08.İKİNCİ CİLD, 110.cu MEKTÛB


İKİNCİ CİLD, 110.cu MEKTÛB

İslamiyyete uymıyan ve sapık yola kaymış olan [bid’at sâhibi ile ve fâsık] ile arkadaşlık etmeyiniz! Bid’at sâhibi olan din adam­larının yanlarına yaklaşmayınız! Yahyâ bin Muâz-ı Râzî “kuddise sirruh” (Üç kimseden kaçınız. Yanlarına yaklaşmayınız) buyur­du. Bu üç kimse, gâfil, sapık din adamı ve zenginlere yaltakcılık eden hâfız ve dinden haberi olmıyan tarîkatcılardır. Din adamı olarak ortaya çıkan bir kimse, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine uymazsa, (ya’nî islâmiyyete yapışmazsa) ondan kaçmalı, yanına yaklaşmamalı, kitâblarını almamalı, okumamalı­dır. Onun bulunduğu köyde bile bulunmamalıdır. Ona ufak ya­kınlık, insanın dînini yıkar. O, din adamı değil, sinsi bir din düş­manıdır. İnsanın dînini,îmânını bozar. Şeytândan dahâ çok zarar­lıdır. Sözü yaldızlı ve pek te’sîrli olsa da ve dünyâyı sevmiyor gö­rünse de, nemâz kılsa da, yırtıcı hayvanlardan kaçar gibi, ondan kaçmalıdır. İslâm âlimlerinden Cüneyd-i Bağdâdî “kuddise sir­ruh” buyurdu ki, (İnsanı se’âdet-i ebediyyeye kavuşduracak tek bir yol vardır. O da, Resûlullahın izinde bulunmakdır). Yine O buyurdu ki, (Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în “yazdığı tefsîr kitâblarını okumıyan ve hadîs-i şerîf­lerin gösterdiği yolda olmıyan din adamına uymayınız! Çünki, is­lâm âlimi, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin gösterdiği yolda olur). Yine O buyurdu ki, (Selef-i sâlihîn, doğru yolda idiler. Sâ­dık idiler. Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşmuşlardı. On­ların yolu, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin gösterdiği yol idi.

Bu doğru yola sımsıkı sarılmışlardı).

[Bundan anlaşılıyor ki, Resûlullahın yolu, Selef-i sâlihînin yolu­dur. Selef-i sâlihîn, ilk iki asrın müslimânlarıdır. Ya’nî, selef-i sâli­hîn deyince, Eshâb-ı kirâmın hepsi ile Tâbi’înin ve Tebe’i tâbi’înin büyükleri anlaşılıyor. Dört mezheb imâmı, bu büyüklerdendir. O hâlde, Resûlullahın yolu, dört mezhebin fıkh, akâid ve tesavvuf kitâblarında bildirilmiş olan (Ahkâm-ı islâmiyye bilgileri)dir. Bu yola (Ehl-i Sünnet Yolu) denir. Dört mezhebin kitâblarından ay­rılan kimse, ahkâm-ı islâmiyyeden ayrılmış olur. Böyle olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildirmişdir. Tahtâvî, (Dürr-ül­muhtâr)ın zebâyıh kısmı hâşiyesinde, bu sözbirliğini açık olarak yazmakdadır.]

Her asrda bulunan tesavvuf büyükleri ve fıkh âlimleri, Selef-i sâlihînin, ya’nî Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda idi. Hepsi islâmiy­yete bağlı idi. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” vâris ol­makla şereflenmişlerdi. Sözlerinde, işlerinde ve ahlâklarında, islâ­miyyetden kıl kadar ayrılmamışlardı.

Tekrâr tekrâr yazıyorum ki, Resûlullaha uymakda gevşek olan­ları, ahkâm-ı islâmiyyeden, ya’nî Onun ışıklı yolundan ayrılanları din adamı sanmayınız! Onların yaldızlı sözlerine ve ateşli yazıları­na aldanmayınız! Yehûdîler, hıristiyanlar ve budist, berehmen de­nilen Hind kâfirleri ve mezhebsizler, tatlı ve yanık sözlerle, hîleli mantıklarla, kendilerinin doğru yolda olduklarını, insanları iyiliğe, se’âdete çağırdıklarını bildiriyorlar. Ebû Amr bin Necîd buyurdu ki, (Kendisi ile amel olunmayan ilmin, sâhibine zararı, fâidesinden dahâ çokdur). Bütün se’âdetlerin yolu islâmiyyete uymakdır. Kur­tuluş yolu, Resûlullahın izinde olmakdır. Hak ile bâtılı ayıran alâ­met, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uymakdır. Onun dî­nine ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeye uymıyan her söz, her yazı ve her iş kıymetsizdir. Hârika, açlıkla ve riyâzet çekmekle hâsıl olur. Yalnız müslimânlara mahsûs değildir. Abdüllah ibni Mubârek “rahme­tullahi aleyh” 181 [m. 797] de vefât etmişdir. Buyurdu ki, (Müste­habları yapmakda gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnet­leri yapmakda gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaşdırır. Farz­larda gevşek davranan da, ma’rifete, Allahü teâlânın rızâsına ka­vuşamaz). Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfde, (Günâh işlemek, in­sanı küfre sürükler) buyuruldu. Evliyânın büyüklerinden Ebû Sa’îd Ebülhayr 440 [m. 1049] da vefât etmişdir. Kendisine sordu­lar. Filanca kimse su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz? Bunun kıymeti yokdur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer dedi. Filan adam havada uçuyor dediler. Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var dedi. Filan kimse, bir anda şehrden şehre gidi­yor dediler. Şeytân da, bir solukda şarkdan garba gidiyor. Böyle şeylerin dînimizde kıymeti yokdur. Merd olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir. Fekat, bir an Rabbini unutmaz buyurdu. Evliyânın büyüklerinden Ebû Alî Rodbârî Cüneyd-i Bağdâdînin talebesindendir. 321 [m. 933] de, Mısrda vefât etmiş­dir. Kendisine sordular: Bir din adamı, çalgı dinliyor. [Yabancı ka­dınlarla, kızlarla arkadaşlık yapıyor. Karısını, kızlarını çıplak gez­diriyor.] Kalbim temizdir. Sen kalbe bak diyor. Buna ne dersin de­diklerinde, onun gideceği yer Cehennemdir buyurdu. Ebû Süley­mân-ı Dârânî, Şâmın Darya köyünde yerleşmiş ve 205 [m. 820] de orada vefât etmişdir. Buyurdu ki, (Düşüncelerimi, niyyetlerimi önce Kitâb ile ve Sünnet ile karşılaşdırıyorum. Bu iki âdil şâhide uygun olanları söyliyor ve yapıyorum). Hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâ­hibleri Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bid’at ortaya çıkaran ve bunu yapan kimseye şeytân çok ibâdet yapdırır. Onu çok ağlatır) buyuruldu. Yine hadîs-i şerîfde, (Alla-hü teâlâ, bid’at işliyenin oruclarını, nemâzlarını, haclarını, ömre­lerini, cihâdlarını, farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabûl etmez. Bunlar, yağdan kıl çıkar gibi islâmdan çıkarlar) buyuruldu. [Bu hadîs-i şerîf, dinde reform, değişiklik yapan, meselâ nemâzı, ezânı radyo ile, hoparlörle okuyan, nemâz vaktini minârede ışık yaka­rak bildiren din adamlarının zuhûr edeceklerini haber vermekde­dir.] Şeyh ibni Ebî Bekr Muhammed bin Muhammed Endülüsî, Mısrda yaşamış, 734 [m. 1334] de vefât etmişdir. (Me’âric-ül-hidâ­ye) kitâbında diyor ki, (Doğruyu tanı, doğru ol! Kâmil insanın her işi, düşünceleri, sözleri, ahlâkı, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aley­hi ve sellem” tam uygun olur. Çünki, bütün se’âdetlere, Ona uy­makla kavuşulur. Ona uymak, islâmiyyete yapışmak demekdir).

Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uymak nasıl olur? Bunlardan mühim olanlarını bildiriyorum:

Günâh işleyince, hemen tevbe etmelidir. Gizli işlenen günâhın tevbesi gizli olur. Açık işlenmiş günâhın tevbesi açık olur. Tevbe­yi gecikdirmemelidir. (Kirâmen kâtibîn) melekleri, günâhı hemen yazmaz. Tevbe edilirse, hiç yazılmaz. Tevbe edilmezse yazarlar. Ca’fer bin Sinân “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Günâha tevbe et­memek, bu günâhı yapmakdan dahâ fenâdır). Hemen tevbe etmi­yen de, ölmeden önce tevbe etmelidir. Vera’ ve takvâyı elden bı­rakmamalıdır. (Takvâ) açıkca yasak edilmiş olan şeyleri, (Vera’) şübheli şeyleri yapmamakdır. Yasak edilenlerden sakınmak, emr olunanları yapmakdan dahâ fâidelidir. Büyüklerimiz buyurdu ki, (İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fekat, yalnız sıddîklar, iyiler, günâhdan sakınır). Ma’rûf-i Kerhî hazretleri [Fîrûz isminde bir hı­ristiyanın oğlu idi. İmâm-ı Alî Rızânın âzâdlısıdır. Sırrî Sekâtînin, Sırrî de Cüneyd-i Bağdâdînin hocasıdır “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în”. 200 [m. 815] de Bağdâdda vefât etdi.] Buyurdu ki, (Yabancı kadına bakmakdan pek sakınınız! Hattâ dişi koyuna bi­le bakmayınız!). Hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûruna kavuşanlar, vera’ ve zühd sâhibleridir) buyuruldu. Yine hadîs-i şerîfde, (Vera’ sâhibinin nemâzı makbûl olur). (Vera’ sâhi­bi ile birlikde bulunmak ibâdetdir. Onunla konuşmak sadaka ver­mek kadar sevâbdır) buyuruldu. Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şübhe etdiğin işlerde kalbine danış! Hadîs-i şerîf­de buyuruldu ki, (Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iş­dir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhdır). Yine hadîs-i şerîfde, (Halâl olan şeyler bellidir. Harâmlar da bildirilmişdir. Şübheli olanlardan kaçınız. Şübhesiz bildiklerinizi yapınız!) buyu­ruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, şübhe edilen ve kalbi sıkan şe­yi yapmamalı. Şübhe edilmiyeni yapmak câiz olur. Bir hadîs-i şe­rîfde, (Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerîmde halâl etdiği şeyler halâl­dir. Kur’ân-ı kerîmde bildirmediği şeyleri afv eder) buyuruldu. Şübheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalb üzerine koymalı. Kalb çarp­ması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer, fazla çarparsa yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Elini göğsüne koy! Halâl şeyde kalb sâkin olur. Harâm şeyde çarpıntı olur. Şübheye düşersen yapma! Din adamları fetvâ verseler de yapma!). Îmânı olan, büyük günâ­ha düşmemek için, küçük günâhdan kaçar.

Bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusûrlu bilmelidir. Allahü teâlâ­nın emrlerini tam yapamadığını düşünmelidir. Ebû Muhammed Abdüllah bin Menâzil “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Allahü teâlâ çeşidli ibâdetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, nemâzı, orucu ve seher vakt­leri istiğfâr etmeği buyurdu. İstiğfârı en sonra söyledi. Böylece ku­la, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusûrlu görüp, hepsine afv ve magfiret dilemesi lâzım oldu). Abdüllah Menâzilin mürşidi Ham­dûn Kassâr, 271 [m. 884] de Nişâpûrda vefât etmişdir. Ca’fer bin Si­nân “kuddise sirruh” buyurdu ki, (İbâdet ve iyilik yapanların, ken­dilerini, günâh işliyenlerden üstün görmeleri, onların günâhların­dan dahâ fenâdır). Alî Mürte’iş “kuddise sirruh” hazretleri, Rame­zân-ı şerîfin yirmisinden sonra i’tikâfı bırakıp câmi’den dışarı çıkdı. Niçin çıkdın dediklerinde, hâfızların tegannî ile okuduklarını ve bu­nunla öğündüklerini görünce, içerde duramadım buyurdu.

Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını halâldan kazanmak için çalışmalıdır. Bunun için, ticâret, san’at yapmak lâzımdır. Se­lef-i sâlihîn “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hep böyle çalı­şıp kazanırlardı. Halâl kazanmanın sevâblarını bildiren pekçok hadîs-i şerîf vardır. Muhammed bin Sâlim hazretlerine: Çalışıp ka­zanalım mı, yoksa yalnız ibâdet yapıp tevekkül mü edelim dedik­lerinde, (Tevekkül etmek, Resûlullahın hâlidir. Çalışıp kazanmak da, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetidir. Çalışıp da te­vekkül ediniz) buyurdu. Ebû Muhammed bin Menâzil, (Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibâdet yapmakdan hayrlıdır) bu­yurdu.

Yimekde, içmekde adâleti, ya’nî orta hâlde olmağı gözetmeli­dir. Gevşeklik verecek kadar çok yimemeli. İbâdet yapamıyacak kadar da, perhîz etmemelidir. Evliyânın büyüklerinden Şâh-i Nak­şibend “kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (İyi yi, iyi çalış!). Sözün kısası, ibâdet ve iyilik yapmağa yardımcı olan herşey, iyi ve mubârekdir. Bunları azaltanlar da, yasakdır. Her iyi işde, niyyete dikkat etmelidir. İyi niyyet olmadıkça, o işi yapmamalıdır.

İslâmiyyete uymıyanlardan, bid’at ve günâh işleyenlerden uzlet etmeli, ya’nî bunlarla görüşmemelidir. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Hikmet, on kısmdır. Dokuzu uzletdedir. Biri de, az konuş­makdadır.) Böyle insanlarla zarûret kadar görüşmelidir. Vaktleri, çalışmakla, zikr, fikr ve ibâdetle geçirmelidir. Eğlenecek zemân, öldükden sonradır. Sâlih, temiz ve ehl-i sünnet olan müslimânlar­la “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” görüşmeli, onlara fâideli olmalı ve onlardan fâidelenmelidir. Ehl-i sünnet olmak, dört mez­hebden birinde olmak demekdir. Lüzûmsuz, fâidesiz sözlerle, ze­mânları zâyi’ etmemelidir. [Zararlı kitâbları, gazeteleri okumama­lı, böyle radyoları, televizyonları dinlememeli, seyr etmemelidir. İslâm düşmanlarının kitâbları, gazeteleri, radyoları, televizyonla­rı, dîni, islâmiyyeti yok etmek için sinsice çalışıyor. Gençleri, din­siz, ahlâksız yapmak için, plânlar kuruyorlar. Bunların tuzakları­na düşmemelidir.]

İyi, kötü, herkese, güler yüz göstermeli. [Fitne çıkarmamalı. Düşman kazanmamalıdır. Hâfız-ı Şîrâzînin, dostlara doğru söyle­meli, düşmanları güler yüzle ve tatlı dil ile idâre etmelidir sözüne uymalıdır.] Afv dileyenleri afv etmelidir. Herkese karşı iyi huylu olmalıdır. Kimsenin sözüne karşı gelmemeli. Münâkaşa etmeme­lidir. Herkese yumuşak söylemeli, sert söylememelidir. Şeyh Ab­düllah Bayal “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Tesavvuf, nemâz ve oruc ve geceleri ibâdet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazîfesidir. Tesavvuf, insanları incitmemekdir. Bunu hâsıl eden, vâsıl olmuşdur). Evliyânın başka insanlardan nasıl ayırd edilebileceğini, Muhammed bin Sâlim “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden sordular. (Sözlerinin yu­muşak olması ve huylarının güzel olması ve yüzünün güler olması ve ihsânının bol olması ve konuşurken i’tirâz etmemesi ve özr di­leyenleri afv etmesi ve herkese merhametli olması ile anlaşılır) buyurdu. Ebû Abdüllah Ahmed Makkarî buyurdu ki, (Fütüvvet demek, gücendiğin kimseye iyilik etmek, sevmediğine ihsânda bu­lunmak ve sıkıldığın kimseye güler yüzlü olmakdır).

Az konuşmalı, az uyumalı ve az gülmelidir. Kahkaha ile gül­mek, kalbi karartır. Çalışmalı, fekat karşılığını Allahü teâlâdan beklemelidir. Onun emrlerini yapmakdan zevk duymalıdır. Yal­nız Ona güvenince, O, her dileği ihsân eder. Hadîs-i şerîfde buyu­ruldu ki, (Allahü teâlâ yalnız Ona güvenenin her dilediğini verir ve bütün insanları buna yardımcı yapar.) Yahyâ bin Mu’âz-ı Râzî “rahmetullahi teâlâ aleyh” 258 [m. 872] de Nişâpûrda vefât etdi. Buyurdu ki, (Allahü teâlâyı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Al­lahü teâlâdan korkduğun kadar herkes senden korkar. Allahü te­âlâya kulluk etdiğin mikdârda, herkes sana yardımcı olur). Kendi çıkarlarının arkasında koşma! Ebû Muhammed Abdüllah Râşî “rahmetullahi teâlâ aleyh” 367 [m. 978] de Bağdâdda vefât etmiş­dir. Buyurdu ki, (Allahü teâlâ ile insan arasında olan en büyük perde, kendi nefsini düşünmesidir ve kendisi gibi âciz olan bir ku­la güvenmesidir. İnsanların değil, Allahü teâlânın sevgisine kavuş­mağı düşünmelidir). Âileye ve çocuklarına karşı tatlı dilli ve güler yüzlü olmalıdır. Onların haklarını yerine getirecek kadar araların­da bulunmalıdır. Onlara bağlanmak, Allahü teâlâdan yüzçevire­cek kadar olmamalıdır.

Din işlerinde, câhil ve fâsık olan din adamlarına danışmamalı­dır. Mezhebsizlerle ve dünyâya düşkün olanlarla birlikde bulun­mamalıdır. Her işde, sünnete uymalı, bid’atden sakınmalıdır. Neş’eli zemânlarda, islâmiyyetin dışına taşmamalı. Sıkıntılı anlar­da, Allahü teâlâdan ümmîdi kesmemelidir. Her güçlük yanında kolaylık bulunduğunu unutmamalıdır. Neş’ede ve sıkıntıda hâli değişmemeli, varlıkda ve yoklukda aynı hâlde olmalıdır. Hattâ, yoklukdan râhatlık duymalı, varlıkda sıkılmalıdır. Olayların de­ğişmesi, insanda değişiklik yapmamalıdır.

Kimsenin aybına bakmamalı, kendi ayblarını görmelidir. Ken­dini hiçbir müslimândan üstün bilmemelidir. Ehl-i sünnet olan ya’nî dört mezhebden birinde olan her müslimânı kendinden üs­tün tutmalıdır. Her müslimânı görünce, kendi se’âdetinin, onun düâsını almakda olabileceğine inanmalıdır. Kendinde hakkı bulu­nanların kölesi gibi olmalıdır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Üçşeyi yapan müslimânın îmânı kâmildir: Âilesine hizmet etmek, fa­kîrler arasında oturmak [dilenciler arasında değil!] ve hizmetçisi ile birlikde yimek). Bu üç şeyin, mü’minlerin alâmeti olduğu Kur’ân-ı kerîmde bildirilmişdir. Selef-i sâlihînin hâllerini öğren­meli, onlar gibi olmağa çalışmalıdır. Kimseyi gıybet etmemelidir. Gıybet yapana mâni’ olmalıdır. [İşitince incineceği şeyi, arkasın­dan söylediği zemân, sözü doğru ise, gıybet olur. Yalan ise iftirâ olur. Her ikisi de, büyük günâhdır.] Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil­münker yapmağı âdet edinmelidir. Muhammed bin Alyân’a “rah­metullahi teâlâ aleyh”, Allahü teâlânın râzı olduğu nasıl anlaşılır dediklerinde, (Tâ’at etmek tatlı ve günâh işlemek acı gelmesin­den anlaşılır) buyurdu. Fakîr olmakdan korkarak, cimrilik yap­mamalıdır. Şeytân, insanları fakîr olursun diyerek ve fuhşa sürük­liyerek aldatır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Âilesi çok, rızkı az olup, nemâzlarını iyi kılan ve müslimânları gıybet etmiyen, Kıyâ­met günü benim yanımda olur). Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî Serhendî “kuddise sirruh” hazretlerinin fârisî mektûbundan ter­ceme temâm oldu. [Köyde, yolda nemâz kılacak kimseye, kıble cihetini bulmağı bildirelim: Güneş gören toprağa çubuk dikilir, yâhud bir ip ucuna anahtar, taş bağlanır, sarkıtılır. Takvîm yapra­ğında (Kıble sâati) yazılı vaktde, çubuğun ve ipin gölgeleri kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin güneş bulunduğu tarafı kıble cihe­ti olur.]

Yukarıda yazılı iyiliklere mâlik olan müslimâna ehl-i sünnet denir. Böyle olmıyan, hattâ böyle olanları beğenmiyen, küçülten kimsenin din adamı değil, din düşmanı olduğunu anlamalı, onun sözlerine, yazılarına aldanmamalıdır.

46 — (Bid’at) ne demekdir? İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî­nin (Mektûbât) kitâbının birinci cildinin ellidördüncü ve yüzalt­mışbeşinci ve yüzseksenaltıncı ve ikiyüzellibeşinci ve ikiyüzaltmı­şıncı ve üçyüzonüçüncü mektûblarında bid’atin ne olduğu ve bid’at işlemenin zararları çok iyi anlatılmakdadır. Birinci cildde bulunan üçyüzonüç mektûbun hepsi fârisîden türkçeye terceme edilmişdir. 1387 [m. 1968] senesinde (Mektûbât Tercemesi) ismi verilerek İstanbulda basdırılmışdır. Abdülganî Nablüsînin “rah­metullahi teâlâ aleyh” (Hadîkat-ün-nediyye) kitâbının birinci kıs­mının baş tarafında da, bid’at hakkında geniş bilgi vardır. Bu bi­rinci kısm da, 1399 [m. 1979] senesinde İstanbulda ofset yolu ile basdırılmışdır. Bid’at hakkındaki yazılarının bir kısmını arabîden terceme ederek aşağıda takdîm ediyoruz. [434.cü sahîfeye bakı­nız!]

(Bid’at), sünnete [ya’nî, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği din bilgilerine] muhâlif olan, ters düşen, din câhillerinin, boş ka­falarından çıkan i’tikâd ve amel ve sözler demekdir. Allahü teâlâ, kullarını kendisine ibâdet etmek için yaratdı. İbâdet, züll ve zillet demekdir. Ya’nî, insanın Rabbine, ma’bûdüne, hakîr olduğunu, âciz, muhtaç olduğunu göstermesidir. Bu da, her aklın, nefsin ve âdetlerin güzel ve çirkin dediklerine uymayıp, Rabbin güzel ve çirkin dediklerine teslîm olmak ve Rabbin gönderdiği Kitâba ve Peygamberlere inanmak ve bunlara tâbi’ olmak demekdir. Bir in­san, bir işi, Rabbinin izn verdiğini düşünmeden, kendi görüşü ile yaparsa, Rabbine kulluk yapmamış, müslimânlığın îcâbını yerine getirmemiş olur. Bu iş, i’tikâdda, inanmakda ise ve inanılması lâ­zım olduğu sözbirliği ile bildirilmiş olan şeylerden ise, bu inanışı (Küfre sebeb olan Bid’at) olur. Bu iş, i’tikâdda olmayıp da, yal­nız dinden olan sözde ve işde kalırsa, fısk, büyük günâh olur. Ha-dîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir kimse, dinde birşey meydâna çıka­rırsa, bu şey red olunur.) Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, dinden ol­mıyan bir i’tikâd, bir söz, bir iş, bir hâl ortaya çıkarılır ve bunun din ve ibâdet olduğuna inanılırsa, yâhud islâmiyyetin bildirmiş ol­duklarında bir ziyâdelik veyâ noksanlık yapılırsa ve bunu yap­makda sevâb beklenirse, bu yenilikler, değişiklikler, (Bid’at) olur. İslâmiyyete uyulmamış, ona îmân edilmemiş olur. Dinde, ibâdetde olmayıp, âdetde olan yenilikler, ya’nî yapılırken sevâb beklenilmiyen değişiklikler bid’at olmaz. Meselâ, yimekde, iç­mekde, binme ve taşıma vâsıtalarında, binâlarda yapılan yenilik­leri, değişiklikleri dînimiz red etmez. [Bunun için, masada, ayrı tabaklarda, çatal kaşık ile yimek, otomobile, tayyâreye binmek, her çeşid binâ, ev ve mutfak eşyâsı kullanmak ve bütün fen bilgi­leri ve fen âletleri, fen işleri dinde bid’at değildir. Bunları yapmak ve fâideli yerlerde kullanmak câizdir. Hattâ, farz-ı kifâyedir. Me­selâ radyo, ho-parlör, elektronik makinalar yapmak ve bunları ibâdetlerin dışında kullanmak câizdir. Ho-parlörü dünyâ işlerin­de kullanmak câizdir. Fekat, ho-parlör ile ezân, Kur’ân-ı kerîm, mevlid okumak, ibâdeti değişdirmek olur, bid’at olur. Ezânın uzaklardan işitilmesi için ho-parlör kullanmamalı, her mahalleye câmi’ler yapmalı, her mahalle câmi’indeki müezzin efendiler ayrı ayrı ezân okumalıdır.]

Enes bin Mâlik “radıyallahü anh”, birgün ağlıyordu. Sebebi soruldukda, (Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” öğren­diğim ibâdetlerden, değişdirilmemiş bir nemâz kalmışdı. Şimdi, bunun da elden gitdiğini görüyor, bunun için ağlıyorum) dedi. Ya’nî, şimdiki insanların çoğu, nemâzın şartlarını, vâciblerini, sünnetlerini, müstehablarını yerine getirmiyor, mekrûhlarından, müfsidlerinden, bid’atlerinden sakınmıyorlar. Onun için ağlıyo­rum dedi. Bunlar, Peygamberlerin, Evliyânın, sâlih, sâdık mü’minlerin büyüklüklerini anlıyamayanlardır. Onların yollarını bırakıp, kendi kısa görüşlerine, nefslerine, beğendiklerine göre ibâdetleri değişdiriyorlar. Se’âdet yolunu bırakıp, şakâvete, felâ­kete atılıyorlar. Enes bin Mâlikin “radıyallahü anh” ağlamasının sebebi, nemâza ilâveler yaparak ve ba’zı yerlerini azaltarak değiş­direnleri görmesidir. Böylece, sünneti [ya’nî islâmiyyeti] değişdi­riyorlar. Sünneti değişdirmek, bid’atdir.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir ümmet, Peygamberi öl­dükden sonra, dinde bid’at yaparsa, buna benzer bir sünneti gayb eder). Ya’nî, küfre sebeb olmıyan bir bid’at yapılırsa, bunun cin­sinden bir sünneti terk ederler.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bid’at sâhibi, bid’atini terk et­medikce, tevbe etmesini, Allahü teâlâ nasîb etmez). Ya’nî, bir kimse, bir bid’at ortaya çıkarırsa veyâ başkasının çıkarmış olduğu bir bid’ati yaparsa, bu bid’ati iyi bildiği ve karşılığında sevâb bek­lediği için, bundan tevbe edemez. Bu bid’atin kötülüğünden veyâ küfre sebeb olmasından dolayı hiçbir günâhına da tevbe etmesi nasîb olmaz. Müslimân, günâhdan kurtulmak için, tevbe eder. Hı­ristiyanlar günâhdan kurtulmak için, kiliseye gidip papaza (Vaf­tiz) yapdırıyorlar. (Vaftiz), bir kimsenin hıristiyan olması için ve­yâ bir hıristiyanın doğuşda getirdiği veyâ sonradan hâsıl olan gü­nâhından kurtulması için yapılır. (Vaftiz) yapılacak kimseye, pa­paz tenhâ bir yerde İncîl okuyup üfler ve düâ eder. Erkeklere ve yaşlı kadınlara ömründe bir kerre vaftiz yapmıyorlar. Genç, güzel kızlar, sokaklarda erkeklere görünmek günâhına girdikleri için, her ay kiliseye gidip, vaftiz yapdırıyorlar ve [İşâi Rabbânî] dedik­leri, şerâba batırılmış ekmekden yiyorlar.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Allahü teâlâ, dinde bid’at olan birşeyi yapan, bu bid’ati Allah rızâsı için terk etmedikçe, onun hiçbir amelini kabûl etmez). Ya’nî, i’tikâdda veyâ amelde veyâ sözde yâhud ahlâkda bid’at olan birşeyi yapmağa devâm edenin bu cinslerden ibâdetleri sahîh olsa da, hiçbirini kabûl et­mez. İbâdetlerinin kabûl olması için, bu bid’ati, Allahü teâlâdan korkarak, ondan sevâb bekliyerek yâhud rızâsına kavuşması için terk etmesi lâzımdır.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Allahü teâlâ, bid’at sâhibinin nemâzını, orucunu, haccını, ömresini, cihâdını, günâhdan vazgeç­mesini, adâletini kabûl etmez. Hamurdan kılın çıkması gibi, is­lâmdan çıkar). Ya’nî, ibâdeti sahîh olsa da, kabûl olunmaz. Sevâb verilmez. Çünki, küfre sebeb olmıyan bid’at işlemeğe devâm et­mekdedir. Küfre sebeb olan bid’at sâhibinin ibâdeti zâten sahîh olmaz. Farz, nâfile ibâdetlerinin hiçbiri kabûl olmaz. Bid’at, nef­se, şeytâna uyarak yapıldığı için, sâhibi islâmdan, Allahü teâlânın emrlerine teslîm olmakdan çıkar. Îmân kalb ile olur. İslâm kalb ve lisân ile birlikde olur. Îmân kalbe mahsûsdur. İslâm ise, kalbin, li­sânın ve bedenin umûmuna şâmildir. Kalbdeki îmân ile kalbdeki islâm birbirlerinin aynıdır. Bid’at sâhibinden ayrılan, lisândaki ve uzvlardaki islâmdır. Bid’at işlemeğe devâm eden kimse, nefse ve şeytâna itâ’at eden kimse olmuşdur. Günâh işliyen kimse, âsî, fâ­sık olur. Buna bid’at sâhibi denmez. Fekat, bid’at sâhibi, âsî ve fâ­sıkdır. Bid’at sâhibi, bu bid’atini ibâdet sanmakda, buna karşılık sevâb beklemekdedir. İbâdet hâricinde işlenen günâh, ibâdetlerin kabûl olmasına mâni’olmaz.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Benden sonra, ümmetim ara­sında ayrılıklar olacakdır. O zemânda olanlar, benim sünnetime ve Hulefâ-i râşidînin sünnetine yapışsın! Dinde meydâna çıkan şeylerden uzaklaşsın! Dinde yapılan her yenilik bid’atdir. Bid’at­lerin hepsi dalâletdir. Dalâlet sâhiblerinin gidecekleri yer, Cehen­nem ateşidir). Bu hadîs-i şerîf, bu ümmetde çeşidli ayrılıklar ola­cağını haber veriyor. Bunlar arasında, Resûlullahın ve Onun dört halîfesinin yolunda olana sarılınız diyor. Sünnet, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, sözleri, bütün ibâdetleri, işleri, i’ti­kâdları, ahlâkı ve birşey yapılırken görünce, mâni olmayıp susma­sı demekdir.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Ümmetim arasına fesâd yayıl­dığı zemân, sünnetime yapışan için yüz şehîd sevâbı vardır!) Ya’nî nefse ve bid’atlere ve kendi aklına uyarak islâmiyyetin hududu dı­şına çıkıldığı zemân, benim sünnetime uyana, kıyâmet günü yüz şehîd sevâbı verilecekdir. Çünki, fitne fesâd zemânında islâmiyye­te uymak, kâfirlerle harb etmek gibi güç olacakdır.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (İslâm dîni garîb olarak başla­dı. Son zemânlarda da garîb olacakdır. Bu garîb insanlara müjde­ler olsun! Bunlar, insanların bozduğu sünnetimi düzeltirler). Ya’nî, islâmiyyetin başlangıcında, insanların çoğu, müslimânlığı bilmedikleri, onu yadırgadıkları gibi, âhır zemânda da, dîni bilen­ler azalır. Bunlar, benden sonra bozulmuş olan sünnetimi islâh ederler. Bunun için, emr-i ma’rûf ve nehyi anilmünker yaparlar. Sünnete, ya’nî islâmiyyete uymakda başkalarına örnek olurlar. İslâm bilgilerini doğru olarak yazıp, kitâblarını yaymağa çalışır­lar. Bunları dinliyenler az, karşı gelenler çok olur. O zemânda, se­venleri çok olan din adamı, doğru arasına iğrileri, hoşa giden söz­leri karışdıran kimsedir. Çünki, yalnız doğruyu söyliyenin düş­manları çok olur.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Benî İsrâil yetmişiki millete ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç millete ayrılacakdır. Bunlar­dan yetmişikisi ateşde yanacak, yalnız biri kurtulacakdır. Bunlar, benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır). Ya’nî, İsrâil oğulları, dinde yetmişiki fırkaya ayrıldı. Müslimânlar da, dinde yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Ya’nî, çok fırkalara ayrılacakdır. Bunların hiçbiri kâfir değil ise de, Cehennemde uzun zemân yanacaklardır. Yalnız benim ve Eshâbımın i’tikâdında olan ve bizim gibi ibâdet eden fırkası Cehenneme girmiyecekdir. İ’tikâd bilgilerinde icti­hâd ederken, Resûlullahın ve Eshâb-ı kirâmın i’tikâdlarından ay­rılan din âlimleri, dinde zarûrî ve sözbirliği ile bilinen i’tikâddan ayrılırlarsa, kâfir olurlar. Bunlara (Mülhid) denir. [Bunların müş­rik oldukları, (Bahr)de ve (Hindiyye)de yazılıdır.] Zarûrî ve söz­birliği ile bildirilmemiş olan i’tikâddan ayrılırlarsa, kâfir olmazlar, i’tikâdda bid’at sâhibi olurlar. Bunlara (Ehl-i kıble) de denir. Amel ve ibâdet bilgilerinde ictihâd ederken de, zarûrî ve sözbirli­ği ile bilinen ibâdetlere inanmıyan kâfir olur. Mülhid olur. Fekat, zarûrî ve sözbirliği ile bildirilmemiş olan ibâdetlerden ayrılan âlimler, eğer müctehid iseler, sevâb kazanırlar. Müctehid değilse­ler, amelde bid’at sâhibi, (Mezhebsiz) olurlar. Çünki müctehid ol­mıyanın ictihâd etmesi câiz değildir. Bunun, bir müctehidin mez­hebini taklîd etmesi lâzımdır. Hadîs-i şerîfde, (Lâ ilâhe illallah di­yen kimseye, günâh işlediği için kâfir demeyiniz! Buna kâfir diye­nin kendisi kâfir olur) buyuruldu. İ’tikâdı bozuk olmadığı için, Cehenneme girmiyecek olan kimse, yapdığı günâhlar sebebi ile Cehenneme girebilir. Eğer sâlih ise, ya’nî günâhına tevbe etmiş ise yâhud afva veyâ şefâ’ate kavuşursa, Cehenneme hiç girmez. Zarûrî olarak ya’nî câhillerin de bildiği ve sözbirliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veyâ bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, lâ-ilâhe illallah dese ve her ibâdeti yapsa ve her günâhdan da sakınsa bile, buna lâ-ilâhe-illallah ehli ve ehl-i kıble denmez.

Süâl — Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bid’atle­rin hepsi dalâletdir) buyurdu. Fıkh âlimleri ise, bid’atlerin bir kıs­mına dalâlet, ya’nî günâh, bir kısmına mubah, bir kısmına müste­hab, bir kısmına da vâcib dediler. Bu iki sözü birleşdirmek nasıl olur?

Cevâb — Bid’at sözünün iki ma’nâsı vardır. Birincisi, lugat ma’nâsı olup umûmîdir. Lugat ma’nâsı ile, âdetde olsun, ibâdet­de olsun, her zemân yapılan, her dürlü yeniliğe bid’at denir. Âdet, karşılığında sevâb beklenilmiyen işler demekdir. Bunlar dünyâ menfe’ati için yapılır. İbâdet ise âhıretde sevâb kazanmak için yapılır. Sadr-ül-evvel (Selef-i sâlihîn)in, ya’nî Eshâb-ı kirâ­mın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve Tâbi’în ve Tebe’i tâ­bi’în zemânlarıdır. Bunların zemânında veyâ sonra âdet olarak veyâ ibâdet olarak ortaya çıkan şeyler bid’atdir. 436. cı sahîfeye bakınız!

Bid’at kelimesinin ikinci ma’nâsı, Sadr-ul-evvelden, ya’nî Es­hâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin ve Tebe’i tâbi’înin zemânlarından sonra dinde meydâna çıkan yeniliklerdir. Bu değişdirmeler i’ti­kâdda veyâ ibâdetde olur. Yeni bir ibâdet meydâna çıkarmak ve­yâ mevcûd bir ibâdetde ziyâdelik veyâ noksanlık yapmak (İbâ­detde bid’at) olur. Bunlardan dînin sâhibinin, ya’nî Muhammed aleyhisselâmın, sözle veyâ iş ile, sarîh veyâ işâret ederek, izni ol­madan ortaya çıkarılanlara (Bid’at-i seyyie) denir. Âdetde bid’atlerin hiçbirine bid’at-i seyyie denilmez. Çünki bunlar ibâ­det için değil, dünyâ menfe’ati için yapılırlar. Yimekde, içmekde, giyinmekde, binâlarda yapılan yenilikler âdetde bid’atdir. İ’ti­kâdda olan bid’atlerin hepsi (Bid’at-i seyyie)dir. Yetmişiki dalâ­let fırkasının i’tikâdları, bid’at-i seyyiedir. Dört mezhebin ibâ­detlerde olan yenilikleri bid’at değildir. Çünki bunlar, kendi akl­ları ile çıkarılmış olmayıp, (Edille-i şer’ıyye)den çıkarılmışlardır. Bunlar Nasslarda ziyâdelik olmayıp, Nassların açıklamalarıdır. Nemâza dururken iftitâh tekbîrini birkaç def’a söylemek, sevâbı çok olmak için ise, bid’at olur. Vesvese ile, istemiyerek söylerse, günâh olur. İbâdetde olan bid’atde, dînin sâhibinin, sarîh veyâ işâret ile, izni varsa, bunlara (Bid’at-i hasene) denir. Bid’at-i ha­seneler, müstehab veyâ vâcib olur. Câmi’lere minâre yapmak, müstehabdır. Bunları yapmak sevâb olup, terk etmesi günâh ol­maz. Minâreye (Me’zene) de denir. Zeyd bin Sâbitin annesi di­yor ki, (Medînede, Mescid-i Nebînin etrâfındaki evlerin en yük­seği benim evim idi. Bilâl-i Habeşî “radıyallahü teâlâ anh”, ön­celeri, evimin damına çıkıp ezân okurdu. Resûlullahın mescidi yapılınca, mescid üzerinde müezzin için yapılan yüksek yere çı­karak okudu). Müezzinlerin minâreye çıkıp ezân okumalarının sünnet olduğu buradan anlaşılmakdadır. [Ho-parlörle ezân oku­mak bid’atinin bu sünneti yok etdiğini acı acı görmekdeyiz.] Din mektebleri yapmak, din kitâbları yazmak vâcib olan bid’atler­dendir. Bunları yapmak sevâb, terk etmek günâhdır. Bid’at eh­linin ve mülhidlerin, ya’nî i’tikâdları küfre sebeb olan bid’at sâ­hiblerinin şübhelerine karşı uyarıcı delîller ortaya koymak da böyledir.

Yukarıda yazılı hadîs-i şerîflerde bildirilen bid’atler, hep din­de olan bid’at-i seyyielerdir. Bunlar, ibâdetlere yardımcı değil­dirler. İbâdetlere yardımcı olan ve dînin sâhibinin izni ile yapılan bid’at-i haseneler, dalâlet değildirler. (Benim sünnetime ve Hu­lefâ-i râşidînin sünnetlerine yapışınız!). Ya’nî akllarınıza, nefsle­rinize uyarak dinde yapdığınız değişiklikleri bırakarak, benim yo­luma sarılınız, hadîs-i şerîfi, âdetde bid’atlerin dalâlet olmadıkla­rını göstermekdedir. Çünki Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yolu, din bilgileridir. Âdetleri gösteren birşey bildir­memişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanlara, dinlerini bildirmek için gelmişdir. Dünyâlarını bildirmek için gönderilmemişdir. Çünki insanlar, dünyâ işlerini iyi bilirler. Fe­kat, Allahü teâlânın irâdesinin, emrlerinin ne olacağını bilmezler.

Şimdi bid’at denince, i’tikâdda olan bid’atler anlaşılmakdadır. Bu sapık i’tikâd sâhiblerine (Mübtedi’) ve (Ehl-i hevâ) denil­mekdedir. Çünki bunlar, islâmiyyete değil, nefslerine uymakda­dırlar. Yetmişiki sapık fırka böyledir. Bunlardan ba’zısının i’tikâ­dı küfre sebeb olmakdadır. Öldükden sonra tekrâr dirilmeğe ve Allahü teâlânın sıfatlarına inanmıyanları ve âleme kadîm diyen­leri böyledir. Böyle küfre sebeb olan inanışa (İlhâd) denir. Böy­le inananlara (Mülhid) denir. Açık olarak bildirilmiş olmayıp, şübheli olduğu için, te’vîli lâzım gelen, ya’nî çeşidli ma’nâlar ara­sından, uygun olan ma’nâsını arayıp bulmak lâzım olan âyet-i ke­rîmelerden ve hadîs-i şerîflerden yanlış ma’nâ çıkaranların bu yanlış i’tikâdı küfre sebeb olmaz. Kabr azâbına ve mi’râca inan-mıyanları böyledir. Fekat, küfre sebeb olmıyan böyle i’tikâddaki bid’atler, en büyük günâhlardan, meselâ mü’mini haksız yere öl­dürmekden ve zinâdan dahâ büyük günâhdırlar. Bu bozuk i’ti­kâdlarını, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden zan ile çıkar­dıkları için, kâfir olmıyorlar. Şimdi çok kimse, bunlara yanlış te’vîl etmek sebebi ile değil de akla, fenne uymuyor diyerek inanmıyor. İ’tikâdlarına, îmânlarına, islâmiyyeti değil de, aklı, fenni esâs tutan böyle inanmıyanlar kâfir olur, mürted olur. İ’ti­kâdı küfre sebeb olan mülhidler kendilerini müslimân sanmakda, ibâdetleri yapmakda ve günâhlardan sakınmakda iseler de, bun­ların hiçbiri sahîh olmaz.

İbâdetde bid’atin seyyie olanları, i’tikâdda bid’at kadar kötü değil ise de, bunlar da, münker ve dalâletdir. Bütün günâhlardan sakınmakdan dahâ çok, bunlardan sakınılması lâzımdır. Hele ibâ­detde bid’at yapmak, bir müekked sünneti terk etmeğe sebeb olu­yorsa, bu bid’atin günâhı dahâ büyük olur.

İ’tikâdda bid’atin zıddı, aksi olan doğru i’tikâda (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) i’tikâdı denir. İbâdetde bid’atin zıddına, aksine (Sün­net-ül-hüdâ) denir. Birincisi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” i’tikâdı, ikincisi, devâm üzere yapdığı ve ba’zan terk etdi­ği ve terk edenlere mâni’ olmadığı ibâdetlerdir. Terk edilmesine mâni’olduklarına (Vâcib) denir. (Sünnet-i hüdâ)yı özrsüz terk et­mek günâh olmaz. Devâmlı terk eden kıyâmet günü azarlanır. Ezân, ikâmet ve cemâ’at ile nemâz kılmak ve beş vakt nemâzın sünnetleri böyledir. Fekat, bir mahallenin hepsi devâmlı terk ederse, bunlarla harb edilir.

Âdetde bid’at işlemek, dalâlet değildir. Yapmamak vera’ ve ev­lâ olur. İhtiyâcdan fazla yüksek binâ yapmak, doyuncaya kadar yi­mek, kahve, çay, sigara içmek âdetde bid’atdir. Bunlara harâm ve­yâ mekrûh diyemeyiz. Sultânın, Allahü teâlânın emr ve yasakları­na uygun olan emrleri ve yasakları mu’teber olur. Nefsine ve ak­lına uyarak verdikleri emrlere, itâ’at etmek vâcib olmaz. Fekat is­yân etmek de câiz değildir. Hattâ, zâlim olan sultânın cevrinden, eziyyetinden kurtulmak için itâ’at etmek câiz olur. Çünki, insanın kendini tehlükeye atması câiz değildir. 379. cu sahîfeye bakınız! Âyet-i kerîmede itâ’at edilmesi emr olunan (Ülül-emr), müslimân olan sultân, âmir, hâkim demekdir. Bunların hak ve adl olan emr­lerine itâ’at etmek vâcibdir. Âdetde bid’atin zıddı (Sünnet-üz-zâ­ide)dir. Ya’nî, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” devâm üzere olan âdetleridir. Elbisesinin şeklleri ve giyinirken, süslenir­ken sağdan başlamak, sağ el ile yimek içmek, birşey alıp vermek ve sol el ile tahâretlenmek, sol ayakla halâya girmek böyle olup müstehabdırlar. [Görülüyor ki, erkeklerin ve kadınların elbisele­rinin, zemânla değişmesi, fâsıkların elbiselerine benzemesi; âdet­de bid’atdir. Kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka yerlerini tam örten geniş örtüler dinde bid’at olmaz. Günâh olmaz. Böyle örtüleri kullanırken, o memleketin âdetine uymalıdır. Âdet olmı­yan örtüyü, elbiseyi kullanmak, şöhrete ve fitneye sebeb olur. Bu ikisi de harâmdır.]

Buraya kadar bildirilenlerden anlaşılıyor ki, lugat ma’nâsında­ki umûmî bid’at, âdetde ve dinde bid’at olmak üzere ikiye ayrılır. Bid’at deyince, dinde bid’at anlaşılır. Dinde bid’at de, i’tikâdda veyâ ibâdetde olur. İ’tikâddaki bid’atlerin hepsi seyyiedir. İbâdet­de bid’at ise, Seyyie ve Hasene olarak ikiye ayrılır. Bid’at-i seyyie, i’tikâdda olan fekat küfre sebeb olmıyan ve ibâdetde olup islâmiy­yete yardımcı olmıyan bid’atlerdir. İ’tikâdda bid’at, küfre sebeb olursa, ilhâd olur. Bid’at-i hasene, islâmiyyete yardımcı olan yeniliklerdir. Bid’at-i hasene de, müstehab veyâ vâcib kısmlarına ayrılır. Minâre, müstehab olan bid’at-i hasenedir. Çünki, müez­zinin, ezânı, yükseğe çıkıp okuması sünnetdir. Minâre, bu sünne­te yardım etmekdedir. [Ezânı, insanın tabî’î sesinin üstünde fazla sesle okumak sünnet değildir. Mekrûhdur. Bunun için ezânı ho­parlör denilen elektrik âleti ile okumak, sünnete değil, mekrûha yardımcı olmakdadır. Bunun için, ho-parlör kullanmak, bid’at-i seyyie olmakda ve minâreye çıkıp okumak sünnetine mâni’ ol­makdadır. Ezân sesinin her tarafa ulaşdırılması emr olunmadı. Yalnız kendi mahallesine duyuracak kadar bağırması emr olundu. Müslimânların her mahallede mescid yapması, her mescidde müezzinlerin yüksek yere çıkarak ayrı ayrı ezân okumaları emr olundu. Bir yerde okunan ezânın her mahalleden işitilmesi için, müezzinlerin ho-parlörle okumaları veyâ bir yerde okunan ezânın her mesciddeki ho-parlörlerle her mahallede işitilmesi, bid’at-i seyyie olur. Çirkin bid’at olur. Allahü teâlâ, (Din kemâle geldi. İbâdetlerin nasıl yapılacağı bildirildi. Noksan birşey bırakılmadı) buyurdu. Selef-i sâlihîn de, bin seneden beri, emr olunduğu gibi e­zân okudular ve nemâz kıldılar. Bunların yapdıklarını beğen­meyip veyâ noksan, kifâyetsiz görüp, ho-parlörle ezân okumağa ve ho-parlörle nemâz kılmağa kalkışmak çirkin bid’at olur. Yuka­rıdaki hadîs-i şerîfler, çirkin bid’at işliyenlerin hiçbir ibâdetlerinin kabûl olmıyacağını, bunların Cehenneme gideceklerini bildirmek­dedir. İslâmiyyetin emrini dinlemeyip, her mahallede mescid yapılmadığı için, her yerden ezân sesi işitilmiyor diyerek, ezânı hoparlörle okumak bid’atini savunmağa kalkışmak, katı necâseti bevl ile yıkayıp temizlemeğe kalkışmak gibidir. Evet, bevl ile yıkayınca, katı necâset görünmez olup câhillerin hoşuna gider. Hâlbuki, necâset her yere yayılmış, bevlin değdiği her yer necs ol­muşdur.] Bid’at-i hasene olan yeniliklere Şâri’ tarafından izn ve­rilmiş, hattâ emr olunmuşdur.

Süâl — Eshâb-ı kirâm, Tâbi’în ve Tebe’i tâbi’în, müstehab ve vâcib olan bid’at-i haseneleri niçin yapmadılar?

Cevâb — Bunların bir kısmına onların ihtiyâcları yokdu. Mese­lâ, mekteb yapmadılar, kitâb yazmağa ihtiyâcları yokdu. Çünki, âlimler, müctehidler çokdu. Herkes sorup, kolayca öğrenirdi. Pa­

raları, malları da, büyük binâlar, minâreler yapacak kadar çok de­ğildi. En mühim sebeb de, onlar dahâ mühim işleri yapdılar. Bun­ları yapmağa vaktleri olmadı. Gece gündüz kâfirlerle, islâm dîni­nin yayılmasına mâni’ olan devletlerle, diktatörlerle harb etdiler. Paralarının, mallarının hepsini bu cihâdlara sarf etdiler. Memle­ketler, şehrler feth ederek, milyonlarca insanı zâlim devletlerin pençesinden kurtarıp, müslimân yapmakla dünyâ ve âhiret se’âde­tine kavuşdurdular. İslâm nizâmını, islâm ahlâkını, Allahın kulla­rına ulaşdırdılar. Başka şeyler yapmağa vaktleri olmadı.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bir kimse, islâmda sünnet-i hasene yaparsa, bunun sevâbına ve bunu yapanların se­vâblarına kavuşur. Bir kimse islâmda bir bid’at-i seyyie çığrı açar­sa, bunun günâhı ve bunu yapanların günâhları kendisine verilir) buyurdu. Bid’at-i hasenelerin hepsi, bu hadîs-i şerîfdeki bid’at-i haseneye dâhildirler. Bir sünnet yapana, ya’nî bir çığır açana, bu­nu kıyâmete kadar yapanların sevâblarının verilmesi, bunu başka­larının da yapmaları için niyyet etmesine bağlıdır. Bunun gibi, imâm başkalarına imâm olmağa niyyet etmezse, yalnız kılmanın [veyâ bunun yirmiyedi katının] sevâbına kavuşur. Cemâ’atin se­vâbları toplamına da kavuşması için, imâm olmağa niyyet etmesi lâzımdır.

Bid’at-i seyyie işlemenin zararı, sünneti, hattâ vâcibi terk etme­nin zararından dahâ çokdur. Ya’nî birşeyi yapmak sünnet mi, bid’at mi şübheli olsa, bu şeyi yapmamak lâzımdır.

Süâl — Din, Kitâb ile, sünnet ile kemâle gelmişdir. Bu ikisinin izn vermediği ibâdetler bid’atdir. Buna göre (Edille-i şer’iyye) dörtdür demek doğru olur mu?

Cevâb — Ehl-i sünnet âlimleri, Edille-i şer’iyyenin dört oldu­ğunu bildirdiler: Kitâb, Sünnet, İcmâ’ı ümmet ve Kıyâs-ı fükahâ. Fekat, bunların son ikisi, ilk ikisinden çıkmakdadır. Bunun için Edille, hakîkatda, Kitâb ve sünnet olmak üzere ikidir. İcmâ’ ya’nî sözbirliği olan bir hükmün Kitâbdan veyâ sünnetden bir delîle, bir senede oturtulması lâzımdır. Kıyâs da, icmâ’ için sened olabi­lir. Ebû Bekr-i Sıddîkin halîfe seçilmesindeki icmâ’ böyle olmuş­dur. Bir kişinin haber verdiği hadîs de, icmâ’ için sened olur. Çün­ki, icmâ’ın huccet olması, delîlinin kat’i olmasına bağlı değildir. İcmâ’ olduğu için huccetdir. Delîlinin kat’î olması şart olursa, ic­mâ’a lüzûm kalmaz. Bu delîl huccet olur. Kıyâs için de, Kitâbdan veyâ sünnetden bir asl, esâs lâzımdır. Çünki, kıyâs, Kitâbda ve sünnetde mevcûd bulunan kapalı, gizli hükmü izhâr eder. Bun­lara bir hükm ilâve etmez. Ya’nî, ahkâmı izhâr eder, isbât [îcâd] etmez. Kıyâs, umûmî olan bir hükmü, fürû’ için beyân eder. İc­mâ’ da, kıyâs için asl ve kaynak olur. Sünnet, Kitâbın şerh ve be­yânıdır. Şu hâlde, islâmiyyetin aslı, yalnız Allahü teâlânın kitâbı­dır.

Zemânımızdaki ba’zı câhil tekke şeyhleri, yalancı, sahte tesav­vufcular, islâmiyyete uymıyan hareketlerinden dolayı, kendileri­ne i’tirâz edilince, (Bunlar, ilm-i zâhirde harâmdır. Biz, ilm-i bâ­tın sâhibleriyiz. Bizim için halâldırlar) diyor. Böyle söylemek küfrdür. Böyle söyliyen ve işitip kabûl eden kâfir olur. Te’vîl et­mesi veyâ bilmeden söylemesi özr olmaz. İnce şeyleri bilmemek ancak özr olur. Bu zındıklar, (Siz ilmi kitâblardan öğreniyorsu­nuz. Biz ise, sâhibinden, ya’nî doğruca Muhammed aleyhisselâm­dan alıyoruz. Buna kanâ’at etmez, râzı olmaz isek, Allahdan so­rup öğreniyoruz. Kitâb okumağa, üstâddan öğrenmeğe ihtiyâcı­mız yok. Allaha kavuşmak için, ilm-i zâhiri terk etmek ve islâmiy­yeti öğrenmemek lâzımdır. Bizim yolumuz bâtıl olsaydı, böyle yüksek hâllere, kerâmetlere kavuşabilir mi idik? Nûrları ve Pey­gamberlerin rûhlarını görebilir mi idik? Bir günâh yaparsak, rü’yâda bize bildiriliyor. Ahkâm-ı islâmiyyenin harâm dediği şeyi yapmamız için Allah bize rü’yâda izn veriyor. Bunun bize halâl olduğunu anlıyoruz) diyorlar. İslâmiyyeti yıkıcı, yok edici böyle sözler ilhâddır. Ya’nî, Kitâbın ve sünnetin açık ma’nâlarını değiş­dirmekdir. Dalâletdir. Ya’nî, mü’minlerin yolundan ayrılmakdır. İslâmiyyet ile alay etmekdir. Böyle bozuk sözlere inanmamalıdır. Bunların bozukluğunda şübhe etmek bile küfr olur. Bunları söy­liyene ve inanana (Zındık) denir. Birinin böyle söylediğini başka­sından haber alınca o söyliyene hemen zındık dememelidir. Böy­le söylediği iki âdil şâhidin haber vermesi ile şer’an anlaşılmadık­ça, hükm verilmez. Zındık, maddeye, tabî’ate tapınan Dehrî de­mekdir. Allaha ve âhıret gününe inanmıyan sahte müslimân de­mekdir.

İslâmiyyetin ahkâmı ilhâm ile anlaşılmaz. Evliyânın ilhâmı baş­kalarına huccet, sened olamaz. (İlhâm), Allahü teâlâ tarafından kalbe gelen bilgi demekdir. Evet, Ehlullahın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” ilhâmları doğru olur. Bunların doğruluğu, is­lâmiyyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. Fekat, Ehlul­lah, ya’nî Velî olmak için, islâmiyyet bilgilerini öğrenmek ve bun­lara uymak şartdır. (Takvâ sâhiblerine Allahü teâlâ ilm ihsân eder) meâlindeki âyet-i kerîme bunu isbât etmekdedir. Sünnete, ya’nî islâmiyyete sarılmıyan, bid’atden sakınmıyan kimsenin kal­bine ilhâm gelmez. Bunun söyledikleri, nefsden ve şeytândan ge­len bozuk şeylerdir. Mûsâ aleyhisselâm ile Hızırın konuşmaları, bu bildirdiklerimize uymuyor denilemez. Çünki Hızır aleyhisse­lâm, ba’zı âlimlere göre, Mûsâ aleyhisselâmın ümmeti değildi. Ona uyması emr olunmamışdı. Muhammed aleyhisselâm ise, dün­yânın her yerinde kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanların ve cinnin Peygamberidir. (İlm-i ledünnî) ve (İlhâm), Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olanlara ihsân olunur. Bu ihsâna kavuşanlar, Kitâbı ve Sünneti ya’nî hadîs-i şerîfleri iyi anlar. İslâmiyyet bilgi­leri, rü’yâ ile de anlaşılamaz. İslâmiyyete uymıyan rü’yânın şeytâ­nî olduğu anlaşılır.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî “rahmetullahi te­âlâ aleyh” 298 [m. 910] de Bağdâdda vefât etdi. (İnsanı Allahü te­âlânın rızâsına kavuşduran tek yol, Muhammed aleyhisselâma uy­makdır) dedi. Bir kerre de (Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uymıyan kimse, mürşid olamaz) buyurdu. [Kur’ân-ı kerîmi ve ha-dîs-i şerîfleri müctehid olmıyanlar anlıyamaz. Yetmişiki sapık fır­kanın kurucusu olan âlimler, müctehid olmadıkları için, yanlış an­ladılar. Milyonlarca müslimânın sapıtmalarına sebeb oldular. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uyabilmek için, dört mezheb­den birine uymak lâzımdır.] Evet, ümmî olan, ya’nî okumamış, öğrenmemiş bir kimse, ârif olabilir. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını anlıyabilir. Fekat, başkalarına rehber olamaz. Rehber olmak için, Kitâbın ve sünnetin ahkâmını [dört mezhebden birinin fıkh kitâb­larından] üstâddan öğrenmek lâzımdır. Çünki, Selef-i sâlihînin ve Halef-i müttekînin yolu, Kitâb ve sünnetin yoludur.

Evliyânın büyüklerinden olan Sırrî Sekatî, Ma’rûf-i Kerhînin talebesinden idi. 251 [m. 865] de Bağdâdda vefât etdi. Cüneyd-i Bağdâdînin dayısı ve rehberi idi. (Tesavvuf, üç şey demekdir: Ve­ra’ sâhibi olmak ve Kitâba ve Sünnete uymıyan birşey söyleme­mek ve kerâmet olarak harâm işlememekdir) dedi. Harâm işle­meğe sebeb olan kerâmete (Mekr) ve (İstidrac) denir. (Vera’), şübheli olanlardan da sakınmak demekdir. İmâm-ı Gazâlî, 505 [m. 1111] de Îranda Tûs, ya’nî Meşhedde vefât etdi. (Mişkât-ül­envâr) kitâbında diyor ki, (Kalb meleklere mahsûs bir evdir. Ga­dab, şehvet, hased, kibr gibi kötü sıfatlar, uluyan köpek gibidir­ler. Köpeklerin bulunduğu yere melekler girmez. Hadîs-i şerîfde, (Köpek ve resm bulunan eve melekler girmez) buyuruldu. Bu ha­dîs-i şerîfdeki evin kalb olduğunu ve köpeğin de, kötü huylar de­mek olduğunu söylemiyorum. Açık ma’nâlarına inanmakla berâ­ber, yukarıdaki ma’nâları da ilâve ediyorum. Bu sözüm, Ehl-i sün­net vel-cemâ’ati, Bâtınî denilen bid’at fırkasından ayırmakdadır. Bâtınîler açık ma’nâları terk edip, sapık ma’nâlar uydurmakdadır­lar. Bir âyetin açık ma’nâsı, başka âyetlerin açık ma’nâlarına uy­mazsa, o zemân bu açık ma’nâsı bırakılıp te’vîl edilmesi, ya’nî çe­şidli ma’nâlarından uygun olanın verilmesi lâzım olur. Böyle zarû­ret olduğu zemân, açık ma’nâ vermekde isrâr edenlere (Hışvî) de­nir. Bunun için, Kur’ânın zâhir ve bâtın ma’nâları vardır denilmiş­dir. Hep zâhir ma’nâsını veren Hışvî olur. Hep bâtın ma’nâsını ve­ren (Bâtınî) olur. Yerine göre, ikisini cem’ eden, kâmil müslimân olur). Tesavvuf adamının sözünün ahkâm-ı islâmiyyeye uygun ol­madığını ancak zâhir ve bâtın ilmlerinde mütehassıs olan anlar. Tesavvuf âlimlerinin kullandıkları kelimelerin ma’nâlarını bilmi­yen anlıyamaz. Böyle zül-cenâhayn olmıyan [İbni Teymiyye ve Abdülvehhâb oğlu gibi] kimseler, Bâyezîd-i Bistâmînin (Sübhânî mâ a’zama şânî) sözünü islâmiyyete uymuyor sanır. Muhyiddîn-i Arabî, bu sözün ma’nâsının kemâl-i tenzîh olduğunu uzun anlat­makdadır. İslâmiyyete uymıyan kimse, hârik-ul-âde şeyler yapabi­lir. Bunlara kerâmet denmez. (İstidrâc) denir. Evliyâ olarak bili­nen birisini görmek için, Bâyezîd-i Bistâmî giderken, onun karşı­dan geldiğini ve Kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Geriye dönüp, bu adam, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” edeblerinden birine uymadı. Velî olamaz dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî buyuruyor ki, (Kerâmetler gösteren biri, me­selâ su üstünde yürüse, bir anda uzaklara gitse, havâda uçsa, is­lâmiyyete uymadıkca, bunu Velî sanmayınız!). İslâmiyyete uymak için, dört mezhebden birini taklîd etmek lâzımdır. Müctehid ol­mıyanların, Eshâb-ı kirâmı taklîd etmelerinin câiz olmadığı söz­birliği ile bildirildi. [Çünki, Eshâb-ı kirâmın mezhebleri bilin­miyor.] İctihâd kıyâmete kadar bâkîdir. [Fekat, ictihâd edebilmek şartlarını hâiz olan âlim azdır. Bunların yeni ictihâdlar yapmaları­na da lüzûm yokdur. Kıyâmete kadar, hâsıl olacak herşeyin hükmü dört mezhebden birinde mevcûddur.] Allahü teâlânın en­çok sevdiği ibâdet, farzları yapmakdır. Nâfile ibâdetlerin kıymet­lisi, farzlarla birlikde yapılıp, farzların içinde bulunan ve onları te­mâmlıyan nâfilelerdir.

Muhammed bin Fadl Belhî, 319 [m. 931] senesinde vefât etdi. Buyuruyor ki, (İslâmiyyet nûrlarının kalblerden ayrılıp, kalblerin kararmasına dört şey sebeb oldu. Bildikleri ile amel etmemek. Bilmiyerek yapmak. Bilmediklerini öğrenmemek. Başkalarının öğrenmelerine mâni’ olmak). İlm adamı tanınmak için ve mâla, makama kavuşmak için öğreniyorlar. [Din adamı olmağı, geçime ve siyâsete vâsıta yapıyorlar.] Amel etmek için öğrenmiyorlar. İsmleri din adamıdır. Gitdikleri yol, câhillerin yoludur. Allah ra­hîmdir, afvı sever diyerek, büyük günâh işliyorlar. Akllarına, keyflerine göre hareket ediyorlar. Başkalarının da böyle yapmala­rını istiyorlar. Kendilerine uymıyan hakîkî müslimânları kötülü­yorlar. Kendilerinin, doğru yolda olduklarını, huzûra kavuşacak­larını zan ediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından derlen­miş olan doğru kitâbları okumuyorlar, çocuklarına da okutmuyor­lar. İçleri kötü, sözleri yaldızlı ve yalandır. Her gün başka şekle gi­rerler. İnsanların yüzlerine gülerler. Arkalarından kötülerler. Bid’at karışmamış olan doğru kitâbların okunmasına mâni’ olur­lar. [Bu kitâbları okumayın! Bozukdur derler.] Bunları neşr eden­leri ve okuyanları tehdîd ederler. Mezhebsizlerin zararlı kitâbları­nı, yaldızlı reklâmlarla överler. İslâmiyyet bilgilerine hakâret ederler. Kısa aklları ile yazdıkları şeyleri ilm ve fen diyerek genç­lerin önüne sürerler. Buraya kadar yazılanlardan anlaşılıyor ki, is­lâm âlimleri ve tesavvuf büyükleri hep islâmiyyete yapışmışlardır. Bunun netîcesi olarak, yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Bunla­ra dil uzatanların din câhili oldukları anlaşılır. Bu câhillerin yal­dızlı sözlerine aldanmamalıdır. Bunlar, din hırsızlarıdır. Se’âdet yolunu kesici zındıklar veyâ mezhebsizlerdir.

Kabr azâbına inanmıyorum diyen kâfir olur. Çünki, bu sözde islâmiyyetden haber vermek, te’vîl etmek değil, islâmiyyete ehemmiyyet vermemek vardır.

Kaderiyye ya’nî Mu’tezile fırkasından olanlar, (Allah şerleri, günâhları yaratmaz. İnsan, kendi işini yaratır) dedikleri için, kâfir oluyorlar.

Bâtınî fırkasında olanlar rûhların tenâsuhuna inanıp, insan öl­dükden sonra, tekrâr dünyâya gelir dedikleri için ve Allahın rûhu oniki imâma hulûl etmişdir dedikleri için ve onikinci imâm gelin­ceye kadar, islâmiyyete uymak lâzım değildir dedikleri için ve Cebrâîl vahyi Alîye getirmek için emr olunmuşdu. Yanılarak Mu­hammed aleyhisselâma getirdi dedikleri için, kâfir oluyorlar. Böy­le söylemiyenleri kâfir olmaz.

Hâricîlerden, bütün müslimânlara te’vîlsiz olarak kâfir diyen­ler ve Alîyi, Osmânı, Talhayı, Zübeyri ve Âişeyi “radıyallahü an­hüm” tekfîr edenler, kâfir oluyorlar. Şimdi bunlara yezîdî denil­mekdedir.

Yezîdiyye fırkasından olanlar, acemden bir Peygamber gele­cek, Muhammed aleyhisselâmın dînini yok edecek dedikleri için, kâfir oluyorlar.

Neccâriyye ve Mu’tezile fırkasından olanlar, Allahü teâlânın sı­fatlarına inanmadıkları için, kâfir oluyorlar.

Cebriyye fırkası, insan hiçbirşey yapamaz. İnsan istese de, iste­mese de herşeyi Allah yaratır. Günâh işleyenler ve kâfirler ma’zûrdurlar dedikleri için, kâfir oluyorlar.

Mu’tezilenin bir kısmı, Allah hiçbirşeyi görmez. Allah Cennet­de görülmiyecekdir dedikleri için, kâfir oluyorlar.

Kaderiyye fırkası, ilm sıfatını red ederek, Allah hiç birşeyi bil­mez dedikleri için, kâfir oluyorlar.

Mürcieden, Allah dilediği kâfirleri afv edecekdir ve dilediği mü’minlere ebedî azâb yapacakdır diyenler ve ibâdetlerimiz elbet kabûl olacak, günâhlarımız da, elbet afv olacak diyenler ve bütün farzlar nâfile ibâdetdir, bunları yapmamak günâh olmaz diyenler kâfir oluyorlar.

Hâricîler, ameller, ibâdetler îmânın parçalarıdır. Herhangi bir farzı yapmıyan kâfir olur dedikleri ve büyük günâh işlerken insa­nın îmânı gider, günâh bitince tekrâr gelir dedikleri için, bid’at fır­kalarından olurlar.

Mest üzerine mesh etmemek, çıplak ayağa mesh etmek küfr değildir, bid’atdir. Çıplak ayağına mesh etmiş olan imâmın arka­sında kılınan nemâz sahîh olmaz. Bid’at sâhibleri ile arkadaşlık et­mek câiz değildir. Hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibinden sakınan kim­senin kalbini, Allahü teâlâ emân ve îmân ile doldurur. Bid’at sâ­hibine ihânet edeni, kıymetsiz tutanı, Allahü teâlâ kıyâmet günü­nün korkusundan korur) buyuruldu.

Her müslimânın Ehl-i sünnet i’tikâdını iyi öğrenmesi ve çoluk çocuğunun ve bütün sevdiklerinin öğrenmeleri için çalışması bi­rinci vazîfesidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în” yolunda yaşamaları için, Allahü teâlâya düâ etmeli­dir. İnsan ve cin şeytânlarına ve kötü arkadaşlara ve bozuk yazıla­ra aldanmamak için uyanık olmalıdır.

Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (İnsanların en iyileri, benim as-rımda yaşıyan müslimânlardır. Onlardan sonra en iyileri, onlar­dan sonra gelenlerdir. Bunlardan sonra iyileri, ondan sonra gelen­lerdir. Dahâ sonra, yalanlar yayılır). Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, üçüncü asr sonlarında, sözlerde, hâllerde ve amellerde yalan baş­ladı. Bunlara güvenilmez oldu. Çünki, aralarında bid’atler çoğal­dı. İ’tikâdda ve amelde Selef-i sâlihînin “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în” yolundan ayrıldılar. Müslimânların sözbirliği ile şe­hâdet etdikleri tesavvuf büyükleri ve fıkh imâmları, Selef-i sâlihî­nin yolunu yaydılar.

(Tâtârhâniyye) fetvâ kitâbında diyor ki, (Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü anhüm” Eshâbdan değildirler diyen bid’at ehli olur. Bir kişinin bildirdiği haberlere inanmıyan kâfir olmaz. Bid’at sâ­hibi olur. Ebû Bekr-i Sıddîk Eshâbdan değildir diyen kâfir olur. Âyet-i kerîmeye inanmamış olur). (Zahîriyye) fetvâ kitâbında di­yor ki, (Ebû Bekr-i Sıddîkın ve Ömer Fârûkun halîfe olduklarına inanmıyana kâfir diyenlerin sözü doğrudur. Çünki, halîfe seçildik­leri, icmâ’ ile bildirilmişdir.) [Ehl-i sünnete göre, icmâ’ delîldir. Bu delîle inanmıyan kâfir olur. Hâricîlere, şî’îlere ve vehhâbîlere gö­re, icmâ’ delîl olmadığı için, icmâ’ ile bildirilmiş olana inanmıyan kâfir olmaz dediler.]

İbni Âbidîn, üçüncü cüzde, mürtedleri anlatırken buyuruyor ki: Dâr-ül-islâmda yaşıyan gayr-i müslim vatandaşlara (Zimmî) de­nir. Bu zimmîlerin ve ticâret için veyâ turist olarak gelen kâfirle­rin malına, cânına ve ırzlarına dokunmak câiz değildir. Müslimân­lara tanınan hürriyyetlere bunlar da sâhibdirler. Mülhidler böyle değildir. Mülhidlerden müslimânları aldatanlara tevbe etmeleri teklîf edilir. Kabûl etmezlerse, hükûmet reîsinin emri ile hepsi öl­dürülür. Tevbe ederlerse, tevbeleri kabûl olur. İ’tikâdları küfre sebeb olmıyan bid’at sâhiblerine nasîhat olunur. Kabûl etmez, tevbe etmezlerse, hükûmet tarafından ta’zîr cezâları verilir. Lü­zûm görülürse, habs ve darb edilerek tevbe etdirilir. Müslimânla­rı aldatmak için çalışan reîsleri, habs ve dayak ile tevbe etmezse, hükûmet tarafından öldürülmesi câiz olur. Müslimânları Ehl-i sünnet mezhebinden ayırmağa, mezhebsiz, sapık yapmağa sebeb olan, böylece bid’atin yayılmasına çalışan kâfir olmaz ise de, mil­letin huzûrunun, berâberliğinin bozulmasına, bölücülüğe mâni’ olmak için, sultânın bunları öldürmesi câiz olur.

Kâfirin topu çok, hîlesi çok, azâbı çokdur.
Mü’minin ilmi çok, hayâsı çok, râhatı çokdur.