1-76-Nemâzın ta’dîl-i erkânı. Kul hakkı


76 — İKİNCİ CİLD, 87. ci MEKTÛB

Bu mektûb, Efganistânlı Feth hâna yazılmış olup, ta’dîl-i erkânı, ahkâm-ı islâ­miyyeye yapışmağı ve bid’atden kaçınmağı bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği, sevdiği iyi insanlara selâmetler, râ­hatlıklar olsun! Bu fakîre “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” karşı kıymetli sevgi­nizi ve hâlis bağlılığınızı bildiren mektûb-ı şerîfiniz geldi. Allahü teâlâ, büyükle­rin sevgisini kalblerimize yerleşdirsin! Mes’ûd ve muhterem ahbâblara birinci nasîhat, Muhammed Mustafânın “aleyhissalâtü vesselâm” sünnet-i seniyyesine ya­pışmakdır. Ya’nî, her müslimânın birinci vazîfesi, islâmiyyete uymakdır ve islâmiy­yetin beğenmediği şeylerden, bid’atlerden kaçmakdır.

Bir kimse, terk edilmiş, unutulmuş bir sünneti meydâna çıkarırsa, yüz şehîd se­vâbı kazanır. Yâ bir farzı veyâ vâcibi meydâna çıkarmanın sevâbı ne kadar çok olur! O hâlde, nemâzda, ta’dîl-i erkâna dikkat etmelidir. Ya’nî, rükü’da ve secdelerde ve kavmede ve celsede tumânînet buldukdan, ya’nî her a’zâ hareketsiz oldukdan sonra biraz durmalıdır ki, Hanefî âlimlerinin çoğu, buna vâcib demişdir. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Şâfi’î [ve Mâlik] ise, farz demişdir. Ba’zı Hanefî âlimleri de sünnet demişlerdir. Müslimânların çoğu, bunu yapmıyor. Bu bir ameli meydâna çı­karana, Allah yolunda harb edip cânını veren yüz şehîd sevâbından çok sevâb ve­rilir. Ahkâm-ı şer’ıyyeden hepsi de böyledir. Ya’nî halâl, harâm, mekrûh, farz, vâ­cib ve sünnetlerden birini öğretip, gereğini yapdıran, böyle sevâb kazanır.

Bir kimseden sebebsiz, zor ile haksız olarak alınan bir kuruşu, sâhibine geri ver­mek, yüzlerle lira sadaka vermekden, katkat dahâ sevâbdır. Bir kimse, Peygam­berlerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vesselâm” yapdığı ibâdetleri yapsa, fekat, üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe, Cen­nete giremiyeceği bildirilmişdir. Boşadığı kadına mehr parasını ödemek de kul hak-kıdır. [İbnî Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh”, beşinci cild, ikiyüzyetmişaltıncı sa­hîfede buyuruyor ki, (Başkasının çocuğunu, babasının emri ile de olsa, döğmek câ­iz değildir. Hoca, talebesini çalışdırmak için, üç kerre eli ile döğebilir. Sopa ile vur­ması câiz değildir).]

Hülâsa, zâhiri, ya’nî bütün a’zâları ahkâm-ı şer’ıyyeyi yapmakla bezedikden son­ra bâtına teveccüh etmeli, böylece, yapılan ameli gafletden uzak tutmalıdır. Kal­bin imdâdı olmadan a’zânın ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmakla bezenmesi çok güç­dür. Âlimler, böyle olur, şöyle olmaz diye fetvâ verirler. Bunları yapmak ise, Al­lah adamlarının işidir. Kalbin temizlenmesine, nûrlanmasına çalışmak, her a’zâ­nın, ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmasına sebeb olur. Yalnız kalb ile uğraşıp, ah­kâm-ı islâmiyyeye yapışmıyan mülhiddir. Doğru yoldan sapıkdır. Böyle kimsele­rin kalblerinde ve rûhlarında birşeyler hâsıl olması, istidrâcdır. Ya’nî, onları de­rece derece, yavaş yavaş Cehennemin derinliklerine indirirler. Kalbde ve rûhda hâsıl olan şeylerin doğru ve iyi olmasına alâmet, bütün a’zânın ahkâm-ı islâmiy­yeye yapışmakla süslenmesidir. Doğru yol, kurtuluş yolu, işte budur! Allahü te­âlâ, hepimizi bu doğru yoldan ayırmasın! Âmîn.

[(Mecelle)nin otuzikinci maddesinde, (Zarûret içinde olmak, başkasının hak-kını gidermez) diyor. Açlıkdan ölecek olan kimse, başkasının malını, ölümden kur­taracak kadar yiyebilir ise de, bunun değerini veyâ mislini ödemesi lâzım olur. Baş­kasının malını yimek, şerâb içmekden dahâ büyük günâhdır].

Ne iyi O gözler ki, güzele bakmakdadır. Ne tâli’li o kalb ki, Onun için yanmakdadır!

Tam İlmihal