1-01-Muhammed aleyhisselâma uymak, se’âdete kavuşdurur


TAM İLMİHÂL

SE’ÂDET-İ EBEDİYYE

Besmeleyle başlıyalım kitâba! Allah adı, en iyi bir sığnakdır. Ni’metleri sığmaz ölçü hisâba Çok acıyan, afvı seven bir Rabdır!

(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbını yazmağa, Besmele ile başlıyorum. Dünyâda bü­tün insanlara acıyarak, fâideli şeyleri yaratıp göndermekdedir. Âhıretde, Cehen­neme gitmesi gereken mü’minlerden dilediklerini, ihsân ederek, afv edecek, Cen­nete kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hep­sini korku ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sı­ğınarak, bu kitâbı yazmağa başlıyorum.

BİRİNCİ KISM

1 — Cenâb-ı Hak, hepimizi dünyâ ve âhıretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâya “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak se’âdetiyle şereflendirsin. Çünki cenâb-ı Hak, Ona tâbi’ olma­ğı, Ona uymağı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhıret ni’metlerinden dahâ üstündür. Hakîkî üstünlük, Onun sünnet-i se­niyyesine tâbi’ olmakdır ve insanlık şerefi ve meziyyeti, Onun dînine uymakdır. [Sün­net kelimesi, üç ayrı ma’nâya gelir. Burada, (Ahkâm-ı islâmiyye) demekdir.]

[Ona tâbi’ olmak, ya’nî Ona uymak, Onun gitdiği yolda yürümekdir. Onun yolu, Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği yoldur. Bu yola (Dîn-i islâm) denir. Ona uymak için, önce îmân etmek, sonra müslimânlığı iyice öğrenmek, sonra farzları edâ edip harâmlardan kaçınmak, dahâ sonra, sünnetleri yapıp mekrûhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mubâhlarda da Ona uymağa çalışmalıdır.

Îmân etmek, bütün insanlara lâzımdır. Herkes için îmân zarûrîdir. Îmân eden­lerin, farzları yapıp harâmlardan kaçınması lâzımdır. Her mü’min, farzları yapma­ğa ve harâmlardan kaçınmağa, ya’nî müslimân olmağa me’mûrdur. Her mü’min, Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem”, malından ve cânından dahâ çok se­ver. Bu sevgisinin bir alâmeti, sünnetleri yapıp mekrûhlardan kaçınmakdır. Bir mü’min, bütün bunlara tâbi’ oldukdan sonra, mubâhlarda da, ne kadar Ona uyar­sa, o derece kâmil ve olgun bir müslimân olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, ya’nî sevgili olur.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” söylediklerinin hepsini beğenip kal­bin kabûl etmesine, ya’nî inanmasına (Îmân) denir. Böylece inanan insanlara, (Mü’min) denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamağa veyâ iyi ve doğru ol­duğunda şübhe etmeğe (Küfr) denir. Böyle inanmıyan kimselere (Kâfir) [Allah düş­manı] denir. Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerîmde, yapılmasını açıkca emr etdiği şeylere, ya’nî bu emrlere (Farz) denir. Yapmayınız diye açıkça men’ ve yasak et­diği şeylere (Harâm) denir. Allahü teâlânın, açıkca bildirmeyip, yalnız Peygambe­rimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yapılmasını övdüğü, yâhud devâm üzere yapdığı, yâhud yapılırken görüp de mâni’ olmadığı şeylere (Sünnet) denir. Sünne­ti beğenmemek küfrdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği şeylere ve ibâdetin sevâbını gideren şeylere (Mekrûh) denir. Yapılması emr olun­mayan ve yasak da edilmeyen şeylere (Mubâh) denir. Bu emr ve yasakların hep­sine (Ahkâm-ı ilâhiyye) veyâ (Ef’âl-i mükellefîn) ve (Ahkâm-ı islâmiyye) denir.

(Ef’âl-i mükellefîn) sekizdir. Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh, müfsid. Yasak edilmiş olmıyan, yâhud yasak edilmiş ise de, islâmiyyetin özr, mâni’ ve mecbûriyyet tanıdığı sebeblerden birisi ile yasaklığı kaldırılmış olan şeylere (Halâl) denir. Bütün mubâhlar halâldir. Meselâ, iki müslimânı barışdırmak için yalan söylemek halâl olur. Her halâl mubâh olmıyabilir. Meselâ ezân okunur­ken, alış veriş, mubâh değil, mekrûhdur. Hâlbuki halâldir.

Îmânı ve farzları ve harâmları öğrenmek, bilmek de farzdır. Otuzüç farz meş­hûrdur. Bunlardan dördü esâs olup, nemâz kılmak, oruc tutmak, zekât vermek ve hac etmekdir. Îmân ile berâber bu dört farz, islâmın şartıdır. Îmân edip de ibâdet edene, ya’nî bu dört farzı yapana (Müslim) veyâ (Müslimân) denir. Dördünü bir­den yapıp da, harâmlardan kaçınan, tam müslimândır. Bunlardan biri bozuk olur veyâ hiç olmazsa, müslimânlık bozuk olur. Dördünü de yapmıyan, mü’min olsa da müslimânlığı tam değildir. Böyle îmân, insanı yalnız dünyâda korursa da, âhırete îmânla gitmek güç olur. Îmân, muma benzer, (Ahkâm-ı islâmiyye) mum etrâfın­daki fener gibidir. Mum ile birlikde fener de, (İslâmiyyet)dir ve (Dîn-i islâm)dır. Fenersiz mum çabuk söner. Îmânsız, islâm olamaz. İslâm olmayınca, îmân da yokdur.

(Din), insanları se’âdet-i ebediyyeye götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demekdir. Din ismi altında insanların uydurduğu iğri yollara din den­mez, dinsizlik ve kâfirlik denir. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede, bir Peygamber vâsıtası ile, insanlara bir din göndermişdir. Bu Peygamber­lere “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Resûl) denir. Her asrda, en temiz bir insanı Peygamber yaparak, bunlar ile dinleri kuvvetlendirmişdir. Resûllere tâbi’ olan bu Peygamberlere de, (Nebî) denir. Bütün Peygamberler, hep aynı îmânı söy­lemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îmân etmeği istemişlerdir. Fekat, dinle­ri, ya’nî kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri başka baş­ka olduğundan, islâmlıkları, müslimânlıkları da ayrıdır.

Îmân edip de kendini ahkâm-ı islâmiyyeye uyduran müslimândır. Ahkâm-ı is­lâmiyyeyi kendi arzûlarına, keyflerine uydurmak istiyen kâfirdir. Bunlar bilmez­ler ki, Allahü teâlâ, dinleri, nefsin arzûlarını, keyflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermişdir.

Her din, kendisinden önce gelen dîni nesh etmiş, değişdirmişdir. En son gelen ve her dîni değişdirmiş, dahâ doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kı­yâmete kadar hiç değişmiyecek olan din, Muhammed aleyhisselâmın dînidir. Bu­gün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, bu ahkâm ile kurulmuş olan İslâm dînidir. Bu dînin bildirdiği farzları yapanlara ve harâmlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, âhıretde ni’metler, iyilikler verecekdir. Ya’nî bunlar, sevâb kazanır. Farzla­rı yapmıyanlara ve harâmlardan kaçınmıyanlara, âhıretde cezâlar, acılar vardır. Ya’nî böyle kimseler, günâha girer. Îmânı olmıyanların farzları kabûl olmaz. Ya’nî bunlara sevâb verilmez. Farzları yapmıyan mü’minlerin, sünnetleri kabûl olmaz. Ya’nî bunlara sevâb verilmez. Bunlar Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmuş olmaz. Bir kimse, bütün farzları yapıp da, bir farzı özrsüz terk ederse, bu borcunu ödemedikçe, bu cinsden olan hiç bir nâfile ibâdetine ve sünnetine se­vâb verilmez. (Miftâh-un-necât)daki (Yâ Alî, insanlar fedâil ile meşgûl oldukla­rı zemân, sen farzları temâmlamağa çalış!) ve imâm-ı Gazâlînin (Dürret-ül fâhı­re) kitâbının üçüncü faslı sonundaki (Allahü teâlâ, kazâya kalmış nemâz borcu bu­lunan ve harâm elbise giyen kimsenin [Nâfile] nemâzını kabûl etmez) hadîs-i şe­rîfleri, bunu açık olarak bildirmekdedir. (Miftâh-un-necât), Hakîkat kitâbevi ta­rafından basdırılmışdır. Mubâhlar iyi niyyet ile güzel düşünceler ile yapılınca, in­san sevâb kazanır. Kötü niyyetlerle yapılırsa veyâ bunları yapmak, bir farzı vak­tinde edâ etmeğe mâni’ olursa, günâh olurlar. Farzlar yapılırken, kötü niyyetler ka­rışırsa, borc ödenmiş, cezâdan kurtulmuş olunur ise de, sevâb kazanılmaz. Belki günâh da olur. Harâm işliyenlerin farzları ve sünnetleri sahîh olur. Ya’nî borcla­rını ödemiş olurlar ise de, sevâb kazanmazlar. (Hadîka)da, (Bid’at sâhiblerinin ibâ­detleri kabûl olmaz) hadîs-i şerîfini anlatırken buyuruyor ki, (Günâhlardan sakın­mayan müslimânların ibâdetleri sahîh olsa da kabûl olmaz). Harâmlar iyi niyyet ile yapılsa da, mubâh olamaz. Ya’nî harâmlara hiçbir zemân sevâb verilemiyece­ği gibi, özrsüz harâm işleyen herhâlde günâha girer. Harâmdan iyi niyyet ile, ya’nî Allahü teâlâdan korkarak sakınan, vazgeçen sevâb kazanır. Başka bir sebeb ile harâm işlemezse, sevâb kazanmaz. Yalnız, günâhından kurtulur. Harâm işleyen­lerin, (Sen kalbime bak, kalbim temizdir. Allahü teâlâ kalbe bakar) demeleri boşdur. Fâidesizdir. Müslimânları aldatmakdır. Kalbin doğru ve temiz olmasına alâ­met, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmak, ya’nî emrlere ve yasaklara uymak olduğu (Mektûbât)ın birinci cildinin otuzdokuzuncu mektûbunda uzun yazılıdır. (Şir’at­ül-islâm)ın 246. cı sahîfesinde ve (Hadîka)da, takvâyı anlatırken diyor ki, (Harâm­ların iyi niyyet ile yapılması, bunları harâmlıkdan çıkarmaz. İyi niyyet, harâmla­ra ve mekrûhlara te’sîr etmez. Bunları tâ’at hâline çevirmez).

(Mir’ât-ül-mekâsıd) kitâbı, yetmişüçüncü sahîfede ve İbni Âbidîn “rahmetulla­hi aleyh” abdestin niyyetinde ve (Milel-Nihal) tercemesi, ellidördüncü sahîfesinde diyor ki, amel, ya’nî iş üçe ayrılır: (Ma’sıyyet) ya’nî günâh olan işler. Bunlar, Alla­hü teâlânın beğenmediği şeylerdir. Allahü teâlânın emr etdiği şeyi yapmamak ve­yâ yasak etdiğini yapmak ma’sıyyetdir. (Tâ’at) ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeylerdir. Bunlara (Hasene) de denir. Tâ’at yapan müslimâna (Ecr) ya’nî (Sevâb), ni’met, iyilik vereceğini va’d buyurdu. Üçüncüsü (Mubâh) ya’nî günâh veyâ tâ’at ol­duğu bildirilmemiş olan işlerdir. Yapanın niyyetine göre, tâ’at veyâ günâh olurlar.

Günâhlar, niyyetsiz veyâ iyi niyyet ederek işlenirse, günâh olmakdan çıkmaz. (Ameller, niyyete göre iyi veyâ kötü olur) hadîs-i şerîfi, tâ’atlara ve mubâhlara niy­yete göre sevâb verileceğini bildirmekdedir. Bir kimse, birinin gönlünü almak için başkasını incitse veyâ başkasının malı ile sadaka verse, yâhud harâm para ile mekteb, câmi’ yapdırsa, bunlara sevâb verilmez. Bunlara sevâb beklemek, câhil­lik olur. Zulm, günâh, iyi niyyet ile işlenirse, yine günâh olur. Böyle işleri yapma­mak sevâbdır. Bilerek yaparsa, büyük günâh olur. Günâh olduğunu bilmiyerek ya­parsa, müslimânların çoğunun bildiği şeyleri onun bilmemesi, öğrenmemesi de gü­nâh olur. Dâr-ül-harbde dahî olsa, islâm bilgilerinin şâyı’, ya’nî yaygın olduğu yer­de, cehl özr olmaz, günâh olur.

Tâ’atlar, niyyetsiz veyâ Allah için niyyet ederek yapılınca, sevâb hâsıl olur.

Tâ’at yaparken, Allahü teâlâ için yapdığını bilse de, bilmese de kabûl olur. Ya’nî sevâb hâsıl olur. Bir kimse Allahü teâlâ için yapdığını bilerek tâ’at yaparsa, buna (Kurbet) denir. Kurbet olan işi de yaparken sevâb hâsıl olması için niyyet etmek şart değildir. Sevâb hâsıl olması için, Allah rızâsı için niyyet etmek lâzım olan tâ’ate (İbâdet etmek) denir. Niyyetsiz alınan abdest ibâdet olmaz, kurbet olur. Bunun­la, hadesden tahâret hâsıl olup nemâz kılınır. Görülüyor ki, her ibâdet kurbetdir ve tâ’atdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, vakf, köle âzâd etmek ve sadaka ve hanefî mez­hebinde abdest almak ve benzerleri yapılırken sevâb hâsıl olmak için, niyyet lâ­zım olmadığından, kurbetdirler ve tâ’atdırlar. Fekat, ibâdet değildirler. Tâ’at ve­yâ kurbet olan bir iş yapılırken, Allah için niyyet edilirse, ibâdet yapılmış olur. Fe­kat bunlar, ibâdet olarak emr olunmadı. Allahü teâlâyı tanımağa yarayan fizik, kim­yâ, bioloji, astronomi gibi bilgileri öğrenmek tâ’atdır, kurbet değildir. Çünki kâ­fir, Allahü teâlânın varlığını, bunları öğrenirken değil, öğrendikden sonra anlar. Tâ’at, kötü niyyet ile yapılırsa, günâh olur. Güzel niyyetlerle tâ’atın sevâbı artdı­rılır. Meselâ, câmi’de oturmak, tâ’atdır. Mescidin, Allahü teâlânın evi olduğunu dü­şünerek, Allahü teâlânın evini ziyâreti de niyyet ederse, sevâbı dahâ çok olur. Ne­mâz kılmağı beklemek için de niyyet ederse ve dışarda gözü, kulağı günâh işleme­sin diye de ve mescidde i’tikâf ederek âhıreti düşünmeği de, mescidde, Allahü te­âlânın adını zikr etmeği de, orada emr-i ma’rûf ve nehy-i münker etmeği, ya’nî va’z etmeği de, va’z dinlemeği de, yâhud Allahü teâlâdan hayâ ederek edebli olmağı da niyyet ederse, her niyyeti için ayrı sevâblara kavuşur. Her tâ’atda böyle çeşid­li niyyetler ve sevâblar da vardır. İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”, hacca vekîl gön­dermeği anlatırken de, bunları ta’rîf etmekdedir.

Her mubâh, iyi niyyet ile yapılınca tâ’at olur. Kötü niyyet ile yapılınca, günâh olur. Koku sürünen, iyi giyinen kimse, dünyâ lezzeti için veyâ gösteriş yapmak, öğünmek için veyâ kendini kıymetlendirmek için, yâhud yabancı kadınları, kızla­rı avlamak için şık giyinirse, günâh işlemiş olur. Dünyâ lezzetini tatmak için olan niyyetine azâb verilmez ise de, âhıret ni’metlerinin azalmasına sebeb olur. Başka niyyetleri için azâb görür. Bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinir­se, câmi’e saygı için, câmi’de yanına oturan müslimânları incitmemek için, temiz olmak için, sıhhatli olmak için, islâmın vakârını, şerefini korumak için niyyet edince, her niyyeti için ayrı sevâblar kazanır. Ba’zı âlimler buyuruyor ki, her mu­bâh işde, hattâ yimede, içmede, uyumada ve halâya girmekde bile iyi niyyet etme­ği unutmamalıdır. İnsan, mubâh bir işe başlarken, niyyetine dikkat etmelidir. Niyyeti iyi ise, o işi yapmalıdır. Niyyeti, yalnız Allahü teâlâ için olmazsa, yapma­malıdır. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize, mallarınıza, bakmaz. Kalb­lerinize ve amellerinize bakar) buyuruldu. Ya’nî, Allahü teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, hayrât ve hasenâtına, malına, rütbesine bakarak sevâb ve ikrâm vermez. Bunları ne düşünce ile, ne niyyet ile yapdığına bakarak, sevâb veyâ azâb verir.

O hâlde, her mü’mine önce lâzım, birinci farz olan şey, îmânı, farzları, harâmla­rı öğrenmekdir. Bunlar öğrenilmedikce, müslimânlık olamaz. Îmân elde tutulamaz. Hak borcları ve kul borcları ödenilemez. Niyyet, ahlâk düzeltilemez ve temizlene­mez. Düzgün niyyet edinilmedikce, hiçbir farz kabûl olmaz. (Dürr-ül-muhtâr)daki hadîs-i şerîfde, (Bir sâat ilm öğrenmek veyâ öğretmek, sabâha kadar ibâdet etmek­den dahâ sevâbdır) buyuruldu. (Hadarât-ül-kuds) müellifi, doksandokuzuncu sahî­fede diyor ki, (İmâm-ı Rabbânîden (Buhârî), (Mişkât), (Hidâye), (Şerh-i Mevâkıf) kitâblarını okudum. Gençleri ilm öğrenmeğe teşvîk ederdi. Önce ilm, sonra tarîkat buyururdu. Benim, ilmden kaçındığımı, tarîkatden zevk aldığımı görünce, hâlime mer­hamet ederek, kitâb oku! İlm öğren! Câhil sofu, şeytânın maskarası olur, [Rütbetül­ilmi a’ler rüteb] ya’nî, rütbelerin en üstünü, ilm rütbesidir buyurdu).

İhlâs ile, ya’nî Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak ve sevâb kazanmak niyyeti ile, farzları, sünnetleri yapmağa ve harâmlardan ve mekrûhlardan kaçın­mağa, ya’nî ahkâm-ı islâmiyyeyi yerine getirmeğe (İbâdet etmek) denir. Niyyet­siz, ibâdet olamaz. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak için, önce îmân etmek, sonra ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır.

Îmân etmek, Ona tâbi’ olmağa başlamak ve se’âdet kapısından içeri girmek de­mekdir. Allahü teâlâ Onu, dünyâdaki bütün insanları se’âdete da’vet için gönder­di ve Sebe’ sûresi, yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sal­lallahü aleyhi ve sellem”! Seni, dünyâdaki bütün insanlara ebedî se’âdeti müjde­lemek ve bu se’âdet yolunu göstermek için, beşeriyyete gönderiyorum) buyurdu.]

Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, Ona uymak­sızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekden, katkat dahâ kıymetlidir. Çünki, (Kay­lûle) etmek, ya’nî öğleden önce biraz yatmak âdet-i şerîfesi idi. Meselâ, Onun dî­ni emr etdiği için, bayram günü oruc tutmamak ve yiyip içmek, Onun dîninde bulun­mayıp senelerce tutulan oruclardan dahâ kıymetlidir. Onun dîninin emri ile fakîre verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzûsu ile, dağ kadar altın sadaka ver­mekden dahâ efdaldir. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radıyallahü anh”, bir sabâh nemâ­zını cemâ’at ile kıldıkdan sonra, cemâ’ate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Es­hâbı dediler ki, geceleri sabâha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku basdırmışdır. Emîr-ül-mü’minîn buyurdu ki, (Keşki bütün gece uyuyup da, sabâh nemâzını cemâ’at ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu). İslâmiyyetden sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâ­hede edip, nefslerini körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsiz­dir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyâda birkaç menfe’at­den ibâret kalır. Hâlbuki, dünyânın hepsinin kıymeti ve ehemmiyyeti nedir ki, bu­nun bir kaçının i’tibârı olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesden dahâ çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesden aşağıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye tâbi’ olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gi­bidir. Bunların işi az, kazancları pek çokdur. Ba’zan bir sâatlik çalışmaları, yüzbin­lerce senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki, ahkâm-ı islâmiyyeye uy­gun olan amel, Hak teâlânın makbûlüdür, mardîsidir, çok beğenir.

[Böyle olduğunu kitâbının çok yerinde bildirmişdir. Âl-i İmrân sûresi, otuzbi­rinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahü aleyhi ve sellem”! On­lara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi’ olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi’ olanları sever) buyuruldu.]

İslâmiyyete uymıyan şeylerin hiç birisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilme­yen, beğenilmeyen şeye sevâb verilir mi? Belki cezâya sebeb olur.

Tam İlmihal