1-35-Müşriklerin bedenleri pis değildir. İ’tikâdları pisdir


35 — ÜÇÜNCÜ CİLD, 22. ci MEKTÛB

Bu mektûb, molla Maksûd Alî Tebrîzîye yazılmış olup, müşriklerin pis olması, rûhlarının, i’tikâdlarının pis olmasıdır. Bedenlerinin, a’zâlarının pis olmayabilece­ğini bildirmekdedir:

Her hamd, Allahü teâlânın hakkıdır. Onun seçdiği temiz insanlara selâm ede­rim. Şefkatli efendim! Hüseyn Vâ’ızî tefsîrini niçin gönderdiğinizi anlıyamadık. Bu tefsîrde, Tevbe sûresi, yirmidokuzuncu âyetini tefsîr ederken (Müşriklerin içleri, inanışları pis olduğu için, onlar elbette pisdir) buyurmakdadır. Hanefî mezhebi âlim­leri de, böyle tefsîr etmişdir. Ya’nî, Allahü teâlânın (Müşrikler pisdir) buyurma­sı, kalblerinin, i’tikâdlarının pis olduğu içindir demişlerdir. (Hüseyn tefsîri)nde de yazılı olduğu gibi, ba’zı âlimler, (Müşrikler, necâsetden sakınmadıkları için pisdir) demiş ise de, böyle tefsîr etmek uygun değildir. Çünki, bugün müslimânların ço­ğu da necâsetden sakınmıyor. Müslimânların câhilleri de, kâfirler gibi temizliğe ehemmiyyet vermiyor. Necâsetden sakınmamak, insanın pis olmasına sebeb olsay­dı, müslimânların işi güç olurdu. Hâlbuki, (Müslimânlıkda güçlük yokdur) buyu­ruldu. (Hüseyn tefsîri)nde (Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu ki, müşriklerin bedenleri, köpekler gibi pisdir) diye de yazıyorsa da, din büyükle­rinden böyle umûma uymayan, herkesin söylediğine benzemiyen haberler çok gel­mişdir. Böyle haberleri evirip çevirip, ana haberlere uydurmak lâzımdır. Kâfirle­rin dışları, bedenleri nasıl pis olur ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir yehûdî evinde yemek yidi. Bir müşrikin kabı ile tahâretlendi. Ömer “radıyal­lahü anh” da, hıristiyan kadınının kabından tahâretlendi. Bunlar, âyet-i kerîme gel­meden önce yapılmış olabilir denirse, zan etmekle cevâb verilmiş olmaz. Âyet-i ke­rîmenin sonra geldiğini isbât etmek lâzımdır. Eğer isbât edilebilirse, onların necs, pis olduğunu, dokundukları şeyleri pis ve harâm yapacağını göstermez. Nihâyet, i’tikâdlarının pis olduğunu gösterir. Çünki, hiçbir Peygamber kendi dîninde veyâ başka dinlerde harâm olmuş veyâ olacak birşeyi hiç yapmaz. Ya’nî sonradan ha­râm olacak şeyi, önceden, halâl iken yine kullanmaz. Meselâ, şerâb içmek önce ha­lâl idi. Sonra harâm oldu. Hiçbir Peygamber hiçbir zemânda şerâb içmedi. Eğer kâ­firlerin bedenlerinin, köpekler gibi pis olduğu, sonradan bildirilecek olsaydı, Al­lahü teâlânın sevgilisi olan Muhammed “aleyhisselâm”, onların kablarına hiçbir zemân dokunmaz idi. Nerde kaldı ki, sularını içmiş ve yemeklerini yimiş olsun! Son­ra, birşeyin kendisi pis olunca, her zemân pisdir. Bir vakt pis olması, başka vakt te­miz olması düşünülemez. Müşriklerin bedenleri pis olsaydı, her zemân pis olurdu ve Muhammed “aleyhisselâm” hiçbir vakt dokunmazdı. Nerede kaldı ki, onlardan su içsin ve yemek yisin. Bir de aynî necs olan her zemân necsdir. Önce ve sonra mu­bâh olamaz. Müşrikler aynî necs olsalardı, evvelden beri böyle olmaları gerekir-di ve Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” önceden de buna uygun olarak on­lara muâmele ederdi. O olmayınca, bu nasıl olsun. Bundan başka, bunların bede­nini pis bilmek, müslimânları, çok sıkıntıya sokar. Hanefî mezhebi âlimlerine Al­lahü teâlâ sonsuz iyilik versin ki, müslimânların işini kolaylaşdırdı. Onları harâm işlemekden kurtardılar. Bu büyük âlimlere teşekkür edilecek yerde, dil uzatmak, yapdıkları isâbetli tefsîri ayblamak nasıl doğru olabilir? Müctehidlere karşı birşey söylenebilir mi? Çünki onların yanlış buluşlarına da, bir sevâb verilmekdedir. Onların yanlış bulduklarını yapan müslimânlar, azâbdan kurtulacakdır. Kâfirler pis olunca, onların dokunduğu, yapdığı şeyler de pis ve harâm olur. Kâfirlere pis diyenler, onların yapdıkları yemek ve şerbetlere harâm demiş olur ki, böyle söy­liyenler, kendilerini bu harâmdan koruyamaz. Hele Hindistândaki müslimânların korunmaları imkânsız gibidir. Müslimânlar, her yerde, kâfirlerle temâs hâlinde ol­duğundan, en kolay olan fetvâyı vermek dahâ iyidir. Hattâ, kendi mezhebine uy­gun olmasa da, başka mezhebdeki kolay fetvâ söylenmelidir. Bekara sûresi, yüz­seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, size kolay olan şeyleri yapdırmak istiyor, güç olanı istemiyor) ve Nisâ sûresi, yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Alla-hü teâlâ, ibâdetlerinizin hafîf, kolay olmasını istiyor. İnsan za’îf, dayanıksız yara­tıldı) buyuruldu. Müslimânları sıkışdırmak, onları incitmek harâmdır ve Allahü te­âlânın beğenmediği şeydir. Şâfi’î âlimleri, kendi mezheblerinde yapılması güçle­şen şeylerin hanefî mezhebine göre yapılmasına fetvâ vermiş, müslimânların işi­ni kolaylaşdırmışlardır. Meselâ, şâfi’î mezhebine göre, zekât vermek için, zekâtın, Tevbe sûresi, altmışıncı âyetinde bildirilen sekiz sınıf insanın her sınıfına verilme­si lâzımdır. Bunlardan, gönlünü alması lâzım gelen kâfir sınıfı [ve zekât toplıyan me’mûr sınıfı ve kölelikden kurtarılacak borclu sınıfı] bugün yokdur. Bunları bu­lup zekât vermek imkânsız olmuşdur. Bunun için, şâfi’î âlimleri “rahmetullahi te­âlâ aleyhim ecma’în”, hanefî mezhebine göre zekât verilmesine fetvâ verdi. Çün­ki, hanefî mezhebinde, bu sınıflardan herhangi birine vermek yetişir.

[Bunun gibi, gusl abdesti alırken, hanefî mezhebinde ağzın içini, dişlerin arası­nı ve diş çukurunu yıkamak farzdır. Kaplama ve dolguların içine su girmediği için, bunların gusl abdestleri sahîh olmaz, pis kalırlar. Şâfi’î ve mâlikî mezhebinde ise, ağız içini yıkamak farz değildir. Hanefî mezhebinde olan kimse, dişlerini zarûret ile kaplatınca veyâ doldurunca, gusl abdesti alırken (Yâ Rabbî! Şâfi’î veyâ mâli­kî mezhebine göre gusl abdesti alıyorum) diye kalbinden geçirse, gusl abdesti sa­hîh olur ve temiz temiz nemâz kılabilir. (Hadîka) kitâbının yediyüzdokuzuncu sa­hîfesinde diyor ki, (Abdest ve guslde başka mezhebi taklîd etmek câizdir. Bunun için, o mezhebin şartlarına da uymak lâzımdır. Bütün şartlarına uymazsa, taklîd câ­iz olmaz. Kendi mezhebine uymıyan işi yapdıkdan sonra bile, taklîd yapmak câ­iz olur. Meselâ Ebû Yûsüf hazretlerine, Cum’a nemâzını kıldıkdan sonra, gusl ab­desti aldığı kuyuda fâre ölüsü görüldü dediler. (Şâfi’î mezhebine göre guslümüz sa­hîhdir. Çünki, hadîs-i şerîfde kulleteyn olan suya necâset karışınca, üç sıfatından biri değişmedikce necs olmaz buyuruldu) dedi.) Kulleteyn, iki testi dolusu, beşyüz rıtldır. İkiyüzyirmi [220] kilogram sudur. (Berîka) kitâbı, burayı açıklarken, zarû­ret olan her işde de başka mezhebi taklîd câizdir, diyor. (Dürr-ül-muhtâr)da, ne­mâz vaktlerinin sonunda diyor ki, (Zarûret zemânında, başka mezheb taklîd edi­lir). İbni Âbidîn, bunu açıklarken, diyor ki, (Burada, iki kavlden biri bildirilmiş­dir. İkinci kavle göre, zarûret olsa da, olmasa da, harac, güçlük olduğu zemân, di­ğer üç mezhebden biri taklîd edilir. Muhtâr olan da budur. Yapılmasında güçlük olduğu zemân, kendi mezhebi kolaylık gösteriyorsa veyâ yapılmasını afv ediyor­sa, başka mezhebi taklîd etmeğe lüzûm kalmaz). (Hadîka)nın ikiyüzonbirinci sa­hîfesinde, (Hüsn-üt-tenebbüh fit-teşebbüh) kitâbından alarak diyor ki, (Bir kim­senin nefsi, kolaylıkları yapmak istemezse, bunun azîmetleri bırakıp, ruhsatla amel etmesi efdal olur. Fekat ruhsatla amel etmek, ruhsatları araşdırmağa yol aç­mamalıdır. Çünki nefse, şeytâna uyarak, mezheblerin kolay yerlerini araşdırıp top­lamak, ya’nî (Telfîk) etmek harâmdır.)]

Müşriklerin kendileri pis olsaydı, îmân edince, temiz olmamaları lâzım gelirdi. O hâlde, onlara pis denilmesi, kalblerinin pis olduğunu bildirmek içindir. Îmân edin­ce, bu pislik gider, temiz olurlar. İ’tikâdlarının, kalblerinin pis olması, bedenlerinin pis olması demek değildir. Bu âyet-i kerîme, müşriklerin pis olduğunu haber ver­mekdedir. Haberi değişdirmek olmaz. Emrde ve yasakda değişiklik yapılabilir. Bir şeyin nasıl olduğunu haber vermekde değişiklik yapılmaz. [(Hadîka)da dil âfetle­rini anlatırken diyor ki, (Allahü teâlâ, emr ve yasakları bildiren yirmi âyet-i kerî­mede nesh, değişiklik yapmışdır). Kısasda ve haberlerde nesh yapmamışdır.] Ha­ber değişmediği için, müşriklerin her zemân pis olması lâzım olur. Bu da, müşrik­lik, i’tikâd pisliğidir. Böylece, ana bilgiye uygun tefsîr yapılmış olur. Bilgiler çatış­maz. Kâfirlere ve onların eşyâsına dokunmak harâm olmaz. Birgün, bunları anla­tırken, meâl-i şerîfi, (Ehl-i kitâbın, ya’nî yehûdî ve nasârânın pişirdiklerini, kesdik­lerini yimeniz halâldir) olan, Mâide sûresinin beşinci âyetini okumuşdum. Siz, ha­lâl olan, buğday, nohud ve mercimekdir demişdiniz. Bugün, bu hâle düşen müslimân­lardan biri, bu sözünüzü beğenirse birşey diyemem. Fekat insâf edilirse, sözün doğrusu meydândadır. O hâlde, müslimânlara merhamet edip, kâfirlerin pis oldu­ğunu anlamamalı ve kâfirlerle karışan, alış veriş eden müslimânları, pis bilmeme­lidir. Böyle müslimânları, pis oldu sanarak, bunların yemek ve içmelerinden sakın­mamalı, müslimânlardan kaçınmak, ayrılmak yoluna sapmamalıdır. Bu hâl, ihtiyât değildir. Bu hâlden kurtulmak, ihtiyâtdır. Başınızı fazla ağrıtmıyayım.

Beyt:

Az söyledim, dikkat etdim, kalbini kırmamağa, Çekindim kalb kırmakdan, yoksa sözüm çokdur sana!

Selâm ederim.

 

Sabâh düâsı:

(Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bî-ehadin min halkıke, fe minke vah­deke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr). 111.ci sahîfeye bakınız!

Tam İlmihal