1-13-Allahü teâlânın ni’metleri, dünyâda herkesedir


 13 — Allahü teâlânın feyzleri, ni’metleri, ihsânları, ya’nî iyilikleri, her ân, in­sanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmekdedir. Herkese mal, evlâd, rızk, hidâyet, irşâd ve selâmet ve dahâ her iyiliği fark gözetmeksizin göndermekdedir.

Fark, bunları kabûlde, alabilmekde ve ba’zılarını da almamak sûretiyle, insan­lardadır. Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, kullarına zulm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azâba, acılara sürükleyen bozuk dü­şünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulm ve işkence ediyorlar) buyurulmuşdur.

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şeklde, parlamakda iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyâzlatır.

[Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şeklde parladığı hâlde, elmayı kızartınca tat-lılaşdırır. Biberi kızartınca acılaşdırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşden değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insan­lara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden dahâ çok acıdı­ğı için, dünyânın her tarafındaki, her insanın, her âilenin, her cem’ıyyetin ve mil­letin her zemânda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lâzım geleceğini, dünyâ­da ve âhıretde râhat etmeleri ve se’âdet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lâzım geldiğini, Kur’ân-ı kerîmde bil­dirdi. Ehl-i sünnet âlimleri, bunların hepsini, keskin görüşleri ile bulup, milyon­larca kitâb yazarak, bütün dünyâya bildirdi. Demek ki, Allahü teâlâ, insanları iş­lerinde başı boş bırakmamış, islâmiyyetin girmediği bir yer kalmamışdır. Demek ki, islâmiyyeti dünyâ işlerinden ayırmak mümkin değildir. İslâmiyyeti dünyâ işle­rinden ayırmağa kalkışmak, islâmiyyeti ve müslimânları yeryüzünden kaldırma­ğa çalışmak demek olmaz mı?]

İnsanların, âhıretdeki ni’metlere nâil olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette birşey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisan yağmuru­na elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünyâ ni’metleri için­de yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünyâ için çalışmalarının karşılığını vermekdedir. Yalnız dünyâ için çalışanlara verdi­ği dünyâlıklar hakîkatde azâb ve felâket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî ile, istidrâc olarak, ya’nî Allahü teâlânın aldatarak, ni’met şeklinde gösterdiği musîbetler­dir. Nitekim, Mü’minûn sûresi, ellialtıncı âyetinde meâlen, (Kâfirler, mal ve çok evlâd gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime “sallallahü aleyhi ve sellem” inanmadıkla­rı ve dîn-i islâmı beğenmedikleri için, onlara mükâfât mı ediyoruz, diyorlar? Ha-yır öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların ni’met olmayıp, musîbet olduğunu an­lamıyorlar) buyurdu. Kalbleri [gönülleri] Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyâlıklar, hep harâblıkdır, felâketdir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.

[Kalb, yürek denilen et parçasında bulunan bir kuvvetdir. Elektriğin aküde, pil­de bulunması gibidir. Rûh [can] ise, bedenin her yerinde bulunur. Kalb, nefse uyup, küfr veyâ günâh yapmak isteyince, Allahü teâlâ, bu kula acırsa, küfr ve günâh iş­lemesini istemez. O da, yapamaz. Acımazsa, işlemesini ister ve yaratır. Karşılığı­nı da verir. O hâlde insanın azâblara, felâketlere sürüklenmesine sebeb, kendisi­dir. Kalbinin islâmiyyete uymayıp, nefsine uymasıdır.

Süâl: Allahü teâlâ, nefsi yaratmasaydı, insanlar onun aldatmasından kurtulur­du. Kimse kötülük yapmaz, herkes Cennete giderdi. İyi olmaz mı idi?

Cevâb: Bu dünyâda, her mahlûkda, herşeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sı­fatı, hem de kahr, gadab sıfatı tecellî, zuhûr etmekdedir. Su, insanların, hayvanla­rın ve nebâtâtın yaşamaları için, temizlik için, yemek, ilâc yapmak için lâzım ol­duğu gibi, denizde binlerce insan boğulmakda, sel suları evleri yıkmakdadır. So­ğuk su içen, hasta olmakdadır. Ateş, ekmek, yemek pişirmek için, kışın ısınmak için lâzım olduğu gibi, içine düşeni yakmakdadır. Elektrik, çok yerde işimize yaradı­ğı hâlde, yangına sebeb olmakda, insana çarpınca, hemen öldürmekdedir. Her ilâc, bir derde devâ olduğu hâlde, fazlası zararlı olmakdadır. Herşey de böyledir. Nefs de bunlar gibidir. Hem fâideli, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, in­sanların yaşaması, üremesi ve dünyâ için çalışmaları ve âhıret için cihâd sevâbı ka­zanmaları içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice fâideler için yaratdı. Fekat, nefs, tegaddî ve tenâsül lezzetlerine doymaz. Allahü teâlâ bütün insanlara merhamet ede­rek, acıyarak, nefse hâkim olup, zararlı arzûlarını önlemeleri için, akl da yaratdı.

Akl, insan dimâgı vâsıtası ile, his uzvlarından, şeytândan ve nefsden kalbe gelen arzûları inceliyerek, iyilerini kötülerinden ayıran bir kuvvetdir. Ayırırken yanıl­mazsa (Akl-ı selîm) denir. Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin fâideli, iyi ve hangi şeylerin zararlı, fenâ olduklarını ve nefsin bütün ar­zûlarının kötü olduğunu bildirdi. Akl, nefsin isteklerini, Peygamberlerin iyi dedik­leri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalb de, aklın bildirdiğini ihtiyâr ederse, ya’nî tercîh ederse, nefsin arzûlarını yapmağı irâde etmez. Ya’nî dimâg [beyin] vâsıta­sı ile, hareket uzvlarına bunu yapdırmaz. Kalb, islâmiyyetin iyi dediklerini, ihti­yâr ve irâde eder ve yapdırırsa, insan se’âdete kavuşur. Kalbin, iyiden, kötüden bi­rini ihtiyâr ve irâde etmesine (Kesb) denir. İnsanın hareket organları, dimâgına, dimâg da kalbine tâbi’dir. Kalbin emrine uygun hareket ederler. Kalb, dimâg vâ­sıtası ile his organlarından ve rûh vâsıtası ile taraf-ı ilâhîden ve akldan, melekden, hâfızadan, nefsden ve şeytândan gelen te’sîrlerin toplandığı bir merkezdir. Kalb, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz ni’metlere kavuşmaları­na mâni’ olmaz. (Herkese Lâzım Olan Îmân) 64.cü sahîfeye bakınız! Kalbin nef­se aldanmaması, ona uymaması, nefs ile (Cihâd-ı ekber) olur. Allahü teâlâ, cihâd edenlere, Cennetde yüksek dereceler vereceğini bildiriyor. Nefs, insanların cihâd sevâbına kavuşmalarına, meleklerden üstün olmalarına sebeb olmakdadır.] 

Tam İlmihal