07.ÇOK LÜZÛMLU BİLGİLER


ÇOK LÜZÛMLU BİLGİLER

(Mîzân-ül-kübrâ)da kırkbirinci sahîfesinden başlıyarak diyor ki:

Din kardeşim iyi düşün! Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel­lem”, Kur’ân-ı kerîmde icmâlen bildirilenleri, ya’nî kısa ve kapa­lı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerîm kapalı kalır­dı. Resûlullahın vârisleri olan mezheb imâmlarımız “rahmetulla­hi aleyhim ecma’în” hadîs-i şerîflerde mücmel olarak bildirilenle­ri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asrda gelen âlimler, Resûlullaha tâbi’ olarak, mücmel olanı açık­lamışlardır. Nahl sûresinin kırkdördüncü âyetinde meâlen, (İn­sanlara indirdiğimi onlara beyân edesin) buyuruldu. Beyân et­mek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimelerle ve başka sûretle anlatmak demekdir. Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklıyabilselerdi ve Kur’ân-ı ke­rîmden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları teblîg et derdi. Beyân etmesini emr etmezdi. Şeyh-ül-islâm Zekeriyyâ “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, (Re­sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı kerîmde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasaydı ve mezheb imâmları “rahime­hümullah” kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı, bunları hiçbirimiz anlıyamazdık. Meselâ Şâri’ “sallallahü aleyhi ve sel­lem”, abdest nasıl alacağımızı hadîs-i şerîfleri ile bize bildirme­seydi, nasıl abdest alacağımızı Kur’ân-ı kerîmden çıkaramazdık. Nemâzların kaç rek’at oldukları ve orucun, haccın, zekâtın hükmleri ve keyfiyyetleri ve nisâb mikdârları ve şartları ve farz­ları ve sünnetleri, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılamazdı. Kur’ân-ı ke­rîmde mücmel olarak bildirilen hükmlerin hepsi böyledir. Ya’nî, bunlar hadîs-i şerîflerle bildirilmeseydi, hiçbirini anlayamazdık. Din âlimleri ile mücâdele etmek, nifâk alâmetidir. Çünki âlimle­rin delîllerini ibtâl etmek, red etmek için uğraşmakdır. Nisâ sûre­sinin kırkaltıncı âyetinde meâlen, (Onların îmân etmiş olmaları için, aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakem yapmaları ve ve­receğin hükme râzı olmaları, teslîm olmaları lâzımdır) buyuruldu.

Bu âyet-i kerîme, Resûlullahın hükmünden, islâmiyyetin emrin­den sıkıntı duyanlarda îmân olmadığına alâmetdir. Hadîs-i şerîf­de, (Resûlün yanında nizâ’, cidâl yapmayınız!) buyurdu. Onun dî­ninin âlimleri ile nizâ’, cidâl yapmak, onların doğru olan ictihâd­larının çürük olduklarını göstermeğe kalkışmak, Onunla “sallalla­hü aleyhi ve sellem” cidâl etmek demekdir. Çünki, âlimler, Resû­lullahın vârisleridir. Resûlullahın getirdiklerinin hepsine, hikmet­lerini, delîllerini anlamasak bile, îmân ve tasdîk etmemiz lâzım ol­duğu gibi, mezheb imâmlarımızdan gelen bilgilere de, kelâmları­na da, delîllerini anlamasak bile, islâmiyyete muhâlif olmadıkları için îmân ve tasdîk etmemiz lâzımdır. Peygamberlerin hepsinin “aleyhimüssalâtü vesselâm” dinleri amelde ihtilâflı, hattâ birbirle­rine zıd hükmleri bulunduğu hâlde, hepsine îmân ve tasdîk etme­miz lâzımdır. Böyle olduğunu âlimlerimiz sözbirliği ile bildirmiş­lerdir. Mezhebler de, bunun gibidir. Müctehid olmıyanların, mez­hebler arasında ayrılıklar bulunduğunu gördükleri hâlde, hepsine îmân ve tasdîk etmeleri lâzımdır. Müctehid olmıyan birinin, bir mezhebi hatâlı görmesi, o mezhebin hatâlı olduğunu göstermez. O kimsenin hatâlı olduğunu, anlayışının kıt olduğunu gösterir. İmâm-ı Şâfi’î, teslim olmak, îmânın yarısıdır buyurdu. Rebî’ haz­retleri bunu işitince, hayır, îmânın hepsidir dedi. İmâm-ı Şâfi’î, bu sözü kabûl eyledi. Yine imâm-ı Şâfi’î (Îmânı kâmil olan, üsûl bil­gilerinde söz yapmaz. Ya’nî, niye böyledir, öyle değildir demez) buyurdu. (Üsûl bilgileri nedir?) dediklerinde, Kitâb ve Sünnet ve İcmâ-i ümmetdir, buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î hazretlerinin bu sözü gösteriyor ki, Rabbimizden ve Peygamberimizden “sallallahü te­âlâ aleyhi ve sellem” gelen haberlerin hepsine inandık demeliyiz. İslâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdik­leri de bunun gibidir. Ya’nî imâmlarımızın sözlerine, söz etmeden ve cidâl etmeden inanırız demelidir. İmâm-ı ibni Abd-il Berr “ra­himehullah”, (vefât târîhi 463 [m. 1071]) bunun için (İmâmları­mızdan hiçbirinin, talebesine belli bir mezhebi iltizâm etmelerini, ya’nî taklîd etmelerini emr etdikleri işitilmemişdir. Diledikleri mezhebin fetvâlarına uymalarını söylemişlerdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, ümmetinden birinin belli bir mezhe­bi iltizâm etmesini emr buyurduğu, sahîh veyâ da’îf hiçbir hadîs-i şerîfde bildirilmemişdir) dedi.

İmâm-ı Kurâfî buyuruyor ki, (Eshâb-ı kirâm, sözbirliği ile bil­dirdiler ki, hazret-i Ebû Bekrden ve hazret-i Ömerden fetvâ alıp da, bunları taklîd eden bir kimse, başka işlerini başka Sahâbîlere de sorar ve öğrendiği ile amel ederdi. Huccet, delîl soran olmaz­dı. [Ya’nî, Tâbi’înden yeni îmân etmiş olanların, Eshâb-ı kirâm­dan yalnız birinin mezhebini taklîd etmesi mümkin değildi. Çün­ki, Eshâb-ı kirâmın mezhebleri tedvîn edilmiş, büyük mezheb ola­rak kitâblara geçmiş değildi. Her zemân aynı Sahâbînin yanında bulunup da, herşeyi ona sorup, işitdiklerini yapmak da, pek az kimseye nasîb oldu. Rast geldikleri sahâbîye sorup, öğrenip, yap­mak mecbûriyyeti vardı. Zarûret olunca, her mezhebe uyulur. Tâ­bi’în, delîllerini hiç aramazlardı.] Şimdi ise yeni îmân edenlerin, aynı mezhebdeki âlimlerden huccet, delîl aramadan sorup öğre­nerek amel etmeleri, aynı mezhebde olan âlimleri bulamazlarsa, her âlimden sormaları, sonra bir mezhebi öğrenip, bu mezhebi taklîd etmeleri lâzım olduğunu âlimler sözbirliği ile bildirmişler­dir. Bu icmâ’ı kabûl etmiyen inâdcının, kendine delîl bulması lâ­zımdır). (Mîzân-ül-kübrâ)dan terceme temâm oldu.

Mısrdaki büyük hanefî fıkh âlimi allâme seyyid Ahmed Tahtâ­vî, (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesinde (Zebâyıh) kısmında diyor ki, (Tefsîr âlimlerinin çoğuna göre, (Dinde fırkalara ayrıldılar) âyet-i kerîmesi, bu ümmetde meydâna gelecek olan [i’tikâd, îmân bilgilerinde], bid’at sâhiblerini haber vermekdedir. Hazret-i Öme­rin haber verdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Âişeye, (Dinde fırkalara ayrıldılar âyet-i kerîme­si, bu ümmetde meydâna gelecek olan [i’tikâd, îmân bilgilerinde] bid’at sâhiblerini ve nefslerine uyanları haber veriyor) buyurdu. En’âm sûresinin 153. cü âyetinde meâlen, (Doğru yol budur. Bu yolda olunuz! Fırkalara bölünmeyiniz!) buyuruldu. Ya’nî, yehûdî­ler ve hıristiyanlar ve başka sapıklar doğru yoldan ayrıldılar. Siz de, bunlar gibi bölünmeyiniz! Âl-i İmrân sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, (Hepiniz, Allahü teâlânın ipine sarılınız! Fırka­lara bölünmeyiniz!) buyuruldu. Tefsîr âlimlerinden ba’zıları, Alla­hü teâlânın ipi, cemâ’at, birlik demekdir dediler. Fırkalara ayrıl­mayınız emri, böyle olduğunu göstermekdedir. Cemâ’at de, fıkh ve ilm sâhibleridir. Fıkh âlimlerinden [îmân, i’tikâd bilgilerinde] bir karış ayrılan, dalâlete düşer. Allahü teâlânın yardımından mahrûm kalır, Cehenneme gider. Çünki, fıkh âlimleri doğru yol­dadırlar. Muhammed aleyhisselâmın sünnetine yapışan ve Hule­fâ-i râşidînin ya’nî dört halîfenin yoluna sarılan bunlardır. Sivâd-ı a’zam, ya’nî müslimânların çoğu, fıkh âlimlerinin yolundadır. Bunların yolundan ayrılanlar Cehennem ateşinde yanacaklardır. Ey mü’minler, Cehennemden kurtulmuş olan tek fırkaya tâbi’ olunuz! Bu da, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) denilen fırkadır. Çün­ki, Allahü teâlânın yardımı ve koruması ve tevfîkı bu fırkada olanlaradır. Allahü teâlânın gadabı ve azâbı bu fırkadan ayrılan­laradır. Bu fırka-i nâciye, bugün [amelde, ibâdetlerde] dört mez­hebde toplanmışdır. Bu dört hak mezheb (Hanefî), (Mâlikî), (Şâ­fi’î) ve (Hanbelî) mezhebleridir. Bu zemânda, bu dört mezhebden birine tâbi’ olmayan kimse, bid’at sâhibidir ve Cehenneme gide­cekdir. Bid’at sâhibi olanların hepsi de, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddi’a ediyorlar. Bu iş, kuru iddi’a ile hayâle dayana­rak isbât edilmez. Bu yolun mütehassıslarının ve hadîs âlimlerinin bildirmeleri ile anlaşılır. Bunların bildirdikleri ve bulundukları yol hak yoldur). Tahtâvînin yukarıdaki yazısı vehhâbîlerin ve şî’îlerin ve diğer mezhebsizlerin bid’at, dalâlet ve Cehennem ehli olduklarını açık ve kesin olarak bildiriyor. Bu tercemenin aslı olan bir sahîfe arabî yazı, (Redd-i vehhâbî) kitâbının 1399 [m. 1979] İstanbul baskısına eklenmişdir. Bu kitâbın birinci baskısı, 1264 [m. 1848] senesinde Hindistânda yapılmış olup, dört mezhe­bin hak olduğu, Cehennemden kurtulmak için bu dört mezheb­den birini taklîd etmek lâzım olduğu kuvvetli delîllerle isbât edil­mişdir.

43 — Dört mezheb imâmları, islâm dîninin temel direkleridir. Her birinin hâl tercemelerini ve üstünlüklerini bildirmek için, is­lâm âlimleri çeşidli kitâblar yazdılar. İstanbulda da neşr edilmiş olan arabî (El-minhat-ül-vehbiyye fî redd-il-vehhâbiyye) kitâbı­nın (Eşedd-ül cihâd fî-ibtâl-i da’vel-ictihâd) kısmında ve (Hidâ­yet-ül-muvaffıkîn) ve (Sebîl-ün-necât) kitâblarında da yazılıdır. Gençlere yâdigâr olmak için (Eşedd-ül-cihâd) kitâbından bir mik­dârı terceme ediyoruz:

1 — Ehl-i sünnetin dört mezheb imâmından birincisi, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbitdir “rahmetullahi aleyh”. 80 [m. 699] senesinde tevellüd ve 150 [m. 767] de Bağdâdda vefât et­mişdir. Hanefî mezhebinin reîsidir. Osmânlılar, Hindistân müsli­mânları, Siberya ve Türkistân müslimânları, Hanefî mezhebine göre ibâdet etmekdedirler. Hadîs-i şerîfde, (Ebû Hanîfe, ümme­timin ışığıdır) buyuruldu. İbâdetlerinin çokluğu, vera’ı, zühdü, cömerdliği, keskin görüşü, ince düşünüşü meşhûr olduğundan, ayrıca bildirmeğe lüzûm yokdur. Fıkh bilgilerinin dörtde üçü onundur. Dörtde birinde de, diğer mezheblerle ortakdır. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki, (Müslimânların fıkh bilgilerinin kaynağı, Ebû Hanîfe ve talebeleridir. Fıkh öğrenmek istiyen, Ebû Hanîfeye ve Onun talebelerine gitsin! İmâm-ı Mâli­ke, Ebû Hanîfeyi gördün mü dediğimde: Evet Ebû Hanîfeyi öyle gördüm ki, şu direk altındandır dese, sözünü isbât eder. Kimse karşılık veremez dedi). İnsanlar, fıkh bilgisine karşı uykuda idi. Hepsini Ebû Hanîfe uyandırdı. Zemânın âbidlerinden, zâhidlerin­den olan Îsâ bin Mûsâ, Emîr-ül-mü’minîn Ebû Ca’fer Mensûrun yanında idi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe içeri geldi. Îsâ, Mensûra, bu zât, dünyâ çapında büyük âlimdir dedi. Mensûr, İmâma, ilmi nereden edindin dedi. Hazret-i Ömerin talebelerinden buyurdu. Mensûr da, doğrusu çok sağlam senedin var dedi.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, her gece ne­mâz kılardı. Kâ’bede uyurken, (Yâ Ebâ Hanîfe! Bana hizmetin hâlisdir. Beni iyi tanıdın. Bu ihlâsından ve ma’rifetinden dolayı seni ve kıyâmete kadar sana tâbi’ olanları mağfiret eyledim) sesi­ni işiterek uyandı. Ebû Hanîfe için ve Onun mezhebinde olanlar için, bu ne büyük bir müjdedir! Onun güzel ahlâkı ve temiz sıfat­ları, ancak ârif olanda ve müctehid imâmlarda bulunabilir. Yetiş­dirdiği müctehid imâmlardan ve râsih âlimlerden Abdüllah ibni Mubârek ve imâm-ı Mâlik ve imâm-ı Mis’ar ve Ebû Yûsüf ve Mu­hammed Şeybânî ve imâm-ı Züfer, onun yüksek mertebesinin ve­sîkalarıdır. Tevâdu’ ve hayâsının çokluğundan, halkdan uzaklaş­mak, bir köşeye çekilmek istediği hâlde, mezhebini yaymasını, rü’yâda Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” emr edince, fet­vâ vermeğe başladı. Mezhebi her yere yayıldı. Tâbi’leri çoğaldı. Çekemiyenleri türedi ise de, hepsi rezîl ve perişân oldular. Âlim­ler, mezhebinin usûlünü, fürû’unu öğrenip, kitâblar meydâna ge­tirdiler. Naklî ve aklî delîllerini inceleyenler ve anlıyabilenler, onun üstünlüğünü yazdılar. Ebülferec ibni Cevzî, kitâbında, İmâm-ı a’zamı küçültücü haberler nakl ediyor ise de, bunları İmâm-ı a’zamı küçültmek için değil, hasedcilerinin bulunduğunu bildirmek için yazmışdır. Aynı kitâbında, İmâm-ı a’zamı herkes­den dahâ çok övmekdedir. Babası Sâbit, hazret-i Alînin yanına gelmişdi. İmâm hazretleri, ona ve çocuklarına hayr ve bereket ile düâ eylemişdi. Bu düâ, İmâm-ı a’zamda zâhir oldu. Eshâb-ı ki­râmdan Enes bin Mâlik hazretlerinin ve başka Sahâbîlerin soh­betlerine kavuşarak, Tâbi’înden olmakla da şereflendi.

[İstanbulda neşr edilen arabî (Ulemâ-ül-müslimîn ve vehhâ­biyyûn) kitâbının altmışikinci sahîfesinde, (Mîzân-ül kübrâ) kitâ­bının müellifi Abdülvehhâb-i Şa’rânî buyuruyor ki, (Edillet-il­mezâhib) ismindeki kitâbımı yazacağım zemân, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ve talebelerinin ictihâdlarını çok inceledim. Her­birinin bir âyet-i kerîmeye, hadîs-i şerîfe veyâ Eshâb-ı kirâmdan gelen habere dayandığını gördüm. İmâm-ı Mâlik ve imâm-ı Ah­med ve imâm-ı Şâfi’î gibi büyük müctehidler, İmâm-ı a’zamı çok övdüler. Başkalarının lehde ve aleyhde konuşmalarının hiç kıy­meti yokdur. Çünki, Mâlikî ve Hanbelî ve Şâfi’î mezhebinde olan­ların, mezheblerinin İmâmının medh etdiklerini sevmeleri ve öv­meleri lâzımdır. Sevmezlerse, kendi mezheblerine uymamış olur­lar. Mezheb taklîd edenin, mezhebinin imâmına uyarak, İmâm-ı a’zamı medh etmesi vâcibdir. Birgün, İmâm-ı a’zamın hayâtını ya­zıyordum. Yanıma bir adam geldi. Bir yazı gösterdi. İmâm-ı a’za­ma dil uzatmakda idi. Bunu, İmâmın ictihâdlarını anlıyamıyan bi­ri yazmış dedim. Bunları Fahreddîn-i Râzînin kitâbından aldığını söyledi. Fahreddîn-i Râzî, (vefâtı 606 [m. 1209]), imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin yanında bir talebe gibidir. Yâhud, bir sultân yanın­daki köylü gibidir. Yâhud, güneşli havadaki, görünmiyen yıldız gi­bidir. Köylünün, delîlsiz olarak sultânı kötülemesi harâm olduğu gibi, bizim gibi mukallidlerin, te’vîl istemiyen açık bir nass olmak­sızın, mezheb imâmının ictihâdına karşı çıkması, imâm için, derme çatma şeyler söylemesi de harâmdır dedim. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ictihâd ederek söylediği ahkâmdan birini anlıyamıyan bir mukallidin, bunun hilâfı zâhir olmadıkça bununla amel etmesi vâcibdir.

Ebû Mutî’ diyor ki, Küfe câmi’inde İmâm-ı a’zamın yanında idim. Süfyân-ı Sevrî ve imâm-ı Mükâtil ve Hammâd bin Seleme ve imâm-ı Ca’fer Sâdık ve başka âlimler “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în“ geldiler. Din işlerinde çok kıyâs yapdığını işitdik. Bu, senin için pek zararlı olur. Çünki, ilk kıyâs yapan İblîs idi de­diler. İmâm-ı Ebû Hanîfe, sabâhdan Cum’a nemâzına kadar bun­lara cevâb verdi. Mezhebini açıkladı. Önce Kur’ân-ı kerîmde arı­yorum. Bulamazsam, hadîs-i şerîflerde arıyorum. Yine bulamaz­sam, Eshâb-ı kirâmın icmâ’larına bakıyorum. Burada da bula­mazsam, ihtilâf etdiklerinden birini tercîh ediyorum. Bunu da bu­lamazsam, kıyâs yapıyorum dedi. Misâller gösterdi. Hepsi kalkıp, İmâmın elini öpdü. Sen âlimlerin efendisisin. Bizi afv et! Bilme­den seni üzdük dediler. Allahü teâlâ, beni de, sizi de afv buyur­sun dedi.

Ey kardeşim! İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye ve Onun mezhebini taklîd eden fıkh âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dil uzatmakdan kendini koru! Câhillerin sözlerine ve yazılarına aldanma! O yüce imâmın ahvâlini, zühdünü, vera’ını ve ibâdetler­deki ihtiyâtını, titizliğini bilmiyen dinde reformculara uyarak, onun delîlleri za’îfdir dersen, kıyâmetde onlar gibi felâkete sürük­lenirsin. Sen de, benim gibi, Hanefî mezhebinin delîllerini inceler­sen, dört mezhebin de sahîh olduğunu anlarsın! Mezheblerin doğ­ru olduğunu öğle güneşini görür gibi, açık olarak anlamak ister­sen, Ehlullah yoluna sarıl! Tesavvuf yolunda ilerliyerek, ilminin ve amelinin ihlâslı olmasına çalış! O zemân, islâmiyyet bilgilerinin kaynağını görürsün. Dört mezhebin de, fıkh bilgilerini bu kaynak­dan alıp yaydıklarını, bu mezheblerin hiçbirinde, islâmiyyet dışın­da hiçbir hükm bulunmadığını anlarsın. Mezheb imâmlarına ve onları taklîd eden âlimlere karşı edebli, terbiyeli davrananlara müjdeler olsun! Allahü teâlâ, onları kullarına se’âdet yolunu gös­termek için rehber, imâm eyledi. Onlar insanlara Allahü teâlânın büyük ihsânıdır. Cennete giden yolun öncüleridirler. Abdülveh­hâb-ı Şa’rânînin (Mîzân-ül-kübrâ) kitâbının önsözünden terceme temâm oldu.

TENBÎH: Abdülvehhâb-i Şa’rânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” Şâfi’îdir. Fahreddîn-i Râzî de Şâfi’î mezhebindedir. İmâm-ı a’za­ma dil uzatdığı için kendi mezhebindeki Râzîyi nasıl aybladığı yu­karıda görülmekdedir. Hanefîlerle Şâfi’îler döğüşerek islâmiyye­tin gerilemesine sebeb oldular sözü ile müslimânları aldatmağa çalışan dinde reformcuların, yukarıdaki satırları iyi okuyarak, gaf­letden uyanmalarını dileriz.] 494 [m. 1101] de vefât etmiş olan Ebû Sa’d Muhammed Hârez­mî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kab­ri üzerine bir türbe ile yanında bir medrese yapdırdı. Kendisi, Sul­tân Melikşâh-i Selçûkînin vezîrlerinden olup, Merv şehrinde de büyük bir medrese yapdırmışdır.

2 — İmâm-ı Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Ebî Âmir Esbahî 90 [m. 708] senesinde, Medînede tevellüd ve 179 [m. 795] da, orada vefât etdi. Yetmiş imâm şehâdet etmedikçe fetvâ vermeğe başla­madım buyurdu. Hocalarımdan pek az kimse vardır ki, benden fetvâ almamış olsun derdi. İmâm-ı Yâfi’î buyuruyor ki, imâmın bu sözü öğünmek için değildir. Allahü teâlânın ni’metini bildir­mek içindir. Zerkânî (Muvattâ) kitâbını şerh ederken diyor ki, (İmâm-ı Mâlik, meşhûr mezheb imâmıdır. Yükseklerin yükseği­dir. Aklı kâmil, fadlı âşikârdır. Resûlullahın hadîs-i şerîflerinin vârisidir. Allahın kullarına, Onun dînini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifâde etdi. Kendisi yüzbin hadîs yazdı. Onyedi yaşın­da ders vermeğe başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının ders­lerinde bulunanlardan çok idi. Hadîs ve fıkh öğrenmek için, kapı­sına toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı. Önce talebesine, sonra halkdan herkese izn verilir, içeri girerlerdi. Halâya üç gün­de bir giderdi. Halâda çok bulunmakdan hayâ ediyorum derdi. (Muvattâ) kitâbını yazınca, kendi ihlâsından şübhe etdi. Kitâbı suya koydu. Eğer ıslanırsa, bu kitâb bana lâzım değildir dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı). Abdürrahmân bin Enes, hadîs ilminde, şimdi yeryüzünde Mâlikden dahâ emîn kimse yokdur. Ondan da­hâ akllı bir şahs görmedim. Süfyân-ı Sevrî, hadîsde imâmdır. Fe­kat, sünnetde imâm değildir. Evzâ’î, sünnetde imâmdır. Fekat, hadîsde imâm değildir. İmâm-ı Mâlik, hadîsde de, sünnetde de imâmdır derdi. Yahyâ bin Sa’îd, imâm-ı Mâlik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde huccetidir, derdi “rahime-hümallahü te­âlâ”. İmâm-ı Şâfi’î, (hadîs okunan yerde, Mâlik, gökdeki yıldız gibidir. İlmi ezberlemekde, anlamakda ve korumakda, hiç kimse, Mâlik gibi olamadı. Allah ilminde bana Mâlik kadar kimse emîn değildir. Allahü teâlâ ile aramda huccet, imâm-ı Mâlikdir. Mâlik ile Süfyân bin Uyeyne olmasalardı, Hicâzda ilm kalmazdı) derdi. Abdüllah, babası Ahmed bin Hanbele sordu: Zehrînin talebele­ri arasında en kuvvetli hangisidir? Mâlik, her ilmde dahâ kuvvet­lidir buyurdu. İbni Veheb diyor ki, Mâlik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık. Evzâ’î, imâm-ı Mâlikin ismini işitince, o, âlim­lerin âlimi, Medînenin en büyük âlimi ve Haremeynin müftîsidir derdi. Süfyân bin Uyeyne imâm-ı Mâlikin vefâtını işitince, yeryü­zünde bir benzeri kalmadı. Dünyânın imâmı idi. Hicâzın âlimi idi. Zemânının hucceti idi. Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda bulunalım dedi. Ahmed ibni Hanbel, imâm-ı Mâ­likin, Süfyân-ı Sevrîden, Leysden, Hammâddan ve Evzâ’îden üs­tün olduğunu söylerdi. Süfyân bin Uyeyne diyor ki, (İnsanlar sı­kışacak, Medînedeki âlimden üstün birini bulamıyacaklar) ha-dîs-i şerîfi, imâm-ı Mâliki haber veriyor. İmâm-ı Mâlik diyor ki, her gece Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” görüyorum. Mus’ab diyor ki, babamdan işitdim: Mâlik ile Mescid-i Nebevîde idik. Biri gelip, Ebû Abdüllah Mâlik hanginizdir dedi. Gösterdik. Yanına gidip selâm verdi. Boynuna sarılıp, alnından öpdü. Rü’yâda Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gördüm. Mâliki çağır buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. Râhat ol yâ Ebâ Abdüllah! Otur, göğsünü aç buyurdu. Açınca her yere güzel ko­kular yayıldı dedi. İmâm-ı Mâlik ağladı ve rü’yânın ta’bîri ilmdir dedi.

3 — İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”, ismi Muhammed bin İdrîs bin Abbâs bin Osmân bin Şâfi’ olup, sekizinci babası Hâşim bin Muttalib bin Abd-i Menâfdır. Resûlullahın dedelerinden olan Hâşim, bu Hâşimin amcasıdır. Beşinci babası Sâib, Bedr gazâsın­da düşman ordusunda idi. Sonra oğlu Şâfi’ ile Sahâbî oldular. Bu­nun için Şâfi’î denildi. Annesi, Hazret-i Hasen soyundan olup şe­rîfedir. İmâm-ı Şâfi’î, 150 [m. 767] senesinde Gazzede tevellüd ve 204 [m. 820] de Mısrda vefât etdi. İki yaşında iken Mekke-i mü­kerremeye götürülerek orada küçük iken Kur’ân-ı kerîmi ve on yaşında iken, imâm-ı Mâlikin (Muvattâ) hadîs kitâbını ezberledi. Onbeş yaşında, fetvâ vermeğe başladı. O sene, Medîne-i münev­vereye giderek, imâm-ı Mâlikden ilm ve feyz aldı. 185 senesinde Bağdâda geldi. İki sene sonra, hac için Mekkeye ve 198 de Bağdâ­da, 199 da Mısra gelip yerleşdi. Vefâtından uzun zemân sonra Bağdâda götürülmek istendi. Kabri kazılırken misk kokusu yayıl­dı. Bulunanlar serhoş oldular. Kazmakdan vaz geçdiler. İlm, amel, zühd, ma’rifet, zekâ, hâfıza ve neseb bakımlarından zemânındaki imâmların en üstünü idi. Önce olanların çoğunun da üstünde idi. Mezhebi her yere yayıldı. Haremeyn ve Erd-ı Mukaddes [ya’nî Fi­listin] temâmen Şâfi’î oldu. (Kureyş âlimi yeryüzünü ilm ile doldu­rur) hadîs-i şerîfi, imâm-ı Şâfi’îde zuhûr eyledi. Abdüllah, babası Ahmed bin Hanbelin imâm-ı Şafi’îye çok düâ etdiğini görüp sebe­bini sordukda: Oğlum! İmâm-ı Şâfi’înin insanlar arasındaki yeri, gökdeki güneş gibidir. O, rûhların şifâsıdır dedi. O zemânki (Mu­vattâ) kitâbında önce dokuzbinbeşyüz hadîs vardı. Sonra kısaltıp şimdi elde bulunan yapıldı. Bunda binyediyüz kadar hadîs vardır. (Nâsır-üs-sünne) [dînin yardımcısı] lakabını aldı. Dört sene gibi kısa bir zemânda yeni bir mezheb getirmesi, bir hârika oldu. Hâl tercemesini ve üstünlüğünü bildiren kırkdan fazla kitâb yazılmış­dır.

4 — İmâm-ı Ahmed bin Hanbel Şeybânî Merûzî, 164 [m. 780] senesinde Bağdâdda tevellüd ve 241 [m. 855] de orada vefât etdi. Hadîs ve fıkh ilmlerinde imâm idi. Sünnetin inceliklerinde ve ha­kîkatinde de mâhir idi. Zühd ve vera’ ile meşhûr idi. Hadîs-i şe­rîf toplamak için, Kûfeye, Basraya, Mekke-i mükerremeye, Me­dîne-i münevvereye, Yemene, Şâma ve Elcezîreye gitdi. İmâm-ı Şâfi’îden fıkh öğrendi. O da, bundan hadîs aldı. İbrâhîm-i Harbî diyor ki, Ahmed ibni Hanbeli gördüm. Allahü teâlâ her ilmi ona vermişdi. Kuteybe bin Sa’îd diyor ki, imâm-ı Ahmed; Sevrî ve Evzâ’î ve Mâlik ve Leys bin Sa’d zemânlarında bulunsaydı, hep­sinden ileride olurdu. Bir milyon hadîs-i şerîf ezberledi. İmâm-ı Şâfi’î Mısrdan mektûb gönderdi. Okuyunca ağladı. Sebebi soru­lunca rü’yâda Resûlullahı görmüş. Ebû Abdüllah Ahmed bin Hanbele mektûb ile benden selâm yaz ve de ki, Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olduğu kendisinden sorulacak. Cevâb vermesin buyur­muş, dedi. Cenâzesinde sekizyüzbin erkek ve altmışbin kadın bu­lundu. Vefât etdiği gün, yirmibin yehûdî ve nasrânî ve mecûsî müslimân oldu.

Ehl-i sünnetin bu dört imâmı, hadîs-i şerîf ile medh olunan, ikinci asrın en iyileridir. Dördü de, (İhsânda onlara (ya’nî Eshâb-ı kirâma) tâbi’ olanlardan Allahü teâlâ râzıdır) âyet-i kerîmesine dâhildir. Bir kimse, bu büyüklere tâbi’ olmayıp, zemânların en kö­tüsünde, câhil ve alçak insanlar arasında bulunan birisine uyarsa, bunun aklı olmadığı anlaşılır. Allahü teâlâ, (Ülül-emre itâ’at edi­niz!) buyurdu. Ülül-emr, âlimlerdir. Yâhud âlimlerin fetvâlarını ic­râ eden hükûmetlerdir. Her iki tefsîre göre, mezheb imâmlarına uymak vâcib olmakdadır. Fahreddîn-i Râzî kıyâsın delîl olduğunu ve mukallidin, âlimleri taklîd etmesinin vâcib olduğunu, bu âyet-i kerîmeden çıkarmışdır. Mutlak müctehid olmıyan âlimlerin de, âmî ve mukallid olduklarını, üsûl âlimleri sözbirliği ile bildirdiler. Müctehidlerin sözbirliği ile bildirdiklerinden ayrılmanın harâm ol­duğu, Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinden anlaşılmakdadır. (Eşedd-ül-cihâd)dan terceme temâm oldu.

(İcmâ’) ve (Kıyâs) hakkında (Hüsâmî)de geniş bilgi vardır. Hü­sâmînin (El-müntehab fi-üsûl-il-mezheb) ismindeki bu kitâbı, (Hâmî) denilen ta’lîki ile birlikde, Pâkistânda yeniden basılmışdır. Üsûl âlimlerinden Muhammed bin Muhammed Hüsâmüddîn 644 [m. 1246] senesinde Fergânede vefât etmişdir. Otuzüçüncü mad­denin sonuna bakınız!

44 — (Hadîkat-ün-nediyye)nin birinci bâbının üçüncü faslın­da, Abdülganî Nablüsî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki, âyet-i kerîmede meâlen, (Allahü teâlâ kullarına kolaylık gösterilmesini istiyor. Güçlük çekmelerini istemiyor) buyuruldu. Hadîs-i şerîf­de, (Allahü teâlâ azîmetlerin yapılmasını sevdiği gibi, ruhsatların yapılmasını da sever) buyuruldu. Ya’nî, izn verdiği kolaylıkları yapmağı da sever. Bunu yanlış anlamamalıdır. İmâm-ı Münâvî, (el-Câmi’us sagîr) şerhinde (Mezheblerin kolaylıklarını toplayıp, bir kolaylıklar mezhebi yapmak câiz değildir. Böyle yapmak, is­lâmiyyetden ayrılmak olur) dedi. İbni Abdisselâm (İslâmiyyet­den ayrılmıyacak şeklde toplamak câiz olur) dedi. İmâm-ı Sübkî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (İhtiyâç ve zarûret olduğu zemân, ko­layına gelen mezhebe geçmek câizdir. Fekat, zarûret olmadan geçmek câiz olmaz. Çünki, dînini kayırmak için değil, kendini ka­yırmak için olur. Sıksık mezheb değişdirmek de câiz değildir) de-di. (Hülâsat-üt-tahkîk fî-beyân-i hükm-it-taklîd vet-telfîk) ismin­deki kitâbda, mezheb taklîdi üzerinde geniş bilgi verdik. [Bu ki­tâb, 1974 de İstanbulda, arabî olarak ofset yolu ile neşr edilmiş­dir.]

Halâli harâm etmek ve harâmı halâl etmek için (Hîle-i şer’ıyye) yapmak, câiz değildir. Ya’nî, Allahü teâlânın sevdiği ruhsatlardan değildir. Böyle yapılan hîleye (Hîle-i bâtıla) denir. İbn-ül-izz, baş­ka mezhebi taklîd etmeği anlatırken, (Mezheb imâmlarının sözle­rini anlamayıp ve edille-i şer’ıyyeyi bilmeyip, hîle-i şer’ıyyeleri kendi arzûsuna vâsıta kılmakdan sakınmalıdır!) buyurmakdadır. Mukallidlerin, edille-i şer’ıyyeyi bilmedikleri meydândadır. Mez­heb imâmlarından işitdikleri hîle sözünü de, keyflerine göre kul­lanmakdadırlar. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hîle-i şer’ıyye öğreten müftîlerin cezâlandırılmasını söylemişdir. [(Hîle-i şer’ıyye)nin ne demek olduğu (Fetâvel-Hindiyye)nin altıncı cüz’ünde ve (El-Be­sâir limünkiri-t-tevessül-i bi-ehl-il-mekâbir) kitâbında uzun yazılı­dır.]

Allahü teâlânın sevdiği ruhsat, kendi emrlerini yaparken zarû­ret hâline düşenler için, bildirmiş olduğu kolaylıkları yapmakdır. Yoksa, emrleri yapmakdan kurtulmak ve aklına, görüşüne göre kolaylık aramak câiz değildir. Necmüddîn-i Gazzî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Hüsn-üt-tenebbüh) kitâbında, (Şeytân insana, Alla­hü teâlânın bildirdiği kolaylıkları yapdırmaz. Meselâ mest üzerine mesh etdirmez. Ayaklarını yıkatdırır. Ruhsat ile amel etmeli. Fe­kat, hiçbir zemân mezheblerin kolaylıklarını aramamalıdır. Çün­ki, mezheblerin kolaylıklarını toplamak harâmdır. Şeytân yolu­dur) diyor.

Selef-i sâlihînden çoğu, sıkıntılar çekdi. Ağır ibâdetler yapdı. Sen onlar gibi yapma! Sen, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan kolaylık yolunu tut! O büyüklere de dil uzatma! Onlar senden dahâ çok bilgili ve anlayışlı idi. Sen, onla­rın bildiklerini bilmiyorsun. Bilmediğin, anlamadığın şeylere ka­rışma ve bunlara uyma! Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladığına güvenip de, o büyüklere karşı gelmekden de kendini koru! Onlar, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri senden dahâ iyi anlamışlardı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânı­na, senden dahâ yakın oldukları için ve ma’rifet-ullah ile aklları aydınlanmış olduğu için ve sünnete çok sarılmış oldukları için ve ihlâsları, yakînleri, tevhîdleri ve zühdleri çok olduğu için senden ve senin gibilerden dahâ iyi biliyorlardı. Ey zevallı din adamı! Ge­ce gündüz, mi’denin ve nefsinin isteklerini düşünüyor, onların ar­kasında koşuyorsun. Bunlara kavuşabilmek için, biraz din bilgisi edinmişsin. Küçücük sermâyen ile kendini din adamı sanıyorsun. Selef-i sâlihîn ile “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” boy ölçüş­meğe kalkışıyorsun. Ömrlerini ilm öğrenmekle ve öğretmekle ge­çiren, sâlih amellerle kalblerini temizliyen, halâl lokma yimek ve harâmlardan kurtulmak için, şübhelilerden titizlikle sakınan, o din büyüklerine dil uzatma! Onlar senden çok yüksek idi. Senin bu hâlin, serçenin, yimekde, içmekde, doğan kuşu ile yarış etme­sine benzemekdedir. O büyüklerin riyâzetleri, ibâdetleri, bütün sözleri ve ictihâdları, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun idi. Selef-i sâlihîn azîmet ile amel ederler. Müslimânlara da, ruh­sat ile hareket etmeleri için fetvâ verirlerdi.

Mukallidin îmânı sahîhdir. Fekat, istidlâli terk etdiği için, âsî, fâsıkdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în” böyle söyledi. Ya’nî, düşünmeden, anlamadan, yal­nız başkasından işiterek, öğrenerek îmân eden kimse, mü’mindir ve müslimândır. Evliyânın kerâmeti hakdır. Diri iken de, ölü iken de, kerâmetleri olabilir. Hazret-i Meryemin ve Eshâb-ı Kehfin ve Süleymân aleyhisselâmın vezîri olan Âsaf bin Berhiyânın kerâ­metleri Kur’ân-ı kerîmde bildirilmişdir. Kerâmet, Ehl-i sünnet âlimlerinde hâsıl olan, aklın ve fennin yapamıyacağı şeylerdir. Ehl-i sünnet olmıyanlarda kerâmet hâsıl olmadığı için, yetmişiki bid’at fırkasının hiçbiri, kerâmete inanmadı.

Müctehid, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden birini delîl olarak arayıp, seçerken yanılmaz. Bulduğu delîlden hükm çıkarır­ken yanılabilir. Bunun için, yanılmıyan müctehide on sevâb veri­lir. Yanılan müctehide bir sevâb verilir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh”a Nass bu­lamadığı işler için, (Kendin hükm çıkar! Yanılmazsan on sevâb, yanılırsan bir sevâb kazanırsın) buyurdu. Bir sevâb, ictihâd için uğraşmasına karşılık değil, delîli bulmakda isâbet etdiği içindir. Delîli bulmakda da yanılırsa sevâb verilmez. Bundan çıkardığı hükme uyanlara azâb da yapılmaz. Allahü teâlâ katında hak bir­dir. Ya’nî, çeşidli olan ictihâdlardan yalnız biri doğrudur. Diğerle­ri yanlışdır. (Mu’tezile) fırkasındaki âlimlere göre müctehid hiç yanılmaz. Onlara göre, hak birden fazla olur. (Mirkât-ül-vüsûl) şerhi olan (Mir’ât-ül-usûl) kitâbında, ictihâd hakkında geniş bilgi vardır. Bu kitâbı ve şerhini de Molla Hüsrev yazmışdır.

Hadîs-i şerîfde, üçüncü asrdan sonra, yalan ve iftirânın çoğalaca­ğı bildirildi. Bid’atler, dalâletler artacakdır. İ’tikâdda ve amelde, Selef-i sâlihînin yolundan ayrılanlar, sapanlar çoğalacakdır. Kitâba, Sünnete ve Selef-i sâlihînin icmâ’ına sarılan fıkh âlimleri ve tesav­vuf yollarının sâlikleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kurtu­lacak, bunlardan ayrılanlar felâkete sürükleneceklerdir. Fıkh âlim­leri ve tesavvuf yolunun mütehassısları kıyâmete kadar bulunacak. Fekat kimler olduğu kesin olarak bilinmiyecekdir. Ancak, müsli­mânların sözbirliği ile şehâdet etdikleri kimseler belli olacakdır.

Her müslimânın (İlmihâl) öğrenmesi farz-ı ayndır. Allahü te­âlâ, (Bilenlerden sorup öğreniniz!) buyurdu. Bilmiyenlerin, âlim­lerden ve bunların kitâblarından öğrenmeleri lâzım oldu. Bunun için, hadîs-i şerîfde, (İlm öğrenmek, erkeklere de kadınlara da farzdır) buyuruldu. Bu emrler, beden ile ve kalb ile yapılması ve sakınılması lâzım olan bilgileri, (İlmihâl) kitâblarından öğrenmek lâzım olduğunu ve câhil din adamlarının, mezhebsizlerin [ve hele dinde reformcuların] sözlerine, kitâblarına aldanmamağı göster­mekdedir.

Doğru yolun âlimleri sözbirliği ile bildirdiler ki, her müslimâ­nın Ehl-i sünnet i’tikâdını kısa olarak ve günlük işlerindeki ve ibâ­detlerdeki farzları ve harâmları iyice öğrenmeleri farz-ı ayndır. Bunları ilmihâl kitâblarından öğrenmezse, (Bid’at sâhibi), ya’nî mezhebsiz, sapık veyâ (Mülhid), ya’nî kâfir [Allahın düşmanı] olur. Bunların fazlasını ve arabî lisânının oniki âlet ilmini öğren­mek ve tefsîr ve hadîs-i şerîf ve fen ve tıb bilgilerini, hesâb, ya’nî matematik öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Bu farz-ı kifâyeyi, bir şehr­de, bir kişi öğrenirse, bu şehrde bulunanların öğrenmeleri farz ol­maz. Müstehab olur. Şehrde fıkh kitâblarının bulunması da, islâm âlimlerinin bulunması gibidir. Böyle şehrde, fıkh bilgilerinin faz­lasını ve tefsîr ve hadîs öğrenmek hiç kimseye farz olmaz. Müste­hab olur. Ahkâmın delîllerini bulup incelemek, hiçbir zemân, hiç­bir kimseye farz değildir. Yalnız âlimlere her zemân, müstehabdır. Müstehab ilmleri öğrenmek, nâfile ibâdet yapmakdan dahâ se­vâbdır. Hükûmet bulunmadığı zemânlarda, bunun vazîfesini âlim­ler yapar. İlmi ile amel eden âlimlerin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” emrlerine tâbi’ olmak vâcib olur. (Hadîka)dan terceme temâm oldu.

Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz!

45 — Din düşmanlarının, müslimânları aldatarak, islâmiyyeti içerden yıkmak için, din adamı şekline girmeleri, dahâ Eshâb-ı ki­râm zemânında başladı. Din adamı kılığında çalışan bu islâm düşmanlarına (Zındık) veyâ (Dinde reformcu) ve (Fen Yobazı) denir. Yetmişiki bid’at fırkasının hepsi Ehl-i sünnet değildir. Bunların en kötüsü, şî’îler ile vehhâbîlerdir. Bunlar, her asrda câhilleri aldatıp dinden çıkardılar ise de, islâmiyyete zarar yapamadılar. Çünki, her asrda çok sayıda fıkh âlimleri ve tesavvuf büyükleri vardı. Bu ha­kîkî din adamları, sözleri ile ve yazıları ile müslimânları uyarıyor, aldanmalarını önliyorlardı. Şimdi, din âlimi azaldığı için, din düş­manları meydânı boş buldular. Din adamı olarak ortaya çıkıp islâ­miyyete saldırıyorlar. Müslimânların, bu sinsi düşmanları, tanıya­bilmeleri için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını bulup okumala­rı, bilmeleri lâzımdır. Dört mezhebin âlimleri, ehl-i sünnet âlimi­dir. Dördünün îmân bilgileri aynıdır. İbâdet bilgilerinde de farkla­rı pek azdır. Bu farklar, Allahü teâlânın merhametinin netîcesidir. İslâm âlimlerini tanıtmak için, Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî Ser­hendînin “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” (Mektûbât)ından 2­110 [ikinci cild yüzonuncu] mektûbunu terceme ediyoruz: