1-11-Îmânın gitmesine sebeb olan şeyler


11 — İki cihân se’âdetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin efendi­si olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmağa bağlıdır. Ona tâbi’ olmak için, îmân etmek ve ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Kalbde doğru îmânın bulunmasına alâmet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsûs olan ve kâfirlik alâmeti olan şeyleri yapmamakdır. Çünki islâm ile küfr, birbirinin aksidir, zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey, bir arada buluna­maz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini hakâret ve kötülemek olur. Alla­hü teâlâ, sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâma, huluk-ı azîm sâhibi olan, çok mer­hametli olan Peygamberine “sallallahü aleyhi ve sellem”, islâm düşmanları ile ci­hâd ve muhârebe etmeği ve onlara sertlik göstermeği emr ediyor. Demek ki, islâm düşmanlarına sert davranmak huluk-ı azîmdendir. İslâmiyyetin izzeti ve şerefi, küfrün ve kâfirlerin hakîr ve zelîl olmasındadır. Kâfirlere izzet veren, hurmet eden, müslimânları tahkîr etmiş, alçaltmış olur. [Hak teâlâ, Âl-i İmrân sûresinde kâfirle­re kıymet verenlerin ve küfre tâbi’ olanların aldandıklarını ve pişmân olacaklarını be­yân buyurarak meâli, (Ey benim sevgili Peygamberime “sallallahü aleyhi ve sellem” inananlar! Eğer, kâfirlerin sözlerine aldanıp da, Resûlümün “sallallahü aleyhi ve sel­lem” yolundan ayrılırsanız, kendilerine müslimân süsü veren din düşmanlarının, ya’ni zındıkların uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak, îmânınızı çaldırırsanız, dün­yâda ve âhıretde ziyân edersiniz) olan yüzkırkdokuzuncu âyet-i kerîmeyi gönderdi.]

Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve on­larla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “sallallahü aleyhi ve sellem” düşman olmağa sürükler. Bir kimse, kendini müslimân zan eder. Keli­me-i tevhîdi söyleyip, inanıyorum der. Nemâz kılar ve her ibâdeti yapar. Hâlbuki, bilmez ki, böyle çirkin hareketleri, onun îmânını ve islâmını temelinden götürür.

[Kâfirler, ya’nî Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği islâm dîni­ni beğenmiyenler, zemâna, asra ve fenne uymuyor diyenler ve mürtedler, müsli­mânlarla ve müslimânlıkla, açıkça ve alçakça alay ediyor, müslimânları aşağı gö­rüyorlar. Müslimânlığın dışında kalmak, keyflerine, şehvetlerine ve içlerindeki kö­tü isteklerine uygun geldiğinden, müslimânlığa gericilik, îmânsızlığa, dinsizliğe as­rîlik, münevverlik ve ışıklı yol diyorlar. (Mürted) demek, müslimân evlâdı ol­dukları hâlde, müslimânlıkdan haberleri olmadığından ve hiç bir din âliminin ki­tâbını okumadıklarından ve anlamadıklarından, yalnız bir lutfe, bir teveccühe ve dünyâlığa kavuşmak için ve akıntıya kapılmış olmak için, müslimânlığı beğenmi­yenler, terakkîye mâni’dir diyenlerdir.

Bunlardan ba’zısı, temiz yavruları aldatmak için (İslâmiyyetde herşey “miş” ile bitiyor. Şöyle imiş, böyle imiş diye, hep mışa dayanıyor. Bir sened ve vesîkaya da­yanmıyor. Diğer ilmler ise, isbât edilip, bir vesîkaya dayanmakdadır) diyorlar. Bu sözleri ile, ne kadar câhil olduklarını gösteriyorlar. Hiç de, bir islâm kitâbı okuma­mışlar. İslâmiyyet ismi altında, hayâllerinde, birşeyler tasarlayıp, din bu düşünceler­den ibâretdir sanıyorlar. Bilmiyorlar ki, hayâllere tapınan, hıristiyanlardır. Birkaç yehûdînin ortaya çıkardığı, heykellere, taşlara tapınıyorlar. Hâlbuki müslimânlar, peygamberlerin en üstünü Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmakda, haber verdiği, mi’râc gecesinde görüp konuşduğu ve hergün Cebrâîl ismindeki melek vâsıtası ile haberleşdiği bir Allaha ibâdet etmekdedir. Bunların, islâmiyyetden ayrı ve uzak gör­dükleri ilmler, fenler, vesîkalar, senedler, hep islâm dîninin birer şu’besi, dallarıdır. Meselâ liselerde okunan bütün fen bilgileri, kimyâ, bioloji kitâbları, ilk sahîfelerin­de, (Dersimizin esâsı, müşâhede [gözetleme], tedkîk [inceleme] ve tecribedir) di­yor. Ya’nî fen derslerinin esâsı, bu üç şeydir. Hâlbuki, bu üçü de, islâmiyyetin emr etdiği şeylerdir. Ya’nî, dînimiz, fen bilgilerini emr etmekdedir. Kur’ân-ı kerîmin çok yerinde, tabî’atı, ya’nî mahlûkâtı, canlı ve cansız varlıkları görmek, incelemek emr edilmekdedir. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, birgün Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” sordu ve: (Yemene gidenlerimiz, orada hurma ağaç­larını, başka dürlü aşıladıklarını ve dahâ iyi hurma aldıklarını gördük. Biz Medîne­deki ağaçlarımızı babalarımızdan gördüğümüz gibi mi aşılayalım, yoksa, Yemen­de gördüğümüz gibi aşılayıp da, dahâ iyi ve dahâ bol mu elde edelim?) dediler. Re­sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunlara şöyle diyebilirdi: Biraz bekleyin! Ceb­râîl “aleyhisselâm” gelince, ona sorar, anlar, size bildiririm. Veyâ, biraz düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime doğrusunu bildirir. Ben de, size söylerim, demedi ve (Tecri­be edin! Bir kısm ağaçları, babalarınızın üsûlü ile, başka ağaçları da, Yemende öğ­rendiğiniz üsûl ile aşılayın! Hangisi dahâ iyi hurma verirse, her zemân o üsûl ile ya­pın!) buyurdu. Ya’nî tecribeyi, fennin esâsı olan tecribeye güvenmeği emr buyurdu. Kendisi melekden anlar veyâ mubârek kalbine elbette doğar idi. Fekat, dünyânın her tarafında, kıyâmete kadar gelecek müslimânların, tecribeye, fenne güvenmelerini işâret buyurdu. Hurma ağaçlarını aşılama kıssası (Kimyâ-i se’âdet)de ve (Ma’rifet­nâme)nin yüzonsekizinci sahîfesinde yazılıdır. İslâmiyyet, bütün fen kollarında, ilm ve ahlâk üzerinde, her çeşid çalışmağı ehemmiyyetle emr etmekdedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifâye olduğu, kitâblarda yazılıdır. Hattâ, bir islâm şehrinde, fennin yeni bulduğu bir âlet, bir vâsıta yapılmayıp, bu yüzden bir müslimân zarar görürse, o şehrin idârecilerini, âmirlerini, islâmiyyet mes’ûl tutmakdadır. Hadîs-i şerîfde, (Oğullarınıza yüzmek ve ok atmak öğretiniz! Kadınların, evinde iplik iğirmesi ne gü­zel eğlencedir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, harb için lâzım olan her çeşid bilgi ve âle­ti edinmeği, hiç boş durmamağı ve fâideli eğlenceleri emr etmekdedir. Bunun için­dir ki, bugün, bir islâm milletinin, atom bombası, sun’î peyk yaparak müslimânlığı dünyâya tanıtması farzdır. Yapmağa çalışılmazsa, büyük günâh olur.

Müslimânların bilmesi, öğrenmesi lâzım olan bilgilere (Ulûm-i islâmiyye) müsli­mânlık bilgileri denir. Bu bilgilerin kimisini öğrenmek farzdır. Kimisini öğrenmek sünnet, bir kısmını öğrenmek de mubâhdır. İslâm bilgileri, başlıca iki büyük kısma ayrılır: Birincisi (Ulûm-i nakliyye)dir. Bunlara (Din bilgileri) de denir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Eshâb-ı kirâmdan, Onlar da Resûlullahdan öğrendiler. Din bil­gileri de ikiye ayrılır: Zâhirî ilmler ve bâtınî ilmler. Birincilere, (Îmân bilgileri) ve (Fıkh bilgileri) veyâ (Ahkâm-ı islâmiyye), ikincilere (Tesavvuf bilgileri) veyâ (Ma’ri­fet) denir. Îmân bilgileri ve ahkâm-ı islâmiyye bilgileri, mürşidlerden, akâid ve fıkh kitâblarından öğrenilir. Ma’rifet, kalblere, mürşidlerin kalblerinden akar, gelir.

İslâm bilgilerinin ikinci kısmı (Ulûm-i akliyye)dir. Canlıları öğretene (Ulûm-i tıbbiyye), cansızları öğretene (Ulûm-i hikemiyye) denir. Semâları, yıldızları öğre­tene (Ulûm-i felekiyye), Erd bilgilerine (Ulûm-i tabî’ıyye) demişlerdir. Ulûm-i ak­liyye, matematik, mantık ve tecribî bilgilerdir. Bunlar, his organları ile duyularak, akl ile incelenerek, tecribe ve hesâb edilerek elde edilir. Bu bilgiler, din bilgileri­nin anlaşılmasına ve onların tatbîk edilmesine yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzûm­ludurlar. Bunlar, zemânla artar, değişir, ilerler. Bunun içindir ki, (Tekmîl-i sı­nâ’ât, telâhuk-ı efkâr iledir) buyurulmuşdur. Bunun ma’nâsı (San’atın, fennin, tek­niğin ilerlemesi, fikrlerin, deneylerin birbirlerine eklenmesi ile olur) demekdir.

Nakl yolu ile edinilen bilgiler, ya’nî din bilgileri çok yüksekdir. Aklın, insan di­mâgı gücünün dışında ve üstündedir. Bunlar, hiçbir zemânda, kimse tarafından de­ğişdirilemez. Dinde reform olmaz sözünün ma’nâsı da budur. Akl ile elde edilen bilgileri, islâmiyyet yasaklamamış, sınırlamamış, ancak, bunların nakl bilgileri ile birlikde öğrenilmesini ve sonuçlarının ahkâm-ı islâmiyyeye uygun, insanlara fâ­ideli olarak kullanılmasını, zulm, işkence, felâket vâsıtası yapılmamasını emr et­mişdir. Müslimânlar, birçok fen vâsıtası yapmışlar ve kullanmışlardır. Pusula 687 [m. 1288] de keşf edildi. İğneli tüfek 1282 [m. 1866] da ve top 762 [m. 1361] de keşf edildi ve Fâtih tarafından kullanıldı. İslâmiyyet, islâma karşı olanların, islâm ah­lâkını bilmiyenlerin, ilm şekline sokdukları, ders, vazîfe adını verdikleri ahlâksız­lıkların, uydurma târîhlerin, islâmiyyete yapılan iftirâların okutulmasını, öğrenil­mesini yasaklamakda, zararlı, kötü propagandalardan kaçınılmasını, fâideli, iyi bil­gilerin öğrenilmesini istemekdedir.

İslâmiyyet, fâideli olan her ilmi, her fenni ve her tecribeyi emr eden bir dindir. Müslimânlar, fenni sever, fen adamının tecribelerine inanır. Fekat, fen adamıyım diyen fen taklîdcilerinin iftirâlarına, yalanlarına aldanmaz.]

Kâfirler ellerinden gelirse, müslimânları ezer, imhâ eder. Veyâhud, müslimân­ları, kendi uydurdukları yola sokarlar.

[Nitekim masonların [m. 1900] senesi ictimâ’ına âid zabtların yüzikinci sahîfe­sinde, (Dindârlara ve ma’bedlere galebe çalmak kâfî değildir. Asl maksadımız, din­leri yok etmekdir) yazılıdır.

Bunlar, kitâblarında ve konuşmalarında, din düşmanlıklarını açıkca ve hayâsız­ca bildiriyorlar. İlmden, fenden haberleri olmadığı için, çocukca şeyler söylüyor­lar. Meselâ, eski insanlar câhil imiş, tabî’at kuvvetleri karşısında âciz, zevallı ka­larak, hayâlî şeylere inanmışlar. Uydurdukları şeylere tapınarak, yalvararak, kü­

çüklüklerini göstermişler. Hâlbuki, bugün atom asrındayız. Tabî’ate hâkim olup istediğimizi yapıyoruz. Tabî’at kuvvetleri hâricinde birşey yokdur. Cennet, Cehen­nem, cin, melek, eski insanların uydurduğu şeylerdir. Gidip gören var mı? Görül­miyen, tecribe edilmiyen şeylere inanılır mı, diyorlar. Dinsizlerin bu sözleri, târîh­den de haberleri olmadığını gösteriyor. Târîh boyunca, her asrda gelen câhiller, ken­dilerini akllı, bilgili, eski insanları câhil sanmış. Âdem aleyhisselâmdan beri, her asrda gönderilen dinleri, eski câhillerin sözleri diyerek bozmuşlar, inkâr etmişler­dir. Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, kâfirlerin böyle sözleri bildirilmekde ve ce­vâb verilmekdedir. Meselâ Mü’minûn sûresinin otuzuncu âyet-i kerîmesinden sonra, (Nûh aleyhisselâma inanmadılar. Onları suda boğduk. Ondan sonra yarat­dığımız insanlara, içlerinden Peygamber gönderdik ve Allahü teâlâya ibâdet edi­niz. İbâdet edilecek, Ondan başkası yokdur. Onun azâbından korkunuz! dedik. Din­lemiyenlerden, öldükden sonra tekrâr dirilmeğe inanmıyanlardan, dünyâ ni’met­lerini bol bol vermiş olduğumuz birçoğu, bu Peygamber, sizin gibi yiyip içiyor. Ken­diniz gibi bir çok şeye muhtâc olan birine inanırsanız, aldanmış, ziyân etmiş olur­sunuz. Peygamber, size ölüp, kemikleriniz çürüyüp, toz toprak oldukdan sonra, tek­râr dirilerek kabrden kalkacaksınız diyor. Hiç böyle şey olur mu? Ne varsa, ancak bu dünyâdadır. Cennet, Cehennem, hep buradadır. Bu dünyâ böyle gelmiş böylegider. Öldükden sonra, bir dahâ dirilmek yokdur, dediler) meâlindeki âyet-i kerî­meleri gönderdi. Komünist memleketlerde, milletin dînini, ahlâkını yıkmak için, mekteblerde öğretmenler ve askerlikde de subaylar, çocuklara, kızlara, askerle­re, Allah var olsaydı görürdük. İstediğimizi işitir, verirdi. Benden şeker isteyiniz, hemen işitir, veririm. Ondan isteyin, bakın vermiyor. O hâlde yokdur. Ananız, ba­banız câhildir. Eski, örümcek kafalıdır. Onlar gericidir. Siz ise, aydın kafalı, ileri­ci gençlersiniz. Sakın öyle hurâfelere inanmayın! Cennet, Cehennem, melek, cin uydurma şeylerdir diyorlar. Böyle yalanlarla, gençlerin dînini, îmânını, baba oca­ğından almış oldukları edeb ve hayâlarını yok etmeğe çalışıyorlar. Zevallı yavru­ları aldatıp, kendi alçak istekleri, zevkleri, kötü kazancları uğruna, gençleri fedâ ediyorlar. Cenneti, Cehennemi kim görmüş, görülmiyen şeye inanılmaz, diyerek his uzvlarına tâbi’ olduklarını bildiriyorlar. Hâlbuki, hayvanlar, his uzvlarına tâ­bi’ olur. İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki, (İnsanlar, akla tâbi’ olur. İnsanların his uzvları, hayvanlardan geridedir. İnsan, kedi, köpek kadar koku alamaz. Karanlık­da, onların gördüğü gibi göremez. Sonra, herşeyde, göze nasıl inanılır ki, çok yerde akl, gözün yanlışını çıkarmakdadır. Meselâ göz, güneşi pencere içinden gö­rüp, pencereden küçük sanıyor. Akl ise, dünyâdan da büyük olduğunu söylüyor). Bu kâfirler acabâ, biz gördüğümüze inanırız, güneş dünyâdan dahâ büyük olur mu diyerek, akla inanmıyorlar mı? Hayır, burada onlar da, müslimânlar gibi akla inanıyor. Görülüyor ki, insanlar, dünyâ işlerinde, hislerine değil, akllarına uyarak, hayvanlardan ayrılmakdadır. Bunlar, âhıretdeki şeylere inanmayız diyerek, his or­ganlarına bağlı kalıyorlar da, niçin akla uymuyor, burada da, insanlık derecesine yükselmek istemiyorlar? İslâmiyyet, insanların tekrâr yaratılıp, sonsuz yaşıya­caklarını, hayvanların ise, kıyâmetde hesâblaşdıkdan sonra, yok olacaklarını bil­diriyor. İnsanlara ebedî hayât va’d ederek, hayvanlardan ayırıyor. Bu kâfirler ise, hayvanlar gibi, ebedî hayâtdan mahrûm kalmağı beğeniyorlar. Bugün, fabri­kalarda binlerce ilâc, ev eşyâsı, sanâyı’ ve ticâret maddeleri, elektronik âletler, harb vâsıtaları yapılıyor. Bunların çoğu, ince hesâblardan, yüzlerce tecribeden sonra el­de ediliyor. Bunlardan birine dahî, kendi kendine var oldu diyorlar mı? Bunların bilerek ve istiyerek yapıldıklarını söylüyorlar ve hepsinin bir yapıcısının bulunma­sı lâzımdır diyorlar da, canlılarda, cansızlarda görülen ve her asrda, dahâ yenile­ri, dahâ inceleri keşf edilen ve çoğunun yapısı henüz anlaşılamayan milyonlarca maddenin ve hâdisenin kendi kendilerine tesâdüfen var olduklarını söylüyorlar. Bu iki yüzlülük, koyu bir inâddan veyâ açık bir ahmaklıkdan başka ne olabilir?

Rusyada bir komünist mu’allim, ders arasında, (Ben sizi görüyorum. Siz de be­ni görüyorsunuz. O hâlde, biz varız. Karşıdaki dağlar da var. Çünki, bu dağları da görüyoruz. Yok olan şey görünmez. Görülmiyen şeye var denilmez. Bu sözüm, bir fen bilgisidir. İlerici, aydın olan kimse, fen bilgisine inanır. Gericiler, bu varlıkla­rın bir yaratıcısı olduğunu söylüyorlar. Bu yaratıcının var olduğuna inanmak yan­lışdır. Fenne uygun değildir. Görülmiyen şeye var demek, gericilikdir) der. Bir türk­men çocuğu söz istiyerek: (Bunları akl ile mi söylüyorsun? Sende akl olduğuna inan­mak, bunları akl ile söylediğini kabûl etmek fenne uygun değildir. Çünki, aklın ol­saydı, görürdük) der. Mu’allim, bu haklı söze cevâb veremeyip, mağlûbiyyetinden hâsıl olan öfke ile, çocukcağızı, tekme tokat dershâneden dışarı atar. Çocuk bir da­hâ hiçbir yerde görülememişdir.

Bugün, dünyâdaki kâfirler, iki dürlüdür: Birincisi (Kitâblı kâfirler), ya’nî yehû­dîler ve hıristiyânların az bir kısmı olup, bir peygambere ve bunun Allahü teâlâ­dan getirdiği kitâba ve öldükden sonra dirilmeğe, âhıretdeki sonsuz hayâta inanı­yorlar. Ellerindeki bozuk kitâba Allah kelâmı diyorlar.

İkincisi, (Kitâbsız kâfirler) ya’nî (Müşrik)ler olup, herşeyi yapan bir Allah bulun­duğuna inanmıyorlar. Taş, ağaç, güneş, yıldız ve insan, inek gibi ba’zı mahlûklarda (ülû­hiyyet sıfatı) bulunduğuna inanıyorlar. Bu inkârcılardan bir kısmı, kanûn ile, devlet baskısı ile, zulm, işkence ederek, ibâdet etmeği, dîni öğretmeği yasak ediyor. Bir kıs­mı da, insanlık, iyilik duygularını okşayıcı sözlerle, herkesi, zevk, safâya daldırıyor. Ma’neviyyâtdan, din bilgilerinden mahrûm bırakıyorlar. Düzme hikâyeler, yalan ör­nekler göstererek, milyonlarca insanı aldatıyor, din câhili yetişdiriyorlar. Bir taraf­dan, medeniyyetden, fenden, insan haklarından bahs edip, bir tarafdan da, insanla­rı hayvanlaşdırıyorlar. İngiliz câsûsları, böyle yapıyor. (İngiliz Câsûsunun İ’tirâfları) kitâbını ve (Hak Sözün Vesîkaları) kitâbının 28.ci sahîfesini ve devâmını okuyunuz!

Avrupa ve Amerika milletlerinin çoğu hıristiyandır. Yehûdîlerin ve hıristiyan­ların bir kısmı, kitâblıdır. Yeni astronominin kurucusu Kopernik, Fraynburg şeh­rinde papas idi. İngilterenin büyük fizik adamı Bacon, Fransisken tarîkatinde, pa­pas idi. Meşhûr Fransız fizikçisi Paskal, papas olup, fizik ve geometri kanûnları keşf ederken, din kitâbları yazmışdı. Fransanın en büyük başvekîli olup, memleketine Avrupa birinciliğini kazandıran, meşhûr Rişliyö, papas olup, ruhbân sınıfında ileri derece sâhibi idi. Meşhûr Alman doktor ve şâ’iri şiller de, papas idi. Bugün, bütün dünyâca büyük felesof tanınan, Fransız fikr adamı Bergson, kitâblarında, maddîcilerin hücûmlarına karşı, rûhânîleri müdâfe’a etmişdir. (Madde ve hâfıza) ve (Din ve ahlâkın iki kaynağı) ve (Şu’ûrun vergileri) kitâblarını okuyanlar dîne, kıyâmete seve seve inanır.

Amerikanın büyük felesofu William Ceyms, Pragmatisme mezhebini kurmuş, (Dî­nî tecribeler) ve diğer kitâblarında, îmânlı olmağı övmüşdür. Bulaşıcı hastalıklar, mikroblar ve aşılar üzerinde buluşları olan, Fransız doktoru Pasteur, cenâzesinin dînî merâsim ile kaldırılmasını vasıyyet etmişdi. Nihâyet, ikinci cihân harbinde dün­yâyı idâre eden, Amerika Cumhûrreîsi F.D.Ruzvilt ile İngiliz başvekîli Çörçil, dindâr idi. İsmini hâtırlayamadığımız dahâ nice fen ve siyâset adamları hep, yara­tana, kıyâmete, meleklere inanan kimselerdi. İnanmıyanların, bütün bunlardan da­hâ akllı olduğunu kim iddi’â edebilir? Bunlar, islâm kitâblarını görüp okumuş ol­salardı, iyi müslimân olurlardı. Fekat papaslar islâm kitâblarını okumağı, hattâ el sürmeği yasak etmişler, büyük suç saymışlardı. İnsanların dünyâ ve âhıret se’âde­tine kavuşmalarına mâni’ olmuşlardı. İkinci kısmda yirmialtıncı maddeye bakınız!

İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Müslimânlar, âhırete inanıyor. Ki­tâbsız kâfirler, inkâr ediyor. Tekrâr dirilmek olmasaydı, inanmıyanlar birşey ka­zanmaz, müslimânlar da, zarar etmezdi. Fekat, kâfirlerin dediği olmayınca, son­suz azâb çekeceklerdir). İslâm âlimleri, sözlerini isbât etmekde, inanmıyanların hü­cûmlarına akl, ilm ve fen ile cevâb vermekdedir. Müslimânlar, sözlerini isbât et­meseydi dahî, kıyâmet inkâr olunabilir mi idi? Sonsuz azâbda kalmak, bir ihtimâl bile olsa, bunu hangi akl kabûl eder? Hâlbuki, âhıret azâbları, bir ihtimâl değil, mey­dânda olan hakîkatdir. O hâlde, inanmamak, aklsızlık oluyor.

İslâm dînini bilmiyenlerin ba’zısı ise, milletin sağlam îmânını, ilme ve akla da­yanarak bozamıyacaklarını, islâma hücûm etdikçe, kendi yüz karalarının meydâ­na çıkdığını görerek, hîle, yalan yoluna sapıyor. Müslimân görünüp ve müslimân­lığı beğenici ve medh edici yaldızlı yazılar yazıp, fekat, bu yazıları ve sözleri ara­sında müslimânlığın esâs ve temel mes’elelerini, sanki müslimânlık değilmiş gibi ele alıp kötülüyorlar. Okuyucuları ve dinleyicileri bunlardan soğutmağa ve ayır­mağa çalışıyorlar. Allahü teâlânın emr etdiği ibâdetlerin vaktlerini, mikdârlarını ve şekllerini uygunsuz görerek, böyle olacağına, şöyle olsaydı, dahâ iyi olurdu di­yorlar. İbâdetlerin rûhlarından, içlerinde saklı bulunan inceliklerden, fâidelerden ve kıymetlerden haberleri olmadığı için, bunları basît ve ibtidâî fâidelere âlet sa­narak, sanki düzeltmeğe yelteniyorlar. Birşeyi bilmemek, insanlar için kusûr ise de, anlamadığına karışmak, ayrıca pek gülünç ve acınacak bir hâl oluyor. Böyle câ­hilleri, akllı sanarak, sözlerini dinleyen ve inanan müslimânlar ise, bunlardan da­hâ zevallı ve dahâ ahmakdır. Müslimân ismini taşıyan böyle sinsi kâfirlere (Yobaz) denir. Zemânımızdaki yobazlardan bir kısmı da, (Evet, islâmiyyet iyi ahlâkı emr et­mekde, insanları olgunlaşdırmakdadır. Fekat, islâmiyyetde sosyal hükmler, âile ve cem’ıyyet hakları da vardır. Bunlar ise, o zemânın şartlarına göre konmuşdur. Bu­gün milletler büyümüş, şartlar değişmiş, ihtiyâclar artmışdır. Bugünkü, teknik ve sosyal ilerlemeleri karşılayabilecek yeni hükmler, kanûnlar lâzımdır. Kur’ânın hükmleri bu ihtiyâcları karşılayamaz) diyorlar. Böyle sözler, islâm hukûkunu bil­miyen, islâm bilgilerinden haberi olmayan câhillerin boş ve yersiz düşünüşleridir. İslâmiyyet, adâleti, zulmü, insanların birbirlerine karşı, âile ve komşuların birbir­lerine, milletin hükûmete ve birbirlerine karşı haklarını, vazîfelerini, suçları açık­ca bildirmiş, bu değişmez kavramlar üzerinde, temel hükmler kurmuşdur. Bu de­ğişmez hükmlerin, hâdiselere, vak’alara tatbîkını sınırlamamış, örf ve âdetlere gö­re kullanılmasını emr etmişdir. (Mecelle)nin 36. cı ve sonraki maddelerinin (Dü­rer-ül-hükkâm) şerhinde diyor ki, (Zemânın değişmesi ile, örf ve âdete dayanan ahkâm değişebilir. Nassa, delîle dayanan ahkâm, zemânla değişmez. Hükm-i kül­lî değişmeyip, bu hükmün hâdiselere tatbîkı, zemânla değişebilir. İbâdetlerde, Nass ile bildirilmiş olmıyan bir hükmü anlamak ve bildirmek için, umûmî âdetler delîl olur. Âdetin umûmî olması için Eshâb-ı kirâm zemânından kalma ve müctehidle­rin kullanmış olmaları ve devâmlı olmaları lâzımdır. Mu’âmelâtdaki hükmler için, bir beldenin, Nassa muhâlif olmıyan âdetleri de delîl olur. Bunları, fıkh âlimleri an-lıyabilir). Allahü teâlâ islâm dînini, her memleketde, her yeniliği ve buluşu karşı­layacak şeklde kurmuşdur. İslâm dîni, yalnız sosyal hayâtda değil, ibâdetlerde bi­le tolerans, müsâmaha göstermiş, insanlara serbestlik vermiş, başka şartlar vezarûretler karşısında, ictihâd hakkı tanımışdır. Hazret-i Ömer ve Emevîler zemâ­nında ve koca Osmânlı imperatorluğunda, kıt’alara yayılan çeşidli milletler top­lulukları, bu ilâhî hükmlerle idâre edilerek, başarıları, şânları, târîhlere ün salmış­dır. Gelecek zemânlarda, büyük, küçük her millet de, islâmiyyetin bildirdiği, de­ğişmez olan güzel ahlâka sarılacağı, bunları uygulayacağı kadar, râhata, huzûra, se’âdete kavuşacakdır. İslâmiyyetin bildirdiği sosyal ve ekonomik ahlâkdan, ah­kâmdan ayrılan insanlar, milletler, sıkıntıdan, ızdırâbdan, felâketden kurtulama­mışlardır. Geçmiş milletlerde böyle olduğunu târîhler yazmakdadır. Gelecekde de, elbette böyle olacakdır. Târîh, tekerrürden ibâretdir. Müslimânlar, millî birlik ve berâberliğe çok ehemmiyyet vermeli, memleketlerinin kalkınması için maddî, mânevî çalışmalı, din bilgilerini iyi öğrenmeli, harâmlardan sakınmalı, Allaha ve devlete ve kullara karşı olan vazîfelerini, borçlarını yerine getirmelidir. İslâmın gü­zel ahlâkı ile bezenmeli, kimseye zarar vermemelidir. Fitne, ya’nî anarşi çıkarma­malı, vergilerini ödemelidir. Dînimiz, böyle olmamızı emr ediyor. Müslimânın birinci vazîfesi, nefsine, şeytâna uymayıp ve kötü arkadaşlara, azgın, âsî kimsele­re, anarşistlere aldanmayıp, kanûna karşı suçlu olmakdan, Allahü teâlâya karşı da günâh işlemekden sakınmakdır. Allahü teâlâ kullarına üç vazîfe verdi: Birincisi, şahsî vazîfesidir. Her müslimân, kendini iyi yetişdirecek, sıhhatli, edebli, iyi huy­lu olacak, ibâdetlerini yapacak, ilm ve güzel ahlâk öğrenecek, halâl lokma kazan­mak için çalışacakdır. İkinci vazîfesi, âile içindeki vazîfesidir. Zevcesine, ana-ba­basına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yapacakdır. Üçüncü vazîfesi, cem’ıyyet içindeki vazîfeleridir. Komşularına, hocalarına, talebesine, âilesine, emrinde olanlara, hükûmete ve devlete, bütün vatandaşlara, dîni ve milleti başka olanlara karşı vazîfeleridir. Herkese iyilik etmesi, eli ile, dili ile kimseyi incitme­mesi, kimseye zarar vermemesi, hiyânet etmemesi, herkese fâideli olması, devle­te, hükûmete, kanûnlara karşı, hiç ısyân etmemesi, herkesin hakkını, vergilerini hemen ödemesi lâzımdır. Allahü teâlâ, hükûmet, devlet işlerine karışmayı emr et­medi. Hükûmete yardım etmeği, fitne çıkarmamağı emr etdi.]

O hâlde müslimânların Allahü teâlâdan hayâ etmeleri, sıkılmaları lâzımdır. Hayâ îmândandır. Müslimânlık hayâsı zarûrî lâzımdır. Kâfirleri ve kâfirliği ve is­lâmiyyete uymıyan hangi inanış, hangi nazariyye, hangi teori olursa olsun, hepsi­ni yanlış bilmek ve zararlı olduğuna inanmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak, kâfirlerden cizye almağı, ya’nî vergi vermelerini emr buyurmuşdur. Bundan maksad, onları tah­kîrdir. Bu hakâret, o derece te’sîrlidir ki, cizye vermek korkusundan, kıymetli el­bise giyemezler, süslenemezler. Hakîr ve sefîl yaşarlar. Cizyenin gâyesi, kâfirlerin hakâret ve rüsvâlığıdır. Müslimânlığın izzet ve şerefini göstermekdir. Zimmî, müslimân olursa, cizye vermesi sâkıt olur. Bir kalbde îmân bulunduğuna alâmet, kâfirleri sevmemekdir. [Sevmemek kalble olur. Onlarla ve herkesle iyi geçinme­li, kimseyi incitmemelidir.

Ancak, zarûret ve ihtiyâc îcâbı, geçici işbirlikleri yapılabilir ise de, bu, kalb ile sevişmek olmamalı ve zarûret bitince, sona ermelidir.

Süâl: Kimseye sû’i zan etmemeli, kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu göste­ren işine, sözüne değil, îmânı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. Îmân kalbde bulunur. Kalbde îmân olduğunu Allah bilir. Başka kimse bilemez. Kalbin­de îmân bulunan kimseye kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Müslimânlığı açıkca kö­tülemiyen herkese müslimân gözü ile bakmak, onu sevmek lâzımdır, deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Cevâb: Kimseye sû’i zan etmemeli sözü yanlışdır. Bunun doğrusu (Müslimâna sû’i zan etmemeli)dir. Ya’nî, müslimân olduğunu söyliyen ve küfre sebeb olan bir söz­de ve işde bulunmıyan kimsenin bir sözünden veyâ işinden hem îmânı olduğu, hem de îmânsız olduğu anlaşılırsa, îmânı olduğunu anlamalı, dinden çıkdı dememelidir. Fekat bir kimse, dîni yıkmağa, gençleri kâfir yapmağa uğraşır veyâ harâmlardan bi­rinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yâ­hud Allahü teâlânın emrlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslimân olduğunu söyler, nemâz kılar, hacca giderse, (Zındık) denir. Müslimânları aldatan böyle iki yüzlüleri müslimân sanmak, ahmaklık olur.]

Hak teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Tevbe sûresinin yirmisekizinci âyetinde kâfirlere Neces ve doksanbeşinci âyetinde Rics ya’nî pis buyurdu. O hâlde, müslimânların yanında, kâfirlik pis ve aşağı olmalıdır. Ra’d sûresinin ondördüncü ve Mü’min sû­resinin ellinci âyetlerinde meâlen, (Bu düşmanların düâları netîcesizdir. Kabûl ol­mak ihtimâli yokdur) buyuruldu. Müslimânlardan, Allahü teâlâ râzıdır ve Peygam­beri “sallallahü aleyhi ve sellem” râzıdır. Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuş­makdan dahâ büyük ni’met olmaz.

Îmân ile küfr birbirlerine zıd olduğu gibi, âhıret de, dünyânın zıddıdır. Dünyâ ve âhıret bir araya getirilemez. Âhıreti kazanmak için, dünyâyı [ya’nî harâmları] terk etmek lâzımdır. Dünyâyı terk etmek, iki dürlüdür: Birisi, bütün harâm olan şeyler ile berâber, mubâhları da, ya’nî günâh olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, ya­şamak için zarûrî olan mikdârını kullanmakdır. [Ya’nî tenbel ve işsiz olarak oturup da, dünyânın zevk, keyf ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her dürlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zemânını, ibâdet ile ve müslimânların râhatları ve islâm dînini bilmiyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lâzım olan ilmî ve teknik üsûl­leri ve vâsıtaları, en ileri ve en üstün şeklde yapmak ve kullanmakla geçirmek ve durmadan çalışmakdır ve dünyâ zevkını böyle çalışmakda aramak ve bulmakdır. Es­hâb-ı kirâmın hepsi ve büyüklerimizin çoğu, böyle idi. Dünyâyı, bu söylediğimiz şekl­de terk etmek, pekâlâ ve pek fâidelidir. Tekrâr edelim ki, bundan maksad, islâmiy­yetin emr etdiği şeyleri yapmak için, bütün râhatı ve zevkleri fedâ etmekdir.]

İkincisi, dünyâda harâm ve şübheli şeylerden kaçıp mubâhları kullanmakdır. Bu kısm da, hele bu zemânda, çok kıymetlidir.

O hâlde, islâmiyyetin harâm etdiği şeylerden kaçınmak, her müslimân için lâ­zımdır. Yediyüzseksendokuzuncu [789] sahîfeye bakınız!

[Bunların harâm olmasına ehemmiyyet vermiyen ve kaçınmağa lüzûm görme­yen, ya’nî Allahü teâlânın yasak etmesine aldırış etmeyen veyâ bunları beğenen, ne güzel diyen (Kâfir) [Allaha düşman] olur. Bunlar Cehennemde, sonsuz kalacak­dır. Allahü teâlânın harâm etmesine ehemmiyyet verip, kabûl edip de, nefsine mağ­lûb olarak, aldanarak, bunları yapan ve sonra akllarını toparlayıp pişmân olanlar kâfir olmaz ve îmânlarını gayb etmezler. Böyle kimselere (Âsî) ve (Fâsık) [kötü kimse] denir ve (Günâhkâr) denir. Bunlar, günâhları sebebiyle, belki Cehenneme girip cezâlarını çekerse de, Cehennemde sonsuz kalmıyacaklar, çıkıp Cennete kavuşacaklardır.]

Allahü teâlânın mubâh etdiği, ya’nî müsâ’ade etdiği şeyler pek çokdur. Bunlar­da bulunan lezzet, harâmda bulunanlardan, fazladır. Mubâh kullananları Allahü teâlâ sever. Harâm kullananları sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk için, sâhibinin, yaratanının sevgisini teper mi? Zâten, harâm olan şeylerin sayısı pek azdır. Bunlarda bulunan lezzet, mubâhlarda da vardır.

[Dünyâ, ednâ kelimesinin müennesidir. Ya’nî, ism-i tafdîldir. Masdarı, dünüv ve­yâ denâetdir. Birinci masdardan gelince, çok yakın demekdir. (Biz en yakın olan gö­kü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerîmesindeki dünyâ kelimesi böyledir. Ba’zı yerde de, ikinci ma’nâ ile kullanılmışdır. Meselâ (Denî, alçak şeyler mel’ûndur) hadîs-i şerîfinde böyledir. Ya’nî (Dünyâ mel’ûndur) demekdir. Alçak şeyler, cenâb-ı Hak-kın nehy-i iktizâî ve nehy-i gayr-i iktizâîsidir. Ya’nî, harâm ile mekrûhlardır. Şu hâl­de, Kur’ân-ı kerîmde, zem edilen, kötü denilen dünyâ, harâmlar ve mekrûhlardır. Mal kötülenmemişdir. Çünki, cenâb-ı Hak mala hayr adını vermekdedir. Bu sözümüzü is­bât eden vesîka, bütün mahlûkların ve insanlığın üstünlükde ikincisi olan İbrâhîm ha­lîl-ür-rahmânın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vâ­dîleri dolduruyordu. Görülüyor ki, islâmiyyet dünyâ malını kötülememekdedir. İb­râhîm peygamberin bu kadar zengin olması, sözümüzü isbât etmekdedir.]

Tam İlmihal