammedin ictihâdlarını telfîk ederek câiz görülmüşdür. İbni Âbidînin, bir mezheb içinde­ki imâmların ictihâdlarını birleşdirmek telfîk olmaz demesi, aklı başında olan bir kimsenin söyliyemiyeceği bir keyfî hükmdür. Mukallid bile olsa, hiçbir kimse, birbirine aykırı iki görüşü aynı zemânda kabûl etmez. Fıkh kitâblarını yazanların kendilerinden söyliyemiyeceklerini, ben de kabûl ediyorum. Çünki, mukallid olanın ilmi yokdur ki, kendinden söylesin. Onun yapacağı şey, başkasının söylediğini nakl etmekdir. Nitekim bunu da allâme Kâsımdan, o da (Tevfîkul-hükkâm)dan nakl etmişdir. Birisi, mes’ele üzerinde ihtilâf edildiğini, çeşidli görüşlerin mevcûd ol­duğunu bilmediğinden, “icmâ’ vardır” sözünü söyleyiveriyor. Di­ğerleri de, bunu nakl ediyor. Hakkın her zemân ekseriyyet ile be­râber olacağını sanmak doğru değildir. Yûsüf sûresindeki bir âyet-i kerîmede meâlen, (Sen ne kadar yürekden istersen iste, yi­ne de insanların çoğu inanmazlar) buyuruldu) diyor.

Dinde reformcu, bu yazısında hem cehâletini, hem de Ehl-i sünnet düşmanlığını açıkça ortaya koyuyor. Hanefî mezhebi, üç imâmın ictihâdlarından telfîk edilmişdir sözü, onun üsûl-i fıkhdan hiç haberi olmadığını i’lân ediyor. Kısa görüşü ile, vesîka sanarak ileri sürdüğü delîllerin, maksadla hiç alâkası yokdur. Kısaca deriz ki, hanefî mezhebinin üsûl ve kavâ’idini, imâm-ı a’zam Ebû Hanî­fe “rahmetullahi aleyh” kurmuşdur. İmâm-ı Ebû Yûsüf (vefâtı 182 [m. 798]), imâm-ı Muhammed (vefâtı 189 [m. 804]), İmâm-ı a’zamın talebeleridir. Yüzlerle talebesi gibi, bunları da, senelerce yetişdirmiş, ictihâd derecesine ulaşdırmışdır. Bu iki müctehid ve arkadaşları, birçok müctehidler, hocalarından öğrendiklerini, yi­ne hocalarının bildirdiği üsûllerle ve kâidelerle ölçerek karşıları­na çıkan yeni hâdiselere farklı fetvâlar vermişlerdir. Hanefî mez­hebinde bu iki İmâmın fetvâları birleşdirilmemişdir ki, telfîk ol­sun. Hanefî mezhebinde İmâm-ı a’zamın sözü ile amel olunur. İmâm-ı a’zamın ictihâdı bulunmadığı mes’elelerde, imâm-ı Ebû Yûsüfün ictihâdı ile amel olunur. Bu da bilinmiyorsa, imâm-ı Mu­hammedin fetvâsı ile amel olunur. Bu sırayı ancak zarûrî hâllerde değişdirmek veyâ ikisini birleşdirmek câiz olur. Meselâ, aldığı ki­râlar, çoluğunun, çocuğunun ihtiyâçlarını ve borçlarını karşılamı­yan kimse, imâm-ı Muhammede göre fakîrdir. Şeyhayn indinde zengin sayılır. Böyle kimse fıtra vermez ise ve kurban kesmezse, imâm-ı Muhammede göre günâhdan kurtulur. Fıtra verir ve kur­ban keserse, Şeyhayne göre vâcib sevâbına kavuşur. Üzerine vâ­cib olmıyan ibâdeti yapan, yalnız nâfile ibâdet sevâbı kazanır. Vâ­cib sevâbı kazanamaz. Vâcibin sevâbı bundan katkat dahâ fazla­dır. Görülüyor ki, ictihâdların ayrı olması, müslimânlara rahmet olmakdadır. Bir mezheb içinde bulunan imâmların ictihâdlarını birleşdirmeğe telfîk denmez. Telfîkin câiz olduğunu göstermez. Dört mezhebden birkaçını karışdırmağa telfîk denir. Hanefîlerin telfîki kabûl etmediklerinin doğru olmadığını ibni Hümâmdan an­laması da, yalandır. Çünki, ibni Hümâm, (vefâtı 861 [m. 1457]), (Tahrîr) kitâbında diyor ki, (Bir işi bir mezhebe göre yaparken, başka bir mezhebi de taklîd etmesi, iki mezhebde de bâtıl olacak birşey yapmamak şartı ile câiz olur. Abdest alırken, Şâfi’î mezhe­bini taklîd ederek, uzvlarını ovmıyan kimse, kadına eli değince, Mâlikî mezhebine göre abdest bozulmadı diyerek, nemâz kılsa, bu nemâzı bâtıl olur. Çünki, abdesti, her iki mezhebe göre sahîh de­ğildir.) İbni Hümâmın bu yazısını (Hulâsat-üt-tahkîk) kitâbı vesî­ka olarak bildirerek, mezhebleri telfîk etmenin câiz olmadığını bununla isbât etmekdedir. Din adamı olarak ortaya çıkan dinde reformcu, müslimânları aldatmak için, ibni Hümâmın sözlerini değişdirmekde, bu yüce imâma karşı çirkin iftirâ yapmakdadır. Bundan başka telfîkin kabûl edilmediğini, hem de bunda icmâ’ ol­duğunu bildiren, ibni Hümâmın talebesi olan Şeyh Kâsımdır. Şeyh Kâsım, hocası ibni Hümâmdan öğrendiği bu icmâ’ı, (Et-tas­hîh) adındaki kitâbında yazmakdadır. Bu kitâb, (Kudûrî)nin şer­hidir.

Hanefî mezhebinde olan müftînin imâm-ı Ebû Yûsüfün veyâ imâm-ı Muhammed Şeybânînin ictihâdına göre fetvâ vermesinin, hanefî mezhebinin hilâfına olmıyacağını (Dürer) kitâbı da haber vermekdedir. Çünki her iki imâm da, İmâm-ı a’zama uymıyan ic­tihâdlarının hepsinin ondan işitdikleri bir rivâyet olduğunu söyle­mişlerdir. Bundan dolayı imâm-ı Tarsûsînin (Nef-ul-vesâil) kitâ­bında ve allâme İbn-ül-Şelbînin fetvâlarında bulunan işkâlin orta­dan kalkmış olduğunu ibni Âbidîn, (Vakf-ül-menkûl) hâşiyesinde yazmakda ve (İnsanın kendine birşey vakf etmesi, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre câiz olup, imâm-ı Muhammede göre câiz değildir. Nakl olunabilen şeyin vakfı, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre câiz değil, imâm-ı Muhammede göre câizdir. Bu imâmların ikisi de, nakl

olunabilen birşeyi kendine vakf etmenin câiz olacağını söyleme­mişlerdir. Her iki imâmın ictihâdları birleşdirilerek, bunun da câ­iz olmasına fetvâ verilmişdir. Tarsûsînin (Münyet-ül-müftî) kitâ­bında, hükm-i müleffak câizdir diyerek yazdığı mes’ele, işte bu­dur. Yoksa, başka mezhebleri birbiri ile karışdırmak, sözbirliği ile câiz değildir. (El-Ukûd-üd-dürriyye fî tenkîh-il Hâmidiyye) kitâ­bının birinci cildi yüzdokuzuncu sahîfesinde bunu bütünü ile açıkladım) demekdedir. Para vakfına da, imâm-ı Ebû Yûsüf ile imâm-ı Züferin ictihâdlarının birleşdirilmesi ile câiz denilmesi, başka mezhebler arasında yapılan hükm-i müleffak câiz olacağı­nı göstermez. Çünki, bu her iki imâm da, Hanefî mezhebindedir­ler. Dinde reformcu, fıkh kitâblarındaki bu açık yazıları tersine çevirerek, hem gençleri aldatmağa, hem de (Dürr-ül-muhtâr) ve (İbni Âbidîn) gibi en kıymetli fıkh kitâblarını lekelemeğe, Ehl-i sünneti içden yıkmağa çalışmakdadır. Bu alçak siyâseti, Reşîd Rı­zânın bir din adamı değil, din adamı şeklinde görünen bir (Zın­dık) olduğunu açık olarak ortaya koymakdadır.

Fıkh âlimleri, ahkâm-ı islâmiyyeyi, kendi görüşlerine, kendi akllarına göre söylemeyip, Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” gelen haberleri nakl etdikleri için dinde reform­cu, bu âlimlere câhil damgası basacak kadar alçalmakdadır. Hâl­buki, bu haberleri ve tatbîk yerlerini bilmiyen, kendileri uydurup söyliyen bu dinde reformcular câhildir. Hem de kara câhildirler. Cehl-i mürekkeblerinden dolayı kendilerini birşey bilir sanıyor­lar. Yalan, bozuk sözlerini ilm olarak yaymakdan hayâ etmiyor­lar. (El-hayâ-ü minel-îmân) hadîs-i şerîfi (Müslim)de yazılıdır. Din düşmanlarında hayâ olmadığını bu hadîs-i şerîf de göster­mekdedir. Fıkh âlimleri, icmâ’ ile bildirilmiş olan ve ihtilâflı olan mes’eleleri bildirdiler. Bu ilmi bilenler, bunları birbirlerinden ayırır. Câhil dinde reformcular, fıkh âlimlerini kendileri gibi sanı­yorlar. (El-kelâm-ü sıfat-ül mütekellim) sözü bunların içyüzlerini ortaya çıkarmakdadır. Bu söz, (Bir kimsenin sözü, bu kimsenin nasıl olduğunu anlatır) demekdir.

Fıkh âlimleri, icmâ’ vardır sözünü, bilmeden söyliyorlarmış. Bu yüce islâm dîni, asrlardan beri bu câhiller elinde oyuncak ol­muş da, bu zındıklar şimdi, dîni rayına oturtacaklarmış. Sözbirli­ğini inkâr edenin kâfir olacağını kendi de söylemişdi. İcmâ’ı, İs­lâm âlimleri bilememiş, bulamamış ise, kendisi nerden bulacak? Buna şaşmağa hiç lüzûm yok. (El-câhilü cesûrün). Uydurup uy­durup söyliyecek. Onun için, bundan kolay ne var ki. Bu kitâbı gibi, yalanlarla, iftirâlarla dolu yüzlerce kitâb yazmak, onun için, işden bile değildir. Her sözü hikmet ile dolu olan Peygamber efen­dimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kıyâmete yakın, ortaya çı­kan din adamları, eşek leşinden dahâ çok kokmuş olacaklardır) hadîs-i şerîfi ile haber verdiği kokmuşları aramağa lüzûm kalma­mışdır. Onlar kendilerini teşhîr ediyorlar. Zehrli, pis kokuları Mısrdan bütün dünyâya yayılıyor. Allahü teâlâ, genç din adamla­rımızı ve hepimizi bu öldürücü hastalık mikroplarının bulaşmasın­dan ve bu türedilerin şerrinden muhâfaza buyursun! Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yolunu gösteren ve Onun vârisleri ol­dukları bildirilmiş olan, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin doğru yolundan bizleri ayırmasın! Bu mubârek Allah adamları, fıkh ve ilmihâl ki­tâblarını yazmamış olsalardı, bu türedi din câhillerinin pençeleri­ne düşerek, yaldızlı sözlerine aldanarak, helâk olurduk. Küfrden, bid’atden bizleri koruyan, Ehl-i sünnet âlimlerinin mubârek rûh­larına bizlerden binlerce selâm ve düâlar olsun! Hak her zemân ekseriyyetde olmaz diyerek, (Ümmetim dalâlet üzerine ictimâ’ et­mez) hadîs-i şerîfini inkâr etmekdedir. Ehl-i sünnet âlimleri, Re­sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” emr etdiği için, icmâ’a ve cumhûra sarılmışlardır. Buhârî sonunda, (Fiten) kısmındaki ha-dîs-i şerîfde, (Cemâ’atden bir karış ayrılan ve o hâlde ölen, câhi­liyye ölümü ile ölür) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetini açıklamakdadır. Yine Buhârîde, dahâ son­raki bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, sizden ilmi almak için ilmi ile âmil olan âlimleri kaldırır. Câhiller kalır. Dinden süâl edenle­re, kendi aklları ile cevâb verip insanları doğru yoldan ayırırlar) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, âlimlerden nakl etmeğe taklîdcilik di­yerek, Ehl-i sünneti kötüliyen, kendi kısa akl ve boş kafaları ile dî­ni içerden yıkan dinde reformcuların zararlarını bildirmekdedir. Bu hadîs-i şerîf, (Buhârî)nin başında dahâ uzun yazılıdır. Yine (Buhârî)de, ilm kısmındaki hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet alâmetlerin­den biri, ilm yok olacak, din câhilleri çoğalacak, içki içenler ve zi­nâ edenler artacak) buyuruldu. Dinde reformcuların, Ehl-i sünne­ti yok edip, din adamı olarak ortaya çıkmaları, bu hadîs-i şerîfin, gaybdan haber veren mu’cizelerden olduğunu göstermekdedir. İmâm-ı Muhammed bin İsmâ’îl Buhârî, 194 [m. 809] da tevellüd, 256 [m. 869] da Semerkandda vefât etmişdir.

34 — Dinde reformcu diyor ki, (Taklîd ictihâdın netîcesidir. Bunun olmadığı yerde, o da olmaz. Bütün ittifâklı mes’eleleri bi­tirenlerin, ihtilâflı ibâdetleri yapması lâzım değildir. Hepsini terk etmeleri câizdir. Bilmediği bir kimseyi taklîd etmek, şu’ûrlu ve basîretli olur mu? Fetvâ almak, taklîd olmayıp, nakl ve rivâyet ka­bîlindendir. Re’yini almak ve ictihâdını benimsemek için, mücte­hidler arasında aranılan üstünlük, Halîfeler ile diğer Sahâbeler arasında, bahs mevzû’u olan üstünlük gibi değildir. Ya’nî, Allahü teâlâ katındaki üstünlük değildir. Ölçü, bilgi, araşdırma ve görüş kuvvetidir. Dahâ sonra gelen, dahâ üstün olabilir. İmâmlar içinde en kuvvetli olanı, imâm-ı Şâfi’îdir. Delîlini bulamadığım zemân, delîlini üstün gördüğüm mezhebe uyarım. Ya’nî, hem müctehid, hem de mukallid olurum. Yalnız taklîdci olmakdan kurtulurum. Şimdiki müslimânlar, ne mezheb biliyor, ne de îmân. Çoğunun din bilgisi, Allah birdir ve gökdedir. Peygamber, semâya çıkarak Al­lahı gördü).

Reşîd Rızânın bu yazıları da, kendi görüşlerinin ifâdesidir. İs­lâm âlimi olmadığı için, hattâ, önceki yazıları, hangi yolun yolcu­su olduğunu açıkladığı için, onun, bu derme çatma yazılarına ce­vâb vermeğe değmez. Fekat, (Sinek küçük ise de, mi’deyi bulan­dırır) ata sözü gereğince, gençleri bunun şerrinden korumak için, birkaç kelime yazmak uygun olacakdır.

İctihâd olmıyan yerde taklîd olmaz sözü, doğru değildir. Çün­ki, Nisâ sûresi, 58.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Resûlüme itâ’at ediniz) buyuruldu. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, bu emre uyarak, Resûlullahın her dediğini yapdılar. Kendilerini ölümlere atdılar. Hiçbiri delîl, sened aramadılar. Resûlullahı kaydsız şartsız taklîd etdiler. Bu emrler Vahy ile idi. İctihâd karışık değildi. İcti­hâd yapılan işlerde ise, Eshâb-ı kirâm da ictihâd yapıp, ictihâdla­rını Resûlullaha söylerlerdi. İctihâdları, ba’zan Resûlullahın icti­hâdına uymazdı. Böyle olduğu zemânlarda, Vahy gelerek, hangi ictihâdın doğru olduğu belli olurdu. Ba’zan Eshâbın ictihâdına uy­gun Vahy gelirdi. Resûlullahın vefâtından sonra, Eshâb-ı kirâm ictihâd edilecek mevzû’larda birbirlerine uymadılar. Müctehidin, başka müctehidi taklîd etmesinin câiz olmadığı, bundan anlaşıldı. Bir mukallidin bütün mes’elelerde bir müctehidi taklîd etmesi lâ­zımdır. Mukallid, binlerce mes’ele içinde, ittifâklı ve ihtilâflı olan­ları arayıp bulup öğrenmeğe mecbûr değildir. Mecbûr olsaydı, Es­hâb-ı kirâm, Tâbi’îne bunu emr ederdi. Müslimânları buna mec­bûr tutmak, ümmet-i Muhammede güçlük çıkarmak olur. Dîni­miz, güçlük çıkarmayınız, kolaylaşdırınız buyuruyor.

Dinde reformcuya göre, herbir müslimân binlerle mes’ele için­de ittifâklı olanları ve ihtilâflı olanları öğrenecek ve ayıracak, itti­fâklıları yapacak, ihtilâflıların üzerinde de incelemeler yapacak, delîllerini arayıp bulacak, hangisinin dahâ kuvvetli olduğunu anlı­yacak, ondan sonra da, bunu isterse yapacak, isterse yapmıyacak. Bu ne biçim mantık ve ne biçim teklîf? Müslimânların hiçbirşey bilmediklerini, Allah gökdedir diyecek kadar câhil olduklarını kendisi de yazıyor. Böyle insanlara bir mezhebi öğretmek mi, yoksa bunun önüne yukarıdaki güçlükleri çıkarmak mı dahâ uy­gundur? Aklı olan, insâfı olan, ya’nî Allah için ve din için konu­şan bir kimse, elbet hemen cevâbını verir. Fekat, dinde reformcu­nun niyyeti, müslimânlara ve islâmiyyete hizmet olmayıp, müsli­mânları ürkütmek, dinden ayırmak ve islâmiyyeti içerden yıkmak olduğu, kitâbın başından beri birçok sözünden anlaşılmışdır. Bu­na (sus be zındık, müslimânları aldatamazsın) demekden başka cevâb verilemez.

Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, re’y almak ve ictihâdını sormak için, Allahü teâlâ katındaki üstünlüğü arar­mış da, ölçü, bilgi ve araşdırma aramazmış! Bu da, onun bölücü, yıkıcı sözlerinden biridir. Eshâb-ı kirâmı lekelemeğe kalkıyor. Onlarda, ölçü, bilgi olmadığını söyliyor. Dört halîfe, Eshâb-ı kirâ­ma, (Bunu hanginiz biliyor?) derler. Bilenden öğrenirlerdi. Çün­ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi, Allahü teâlâ katında üstün idiler. Üs­tünlük farkları değil, bilgileri, görüşleri sorulurdu. Ehl-i sünnet âlimleri de, böyle yapdılar. Her işlerinde, Eshâb-ı kirâmın izinde yürüdüler.

İmâmlar içinde en yüksek imâm-ı Şâfi’î olduğuna inanmak suç değildir. Fekat imâm-ı Şâfi’înin kendisi, imâm-ı a’zam Ebû Hanî­fenin dahâ yüksek olduğunu söylemişdir. Bu sözlerinden birkaçı, kırküçüncü maddede yazılıdır.

Dinde reformcular, dört mezhebi ve böylece Ehl-i sünneti ve bu vâsıta ile islâmiyyeti yıkmak için, mezheblerin telfîki, ya’nî ko­laylıklarını toplayıp, geri kalanını atmak üzerinde çok duruyor­lar. Hangisinin kitâbında olursa olsun, Ehl-i sünnet âlimlerinden getirdikleri misâllere bakılırsa, hanefî mezhebindeki üç imâmın ictihâdının birleşdirildiğini yâhud başka mezheblerin ictihâdları­nın, (harac) meşakkat olduğu zemân birleşdirildiğini ileri sür­mekdedirler. Bunlardan ikisinin de câiz olduğunu biz de söyliyo­ruz. Çünki, bir mezhebin içindeki imâmların ictihâdları, mezheb imâmının ictihâdı demekdir. Bunları birleşdirmek, mezheb imâ­mının ictihâdından dışarı çıkmak olmaz. Bunu önceki maddede uzun bildirmişdik. Dinde reformcular, akllarınca kurnazlık yapa­rak, câiz olan şeyleri yazıyor, bunları ileri sürerek, kendi bozuk ve yıkıcı fikrlerini, din ve ibâdet şekline sokmak istiyorlar.

35 — Reşîd Rızâ, sözlerini tekrâr ederek, fikrlerini perçinleş­dirmek istiyor. Yine diyor ki, (Ben ibâdetler husûsunda kıyâs ka­bûl etmiyorum. Delîle bakan ve ona göre re’yleri kabûl eden her müslimân da müctehiddir. Mezheblere bağlı âlimler de, ba’zı mes’elelerde onlara muhâlefet etmişlerdir. Begavî, Evzâ’î ve Ga­zâlî, Şâfi’î mezhebinde oldukları hâlde, imâmlarına ve Zimahşerî de, Ebû Hanîfeye muhâlefet etmişdir. Dört halîfeden sonra salta­nat sâhibi hükümdârlık başlamışdır. Din ilmleri de bozulmuşdur.)

Dinde reformcuya göre, dinde kıyâs olmaz ve bütün müsli­mânlar müctehiddir. İhtilâflı mes’elelerin delîllerini inceleyip doğru olanı bulacaklardır. Ya’nî kıyâs yapacaklardır. İki sözü bir­birini nakz etmekdedir. İctihâdın ve kıyâsın üsûl-i fıkh kitâbların­daki ma’nâlarını anlıyabilmiş olsaydı, bu tenâkuza düşmezdi. Mısrlı dinde reformcunun ana dili olan arabîsi kuvvetli, biraz da mekteb görmüş. Elbet Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını kolay­ca okuyor ve kendine göre birşeyler anlıyor. Fekat, (Üsûl-i fıkh) ilmi büyük bir deryâdır. Bu ilme ehl olmak için, seksen kadar âlet ilmleri okumak lâzımdır. Bu âlet ilmleri bilmiyen, hattâ inkâr eden bir kimseye, arabîsi çok kuvvetli olsa da, bu ilmin câhili de­nir. Asrımız ihtisâs asrıdır. Yalnız tıb ilminde ve yalnız fizikde ve kimyâda yeni yeni ihtisâs kolları meydâna çıkıyor. Dâhiliyye mü­tehassısı olan doktor, hastasını ba’zan sinir mütehassısı olan dok­tora, o da rûh mütehassısı olan doktora, bu da psikiyatri müte­hassısı olan doktora göndermek zorunda kalıyor. Fiziko-terapi­deki ihtisâs kolları ise, bundan dahâ çok. Fen kısmlarında, bu çe­şidli ihtisâs kolları bulunuyor da, dahâ geniş ve dahâ şümûllü ve dahâ yüksek olan din bilgisindeki ihtisâs kollarını ve bunların mütehassıslarını hafîf görmek, hattâ inkâr etmek nasıl doğru ola­bilir? Hele bu, ilm adına konuşan bir kimse için, aslâ kabûl edile­mez. Dinde reformcunun (üsûl-i fıkh) ilminde pek câhil olduğu kolayca anlaşılıyor. Bir câhilin, bir âlime, bir mütehassısa dil uzatmasının kıymeti olamaz. Âlimi, âlim tanır. Câhil tanıyamaz. Câhilin lehde ve aleyhde sözleri mu’teber olamaz. Âlimlerin söz­lerini anlamadan yazan, böylece sahîfeler dolduran bir câhil, an­cak kendi gibi câhilleri aldatabilir. Bu satırları yazarken, bu yük­sek ilmde söz sâhibi olduğumuzu aslâ iddi’â etmiyoruz. Âlim ol­mak şöyle dursun, o büyük insanların derin ilmleri karşısında bir hiç olduğumuzu görüyoruz. Bu ilm üzerinde kendimizden konuş­mağı ve yazmağı kendimiz için bir edebsizlik biliyoruz. Fekat, neyapalım ki, din câhilleri, din düşmanları meydâna çıkmışlar, cirit oynuyorlar. İslâmiyyete saldırmakda, birbirleri ile yarış ediyorlar. Bunlara cevâb verecek, erbâb-ı kemâlden bir kahraman görülmi­yor. Din gidiyor. İslâmiyyet yıkılıyor. Rabbimize çok ve sonsuz şükrler olsun ki, bu hâlleri çok önceden gören ve üzülen, fekat söylemekden, yazmakdan mahrûm edilmiş olan derin bir din âli­mini, bu ilmin mütehassısını görmekle şereflendik. Bu çok büyük ni’metinden, ihsânından dolayı, Rabbimize tekrâr tekrâr şükrler olsun! Vücûdümüzün her hücresi dile gelse, Rabbimizin bu ni’me­tinin şükrünün milyonda birini yapmış olamayız. O büyük din mü­tehassısının, ya’nî Seyyid Abdülhakîm Efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” hikmet ve ma’rifet hazînesinden birkaç şey işitmesey­dik, bu ulvî ve çok yüksek ve pek tehlükeli olan mevzû’da kitâb­lar yazmak şöyle dursun, ağzımızı açmağa bile cesâret edemezdik. Fekat, o kaynakdan sızanları, din kardeşlerimize iletmeği kendi­mize vazîfe, hattâ borç biliyoruz. (Fitne çıkıp, bid’atler yayıldığı zemân, doğruyu bilen söylesin! Söylemezse, Allahın, meleklerin ve bütün insanların la’neti ona olsun) hadîs-i şerîfinin tehdîdinden kurtulmak için, işitdiklerimizi, öğrendiklerimizi din kardeşlerimi­ze bildirmek için çabalıyoruz. Cenâb-ı Hak, doğruyu yazmamızı ihsân buyursun! Okuyanlara te’sîr etmesini nasîb eylesin! Yapa­cağımız hatâları afv buyursun! Ümmet-i Muhammediyyeyi âhır zemân fitnelerinden muhâfaza buyursun!

Mezheblere bağlı hiçbir âlim, ictihâd derecesine yükselse bile, mezhebinin imâmının üsûl ve kavâ’idine, hiçbir zemân muhâlefet etmez. Bir mezhebin ilmlerini yayan âlimler, çeşidli derecelerde olurlar. Bunların birçoğu erbâb-ı tercîhdir. Mezheb imâmından gelen rivâyetlerin delîllerini inceliyerek, bunlardan birini tercîh ederler. Tercîh olunmıyan delîl red edilmiş değildir. Harac, me­şakkat olduğu zemân, bunlarla da amel olunur. İmâmdan gelen rivâyetlerden birini tercîh etmek, imâma muhâlefet olmaz. Ev­zâ’î, Begavî ve Gazâlî de, imâm-ı Şâfi’î gibi “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” müctehidlerdir. Birçok mes’elede ictihâdları, imâm-ı Şâfi’îye uygun olmuşdur. Câhiller bunları Şâfi’î mezhebin­de sanıp, mezheb imâmına muhâlefet etdiler diyorlar. Zimahşerî (vefâtı 538 [m. 1144]) ise, Hanefî olmak şöyle dursun, Ehl-i sün­net bile değildir. Yetmişiki sapık fırkadan (Mu’tezile) fırkasında­dır. Mu’tezilî olanların ibâdetleri, Hanefî mezhebine benzediği için, bunları hanefî zan ediyorlar. Dört halîfeden sonra, din bo­zuldu demek, bir din adamının değil, kitâb okumuş olan herkesin şaşacağı bir sözdür. Dinli dinsiz herkesin red edeceği bir şeydir.

Din bilgilerinin kıyâmete kadar bozulmadan devâm edeceğini, hem Kur’ân-ı kerîm, hem de hadîs-i şerîfler, haber veriyor. Hak üzere olan bir cemâ’at, kıyâmete kadar devâm edecekdir. Her yüz senede bir, bu dîni kuvvetlendiren âlimler yaratılacakdır. Evet, yetmişiki fırka meydâna çıkdı. İ’tikâdı bozulanlar çoğaldı. Ehl-i sünnetde de, câhiller, fâsıklar pekçok. Fekat, hak üzere olan da vardır. Hak yol meydândadır. Din, ilk asrda olduğu gibi, sâfiyye­tini muhâfaza etmekdedir.

(Mişkât-ül-mesâbîh) hadîs kitâbının sağlam, sahîh olduğunu, dört mezhebin âlimleri sözbirliği ile bildirmekdedir. İşte bu kitâb­da (Kitâb-ül-fiten) kısmında, Sevbân “radıyallahü anh” hazretle­rinin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bir zemân gelecek, ümmetim­den bir kısmı müşriklere katılacak. Onlar gibi, putlara tapacak. Yalancılar çıkacak. Kendilerini Peygamber sanacaklar. Hâlbuki, ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her ze­mân bulunacakdır. Onlara karşı olanlar Allahın emri gelinceye kadar, onlara zarar yapamayacakdır) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, dinde reformcular, zındıklar, bu dîn-i mübîni, kıyâ­mete kadar, hiçbir zemân bozamıyacaklardır. Dünyânın her ye­rindeki kütübhânelerde bulunan İslâm kitâbları arasında bozuk, yıkıcı, bölücü olanları pekçok ve hergün çoğalmakda ise de, bun­lar arasında doğru olanları da vardır. Bunlar hiçbir zemân yok ol­mıyacakdır. Ve hiçbir kimse yok edemiyecekdir. Bunlar, Allahü teâlânın hıfz ve emânı altındadırlar. Bu kitâbları arayıp, bulup, okuyup se’âdete kavuşanlara müjdeler olsun! Beyt:

Aranılan hazînenin nişânını verdim sana! Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da.

36 — Dinde reformcu diyor ki, (İnsanlar âlim ve avâm olmak üzere iki sınıfdır. Birinciler, delîli bulur, ona tâbi’ olur. İkinciler ise, muayyen birini taklîd etmemek üzere müctehid ve fakîhlere tâbi’ olur. Avâmın muayyen mezhebi yokdur. Onların mezhebi, müftînin mezhebidir sözünün ma’nâsı da budur. Önceki âlimler yine diyor ki, muayyen bir müftîye bağlanmak lâzım değildir. Di­lediğine sorup anlar. Avâmın hadîs ile amel etmeleri câizdir. Bu husûsda imâmlar ihtilâf etmemişlerdir. (Hidâye)de, kan aldıranın orucu için diyor ki, kan aldırdıkdan sonra, orucu bozuldu sanarak yirse, hem kazâ, hem de keffâret yapar. Çünki bu zannı, dînî bir delîle dayanmamışdır. Müftî böyle fetvâ verirse, onun için delîl olur. Eğer bir hadîse uydu ise, yine böyledir. Keffâret yapmaz

(Kâfî ve Hâmidî). Resûlullahın sözü, müftîninkinden aşağı ol­maz. Dört imâmın hepsi, sözümüzü bırakın, hadîsi alın dedi. Kim, Kitâb ve Sünnet ile amel etmek isterse, zındıkdır diyorlar. Ebû Hanîfe, delîlimi bilmiyenin, benim ictihâdım ile fetvâ vermesi câ­iz değildir dedi. Böylece müslimânların Kitâbdan ve Sünnetden yüz çevirip, kendi sözlerini taklîd etmeleri için ictihâd etmediğini bildirmişdir. Onun ictihâd etmesi, Kitâbdan ve Sünnetden nasıl hükm çıkarılacağını müslimânlara göstermek içindir. İbni Âbidîn gibi, sonra gelenlerin sözlerine bakarak, Kitâbdan ve Sünnetden hükm çıkarmağa harâm demek, Ebû Hanîfeye uymamak olur. Bu taklîdciler, amel fıkh iledir, hadîs ile değildir sözünü, kendile­ri gibi taklîdcilerden nakl etdiler. Zahîriyye kitâbı, bu sözün avâm için olduğunu bildiriyor ise de, bu söz, fıkh var iken Kitâb ve Sünnet ile amel câiz değildir demekdir ki, yanlış olduğu mey­dândadır. Böyle söyliyenler, câhil ve inâdcıdırlar. Keydânî, ha­râm olan şeylerden onuncusu, nemâzda parmakla işâret etmekdir diyor. Aliyy-ül-kârî, onun bu sözünün günâh olduğunu bildirdi. Sözü te’vîl edilmese, kâfir olur dedi. Çünki, Resûlullahın parmak kaldırdığı sâbitdir dedi).

Evet, müslimânlar iki kısmdır. Birincisi ictihâd derecesine ka­dar yükselmiş olan islâm âlimleridir. İkincisi, bu dereceye yüksel­memiş olan âlimler ve avâmdır. Avâm, dilediğini müftîye sorar demek, kendi mezhebinde olan müftîye sorar, kendi mezhebinde olan müftî bulamazsa, başka mezhebdeki müftîye de sorabilir de­mekdir. (İbni Âbidîn), 1198 [m. 1784] de tevellüd, 1252 [m. 1836] da Şâmda vefât etmişdir. (Redd-ül-muhtâr)ın sonsözünde (Hazâ­netür-rivâyât)dan alarak diyor ki, (Âyetden ve hadîsden ma’nâ çıkarabilen âlimler, (Ehl-i dirâye)dir. İctihâd derecesindedir. Mezheblerine muhâlif olsa da kendi mezheblerinin imâmlarından gelen mercûh haberler ve za’îf rivâyet ile de amel etmeleri câiz olur. Yapılmasında harac olduğu zemân, avâma da fetvâ verirler.) Görülüyor ki, kendi mezhebindeki kolay yolu gösteren ictihâda da uymak, müctehid-i fil mezheb için her zemân, avâm için ise, harac [meşakkat] olduğu zemân câiz olmakdadır. (Se’âdet-i ebe­diyye) kitâbında gusl abdesti maddesine bakınız! (İbni Âbidîn) yine önsözünde buyuruyor ki, (Avâmın mezhebi olmaz. Onun mezhebi, müftîsinin mezhebidir. İbni Hümâmın (Tahrîr) kitâbı­nın şerhinde bu sözü açıklarken mezheb taklîd etmek, mezhebin ne olduğunu bilen, anlıyan yâhud bir mezhebin kitâbını okuyup bu mezheb imâmlarının fetvâlarını anlıyan kimse içindir. Böyle olmıyan kimsenin, hanefî veyâ şâfi’î olduğunu söylemesi, bu mez­hebde olduğunu göstermez denilmekdedir. Bundan anlaşılıyor ki, avâmın mezheb değişdirdim demesi birşey ifâde etmez. Başka mezhebdeki müftîye sorunca, mezhebi değişmiş olur. İbni Hü­mâm (Feth-ül-kadîr) kitâbında diyor ki, müftînin müctehid olma­sı lâzımdır. Müctehid olmıyan âlime (Nâkıl), ya’nî haber iletici de­nir. Müctehid olmıyan müftîler de mukalliddir. Bunlar ve avâm, hadîs-i şerîflerden doğru ma’nâ çıkaramaz. Bunun için, müctehid­lerin anladıklarına uymaları, ya’nî onları taklîd etmeleri lâzımdır. Bu husûsda imâmlar ihtilâf etmemişlerdir.)

Oruclu iken hacâmat yapmağa gelince, hanefî mezhebinde, bu­nun orucu bozmadığı şübhesizdir. Bozuldu zan ederek, yirse, ka­zâ ve keffâret lâzım olur. Orucun bozulmadığını bilmiyecek kadar câhil olana âmî veyâ avâm denir. Hanbelî müftîsi bozuldu dedi ise veyâ bozulacağını bildiren bir hadîs işitip te’vîl edemezse, orucu bozmadığı şübheli olur. Sonra, birşey yiyince, keffâret lâzım ol­maz. Çünki, avâmın mezhebi, sorduğu müftînin mezhebidir. Bu misâl, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ictihâdıdır. Hanefî mezhebin­de olan kimsenin İmâm-ı a’zamın ictihâdına uyması lâzım geldiği­ni bildirmekdedir. Dinde reformcunun yazdığı bu misâl, kendisi­nin haksız olduğunu göstermekdedir. İbni Hümâm, (Hidâye)deki (dînî delîle dayanarak) sözünü (Orucu bozan birşeye benzetmek) diyerek açıklamakdadır. Böylece açıklaması ve müftînin fetvâsı­nın da delîl olduğunun bildirilmesi, yine dinde reformcunun hak-sız konuşduğunu gösteriyor. Dinde reformcu, müslimânları aldat­mak için kazmış olduğu kuyuya kendisi düşmekdedir. Mezheb imâmlarının, benim sözümü bırakın, hadîse uyun buyurmaları, kendi talebeleri için idi. Talebeleri de müctehid idi. Müctehidin kendi ictihâdına uyması lâzım gelir.

Hiçbir fıkh âlimi, (Kim Kitâb ve Sünnet ile amel etmek isterse zındıkdır) dememişdir. Bu sözü, dinde reformcu uydurmakdadır. Bu sözünün doğrusu, kim Kitâb ve Sünnetden kendisinin anladı­ğına göre, amel etmek isterse, zındıkdır buyurmuşlardır. Doğrusu da budur. Çünki, ictihâd derecesine varmıyan kimse, Kitâbdan ve Sünnetden doğru ma’nâ çıkaramaz. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, yanlış ma’nâ çıkaranların kâfir olacağını bildir­di. Bu büyük tehlüke karşısında, mezheb imâmı bile, Kitâbın ve Sünnetin ma’nâsını Eshâb-ı kirâmdan öğrenmiş ve bu doğru ma’nâya göre ictihâd eylemişdir. Bu doğru ma’nâyı ve doğru icti­hâdı beğenmemek, Muhammed aleyhisselâma inanmamak olur. Bu da zındıklıkdır. İmâm-ı a’zamın, delîlimi bilmiyenin benim ic­tihâdım ile fetvâ vermesi câiz değildir buyurması, müftînin mücte­hid olması lâzım geldiğini gösteriyor. Bu da, İbni Âbidînin, sözü­nü, İmâm-ı a’zamdan almış olduğunu gösteriyor. İbni Âbidînin ki­tâbının, i’timâda şâyan, çok sağlam olduğunu isbât ediyor. Mez­heb imâmlarını taklîd etmek, Kitâbdan ve Sünnetden yüzçevir­mek demek değildir. Kitâbdan ve Sünnetden yanlış ma’nâ çıkar­mağa kalkışmayıp, mezheb imâmının kavuşduğu doğru ma’nâya tâbi’ olmak demekdir. Mezheb imâmları, Kitâbdan ve Sünnetden nasıl hükm çıkarılacağını bildiren üsûl ve kâideler koymuşlar ve bunları mezheblerinde bulunan müctehidlere öğretmişlerdir. Mu­kallidler ve hele mukallidlerin avâm kısmı, bu üsûl ve kâideleri bilmekden ve anlamakdan ve ictihâd yapmakdan çok uzakdırlar. İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh” müctehidlerin Kitâbdan, Sün­netden hükm çıkarmalarına aslâ harâm dememişdir. İctihâd dere­cesine yükselmemiş olan câhillerin hükm çıkarmasına harâm de­mişdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Kur’ân-ı ke­rîmden ve benim hadîslerimden kendi re’yi ile hükm çıkaran kâ­fir olur) buyurdu. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” de, ictihâd derecesinde olmıyan câhillerin fetvâ vermesinin câiz olmadığını bildirdi. Bunu, dinde reformcu da, yukarıda yazmak­dadır. O hâlde, İbni Âbidîn hazretleri bu sözünde yerden göke ka­dar haklıdır. Dört mezhebin inceliklerine vâkıf, derin âlim, veliy­yi kâmil ve mükemmil Seyyid Abdülhakîm Efendi, (Hanefî mez­hebindeki fıkh kitâblarının en kıymetlisi, en fâidelisi ibni Âbidîn hazretlerinin (Redd-ül-muhtâr) kitâbıdır. Her sözü delîl, her hük­mü seneddir) buyurmuşdur. İslâmiyyetin böyle temel kitâbına dil uzatan, onu hafîf göstermek istiyen kimse, zındıkdan başka ne olabilir? İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh”, hanefî mezhe­binde büyük fıkh âlimidir. Her sözünü, her hükmünü müctehid­lerden, onlar da İmâm-ı a’zamdan, o büyük İmâm da, Kitâbdan ve Sünnetden almışdır. Görülüyor ki, ibni Âbidînin bildirdiği hükm­lere tâbi’ olan her müslimân Kitâba ve Sünnete tâbi’ olmakdadır. İbni Âbidîne tâbi’ olmak istemiyen ise Kitâba ve Sünnete tâbi’ ol­mayıp, kendi hevâsına, nefsinin arzûlarına tâbi’ olan bir kimsedir. Böyle kimsenin Cehenneme gideceğini Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler haber vermekdedir. Tekrâr edelim ki, (Fıkh var iken, Ki­tâb ve Sünnet ile amel câiz değildir) sözünü dinde reformcular, zındıklar uydurmuşdur. Bu sözün doğrusu, kitâb ve sünnetden kendi anladığına göre amel etmek câiz değildir. Fıkh kitâblarında bildirildiği gibi amel etmek lâzımdır.

Nemâzda parmak kaldırmağa gelince, Pâkistânlı Yûsüf-i Be­nûrî (Me’ârif-üssünen) kitâbının üçüncü cildinde, bunu uzun an­latıyor. Birçok kitâblardan misâller vererek, işâret edilmesini ter­cîh ediyor. Fekat, imâm-ı Rabbânî, birinci cildin üçyüzonikinci mektûbunda, mezheblerin üsûl ve kavâ’idine derin nüfûzünü ve müctehidlerin yüksekliklerini bildiriyor. Parmak kaldırılacağını gösteren hadîs-i şerîfleri yazdıkdan sonra, bunun harâm ve mek­rûh olduğunu bildiren kıymetli fetvâları da yazıyor. Kuvvetli de­lîllerle, parmak kaldırmamanın ihtiyâtlı olduğunu ortaya koyuyor. Bu hükmünde, yine beşerin efendisi olan Resûlullahın hadîs-i şe­rîfine istinâd ediyor. (Mektûbât Tercemesi) kitâbında, bu mektû­bu okuyanlar, din imâmlarının hadîs-i şerîfe uymak için, kılı kırk yararcasına incelediklerini pek iyi anlar. Hindistândaki islâm âlimlerinden ve tesavvuf büyüklerinden Ahmed Sa’îd-i Fârûkî Dehlevî, parmak kaldırmakda, fıkh âlimlerinin sözlerini çok gü­zel anlatıyor. Altmışüçüncü mektûbunda buyuruyor ki, (Ba’zı âlimler, haberlerin çok olduğunu görerek, sünnet olduğunu bil­dirdi. Ba’zıları da, haberlerin birbirlerine uymadığını görerek, parmak kaldırılmaz dedi. Bir iş için, iki dürlü fetvâ olunca, her iki­si de yapılabilir. Birini yapanın, ötekini ayblamaması, ötekini ya­panlara dil uzatmaması lâzımdır). Görülüyor ki, fıkh âlimleri, mezheblerin birbirlerine saygılı olmalarını emr etmişlerdir. Aliyy­ül-kârînin, (Keydânî)nin fıkh kitâbına dil uzatmasını çok görme­melidir. Onun, imâm-ı Şâfi’î ve imâm-ı Süyûtî ve imâm-ı Mâlik gi­bi dînin direklerine de sataşdığı ve hak etdiği cevâbı şeyh Mu­hammed Miskînden aldığı, (Fevâid-ül-behiyye)de uzun yazılıdır. (Ebeveyn-i Nebevî)yi tekfîr için müstakil bir risâle yazıp, (Şifâ)ya yapdığı şerhinde bu risâlesi ile övünen bu zâtın birçok kıymetli ki­tâblara yapdığı şerhlerin ve hâşiyelerin, kendisinin dinde söz sâhi­bi olduğunu gösterecek değerde olmadıkları meydândadır. Dinde söz sâhibi olmak için, müctehid olmak lâzımdır. Müctehid olmı­yanların, din büyüklerini muhâkemeye kalkışmaları edeb sınırla­rını aşmak olur.

(El-Müstened-ül-mu’temed) kitâbında diyor ki, Aliyy-ül-kârî, (Minah-ur-ravd) kitâbında, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel­lem” mubârek ana ve babasının mü’min olarak öldüklerini inkâr etmekde ve (Bunu red için ayrıca bir risâle yazdım. Bu risâlemde, imâm-ı Süyûtînin üç risâlesindeki yazılarını, Kitâbdan, Sünnet­den, kıyâsdan ve icmâ’ı ümmetden topladığım vesîkalarla red ey­ledim) demekdedir. İmâm-ı Süyûtînin “rahmetullahi aleyh”, Ebe­veyn-i kerîmeynin mü’min olarak öldüklerini bildiren altı risâlesi vardır. Bu konu, fıkh bilgilerinden değildir. Ya’nî (Ef’âl-i mükel­lefîn) dediğimiz halâl, harâm olmak, sahîh ve fâsid olmak gibi bil­gilerden değildir. Bunun için, burada kıyâs yokdur. İcmâ’ ise, hiç yokdur. Bu konuda âlimlerin ihtilâfları meydândadır. Büyük is­lâm âlimi imâm-ı Süyûtînin sözleri tam yerindedir. Aliyy-ül-kârî­nin Kitâbdan delîl getirdim demesi de şaşılacak şeydir. Kur’ân-ı kerîm bunu açık ve kapalı bildirmedi. Böyle konuları, âyet-i kerî­melerin inmelerine sebeb olan şeylere bağlamak için de, hadîs-i şerîfle isbât etmek lâzımdır. İmâm-ı Süyûtî, Aliyy-ül-kârî gibilerle ölçülemiyecek kadar, çok yüksek bir islâm âlimidir. Hadîs-i şerîf­leri tanımakda, illetlerini, ricâlini, ahvâlini bilmekde, Aliyy-ül-kâ­rî gibilerinden katkat yüksekdir. Onların, bunun sözlerine teslîm olmakdan veyâ susmakdan başka çâreleri yokdur. Bu büyük imâm, sözlerini ezici, susdurucu delîllerle isbât etmekdedir. Bu delîllerin kuvvetlerini dağlar anlamış olsalardı, erirlerdi. (Müste­ned)den terceme temâm oldu. Müstenedin yazarı olan Ahmed Rı­zâ hân Berilevî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 1340 [m. 1921] da, Hindistânda vefât etmişdir. Hanefî mezhebi âlimlerindendir. Kendi mezhebinde olan Aliyy-ül-kârînin haksız olduğunu, dinde söz sâhibi olmadığını bildirmekde, buna karşı, şâfi’î mezhebinde­ki imâm-ı Süyûtîyi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, savunmakda ve öv­mekdedir. İslâm âlimleri mezheb farkı gözetmeksizin, her zemân haklıyı savunmuşlardır. Şimdiki dinde reformcular ise, Ehl-i sün­net düşmanlarının kitâblarındaki iftirâları ve bu mezhebsizlerin târîhlerindeki aslsız hikâyeleri ele alarak, Ehl-i sünnete saldır­makdadır. Fıkh âlimlerini ve mezheblerin en kıymetli kitâblarını lekeliyebilmek için, Aliyy-ül-kârî gibi, Resûlullah “sallallahü aley­hi ve sellem” efendimizin mubârek anasına, babasına kâfir diye­cek kadar taşkınlık gösteren birini, kendine şâhid göstermekde­dir. Aliyy-ül-kârî, Hirâtda tevellüd ve 1014 [m. 1606] da Mekke-i mükerremede vefât etmişdir.

37 — Dinde reformcu, onbirinci konuşmasına başlarken, vâiz efendi adına şöyle yazıyor: (Bize, kendi mezheblerimizin âlim ve kitâblarından başka kitâblara bakmak, onlarda gördüklerimiz ile amel etmek yasak edilmişdir. Hattâ, müctehid-i fil-mezheb olan Kemâl ibni Hümâmın, mezhebden nakl edilmiş hükmlere muhâlif yazıları, kuvvetli delîllere dayansa da, bunlarla amel edilmez de­nildi).

Bir din vâizi böyle saçma ve yalan şeyler söyler mi? Buna im­kân var mı? Fekat dinde reformcu, Ehl-i sünnete saldırırken, o kadar sinirleniyor, o kadar intikâm besliyor ki, yalnız ilmin ve edebin değil, aklın da dışına taşıyor. Şu’ûrunu gayb ediyor. Bura­da (Üsûl-i fıkh) ilminin ince mes’elelerinden birine dokunmakda­dır. Kısacası şöyledir: Dört mezhebdeki fukahâ yedi derecedir. Birincisi (Müctehid-i fiş-şer’) olan birinci tabakadır. Bunlar (Müctehid-i mutlak)dır. Dört mezhebin imâmları böyledir. Ken­di mezheblerinin üsûl ve kâidelerini kurmuşlardır. İkinci tabaka, (Müctehid-i fil-mezheb) olanlar, mezheb imâmının kâidelerine uyarak, delîllerden ahkâm çıkarırlar. İmâm-ı a’zamın talebesi arasındaki müctehidler böyledir. Üçüncü tabaka, (Müctehid-i fil­mesâil) olan âlimlerdir. Bunlar mezheb imâmının ve talebelerinin bildirmedikleri mes’elelerin hükmlerini çıkarırlar. Onlara muhâ­lefet edemezler. Tahâvî, Ebül-Hasen Ubeydüllah Kerhî ve Şems­ül-eimmeler ve Kâdîhân böyledir. Dördüncü tabaka, (Eshâb-ı tahrîc)dir. Bunlar müctehid değildir. Bildirilmiş olan mücmel söz­leri ve mübhem hükmleri açıklarlar. Râzî bunlardandır. Beşinci tabaka, (Eshâb-ı tercîh)dir. Gelmiş olan rivâyetlerin sıhhat dere­celerini ayırırlar. (Kudûrî) ve (Hidâye) sâhibi böyledir. Altıncı derece, (Eshâb-ı temyiz)dir. Kavi, za’îf, zâhir ve nâdir haberleri birbirlerinden ayırırlar. (Kenz), (Muhtâr), (Vikâye) kitâblarının sâhibleri böyledir. Yedinci tabaka, bunların hiçbirini yapamazlar. Bunların hiçbiri, meşakkat olmadıkça, mezhebe muhâlif fetvâ ve­remezler. Dinde reformcu, bu sözü değişdirerek, kendi mezhe­binden olmıyan kitâbı okumak ve hele amel etmek yasak edilmiş­dir diyor. Hâlbuki yukarıdaki âlimler ve her müslimân, dilediği mezhebin kitâbını okurlar, öğrenirler, isterlerse, başka mezhebe geçerler. Harac olunca, ya’nî sıkışık zemânda, herkes, kendi mez­hebindeki ruhsatları yapar. Yapamazsa veyâ bir iş için ruhsat bu­lamazsa başka mezhebdeki kolaylığa uyarak sıkıntıdan kurtulur. Yalnız, bir işi başka mezhebe göre yaparken, o mezhebde bu iş için olan farzları ve vâcibleri de yapması, fesâdlarından, harâmla­rından sakınması lâzımdır. Bunun için, başka mezhebdeki lâzım olan şeyleri öğrenmiş olması gerekir. İbni Hümâmın beşinci taba­kada, (Ehl-i tercîh)den olduğu, (İbni Âbidîn)in “rahmetullahi te­âlâ aleyh” üçüncü cildi başında yazılıdır. Ya’nî, dinde reformcu­nun dediği gibi, mutlak müctehid olmak şöyle dursun, hiç mücte­hid değildir. Her mukallid gibi, onun da, mezheb imâmını taklîd etmesi lâzımdır. Dinde reformcu, İbni Âbidîn gibi âlimler için, İbni Hümâm gibi mukallidleri taklîd ediyorlar diyerek, taklîdcile­rin taklîdcisidirler diyordu. Şimdi de taklîd etmezler diyerek kö­tülemeğe kalkışıyor. Ehl-i sünneti gözden düşürmek için ne yapa­cağını bilemiyor! Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbları meydândadır.

Meselâ, bir mezhebe tâbi’ olan kimsenin başka bir mezhebi taklîd etmesi câiz olup olmadığını, büyük âlim Ahmed ibni Hacer-i Mekkî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (El-fetâvâ-i-hadîsiyye) kitâbın­da, şöyle yazmakdadır: (İmâm-ı Ebül-Hasen Alî Sübkî “rahmetul­lahi aleyh” başka bir mezhebi taklîd etmekde yedi hâl olduğunu bildirdi:

1) Bir işin yapılmasında, başka mezheb imâmının ictihâdının dahâ kuvvetli olduğuna inanan kimsenin, bu işi o mezhebi taklîd ederek yapması câizdir.

2) İki mezhebin imâmlarının, bir işdeki ictihâdlarından hangisi­nin dahâ isâbetli olduğunu bilmiyen kimsenin de, bu işi, iki mez­hebden dilediğine uyarak yapması câizdir. Başka mezhebi taklîd etmesi, dinde ihtiyât etmek için ise yâhud kendi mezhebine göre harac var ise, meselâ fâizden kurtulmak için ise, kerâhetsiz câiz olur. Başka sebeble ise, mekrûh olur.

3) Kendi mezhebine göre yapmasında harac bulunan bir şeyi, yapması kolay olduğu için, başka mezhebi taklîd etmek câiz ise de, iki imâmdan birinin delîlinin dahâ kuvvetli olduğuna inanmış ise, bu imâma uyması vâcibdir.

4) Kendi mezhebine göre yapmakda harac olmadan, yalnız ko­lay olduğu için, dahâ kuvvetli olduğunu bilmediği başka mezhebi taklîd etmek câiz değildir. Çünki, dînini değil, keyfini kayırmış olur.

5) Mezhebleri (Telfîk) ederek, ya’nî kolaylıklarını araşdırıp toplıyarak, işlerini yapmak câiz değildir. Çünki böyle yapmak, is­lâmiyyetin dışına çıkmak olur.

6) Bir işi, birkaç mezhebe göre yapmak, bu mezheblerden biri­ne göre sahîh olmazsa, câiz olmadığı sözbirliği ile bildirilmişdir. Kemâl ibni Hümâmın câiz demesi za’îfdir.

7) Bir mezhebe göre yapdığı işin eserleri devâm etmekde iken, başka mezhebi taklîd etmek câiz değildir. Meselâ, hanefî mezhe­bine uyarak, komşusunun evini satılan müşteriden şüf’a hakkı ile satın alıp, bu evde, şâfi’î mezhebine göre iş yapmak câiz olmaz).

38 — Dinde reformcu, (Taklîdciyi taklîd etmek harâmdır. Sa­hîh hadîsi işiten kimseye, bu hadîsi filânın ictihâdı ile karşılaşdır. Uygun ise amel et denemez. Hadîsin mensûh olup olmadığını araşdır denir. Fekat bu, ehliyyeti olanlar içindir. Ehliyyeti olmı­yanlar ise, (Bilmiyorsanız, bilenlerden sorunuz!) âyetine uyarak ehliyyetli kişilere sormalıdır. Bir kimse, müctehid imâmların hep­sini sever de, sünnete uygun olduğuna kanâ’at getirdiği yerlerde, onların herbirine tâbi’ olursa, iyi olur) diyor.

Taklîdciyi taklîd elbet harâmdır. Fekat, taklîdci müslimânın verdiği habere inanıp, bu habere göre hareket etmek, onu taklîd etmek olmaz. Bu hadîsi, filânın ictihâdı ile karşılaşdır, uygun ise, amel et denemez. Fekat, bu hadîs-i şerîfden kendi anladığını, mezheb imâmının ictihâdı ile karşılaşdır! Birbirlerine benzemi­yorlar ise, kendi anladığın ile amel etme! Mezheb imâmının anla­dığı ile amel et denir. Hindistândaki büyük islâm âlimlerinden Se­nâüllâh-i Pâni-pütî “rahmetullahi aleyh” 1225 [m. 1810] de vefât etmişdir. 1197 senesinde yazdığı (Tefsîr-i Mazherî)de, Âl-i İmrân sûresinin altmışdördüncü âyetinin tefsîrinde buyuruyor ki: Bir sa­hîh hadîs-i şerîf görülse ve bunun mensûh olmadığı bilinse ve me­selâ imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin “rahmetullahi aleyh” bir fetvâ­sı, bu hadîs-i şerîfe uygun olmasa, eğer dört mezhebden birisi, bu hadîs-i şerîfe uygun ictihâd etmiş ise, hanefî mezhebinde olanın kendi imâmının fetvâsına uymayıp, bu sahîh hadîse uygun ictihâd eden başka mezhebi taklîd ederek bu hadîs-i şerîfe uyması lâzım olur. [Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, bu hadîs-i şerîfin te’vîlli olduğunu anlıyarak, ma’nâsı açık olan diğer bir hadîs-i şerîfe uy­muşdur. Dört mezhebden biri böyle bir hadîs-i şerîfe uymuş ise, bizim de uymamız lâzım olur.] Çünki, İmâm-ı a’zam “rahmetulla­hi aleyh” (sahîh hadîs-i şerîf veyâ Eshâb-ı kirâmdan “rıdvânulla­hi teâlâ aleyhim ecma’în” birinin sözünü görürseniz, benim fetvâ­mı bırakıp, onlara uyunuz!) buyurdu. Böylece, icmâ’ın hâricine çıkılmamış olur. Çünki, Ehl-i sünnet âlimlerinin, dördüncü asrdan sonra, yalnız dört mezhebi vardır. Sünnî olan müslimânların amelde, ibâdet yapmakda, bu dört mezhebden başka, uyacakları bir mezheb yokdur. Bu dört mezhebden birine uymayan sözlerin bâtıl olduğu icmâ’ ile, sözbirliği ile bildirildi. Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin icmâ’ ile bildirdiği söz dalâlet, yanlış olmaz) buyu­ruldu. Nisâ sûresi yüzondördüncü âyetinde meâlen, (Mü’minlerin yolundan ayrılan kimseyi Cehenneme atarız) buyurulmuşdur. Dört mezheb imâmının ve bunların yetişdirdiği büyük âlimlerin, bir hadîs-i şerîfi görmemelerine imkân ve ihtimâl yokdur. Onlar­dan hiçbirinin bir hadîs-i şerîfe uymaması, bu hadîsin mensûh ve­yâ te’vîlli olduğuna icmâ’ olur. (Tefsîr-i Mazherî)den terceme te­mâm oldu. Görülüyor ki, bir mezheb imâmının bir ictihâdının bir hadîs-i şerîfe uymadığı görülünce, (mezheb imâmı bu hadîs-i şerî­fi işitmemiş veyâ buna uymamış) dememeli, (Bu hadîs-i şerîfin mensûh veyâ te’vîlli olduğunu anlamışdır) demelidir.

Dinde reformcu, otuzuncu maddede bildirdiğimiz yazısında, (Üsûl âlimlerinin, taklîdin lâzım olduğunu (Bilmiyorsanız, bilen­lerden sorunuz!) meâlindeki âyet-i kerîmeden çıkarmaları netîce­siz ve sakat bir muhâkeme ve istidlâldir) diyordu. Burada ise, (Ehliyyetli olmıyanlar (Bilmiyorsanız, bilenlerden sorunuz!) âye­tine uyarak, ehliyyetli kişilere sormalıdır) diyor.

39 — Dinde reformcu, onikinci konuşmasında, kelime oyunu yaparak, müslimânları aldatmağa çalışıyor. Diyor ki, (İmâm-ı Şâ­fi’î, süâl soran birisine, Resûlullah böyle buyurdu deyince, sen de bu hükmü kabûl ediyor musun demiş. İmâm-ı Şâfi’î, Resûlullah­dan bana kadar gelen söze, başımın üstünde demezsem, hangi yer beni kabûl eder demiş. Bunun için imâmlar taklîdden men’ etmiş, ictihâd kapısını göstermişlerdir. Hadîse aykırı ictihâd terk edilir. İmâm-ı Şâfi’î, sahîh hadîs bulursanız bana bildirin! Ben de onu tatbîk edeyim derdi. Hadîse muhâlif bir sözü Şâfi’îye nisbet et­mek câiz değildir. Sultân-ul-ulemâ denilen İzzüddîn bin Abdüs­selâm, mezhebinin za’îf olduğunu anladığı hâlde, isâbeti anlaşılan diğer bir mezhebi bırakıp kendi imâmını taklîdde ısrâr eden fakî­ha şaşılır. Hak ve isâbetin yalnız kendi imâmında olduğunu sanır. Gözlerini taklîd nasıl kör etmiş ki, bu hâle gelmişlerdir. Bunlar nerede, delîllerle berâber olan selef nerede dedi). Vâiz efendi ağ­zından da, (Bu büyük âlimin sözleri ma’kûldür. Fekat fukahânın çoğu, taklîd etdikleri mezheblerin üzerinde donup kalmışlardı. Adam, Muhammedî olmayı bırakıyor da, Hanefî veyâ Şâfi’î olu­yor) diyor.

Dinde reformcu, kendi söylediklerini, yine kendisi tasdîk edi­yor. Elbet, mason siyâseti böyle olur. Masonlar, niçin bütün dün­yâya yayılmışlar. Hep bu yalancı, aldatıcı siyâsetlerinden değil mi? Fekat, ilmihâl kitâblarını okumuş olan müslimânları aldata­mazlar. Ehl-i sünnet âlimleri bunların hîleli yazılarına gerekli ce­vâbları vermiş, hepsini rezîl etmişlerdir. Bu kıymetli kitâblardan birisi, Yûsüf-i Nebhânînin (Huccetüllahi alel’ âlemîn) kitâbıdır. Bu kitâbın sonundan birkaç sahîfe terceme edilerek, (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbına eklenmişdir. Fekat, bu kitâblardaki cevâbları bilmiyenlerin, okumıyanların aldanmalarından, uçuru­ma sürüklenmelerinden korkulur. Biz zâten bunun için kaleme sarıldık. Genç din adamlarının, bu yıkıcı fırtınaya kapılarak felâ­kete sürüklenmelerini önliyebilmek için, bu yalanlara cevâb ver­mek zorunda kaldık. Bunun için, (Şevâhid-ül-hak) ve (Es-sihâm­üs-sâibe li-eshâbid-de’âvî-yil-kâzibe) kitâblarından da terceme yapmayı uygun bulduk.

İmâm-ı Şâfi’înin “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurduğu gibi, her müslimân, sahîh olan hadîse elbet teslîm olur. Bunu bilmiyen hiçbir müslimân yokdur. Dinde reformcunun bunu delîl olarak ileri sürmesine şaşılır. Fekat o, bu sözü koz olarak kullanmakda­dır. Hâlbuki, bu sözün taklîd ve ictihâd ile hiçbir alâkası yokdur. Îmânı olan herkesin söyliyeceği bir sözdür.

Dinde reformcunun yüzlerce def’a tekrâr etdiği bir iftirâsı da,(Hadîse muhâlif ictihâd terk edilir) sözüdür. İctihâdlar yapılır­ken, bilinmiyen hadîsler vardı. Bu hadîs-i şerîfler ortaya çıkınca, talebeleri olan müctehidler, hocalarının bunlara muhâlif olan icti­hâdlarını terk etdiler. Çünki, dört mezhebin de imâmları, talebe­lerine böyle yapmalarını emr etmişdi. İmâm-ı Şâfi’înin bu emrle­rinden birkaçını, dinde reformcu da, yukarıda yazıyor. Şimdi, ye­ni hadîsler ortaya çıkmıyor ki, ictihâdlara muhâlif hadîs bulunsun. Hadîs-i şerîflerin hepsi haber verilmişdir. Dînin temel kitâbların­da, sahîh hadîslere muhâlif hiçbir hadîs-i şerîf yokdur. Şimdi yal­nız, mensûh oldukları için veyâ sıhhatinin delîlleri olmadığı için, müctehidlerin hükm çıkarmamış oldukları hadîsler vardır. Bunla­ra uymıyan ictihâdlar da, elbet bulunacakdır. Fekat böyle ictihâd­ların hepsi, sahîh hadîs-i şerîflerden çıkarılmışlardır.

Hindistân âlimlerinin büyüklerinden Senâüllah-i Pâni-pütî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Pâni-püt şehrinde vefât etmişdir. On cild olan (Tefsîr-i Mazherî)sinde, Âl-i İmrân sûresinin altmışdör­düncü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruyor ki, Allahü teâlâ, [Nisâ sûresi, 58.ci âyetinde] (Ülül-emre itâ’at ediniz) buyurdu. Bunun için, Âlimlerin, Velîlerin, sultânların ve hükûmetin, islâ­miyyete uygun olan emrlerine itâ’at etmek vâcibdir. İslâmiyyete uygun olmıyan şeylerde itâ’at etmek, onları Allahü teâlâya şerîk, ortak yapmak olur. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” (Günâh olan şeyde hiç kimseye itâ’at olunmaz. İslâmiyyete uygun şeyler­de itâ’at olunur) dediğini, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvüd ve Nesâî “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” haber verdiler. Hadîs-i şe­rîfde, (Hâlıka ısyân olan şeyde, mahlûka itâ’at olunmaz) buyurul­du. Hükûmetlerin, Hâlıka isyân olan emrlerine, kanûnlarına kar­şı gelmek, isyân etmek câiz değildir. Fitne çıkarmak büyük gü­nâhdır. Müslimân Hâlıka da, devlete de ısyân etmez. Günâh ve suç işlemez. Bunu başarmak her zemân çok kolaydır. Bir kimse,sahîh olan ve nesh edilmiş olmıyan bir hadîs öğrenirse ve mese­lâ imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin “rahmetullahi teâlâ aleyh” icti­hâdının, bu hadîse uygun olmadığını anlarsa ve dört mezhebden biri bu hadîse uygun ictihâd etmiş ise, bu kimsenin bu hadîse uy­ması vâcib olur. Bu hadîse uymazsa, mezheb imâmını Allahü te­âlâya şerîk yapmış olur. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe buyurdu ki, (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” her hadîsi, başımın üstündedir. Eshâb-ı kirâmın sözlerini de tercîh ederim. Tâbi’înin sözleri, bizim sözlerimiz gibidir). İmâm-ı a’zamın bu sözünü, Beyhekî (Medhal) kitâbında haber verdi. İmâm-ı a’zamın, (Ha­dîs-i şerîf varsa ve Eshâb-ı kirâmın sözü varsa, benim sözümü bı­rakınız) dediğini, (Ravdat-ül’-ulemâ) bildiriyor. Yukarıda, (Dört mezheb imâmlarından birisi, bu hadîs-i şerîfe uygun ictihâd et­miş ise) dedik. Çünki, bu hadîs-i şerîfe uygun ictihâd yok ise, ic­mâ-i ümmetden ayrılmış olur. Üçüncü veyâ dördüncü asrdan sonra, (Ehl-i sünnet-vel-cemâ’at) mezheblerinden yalnız dördü kaldı. Öteki mezhebler unutuldu. Bu dört mezhebden hiçbirine uymıyan bir fetvânın sahîh olmadığını, islâm âlimleri icmâ’ ile bildirdiler. Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin icmâ’ ile bildirdiği söz dalâlet olmaz!) buyuruldu. Nisâ sûresinin yüzondördüncü âye­tinde meâlen, (Mü’minlerin yolundan ayrılanı, döndüğü tarafa sürükler ve Cehenneme atarız) buyuruldu. Dört mezheb imâmı­nın ve bunların talebesi arasında bulunan âlimlerin sahîh olan hadîslerden birini işitmemiş olmaları imkânsızdır. Bu imâmlar­dan birinin, bir hadîs-i şerîfe uygun ictihâd etmemiş olması, bu hadîsin mensûh veyâ te’vîlli olduğunu gösterir. Tesavvuf büyük­lerinin hiçbiri, dört mezhebden ayrılmamışdır. Dört mezhebden ayrılmak, islâmiyyetden ayrılmak olur. Câhillerin, Evliyâ ve şü­hedâ mezârlarına giderek, kabre secde etmeleri, kabr etrâfında dönmeleri, üzerinde ışık yakmaları, nemâz kılmaları, her sene bayram yapar gibi kabr başında toplanmaları câiz değildir. Bun­lar, hadîs-i şerîflerle yasak edilmişdir. (Tefsîr-i Mazherî)den ter­ceme temâm oldu. Her müslimânın, dört mezhebden birini tak­lîd etmesi lâzımdır.

[Müctehid olmıyan her müslimânın dört mezhebden birine uy­masının vâcib olduğu, dört mezhebden birine uymıyanın (Ehl-i sünnet) olmadığı, Ehl-i sünnet olmıyanın da, sapık veyâ kâfir ol­duğu, (Bahr-ür-râık), (Hindiyye) ve (El-Besâir) kitâblarında yazı­lıdır. Bu kitâbların, bu yazıları, İstanbulda basdırılmışdır].

Mezheb imâmının bildirdiği bir mes’eleye muhâlif bir hadîs-i şerîf görülürse, bunu mezheb imâmı veyâ talebesi olan müctehid­ler görmüş olup mensûh olduğu veyâ delîli noksan olup sıhhati sâ­bit olmadığı bilinmeli. Bu mes’elenin başka sahîh hadîsden alın­mış olduğu düşünülmelidir. O hâlde, bugün Ehl-i sünnet kitâbla­rına yazılmamış sahîh hadîs yokdur. Hatâlı olan ictihâdlara ve bunları taklîd edenlere de bir sevâb verileceği unutulmamalıdır. Bu zemânda, dört mezhebin hiçbirinde, sahîh hadîse muhâlif bir ictihâd yokdur. İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh” abdest al­mağı anlatmağa başlarken buyuruyor ki, (Mukallidin müctehid­lerden gelen haberlerin delîllerini araması lâzım değildir). Mücte­hidin delîlini aramak ve öğrenmek bize emr olunmadı. Yalnız ona uymamız emr olundu. Bunun için, hiçbir ictihâdı beğenmemek câ­iz değildir. Bir ictihâdı beğenmemek, onun çıkarılmış olduğu âye­ti veyâ hadîs-i şerîfi beğenmemek olur. Herkes kendi mezhebinin isâbetli olduğuna inanmalıdır. Kendi mezhebinin za’îf, başka mez­hebin isâbetli olduğunu anlıyan âlimin, o mezhebe geçmesi lâzım­dır. Zâten böyle yapmıyan bir âlim yokdur. Görülüyor ki, kendi mezhebi üzerinde donup kalan fıkh âlimi yokdur. Böylece mez­heb değişdirmiş olan birçok âlimin ismleri, (Mîzân-ül-kübrâ)nın önsözünde yazılıdır.

Bir doktorun asabiyyeci, dâhiliyyeci ismini alması, doktorluğu bırakmak demek olmıyacağı gibi, Şâfi’î olmak, Hanefî olmak da, Muhammedî olmağı bırakmak değildir. Çünki, Şâfi’î de, Hanefî de Muhammedîdir. Muhammedî olmak için, imâm-ı Şâfi’î, Hane­fî, Mâlikî veyâ Hanbelîden “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” birine tâbi’ olmak lâzımdır. Hattâ, sapık olan yetmişiki fırkadan olanlar da, Muhammedîdir. Muhammedî olmıyan kâfirdir. Dinde reformcu, bu sözü ile de, milyonlarca müslimâna kâfir demekde­dir. Müslimâna karşı böyle söyliyen kimsenin kara câhil veyâ is­lâm düşmanı bir zındık olduğu anlaşılır.

40 — Dinde reformcu, ne diyeceğini şaşırmış bir sinirlilikle, (Gerçeği söylemekde kimseden pervâsı olmıyan zatlar, taklîdcili­ğin, münâkaşa etmek, meşhûr olmak, menfe’at sağlamak ve alış­kanlıkdan ileri geldiğini söylemişlerdir.

İmâm-ı Süyûtî, her asrda ictihâd farz-ı kifâyedir dedi. Her asr­da müctehid bulunması farzdır. Bunların mutlak müctehid olması lâzımdır. (Mutlak müctehid dördüncü asrdan sonra kalmamışdır. Sonra birkaç mutlak müctehid geldi ise de, bunların ictihâdları, tahsîl gördüğü mezhebin imâmının ictihâdına uygun düşdüğü için, ona intisâb etmiş sayılır) sözü doğru değildir. Bunun için bir kim­se dört mezhebden birini taklîd etmeksizin müstakil bir ictihâd yolu tutsa, kimsenin ona i’tirâz etmeğe hakkı yokdur. Böyle yeti­şen mutlak müctehidlerden biri 1250 [m. 1834] senesinde ölmüş olan imâm-ı Muhammed Şevkânî hazretleridir. Bunun mezhebi, bilinen mezheblerin en kuvvetlisi, sözü de en sağlamıdır) diyor.

Dinde reformcu, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, gerçeği söylemekden korkduklarını ileri sürü­yor. Bu sözü de, iftirâdır. Hakîkati her asrda söylemişlerdir. Dâ­imâ, Emr-i ma’rûf yapmışlardır. Bu sebebden şehîd edilenleri çokdur. İslâmiyyetde mezhebcilik yokdur ki, buna sebebler aran­sın. Bugün dört mezheb vardır. Bunların hiçbiri kimseye mahsûs değildir. Her müslimân, dilediği mezhebe uyar. Çünki, dördü de hakdır. Dördü de doğrudur. Dördü de, Ehl-i sünnetdir. Dördü de, Muhammedîdir. Dört mezhebe uyanların hepsi birbirlerini kar­deş bilirler. Hepsinin îmânları, i’tikâdları aynıdır. Yapdıklarının çoğu da aynıdır. İhtilâflı bir kaç işi yapmakda ayrılmışlardır. Bu ayrılıkları da, Allahü teâlânın mü’minlere olan rahmetidir, ni’me­tidir.

Büyük âlim, zâhirî ve bâtınî ilmlerin mütehassısı Abdülveh­hâb-ı Şa’rânînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” dindeki yüksek dere­cesini bilmiyen din adamı yokdur. Bunu yalnız mezhebsiz müsli­mânlar ve dinde reformcular inkâr ederler. Bu yüce âlim, (Mîzân­ül-kübrâ) kitâbının önsözünde buyuruyor ki, (Dört mezhebin imâmları ve onları taklîd eden âlimlerin hepsi, her müslimânın dört mezhebden dilediğini taklîd etmekde serbest olduğunu ve bir mezhebden başka mezhebe intikâl etmenin câiz olduğunu ve harac olduğu zemânlarda, başka mezhebin taklîd edileceğini bil­dirdiler. Allahü teâlâ, mü’minlerin dört mezhebe ayrılmalarını ve bunun, kulları için fâideli olacağını ezelde takdîr ve irâde buyur­du. Amelde mezheblere ayrılmakdan râzı olduğunu, Habîbi vâsı­tası ile bildirdi. Böyle irâde etmeseydi, böyle olmazdı ve râzı ol­masaydı Resûlü, bu ayrılığın rahmet-i ilâhiyye olduğunu bildir­mezdi. İ’tikâdda ayrılmayı yasak etdiği gibi, amelde mezheblere ayrılmayı da yasak ederdi. Her işin bir (Azîmet) ya’nî güç tarafı ve (Ruhsat), ya’nî, kolay tarafı vardır. Bir işin, bir mezhebde azî­meti vardır. Başka mezhebde ruhsatı bildirilmişdir. Azîmeti yapa­bilecek kimsenin, mezheblerin kolaylıklarını toplaması câiz değil­dir. Böyle yapmak, dîni oyuncak yapmak olur. Ruhsatlar, azîmeti yapmakdan âciz olanlar içindir. Âciz olmıyanın, kendi mezhebin­deki ruhsatı da yapmaması iyi olur. Elinden geldiği kadar azîmet­le amel etmelidir. Müctehid olmıyanların, bir mezhebi seçip, her işlerinde bu mezhebi taklîd etmeleri lâzımdır. Nazar ve istidlâl yo­lu ile Nassdan hükm çıkaracak dereceye yükselince, kendi ictihâ­dına tâbi’ olması lâzımdır. İmâm-ı Ahmed bin Hanbelin, ilminizi imâmlarınızın aldıkları kaynakdan alınız. Taklîdcilikde kalmayı­nız sözü, böyle olduğunu göstermekdedir. Abdülmelik bin Ebû Muhammed-ül-Cüveynî, (vefâtı 478 [m. 1085]), (Muhît) kitâbın­da, (Gücü yetenlerin, dört mezhebde azîmet olan yolda bulunma­ları (Vera’) ve (Takvâ) olur. Çok iyi olur. Âciz olanların dört mez­hebin ruhsatlarını yapması câiz olur. Fekat ruhsat için, o mezheb­deki şartlarına ri’âyet etmesi lâzımdır) buyurdu.

İmâm-ı Süyûtî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Müc­tehid iki dürlü olur: Müctehid-i mutlak ve müctehid-i fil mezheb. Müctehid-i fil mezheb olan âlim, kendi mezheb imâmına uymaz. Kendi re’yi ile fetvâ verir. Fekat delîlleri mezheb imâmının kâide­lerine göre arar. Bu kâidelerin dışına çıkamaz. Dört mezheb imâ­mından sonra, mutlak müctehid hiç yetişmedi. Ya’nî, hiçbir âlim mutlak müctehid olduğunu iddi’â etmedi. Yalnız, Muhammed Ce-rîr-i Taberî bu iddi’âda bulundu ise de, hiçbir âlim bu sözünü ka­bûl etmedi.)

Şeyh İzzeddîn bin Cemâ’a, başka bir mezhebe göre fetvâ verdi­ği zemân, o mezheb imâmının bu iş için koyduğu şartların hepsini bildirir ve bunları da yapmasını söyler, bu şartlardan birini yap­mazsan ibâdetin sahîh olmaz derdi. Çünki, mezheblerin kolaylık­larını yapmak, meşakkat bulunduğu zemân ve ancak bütün şartla­rını yerine getirmekle câiz olur.

Kadına eli dokununca, Şâfi’î mezhebinde abdest bozulur. Ha­nefîde bozulmaz. Kadına eli değen bir Şâfi’înin, abdest alması mümkin iken, bunun Hanefî mezhebini taklîd ederek, bozulmuş abdesti ile nemâz kılması sahîh olmaz. Bunun Hanefî mezhebini taklîd edebilmesi için abdest almasında harac, meşakkat, güçlük bulunması, ya’nî abdest almasının mümkin olmaması ve abdestde ve nemâzda, Hanefî mezhebine göre farz ve vâcib olan şeylerin hepsini yapması lâzımdır.) (Mîzân)dan terceme burada temâm ol­du.

Dinde reformcu, âlimlerin, her asrda müctehid-i fil-mezheb bu­lunabilir sözünü ele alarak, dört mezhebi taklîd etmiyen mutlak müctehid yetişeceğini yazıyor. Şevkânî (hazretleri!), böylece yeni mezheb getirmişdir diyerek, kendi gibi bir dinde reformcuyu öv­mekdedir. Büyük âlim seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri, (Şevkânî gibi kimseler, dinde söz sâhibi olmakdan çok uzakdır. Şevkânînin sözü, din işlerinde sened olamaz. Şevkânînin, (İbni Abbâs tefsîri, aslâ tefsîr değildir) dediğini yazıyorsunuz. İbni Ab­bâs tefsîri diye bir kitâb yokdur. Abdüllah ibni Abbâs “radıyalla­hü anhümâ” kitâb yazmadı. Kendisi Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” kıymetli sohbetlerine devâm etmiş ve Cebrâîl aleyhisselâmı görmüş ve Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasın­da en âlimlerden biri olarak tanınmış olduğundan, hadîs-i şerîfler için olduğu gibi, ba’zı âyet-i kerîmeler için de, beyânâtda bulun­muşdur. Tefsîr âlimlerimiz, bu yüksek beyânları alarak, tefsîrleri­ni süslemişlerdir. Beydâvî tefsîri bunlardandır. Bu, tefsîrlerin pek yüksek derecede olduklarını, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmiş­lerdir. Şevkânînin sözünü düzeltmek lâzımdır. Bunu düzeltmek için de, yüksek olan (Üsûl-i hadîs) ilminin ince kâidelerini bilmek lâzımdır. Şevkânînin bu derecelere erişmiş olması ise, belli değil­dir. Çünki, o makâmlarda bulunsaydı, büyük âlimlerin kâideleri­ne uymayan sözde bulunmazdı) demekdedir. Kuveyt müftîsi Mu­hammed bin Ahmed Halef’in (Cevâb-üs-sâil) kitâbının altmışdo­kuzuncu sahîfesinde, Şevkânînin, Zeydî fırkasından olduğu yazılı­dır. Şevkânînin birkaç kitâbı, meselâ (İrşâd-ül-fuhûl) kitâbı uzun incelenirse, onun (Takıyye) yapdığı görülür. Ya’nî, Zeydî fırka­sından olduğunu saklamakda, kendisini Ehl-i sünnet olarak tanıt­makdadır. Çünki, Ehl-i sünnet arasında bulununca, takıyye yap­maları farz imiş. Şevkânî, kitâbında, her konuda, ismleri ve kitâb­ları unutulmuş, fitneleri söndürülmüş olan eski sapık fırkalardaki âlimlerin ismlerini ve sözlerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözleri arasına yazıp, aralarında tartışma yapmakda, reformcu ve mez­hebsiz olanları haklı göstermekdedir. Mutlak ictihâdın kıyâmete kadar devâm edeceğini savunmakda, İbni Abdüsselâmın ve tale­besi İbni Dakîk-ul-ıydin (vefâtı 702 [m. 1302]) ve bunun talebesi İbni Seyyidin-nâsın ve talebesi Zeyn-uddîn-i Irâkînin (vefâtı 806 [m. 1404]) ve talebesi İbni Hacer-i Askalânînin ve başkalarının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” mutlak müctehid oldukları­nı yazmakdadır. Böylece, Ehl-i sünnet mezhebini sinsice içerden yıkmağa ve kendini âlimler arasında hakem olarak, hepsinden üs­tün bir müctehid olarak tanıtmağa çalışmakdadır. Ana dili olan arabî yüzlerce kitâb okumuş olduğunu ve âlimler arasında hakem­lik yapdığını gören genç din adamları, Şevkânîyi müctehid zan et­mekde ve gösterdiği zararlı yola saparak, Ehl-i sünnetden ayrıl­makdadırlar.

Muhammed Şevkânî, 1173 [m. 1760] da tevellüd, 1250 [m. 1834] de vefât etmişdir. (İrşâd-ül-fuhûl) kitâbında diyor ki: ((Tak­lîd) bir kimsenin re’yini ya’nî ictihâdını, delîlini bilmeden kabûl etmekdir. Bir kimsenin rivâyetini, verdiği haberi kabûl etmek, ri­vâyet olunan kimsenin sözünü kabûl etmekdir. Âlimlerin çoğuna göre, mesâil-i şer’ıyyede, ya’nî amelde, taklîd aslâ câiz değildir. İbni Hazm, bunda icmâ’ olduğunu bildirdi. Mâlikî mezhebinin böyle olduğunu Kurâfî bildirdi. Şâfi’î ve Ebû Hanîfe de, bizi tak­lîd etmeyin dediler. Ölüleri taklîd etmek câiz olmadığında icmâ’ vardır. Üsûl âlimlerinin çoğunun bunu bildirmediklerine şaşılır. Dört imâma tâbi’ olanların çoğu, âmî olanın taklîd etmesi vâcib­dir dediler. Böyle söyliyenler mukallid oldukları için, sözleri huc­cet olamaz. Eshâb ve tâbi’în zemânında taklîd yokdu. Birbirlerin­den Kitâbı ve sünneti sorup öğrenirlerdi. (Bilenlerden sorunuz!) âyeti de, hükm-i ilâhîyi sorunuz demekdir. Bilenlerin re’yini soru­nuz demek değildir. (İhtilâf etdiğiniz şeyleri Allaha ve Resûlüne havâle ediniz!) âyeti, taklîdi men’ etmekdedir. Resûlullah “sallal­lahü aleyhi ve sellem”, bir yere gönderdiği Eshâbına, (Sünnetde bulunmıyan şeyleri re’yiniz ile bulup hükm ediniz!) buyururdu. Müctehidi taklîd eden kimse, onu islâmiyyetin sâhibi yapmış olur. Bu ise, Resûlullaha mahsûsdur.)

Âlimlerin çoğuna göre amelde taklîd câiz değildir demesi, Şev­kânînin kendi görüşüdür. Müctehidlerin birbirlerini taklîd etme­leri câiz olmadığını ileri sürerek, böyle söylemekdedir. İbni Hazm (vefâtı 456 [m. 1064]) gibi bir sapığı kendine şâhid gösteri­yor. Dört mezheb imâmları, avâmın başkasını taklîd etmiyecek­lerini bildirmemişdir. Bunu, dahâ önce uzun yazdık. Ölüler taklîd edilmez sözü ise Şevkânînin bağlı bulunduğu şî’î fırkasının inanç­larından biridir. Ehl-i sünnet âlimlerinin böyle söylemediklerine şaşması da, bu şî’î inancına çok bağlı bir sapık olduğunu göster­mekdedir. (Dört mezhebdeki fıkh âlimleri taklîdci oldukları için sözleri huccet olmaz) demesi de, Şevkânînin kendi sapık ve şid­detli te’assubu ile bocaladığını gösteriyor. Mukallid olan fıkh âlimleri, mezheb imâmını taklîd eder, kendiliğinden söylemez de-diğine göre, mukallid olan âlimlerin sözü, mezheb imâmının sözü olur. Bunun ise, huccet olduğu, kendi sözünden de anlaşılmakda­dır. Eshâb-ı kirâm zemânında, elbette taklîde lüzûm yokdu. Çün­ki, hepsi müctehid idi. Tâbi’înden mukallidlerin, müctehidlerden katkat fazla olduğunu gösteren binlerce misâl, kitâbları doldur­makdadır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâkim ola­rak gönderdiği Eshâbına re’yleri ile hükm etmelerini emr buyur­duğunu kendi de yazmakdadır. Böylece, kendi iddi’âlarını kendi­si çürütmekdedir. Allahü teâlâ, Ehl-i sünnetin haklı olduğunu, ona da söyletmişdir. Görülüyor ki, mezhebsizler ile dinde reform­cular, Şevkânînin ağzından konuşmakdadırlar. Reşîd Rızâ, Ehl-i sünneti şaşırtmak için, Ehl-i sünnet olmayan bu sapığı mutlak müctehid olarak göstermekdedir. Şevkânînin mezhebsiz olduğu ve bir mezhebi taklîd edenlere müşrik ve kâfir dediği ve mezheb­sizlerin bunu müctehid olarak gösterdikleri, Hindistânda yazılmış olan (Usûl-ül-Erbe’a) kitâbında da yazılıdır.

41 — Reşîd Rızâ, onüçüncü konuşmasında, (İmâm-ı Ahmed, Ebû Dâvüde, dinde kimseyi taklîd etme! Eshâbdan nakl edilenle­ri al! Eshâbdan sonra gelenlere tâbi’ olup olmamakda serbestsin, dedi. Tâbi’ olmak, taklîd etmek değildir. Taklîd nereden aldığını bilmeden, delîline bakmadan, sözüne, re’yine uymakdır. Hanbelî mezhebi, hadîs mezhebidir. Bu mezhebe tâbi’ âlimlerden hiçbiri, imâmlarının re’ylerine karşılık hadîsi terk etmemişdir. Taklîdcilik, aklı fâidesiz hâle getirir. Âlimlerin re’y ve ictihâdlarını nasslarla karşılaşdırıp, nasslara muhâlif olanlarını terk eden, âlimlerin söz­lerini terk etmiş olmaz. İctihâdlara uymak farz olmadığı gibi, uy­mayan fâsık ve kâfir olmaz. Müctehid imâmlar ve talebeleri, onla­rın re’y ve ictihâdlarını kabûl etmenin lâzım olduğunu söylemedi. İmâm-ı Ebû Hanîfe, bu benim ictihâdımdır. Dahâ iyisini söyli­yen olursa, ona uyarım dedi. Hârûn-ür-reşîd, imâm-ı Mâlikin ic­tihâdlarına uymağı emr etmek isteyince, imâm-ı Mâlik, böyle yapma! Bir yerde bilinmeyen hadîs, başka yerde bilinmekdedir dedi. Tek kişinin bildirdiği hadîs, zan ifâde eder. Böyle olan ha­dîs, sahîh olsa bile, âmme (ya’nî millet) menfe’atine muhalif olursa terk edilir. Böyle yapmakla sünnet terk edilmiş olmaz. Kuvvetli delîl karşısında terk edilmiş olur. Hazret-i Ömerin talâk ve mut’a için olan ictihâdı böyledir. Hazret-i Ömer, hadîse mu­hâlefet etdi denilemez) diyor ve vâiz efendi ağzından da: (Ey fa­zîletli genç! Artık, senin derin ve geniş bilgini kabûl ediyorum) diye yazarak, kendisini övüyor. Yine vâiz efendi ağzından şöyle yazıyor:

(Taklîdciliğin tek zararı, mezhebinin kitâblarına saplanıp, ha­dîs kitâblarını ihmâl etmek bile olsa, kötülüğünü isbât eder) di­yor.

Dört mezheb imâmlarının hepsi “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, kimseyi, hattâ beni taklîd etme! Eshâb-ı kirâmdan nakl edilenleri al dediler. Çünki talebelerinin içinde de, müctehidler vardı. Müctehidin böyle yapması lâzımdır. Fekat, (Eshâb-ı kirâmdan sonra gelenlere tâbi’ olup olmamakda serbestsin) demesi doğru değildir. Çünki müctehidin başka müctehide tâbi’ olması câiz değildir. (Mîzân)da diyor ki, (İctihâd derecesinde olan bir âli­min, ya’nî (Edille)yi bulup, bundan hüküm çıkaran âlimin başka­sını taklîd etmesi câiz değildir. Fekat avâmın müctehidi taklîd et­mesi vâcib olduğunu âlimler bildirmişlerdir. Müctehid olmıyan kimse, müctehidi taklîd etmezse, dalâlete düşer demişlerdir. Müc­tehidlerin hepsi, islâmiyyetden buldukları delîllerden hükm çıkar­mışlardır. Hiçbir müctehid, Allahın dîninde kendi re’yi ile konuş­mamışdır. Mezhebler, Kitâb ve Sünnet iplikleri ile dokunmuş bi­rer kumaş gibidir. İctihâd derecesine yükselmiyen herkesin, ibâ­det yaparken dört mezhebden, dilediğini seçip, bunu taklîd etme­si lâzımdır. Çünki, mezheblerin hepsi, Cennete giden yolu göster­mekdedir. Mezheb imâmlarından birine dil uzatan kimse, kendi câhilliğini göstermiş olur. Meselâ, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin, ilminin, ve­ra’ının ve ibâdetinin çokluğunu ve ahkâm çıkarmakdaki titizliğini ve ihtiyâtlı davranışlarını, selef ve halef âlimleri sözbirliği ile bil­dirmişlerdir. Böyle bir yüce İmâm için, Allahın dînine, kendi re’yi ve görüşü ile, Kitâba ve Sünnete muhâlif bir söz karışdırdı demek­den Allaha sığınmalıdır. Her müslimânın, mezheb imâmlarına karşı edebli davranması lâzımdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin derecesinin yüksekliğini ancak keşf sâhibi olan Evliyânın büyük­leri anlıyabilmişlerdir).  

Hanbelî mezhebindeki âlimlerin, hadîsi terk etmediklerini söy­lemek, diğer üç mezheb imâmlarına çamur atmakdır. Her mezheb imâmı, sahîh hadîs görünce, benim ictihâdımı bırak dediklerini, dinde reformcu da yukarıda bildirmişdi. Şimdi bunu inkâr etmek­dedir. Taklîdcilik, aklı fâidesiz hâle getirir sözü de, söyliyenin ka­ra câhilliğini gösteriyor. Allahın dîni, aklın, fehmin, idrâkin üstün­dedir. Akl oraya çıkmağa zorlanırsa kanatları kırılır, fâidesiz olur. Din işlerinde aklı koruyan en büyük ilâc, müctehidleri taklîd et­mekdir. Âlimlerin re’y ve ictihâdlarını nasslarla karşılaşdırmak müctehidlerin yapabileceği işdir. İctihâddan ve tefsîrden ve hadîs­den haberi olmıyan bizim gibi câhiller için, mezheb imâmımızın büyüklüğünü kabûl edip, inanıp, onu taklîd etmekden başka çâre yokdur. Bizim gibi avâmın mezheb imâmına uymasının vâcib ol­duğunu, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. (Mîzân-ül­kübrâ)nın önsözünde, altmışsekizinci sahîfede vesîkaları ile bir­likde yazılıdır. Mezheb imâmının ictihâdına uymıyan fâsık olur. Dört mezhebin icmâ’ ve ittifâk ile bildirdiği ve her memlekete ya­yılmış olan bir hükmü kabûl etmiyenin kâfir olacağını, fıkh kitâb­ları [meselâ (İbni Âbidîn) vitr nemâzı başında] bildiriyor. Dinde reformcular, bunun için, bu kıymetli kitâba, Hanefî mezhebinin temel direklerinden biri olan ibni Âbidîn hazretlerine “rahmetul­lahi aleyh” ateş püskürüyorlar. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rah­metullahi aleyh”, ictihâd etdiği zemân, bu benim ictihâdımdır. Gücümün yetdiği kadar yapabildim. Bundan dahâ iyi ictihâd eden olursa, onun doğru olması dahâ kuvvetlidir, buyurdu. Ona uyarım demedi. Âyetde ve hadîsde açıkca bildirilmediği hâlde mezheb imâmlarının halâl, harâm, vâcib dedikleri şeyler vardır. Âyetden ve hadîsden işâretler bulmadıkça, bunları söylememiş­lerdir. Dört mezheb imâmları, gökdeki yıldızlar gibidir. Başkala­rı, yerde dolaşan insanlar gibidir. Bunlar, yıldızın sudaki hayâlini görüp de, onları tanıdıklarını zan ederler. Halîfe Hârûn-ür-Reşîd, imâm-ı Mâlikin yanına geldi. (Kitâblarını her tarafa yaymağı ve ümmetin yalnız bunlara uymasını istiyorum) dedi. İmâm hazret­leri, yâ Emîr-el mü’minîn! Amelde âlimlerin ihtilâf etmesi, Alla­hü teâlânın bu ümmete rahmetidir. Her müctehid, sahîh bildiği delîle tâbi’ olur. Hepsinin çıkardığı hükm hidâyetdir. Hepsi Allah yolundadır dedi. Böylece bütün mezheblerin, ya’nî müctehidlerin doğru yolda olduğunu bildirdi. Hadîsleri bırakmamalı, ictihâdları bırakmalı diye direnen dinde reformcunun, mu’âmelâtda za’îf ha­dîsin terk edileceğini bildirmesi de, pek garîbdir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, ictihâd yaparken, za’îf hadîsle­ri, hattâ Eshâb-ı kirâmdan birisinin sözünü kendi re’yine tercîh ederdi. Za’îf hadîsler ancak (Fedâil) olan ibâdetlerde delîl olur. Ya’nî fedâil, za’îf hadîslere uyarak da yapılır. Farz, vâcib ve müek­ked sünnet olan ibâdetlerde ancak meşhûr ve sahîh hadîsler delîl olurlar. Bir işin böyle bir delîlini ararken veyâ böyle hadîs-i şerîf­lerle veyâ âyet-i kerîmelerle bildirilmemiş olan bir işin nasıl yapı­lacağını ictihâd ederken, ya’nî bu işe benziyen başka bir işin delî­lini ararken, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, za’îf hadîs-i şerîfi kendi re’yine tercîh ederdi. Ya’nî, kendi re’yini değil, za’îf hadîsin gösterdiği delîli tercîh ederdi. Çünki imâm-ı Beyhe­kînin (El medhal) kitâbında bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Kur’ân-ı kerîme tâbi’ olmak, hepinize farzdır. Onu terk etmeniz için hiç­bir özr olamaz. Kur’ân-ı kerîmde bulamadığınız işlerde, sünneti­me uyunuz. Sünnetimde de bulamazsanız, Eshâbımın sözüne uyunuz! Çünki, Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyeti bulursunuz. Eshâbımın ihtilâfı, sizin için rah­metdir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, amelde, ibâdetlerde, mezheb imâmlarından herhangi birini taklîd edenin hidâyete kavuşacağını göstermekdedir. Bu da, mezheblerin hepsinin hidâyet olduğuna şâhiddir. Dinde reformcunun, talâk ve müt’a için hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ictihâdı demesi de, hakîkate uygun değil­dir. Çünki, Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri buna muhâlefet etmedi ve ic­mâ’-ı Sahâbe hâsıl oldu. Müt’a, câiz olmıyan bir nikâhdır. Bu nikâ­hın nasıl olduğu, (Se’âdet-i ebediyye) kitâbında açıklanmışdır.

Bir mezhebi taklîd etmek, hadîs kitâblarını okumağı terk etmek olduğunu söylemesi de, şaşılacak şeydir. Bugün dünyâ kütübhâne­lerini dolduran, binlerce hadîs kitâblarını yazanlar, şerh edenler, neşr edenler, hep Ehl-i sünnet âlimleridir “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în”. Ehl-i sünnet âlimlerinin herbiri, amelde birer mezhe­bi taklîd etmekdedir. İmâm-ı Hamdân bin Sehl “rahmetullahi aleyh” diyor ki, (Kâdî, ya’nî hâkim olsaydım, hadîs kitâbları oku­yup da, fıkh kitâbları okumıyan ve fıkh kitâbları okuyup da, hadîs kitâbları okumıyan âlimlerin ikisini de habs ederdim. Mezheb imâmlarımızın, hadîs ilmine nasıl sarıldıklarını ve fıkh üzerinde na-sıl çalışdıklarını, yalnız birisi ile iktifâ etmediklerini görmüyormu­sunuz?). Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi, Allahın dîninde kendi re’yi ile, kendi kıyâsı ile konuşmağı zem ve men’ etmişlerdir. Men’ et­mekde en ileri giden, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” olmuşdur. Bunun ve diğer mezheb imâmlarının bu sözleri, (Mîzân-ül-kübrâ)da yazılıdır. Böyle söyliyen âlimler için, (İctihâd yaparken nassdan ayrıldılar. Re’y ve kıyâs ile, hadîs-i şerîflere mu­hâlif ictîhad yapdılar) demek bir müslimâna yakışır mı? Resûlulla­hın “sallallahü aleyhi ve sellem” vârisleri olan mezheb imâmlarımız için böyle düşünmek bile câiz değildir. Böyle söyliyenler, vâris ol­duklarını bildiren hadîs-i şerîfi inkâr etmiş oluyorlar. Kendileri ha-dîs-i şerîfden ayrılmış oluyorlar. Bundan başka, sâlih müslimânlara sû’i zan ve iftirâ etmiş oluyorlar. Bunun ikisi de büyük günâhdır. Harâm irtikâb etdikleri için, tevbe etmeleri lâzımdır.

42 — Dinde reformcu, kitâbının sonunda, (Birini taklîd etmek, ilmin ve idrâkin karşısında büyük bir mâni’dir. Müctehidlerin, ic­tihâd ederek çıkardıkları hükmler, hep aynı yerden değildir. Ba’zıları Kitâbdan, ba’zıları Sünnetden çıkarılmışdır. Bunun için de, ba’zıları üzerinde görüş farkları meydâna gelmişdir) diyor.

Dinde reformcu, içinden çıkamıyacağı büyük bir da’vâya atıl­dığı için bocalamakdadır. Müslimânların, bundan evvelki madde­de yazılı hadîs-i şerîfe ve dahâ önce bildirilmiş olan âyet-i kerîme­ye uyarak mezheb imâmlarını taklîd etmelerini bir dürlü hazm edemiyen bu zevallı adam, taklîdi kötülemek için, akla ve ilme da­yanan sebebler bulamayınca, taklîdin ilme ve düşünmeğe mâni’ olacağını ileri sürüyor. Bunun cevâbını bundan önceki maddede bildirmişdik. Âyet-i kerîmenin ve hadîs-i şerîfin emrine uymanın, böyle zararlara yol açacağını söylemek müslimânlık mıdır, değil midir? Bunun cevâbını, sayın okuyucularımızın anlayışlarına ve insâflarına arz ediyoruz.