1-18-Resûle tâbi’ olmak nasıl olur Evlâd terbiyesi


 18 — Ona tâbi’ olmak (Ahkâm-ı islâmiyye)yi beğenip, seve seve yapmak ve Onun emrlerini ve islâmiyyetin kıymet verdiği, üstün tutduğu şeyleri ve âlimleri­ni, sâlihlerini büyük bilip, hurmet etmekdir ve Onun dînini yaymağa uğraşmak de­mekdir ve Allahü teâlânın emrlerine uymak istemeyenleri sevmemekdir.

[Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Hepiniz bir sürü­nün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emrle­riniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslimânlığı öğretme­lisiniz! Öğretmez iseniz mes’ûl olacaksınız). Bir kerre de buyurdu ki, (Çok müs­limân evlâdı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gideceklerdir. Çün­ki, bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyf sürmek hırsına düşüp ve yal­nız dünyâ işleri arkasında koşup, evlâdlarına müslimânlığı ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da, benden uzakdır. Çocukla­rına dinlerini öğretmiyenler, Cehenneme gideceklerdir). Yine buyurdu ki, (Çocuk­larına Kur’ân-ı kerîm öğretenlere veyâ Kur’ân-ı kerîm hocasına gönderenlere, öğ­retilen Kur’ânın her harfi için, on kerre Kâ’be-i mu’azzama ziyâreti sevâbı verilir ve kıyâmet günü, başına devlet tâcı konur. Bütün insanlar görüp imrenir). Yine bu­yurdu ki, (Çocuklarınıza nemâz kılmasını öğretiniz. Yedi yaşına gelince, nemâzı emr ediniz. On yaşına gelince kılmazlar ise, döverek kıldırınız). Yine buyurdu ki, (Bir müslimânın evlâdı ibâdet edince, kazandığı sevâb kadar, babasına da verilir. Bir kimse, çocuğuna fısk, günâh öğretirse, bu çocuk ne kadar günâh işlerse, baba­sına da o kadar günâh yazılır). İbni Âbidîn nemâzın mekrûhları sonunda buyuru­yor ki, (Kendinin yapması harâm olan şeyi çocuğa yapdıran kimse, harâm işlemiş olur. Oğluna ipek elbise giydiren, altın takan ve içki içiren, kıbleye karşı abdest boz­duran, kıbleye ayak uzatmasına sebeb olan kimse, günâh işlemiş olur). (Mürşid­ün-nisâ)daki hadîs-i şerîfde, (Zevcesinin ve çocuklarının haklarını îfâ etmiyenin nemâzları, orucları kabûl olmaz) buyuruldu.

İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (Kimyâ-i se’âdet) kitâbında buyuruyor ki, (Meselâ kızların, kadınların açık gezmeleri harâmdır. İnce, dar, süslü, renkli şey­lerle örtünerek gezmeleri de harâmdır. Böyle gezenler, Allahü teâlâya âsî olduk­ları, günâha girdikleri gibi, bunların başında bulunan, baba, zevc, birâder ve am­cadan hangisi, böyle gezmeğe rızâ verir ise, bu da, ısyân ve günâhda ortak olur).

Dîn-i islâmın temeli, îmânı, farzları ve harâmları öğrenmek ve öğretmekdir. Al­lahü teâlâ, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bunun için göndermiş­dir. Gençlere bunlar öğretilmediği zemân, islâmiyyet yıkılır, yok olur. Allahü te­âlâ, müslimânlara (Emr-i ma’rûf) yapmağı emr ediyor. Ya’nî, benim emrlerimi, bil­diriniz, öğretiniz diyor ve (Nehy-i anilmünker) emr ediyor. Ya’nî, yasak etdiğim harâmları bildiriniz ve yapılmasına râzı olmayınız, diyor.

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Birbirinize müsli­mânlığı öğretiniz. Emr-i ma’rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başını­za musallat eder ve düâlarınızı kabûl etmez). Ve buyurdu ki, (Bütün ibâdetlere ve­rilen sevâb, Allah yolunda gazâya verilen sevâba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazânın sevâbı da, emr-i ma’rûf ve nehy-i anilmünker sevâbı yanında, de­nize nazaran bir damla su gibidir). İbni Âbidîn, beşinci cild sonunda (Fıkh âlimi­nin müslimânlara sağladığı fâidenin sevâbı, cihâd sevâbından çokdur) diyor.

Hülâsa evlâd, ana baba elinde bir emânetdir. Çocukların temiz kalbleri kıymet­li bir cevher gibidir. Mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girme­mişdir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mey­vesi hâsıl olur. Çocuklara îmân, Kur’ân ve Allahü teâlânın emrleri öğretilir ve yap­mağa alışdırılırsa, din ve dünyâ se’âdetine ererler. Bu se’âdetde anaları, babaları ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alışdırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenâlığın günâhı, ana, baba ve hocalarına da verilir. Tah­rîm sûresinde altıncı âyet-i kerîmenin meâl-i şerîfi, (Kendinizi ve evlerinizde ve emr­lerinizde olanları ateşden koruyunuz!)dur. Bir babanın, evlâdını Cehennem ate­şinden koruması, dünyâ ateşinden korumasından dahâ mühimdir. Cehennem ate­şinden korumak da, îmânı ve farzları ve harâmları öğretmekle ve ibâdete alışdır­makla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün fenâlıkların başı, fenâ arkadaşdır.

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Bütün çocuklar müslimânlığa uy­gun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları hıristiyan, ye­hûdî ve dinsiz yapar) sözü ile müslimânlığın yerleşdirilmesinde ve yok edilmesin­de en mühim işin, gençlikde olduğunu bildiriyor. O hâlde, her müslimânın birin­ci vazîfesi, evlâdına islâmiyyeti ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmekdir. Evlâd, büyük ni’metdir. Ni’metin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için (Pedagogie), ya’nî çocuk terbiyesi, islâm dîninde çok kıymetli bir ilmdir.

İslâm dînine karşı olanlar da, bu mühim noktayı anladıkları içindir ki, asrımı­zın en tehlükeli dinsizlik ocağı olan mason ve komünistler, (Gençliğin ele alınma­sı birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetişdirmeliyiz) diyorlar. Mason­lar, İslâmiyyeti yok etmek ve Allahü teâlânın emrlerinin öğretilmesini ve yapdı­rılmasını engellemek için (Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din bilgilerini bü­yüyünce kendileri öğrenirler) ve (Hepimiz bütün kudretimiz ile, îmân hürriyyeti fikrini dünyâya yaymağa sarılmalıyız ve localarımızda verdiğimiz kararları her mem­lekete yerleşdirmeliyiz. Din kardeşliğini yok edip, bunun yerine mason kardeşli­ği getirmeliyiz. Dinleri yok etmekden ibâret olan mukaddes gâyemize, bu sûret­le kavuşacağız) diyorlar.

O hâlde, müslimânlar din câhillerinin hîlelerine, yalanlarına aldanmamalı, on­ların okşayıcı, aldatıcı, yardımsever sözlerine inanmamalıdır. Müslimânlar, birbir­lerine (Emr-i ma’rûf) eder ve (Nehy-i münker) eder.

Bugün, her memleketde gençlere, kemiklerinin, adalelerinin, ellerinin, ayakla­rının, hâsılı her uzvunun kuvvetlenmesi, güzelleşmesi ve âhenkli olması için, be­den hareketleri, kültür-fizik öğretiliyor ve yapdırılıyor. Beyin çalışmalarının ve rû­hî fe’âliyyetlerinin inkişâf etmesi ve tâzelenmesi için hesâb, hendese, psikoloji kâ­ideleri ve tatbîkâtı ve kanlarını harekete getirerek hücrelerini temizletecek ekzer­siz fizikler ezberletiliyor ve yapdırılıyor. Bütün bunlar ve dünyâ işlerinde lâzım ola­cak bilgiler, bir ders ve vazîfe hâline konup çalışdırılırken, dünyâ ve âhıretin ha­kîkî se’âdetini ve insanların râhat, huzûr ve her dürlü inkişâf ve terakkîlerini ve Al­lahü teâlânın rızâsını ve sevgisini kazandıracak olan îmânın, islâmın, farzların, vâ­ciblerin ve sünnetlerin ve halâlin öğretilmesi ve yapdırılması ve harâmların ve kâ­firliğe sebeb olan şeylerin öğretilip, bunlardan sakınılması bir kabâhat ve vicdân­lara tecâvüz şeklinde gösterilir ise, doğru mu olur? Bugün, bütün hıristiyan mem­leketlerinde, bir çocuk dünyâya gelir gelmez, buna kendi dinlerinin îcâblarını yapıyorlar. Her yaşdaki insanlara, yehûdîliği ve hıristiyanlığı titizlikle aşılıyorlar. Müslimânların îmânlarını, dinlerini çalmak ve yok etmek ve onları da, hıristiyan yapmak için, sandık doluları kitâb, broşür ve sinema filmlerini islâm memleketle­rine gönderiyorlar. Meselâ, hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmı, Allahü teâlânın [hâşâ] oğlu sanıyor ve Allahü teâlâya (Baba), (Allah baba) diyorlar. Yazdıkları roman­larda ve filmlerde, (Allah baba bizi kurtarır) gibi şeyler söylüyorlar. Hâlbuki, Allahü teâlâya (Baba), (Allah baba) diyen kimsenin îmânı gider, kâfir olur. Müs­limânlar, böyle hîleli filmlere gitmemeli, romanları okumamalıdır. İşte bunun gi­bi, dahâ nice yollarla, gençliğin îmânını, sinsice çalıyorlar. Bu uğraşmalarına, in­sanlığa hizmet, demokrasi rejiminin bahş etdiği bir hak ve hürriyyet diyorlar da, bir müslimânın, bir din kardeşine, Allahü teâlânın emrlerini hâtırlatmasına, din pro­pagandası, gericilik ve vicdân hürriyyetine tecâvüz denirse, haksızlık olmaz mı?

Müslimân olmıyanların, müslimânlığa karşı nazariyyeler, fikrler yürütmesi, gâyet tabî’î karşılanıp da, müslimânların, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin bildirdikleri hakîkî, doğru müslimânlıkdan bahs etmesine ve Muhammed aleyhisselâmın ışık­lı yolunu göstermesine irticâ’, te’assub, gericilik ve yobazlık gibi ismler takarak, cürm, bölücülük şeklini vermeğe, bu ma’sûmları, lekelemeğe kalkışmak, bir geri­cilik, bir yobazlık, bir te’assub değil midir? Bu temiz rûhlu, ileriyi görüşlü, ilme, ahlâka, fenne, fazîlete koşan fâideli insanlara ibtidâî, gayr-ı tabî’î adam demek ve müslimânlığı beğenmiyenlere asrî, aydın ve uyanık insan demek, bir kin ve boz­gunculuk olmaz mı? Bir tarafdan, din serbestdir, Allah ile kul arasına girilmez, her­kes vicdânının ilhâmına göre Allahını tanır ve tapar sözünü ileri sürerek, Emr-i ma’rûfu ve Nehy-i münkeri durdurup, ecdâdımızdan mîrâs kalan îmânımızı sön­dürmeğe çalışıp, diğer tarafdan, müslimânlığı bozmak, yok etmek için, (Yahova şâ­hidleri) denilen misyonerlerin, hîleler ve plânlar ile hâzırladıkları zehrli kitâb ve mecmû’alar, yaldızlı i’lânlarla, reklâmlarla gençliğin önüne sürülürse, müslimân­lar incinmez mi?

Kâfirler, müslimânlığı dünyâdan kaldırmağa uğraşıyor, bu çalışmalarında ön­cülüğü ingilizler yapıyor. Bütün gayretlerine rağmen, gençlerin, müslimânlığı me­râk edip araşdırmağa başlamasına bile, tehammül edemiyerek, Ehl-i sünnet âlim­lerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sözleri kulaklarına gelince, tepeden tırnağa kadar gayz, kin ve intikâm ateşi ile kızıyorlar. Mecmû’alarında, gazetele­rinde, televizyonlarında sarık, tesbîh, sakal resmleri yaparak, hortlatılan kara kuvvet: İrticâ’, diyorlar. Îmânsızlıklarının cezâsı olarak, vücûdları ve rûhları, Ce­hennem ateşinde, sonsuz yanacağı gibi, habîs rûhları, dünyâda da, böyle kızıp yan­makdadır. Böyle gazete ve televizyon çok zararlıdır.

Müslimânlar, birbirine hurmet eder, yardıma koşar. Din yolunda ve dünyâ işle­rinde sıkıntıda görünce kurtarırlar. Ramezân-ı şerîfe, oruc tutanlara, câmi’lere, ezâ­na, nemâz kılanlara, Allah yolunda yürüyenlere sevgi ve saygı gösterir. Kur’ân-ı ke­rîm okunurken, sessizce ve saygı ile dinlerler. Kur’ân-ı kerîmi her kitâbın üstün­de bulundurup, üstüne birşey koymazlar. Çalgı ve içki âlemlerinde, oyun arasın­da, eğlence yerlerinde okumazlar. Uygunsuz okunurken, susduramazlar ise, din­lemeyip uzaklaşırlar. Kur’ân-ı kerîmi veyâ yapraklarını veyâ satırlarını veyâ ke­limelerini ve bütün muhterem ve mubârek ismleri ve yazıları, hakîr ve aşağı yer­lerde görünce, kalbleri sızlayıp hemen kaldırırlar. Kul ve hayvan haklarını göze­tirler. Kâfirlerin, turistlerin de mallarına, canlarına ve ırzlarına saldırmazlar. Ver­gilerini zemânında öderler. Kanûnlara karşı gelmezler. İslâmın güzel ahlâkı ile ya­şıyarak herkesin sevgi ve saygısını toplarlar. Kâfirler ise, Kur’ân-ı kerîmi ve mev­lidi ve bütün mubârek ismleri ve yazıları, hurmetden, kıymetden düşürmeğe ça­lışır. Bunları, Allahü teâlânın yasak etdiği yerlerde ve şekllerde okurlar ve oku­turlar. Müslimânlığın aşağı gördüğü, pis dediği şeyler arasına yazarlar. Paketler­de, eğlence masalarında, örtü olarak kullanılmaları ve horlanılmaları ve yerlerde sürüklenmeleri için, mecmû’alara, kâğıd parçalarına ve gazetelere basarlar. Tem­sillerde, mizâhlarda, komedilerde, karikatürlerde, filmlerde, plâklarda, televizyon­larda ve radyolarda, müslimânlarla ve din büyükleri ile ve Allahü teâlânın emrle­ri ile alay ederler. Bütün buralarda müslimân olarak pis, gülünç bir serseriyi gös­terirler. Ya’nî, müslimânları ve müslimânlığı tahkîr ederek, onu sevimsiz ve nef­rete şâyân olarak tanıtırlar. Müslimân büyüklerine ve müslimânlığın büyük tanı­dığı şeylere çirkin ismler takarlar. Müslimânlar, bu gibi gösterileri ve sözleri ve ya­zıları ve gazeteleri görmeğe, dinlemeğe gitmemeli ve almamalı ve okumamalıdır. Îmânlarını çaldırmamak için, çok uyanık olmalıdır. Bir din âlimini beğenmiyen ve­yâ bir din kitâbını kusûrlu, hatâlı bulan bir kimse, eğer nemâz kılıyor, oruc tutu­yor, harâmlardan sakınıyor ise, bu kimsenin sözü veyâ yazısı incelenmeğe, o âlim veyâ kitâb üzerinde durulmağa değer. Din kitâbına, din adamına, dil uzatan kim­se, ibâdet yapmıyor ve harâmdan sakınmıyor ise, onun sözünün bir iftirâ, bir din düşmanlığı olduğunu anlamalı ve inanmamalıdır. Din adamlarını “rahmetullahi te­âlâ aleyhim ecma’în”, din kitâblarını lekelemek, bugün din düşmanlarının âdeti ve silâhı olmuşdur. Âlimin kıymetini ancak âlim anlar. Gülün kıymetini bülbül, altı­nın ayârını kuyumcu, incinin hâlisini de ancak kimyâger anlar.

Müslimânlar, Allahü teâlânın yasak etdiği, zararlı şeyleri almaz, kullanmaz, din­lemez, okumaz ve bakmaz. Kimseye kötülük yapmaz. Kendine zarar verene kar­şılık yapmaz. Sabr eder. Ona tatlı dil ile, güler yüz ile nasîhat verir. Müslimânlar, Allahü teâlânın emr etdiği iyi şeyleri öğrenmek, öğretmek ve yapmak için uğra­şır. Fen bilgilerini kâfirlerde de araşdırır. Târîh boyunca, insanlığın üstün bir var­lık olduğunu düşünemiyenler, islâm dînine düşmanlık etmiş, gençleri aldatmağa uğraşmış ve hiç ummadıkları bir zemânda yıkılıp, o, sımsıkı sarıldıkları dünyâ zevk­lerini bırakmış, Cehenneme gitmişlerdir. Çoğunun ismi unutulmuş, nâm ve nişan­ları kalmamış, fekat islâm güneşi nûrunu dünyâya yaymağa devâm etmişdir.

Kâfirler, dünyânın dışı tatlı, içi acı olan ve dışı yaldızlı, içi zehrli olan ve başlan­gıcı hoş, sonu boş olan râhatlığına ve güzelliğine sarılıyor. Müslimânlar, Kur’ân-ı kerîmin emrlerine, ya’nî Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yoluna sa­rılmalı ve bu ışıklı yolda ilerlemeğe durmadan çalışmalıdır. Dinde sonradan mey­dâna çıkan, din düşmanları, (Dinde reformcular) tarafından ve câhil, ahmak kim­seler tarafından uydurulan, bid’atlerden sakınmalıdır.]

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bid’at sâhibi olanlara, [ya’nî Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında ve onun dört halîfesi ze­mânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydâna çıkarılan, uydurulan sözle­ri, yazıları, usûlleri ve işleri, ibâdet olarak, inananlara, yapanlara ve yapdıranla­ra] hurmet eden, dirilerini ve ölülerini medh eden, bunları büyük bilen, dîn-i is­lâmı yıkmağa, dünyâdan kaldırmağa yardım etmiş olur) buyuruyor.

Her müslimân, hem îmânını korumağa, kapdırmamağa çalışmalı, hem de, Al­lahü teâlâya ve Onun Peygamberine inanmıyan kâfirleri sevmemelidir. [Fekat, sev­mediklerine de, kötülük, zulm yapmamalı, kâfirlere ve bid’at sâhiblerine tatlı dil ve güler yüz ile nasîhat etmelidir. Onların felâketden kurtulmalarına, se’âdete ka­vuşmalarına çalışmalıdır.] Mazher-i Cân-ı Cânân buyuruyor ki, (Kâfirleri ve bid’at sâhiblerini ve açıkca günâh işlemeğe devâm eden fâsıkları sevmememiz emr olun­du. Bunlarla konuşmamalı, evlerine, toplantılarına gitmemeli, selâm vermemeli, arkadaşlık yapmamalıdır. Zarûret ve ihtiyâc olduğu zemân, zarûret mikdârı kadar, bu yasaklara izn verilmişdir. Bu zemân, onlarla ihtilât câiz olur ise de, kalbin yi­ne onları sevmemesi lâzımdır).

Cihâd, câhil ana, babaların ve dünyâ çıkarları için uğraşan papasların ve keyf­leri, zevkleri için zulm, işkence yapan şeflerin aldatdığı, inletdiği insanları küfrden, felâket yolundan kurtarmak, onları güç kullanarak, islâm ile şereflendirmekdir. Ci­hâd, küfr, işkence ve kötülük içinde yetişdirilmiş, karanlığa atılmış zevallıları, is­lâm ışığı ile aydınlanmalarına mâni’ olan diktatörlerin, sömürücülerin zararları­nı yok etmek için, cânını, malını fedâ etmekdir. İnsanları, sonsuz Cehennem azâ­bından kurtarmak, sonsuz Cennet ni’metlerine kavuşdurmak için, zor kullan­makdır. Cihâdı ferdler değil, devlet yapar. Ferdlerin başkalarına saldırmalarına ci­hâd değil, çapulculuk, barbarlık denir. Cihâda katılamıyanın, mücâhidlere düâ et­mesi farzdır. Kâfirler, cihâd sâyesinde zâlimlerin işkencelerinden kurtularak îmân ile şereflenir. İslâmiyyeti duyup, anladıkdan sonra, îmân etmiyenlerden, islâm dev­letinin adâleti altında yaşamağı kabûl edenlerin dînine, cânına, mâlına dokunul­maz. Bunlar, islâmın adâleti, şefkati altında hür ve râhat yaşar. Cihâd sâyesinde, hiçbir kâfir, işitmedim, bilseydim inanırdım diyemiyecekdir. Müslimânların cihâd etmek için çalışması, kuvvetlenmesi farzdır. Çalışmaz, cihâd etmezse, bütün insan-lığa büyük kötülük etmiş olur.

 

Tam İlmihal