1-77-Nemâzı doğru kılmalı. Halâl lokma. Şehîd kime denir


77 — İKİNCİ CİLD, 69. cu MEKTÛB

Bu mektûb, Muhammed Murâd-ı Bedahşîye yazılmış olup, nemâzın ta’dîl-i er­kânı ve tumânîneti ve câmi’de safların düzeltilmesi ve kâfirlere karşı harbe gider­ken niyyetin düzeltilmesi ve teheccüd nemâzı ve yemeklerin halâlden seçilmesi­ne dikkat olunması bildirilmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği, beğendiği kullarına selâmlar, râhat­lıklar olsun! Mektûbunuz geldi. Arkadaşların, dostların, doğru yoldan ayrılmadık­ları anlaşılarak, çok sevindirdi. Allahü teâlâ, doğruluğunuzu ve doğru yolda bu­lunmanızı artdırsın! Arkadaşlarımız ile birlikde verdiğiniz vazîfeyi yapmağa de­vâm ediyoruz. Beş vakt nemâzı, elli altmış kişilik cemâ’at ile kılıyoruz, diyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya hamdü senâlar olsun! Kalbin Allahü teâlâ ile olması, bedenin, a’zânın da ahkâm-ı şer’ıyyeyi yapmakla zînetlenmesi, ne büyük bir ni’metdir. Bu zemânda insanların çoğu nemâz kılmakda gevşek davranıyor. Tumâ­nînete ve ta’dîl-i erkâna ehemmiyyet vermiyorlar. Bunun için, siz sevdiklerime, bu noktayı belirtmeğe mecbûr oldum. İyi dinleyiniz! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (En büyük hırsız, kendi nemâzından çalan kimsedir) buyurdu. Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi nemâzından nasıl çalar? diye sordular. (Nemâzın rükü’unu ve secdelerini temâm yapmamakla) buyurdu. Bir def’a da buyurdu ki, (Rükü’da ve secdelerde, belini yerine yerleşdirip biraz durmayan kimsenin nemâ­zını Allahü teâlâ kabûl etmez). Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir kimseyi nemâz kılarken, rükü’unu ve secdelerini temâm yapmadığını görüp, (Sen nemâzlarını böyle kıldığın için, Muhammedin “aleyhissalâtü vesselâm” dîninden başka bir dinde olarak ölmekden korkmuyor musun?) buyurdu. Yine buyurdu ki, (Sizlerden biriniz, nemâz kılarken, rükü’dan sonra temâm kalkıp, dik durmadık­ca ve ayakda, her uzv yerine yerleşip durmadıkca nemâzı temâm olmaz). Bir ker­re de buyurdu ki, (İki secde arasında dik oturmadıkca, nemâzınız temâm olmaz). Birgün Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, birini nemâz kılarken, nemâ­zın ahkâm ve erkânına riâyet etmediğini, rükü’dan kalkınca, dikilip durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp, buyurdu ki, (Eğer nemâzlarını böyle kı­larak ölürsen, kıyâmet günü, sana benim ümmetimden demezler). Bir başka yer­de de buyurdu, (Bu hâl üzere ölürsen, Muhammedin “aleyhisselâm” dîninde ola­rak ölmemiş olursun). Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Altmış sene, bütün nemâzlarını kılıp da, hiçbir nemâzı kabûl olmıyan kimse, rükü’ ve secdele­rini temâm yapmıyan kimsedir). Zeyd ibni Vehb “rahmetullahi teâlâ aleyh” biri­ni nemâz kılarken rükü’ ve secdelerini temâm yapmadığını gördü. Yanına çağırıp, ne kadar zemândır böyle nemâz kılıyorsun, dedi. Kırk sene deyince, sen kırk se­nedir nemâz kılmamışsın. Ölürsen Muhammed Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünneti [ya’nî dîni] üzere ölmezsin, dedi.

Taberânînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Evsât)ında bildirilmişdir ki, bir mü’min nemâzını güzel kılar, rükü’ ve secdelerini temâm yaparsa, nemâz sevinir ve nûr­lu olur. Melekler, o nemâzı göke çıkarır. O nemâz, nemâzı kılmış olana, iyi düâ e-der ve sen beni kusûrlu olmakdan koruduğun gibi, Allahü teâlâ da, seni muhâfa­za etsin, der. Nemâz güzel kılınmazsa, siyâh olur. Melekler o nemâzdan iğrenir. Gö­ke götürmezler. O nemâz, kılmış olana, fenâ düâ eder. Sen beni zâyı’ eylediğin, kö­tü hâle sokduğun gibi, Allahü teâlâ da, seni zâyı’ eylesin, der. O hâlde, nemâzla­rı temâm kılmağa çalışmalı, ta’dîl-i erkânı yapmalı, rükü’u, secdeleri, (Kavme)yi [ya’nî rükü’dan kalkıp dikilmeği] ve (Celse)yi [ya’nî, iki secde arasında oturma­ğı] iyi yapmalıdır. Başkalarının da kusûrlarını görünce söylemelidir. Din kardeş­lerinin nemâzlarını temâm kılmalarına yardım etmelidir. Tumânînet [ya’nî uzvla­rın hareket etmemesi] ve ta’dîl-i erkânın [Bir kerre sübhânallah diyecek kadar ha­reketsiz durmak] yapılmasına çığır açmalıdır. Müslimânların çoğu, bunları yapmak şerefinden mahrûm kalıyor. Bu ni’met, elden çıkmış bulunuyor. Bu ameli meydâna çıkarmak çok mühimdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyur­du ki, (Unutulmuş bir sünnetimi meydâna çıkarana, yüz şehîd sevâbı verilecekdir).

Cemâ’at ile nemâz kılarken safları düz yapmağa da dikkat etmelidir. Safdan ile­ride ve geride durmamalıdır. Herkes, bir hizâda durmağa çalışmalıdır. Peygambe­rimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, önce safları düzeltir, ondan sonra nemâza du­rurdu. (Safları düzeltmek, nemâz kılmanın bir parçasıdır) buyururdu. Yâ Rabbî! Bizlere, nihâyetsiz rahmet hazînenden nasîb eyle! Hepimizi doğru yoldan ayırma!

Ey mes’ûd ve bahtiyâr kardeşim! Amel ve ibâdet, niyyet ile dürüst olur. Kâfir­lere karşı muhârebeye giderken, önce niyyeti düzeltmelidir. Ancak, bundan son­ra sevâb kazanılır. Muhârebeye gitmekden maksad, Allahü teâlânın ismini, dîni­ni yaymak ve yükseltmek ve din düşmanlarını za’îfletmek ve bozguna uğratmak olmalıdır. [Allahü teâlânın dînini, Onun kullarına ulaşdırmak, insanları küfrden, cehâletden kurtarıp îmâna, ebedî se’âdete kavuşdurmak olmalı. Adam öldür­mek, can yakmak niyyeti ile cihâda gitmemelidir. Cihâd, kâfirleri zorla küfrden kur­tarmakdır.] Çünki, biz müslimânlara böyle emr edilmişdir ve cihâd da, bu demek­dir. Başka şeylere niyyet ederek, cihâd sevâbından mahrûm kalmamalıdır. Gâzî­lerin beyt-ül-mâldan ma’âş almaları, cihâdı ve cihâd sevâbını bozmaz. [Bütün ibâdetlerin kabûl olması için de, Allahü teâlâ için yapılması ve böyle niyyet edil­mesi şartdır.] Kötü niyyetler, ibâdeti bozar. Niyyeti düzeltmeli, ma’âş da almalı, ci­hâda gitmelidir. Gâzîlik ve şehîdlik sevâblarını beklemelidir. Sizin hâlinize gıbta ediyor, imreniyorum. Kalbiniz Allahü teâlâ ile, a’zâlarınız, cemâ’at ile nemâz kıl­makla ve ayrıca, din düşmanları, kâfirler ile cihâd etmekle [Allahü teâlânın dîni­ni kâfirlere yaymakla da] şereflenmekdesiniz. Gazâdan selâmet ile çıkan gâzî olur, mücâhid olur. Ölen, hâlis şehîd olup, en büyük sevâblara, ni’metlere kavu­şur. Fekat, tekrâr bildireyim ki, bunlar, ancak niyyeti düzeltdikden sonradır. Hâ­lis niyyet kalbe gelmezse, böyle niyyet etmeğe, kendinizi zorlamalı ve bu niyyetin kalbde hâsıl olmasını, Allahü teâlâdan yalvararak istemelidir.  

Harbde kâfirlerin öldürdüğü, sulh zemânında zâlimlerin işkence yaparak öldür­düğü kimsenin şehîd olması için, ölürken müslimân olması, kalbinde îmân olma­sı lâzımdır.

[TENBÎH: Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, her zemân, her yerde, kötü insanlar iyilere saldırmışlardır. Allahü teâlâ herşeyi sebebler ile yaratmakdadır. Kö­tülerin cezâsını da, kötü insanlar vâsıtası ile vermekdedir. İşkence edenlere dün­yâda da cezâlarını vermekdedir. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azâb görmekdedir. Bunların ve harbde ölenlerin ve kazâda ölen müslimânların hepsi şehîddir. Dün­yâda azâb çeken iyi, suçsuz müslimânlara âhıretde bol ni’metler verilecekdir. Âhıretde ni’mete kavuşmak için, îmân sâhibi olmak lâzım olduğu din kitâbların­da yazılıdır. Bu kitâblar dünyânın her yerinde çok vardır. Bu kitâbları okuyup da inanmıyana kâfir denir. İslâmiyyeti işitmiyen kâfir olmaz. İşitince (Lâ ilâhe illal­lah Muhammedün Resûlullah) diyen ve buna inanan müslimân olur. Bunun ma’nâsı, (Herşeyi yaratan bir Allah vardır ve Muhammed aleyhisselâm Onun Resûlüdür)dır. Müslimân olan, Onun son Peygamberine tâbi’ olur. Birçok yerde, kâfirler, zâlimler, suçsuz müslimânları, kadınları, çocukları öldürmüşlerdir. Öldü­rülen müslimânlar, şehîd olur. Öldürülürken, yapılan işkencelerin acısını duy­maz. Ölürken, kabrde verilecek olan Cennet ni’metlerini görerek çok sevinir. Şehîdler ölürken hiç acı duymaz. Sevinir ve çok neş’elenir. Cennet ni’metlerine ka­vuşur. Hadîs-i şerîfde (Müslimânların kabri Cennet bağçelerindendir) buyuruldu.]

Oradaki ahbâbıma bir nasîhatim de, (Teheccüd) nemâzını kılmanızdır. [Ya’nî ge­ce sonuna doğru nemâz kılmalıdır.] Büyüklerimiz, bu nemâzı hep kılmışdı. Size bu­rada iken de söylemişdim ki, eğer o zemân uyanamaz iseniz, evdekilere söyleyiniz, sizi her hâl-ü-kârda uyandırsınlar. Sizi, gaflet uykusunda bırakmasınlar. Böylece, bir­kaç gece kalkınca, alışarak, kendiniz kolayca kalkar ve bu se’âdete kavuşursunuz.

Başka bir nasîhatim de, yenilen lokmalarda, ihtiyâtlı davranmakdır. Bir müsli­mânın, heryerde bulduğu, herşeyi yimesi doğru değildir. Lokmaların halâldan mı, harâmdan mı geldiğini düşünmek lâzımdır. İnsan, başlı başına değildir ki, her bildiğini, aklına geleni yapsın. Sâhibimiz, yaratanımız var “celle celâlüh”. Onun emrleri ve yasakları var. Beğendiği ve beğenmediği şeyleri, âlemlere rahmet olan Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ile, bizlere bildirmişdir. Sâhibinin, yaratanının beğenmediği şeyleri istiyen, ne kadar bedbaht ve zevallıdır. Herşeyi sâhibinin izni olmadan kullanmak istiyor. Böyle kimseler, utansın ki, dünyâda, bu şeylerin gelip geçici sâhiblerine sormadan birşeylerini kullanmıyor. Bu, hakîkî ol­mıyan sâhiblerin haklarını gözetiyorlar da, bunların hakîkî sâhibi, beğenmediği şey­leri, şiddetle, pek sıkı yasak etdiği ve yapanları ağır cezâlarla korkutduğu hâlde, Onun sözüne iltifât etmiyor, aldırmıyorlar. Bu hâl, müslimânlık mıdır, yoksa kâ­firlik midir? İyi düşünmelidir! Şimdi ecel gelmemiş, fırsat elden kaçmamışdır. Geçmişdeki kusûrları temâmlamak, düzeltmek mümkindir. Çünki, (Günâhına tevbe eden, hiç günâh yapmamış gibidir) hadîs-i şerîfi, kusûru olanlara müjdedir. Fekat bir kimse, bile bile günâh işler ve herkese bildirir, hiç sıkılmazsa, münâfık olur. Müslimân görünmesi, onu azâbdan kurtarmaz. Bundan dahâ çok ve dahâ ağır söylemeğe ne lüzûm var? Aklı olana, bir işâret yetişir.

Şunu da söyliyeyim ki, korkulu yerlerde ve düşman karşısında ve emîn ve râhat olmak için (Li îlâfi) sûresini okumalıdır. Tecribe edilmişdir. Her gün ve her gece, hiç olmazsa, onbirer def’a okumalıdır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir yere gelen kimse Eûzü bikelimâtillâhi-ttâmmâti min şerri mâ haleka okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbirşey zarar, kötülük yapmaz). [Korkulu şeyden kurtul­mak ve bir dileğe kavuşmak için, Tâhâ sûresinin otuzyedinci âyetinden (Vele­kad)dan, otuzdokuz sonuna (alâ aynî)ye kadar kâğıda mürekkeble yazıp, bir şe­ye yedi kerre sarıp, yanında taşımalıdır. Fâidesi çok görülmüşdür.] Doğru yolda gi­denlere, Allahü teâlâ selâmet versin! Âmîn.  

Ey gözlerimin nûru, ey cândan yakın cânân!
Abdülhakîm Arvâsî, hasta rûhlara dermân!
 
Bizler nerde siz nerde, perdeler feth olmuyor,
Sizden uzak kaldıkca, kalbler râhat bulmuyor.
 
Sohbetden, muhabbetden, dâim konuşurdunuz,
Talebe, hocası ile ölçülür, diyordunuz.
 
Adım adım, hakîkat yolunu geçmişsiniz!
Rûhları serhoş eden, şerbetden içmişsiniz!
 
Dünyâ yok gözünüzde, kalb sâhibi ile meşgûl,
Sensin cihânda şimdi, Rabbin en sevdiği kul!
 
Tevâzû’, büyüklüğün alâmeti derdiniz,
Her hareketinizde bunu gösterirdiniz.
 
Cihân zûlmetde iken Fehîm nûr saçıyordu,
O haznedeki esrâr, hep size nasîb oldu!
 
Ya Rabbî! Seyyid Fehîm, ne büyük mürşid imiş,
ölü kalbi dirilten, bir Hakîm yetişdirmiş.
 
Resûlullahdan gelen, nûru nakş etmiş size,
En büyük arzûmuzdur, kavuşmak lutfünüze!
 
Nûra kavuşulur mu, bir rehber olmadıkca?
 Kalbleri ihlâs ile, ona bağlamadıkca.

Tam İlmihal