1-94-Allahü teâlâ akl ile, hayâl ile anlaşılamaz. Gayba îmân etmek


94 — İKİNCİ CİLD, 9. cu MEKTÛB

İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî “kaddesallahü teâlâ esrârehül’azîz”, bu mektûbu molla Ârif Hutenî Bedahşîye yazmışdır. (Lâ ilâhe illallah) kelimesinin üs­tünlüklerini ve tenzîh makâmını ve (îmân-ı gayb)ı bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Mevlânâ Muhammed Ârif Hutenî! Önce, bâtıl, bozuk ilâhları yok etmek, sonra hak olan ma’bûdü bilmek lâzımdır. Nasıl olduğu bilinen ve ölçülebilen herşey yok edilmeli, nasıl olduğu bilinmiyen bir Allaha îmân etmelidir. Bu yok bilmeği ve îmân etmeği en iyi anlatan kelime, (Lâ ilâhe illallah) güzel kelimesidir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Zikrin en kıymetlisi, Lâ ilâhe illallah demekdir) bu­yurdu. Bir hadîs-i şerîfde, Rabbinden şöyle nakl etdi: (Yedi kat göklerin ve bun­larda bulunanların ve yedi kat yerin hepsi, Lâ ilâhe illallah kelimesi ile ölçülse, bu kelimenin sevâbı dahâ çok olur) buyuruldu. Nasıl dahâ çok olmaz ki, bu kelime­nin bir kısmı, Allahü teâlâdan başka herşeyi, yerleri gökleri, Arşı, Kürsîyi, Levh ve Kalemi, bütün Âlemi ve âdemi hep yok etmekde, diğer kısmı da, yerlerin, gökle­rin, tek yaratıcısı, hak olan ma’bûdün var olduğunu bildirmekdedir. Allahü teâlâ­dan başka herşey, ister âfâkda [insanın dışında], ister enfüsde [insanın içinde] ol­sunlar, hepsi anlaşılabilen, ölçülebilen şeylerdir. Âfâk ve enfüs aynalarında görü­len herşey de böyledir. Hepsinin yok bilinmesi lâzımdır. Bildiğimiz, öğrendiğimiz, hâtırımıza, hayâlimize gelen, duygu organlarımıza etki eden herşey de böyledir. Hep­si hâdis, mahlûkdurlar. Çünki, insanın bildiği, his etdiği herşey, kendi eseri, yapdı­ğı şeydir. Bizim, Allahü teâlâyı tenzîh etmemiz, birşeye benzemez dememiz, ben­zetmek olur. Bizim anladığımız büyüklük, küçüklükdür. Tesavvufculara “kaddesal­lahü teâlâ esrârehümül’azîz” olan keşfler, tecellîler, müşâhedeler, hep Allahdan baş­ka şeylerdir. Allahü teâlâ (Verâ-ül-verâ)dır. Ya’nî, ötelerin ötesidir. Bunların hiç­birine benzemez. İbrâhîm aleyhisselâm, kâfirlere, (Niçin kendi yapdığınız putla­ra tapıyorsunuz? Sizleri ve yapdığınız işleri Allahü teâlâ yaratdı!) dedi. Bunu Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. İster elimizle yapmış olalım, ister aklımız ve hayâ­limizle meydâna getirelim, yapdığımız şeylerin hepsi, Allahü teâlânın mahlûkları­dır. Hiçbirinin tapınmak için değerleri yokdur. Tapınılmağa hakkı olan, yalnız Al­lahü teâlâdır. O, bildiğimiz, düşünerek bulduğumuz şeylerin hiçbirine benzemez ve nasıl olduğu anlaşılamaz. Akl ve vehm Ona yaklaşamaz. Keşf ve şühûd, Onun bü­yüklüğü önünde yıkılıp kalır. Böyle bî-çûn ve bîçigûne olan [ya’nî hiçbirşeye ben­zemiyen ve akl ile anlaşılamıyan] yüce yaratıcıya, gayb yolu ile inanmakdan baş­ka çâre yokdur. Çünki, görerek, düşünerek anlamağa kalkışarak inanmak, Ona inan­mak olmaz. Kendi yapdığımız şeye îmân etmek olur. Bu şey de, Onun mahlûkudur. Bunu, Ona şerîk, ortak yapmış oluruz. Belki de, Ondan başkasına îmân etmiş olu­ruz. Böyle felâkete düşmekden Allahü teâlâya sığınırız. Gayba îmân edebilmek için, vehmin, hayâlin yetişemediği bir yaratana inanmak lâzımdır. Ondan hiçbirşeyin ha­yâlde yeri olmamalıdır. Bu ma’nâ vehm ve hayâlin dışında olan yakınlık mertebe­sinde ele geçer. Çünki, uzaklaşdıkca, vehm ile anlaşılması kolaylaşır ve hayâlde yer bulabilir. Bu ni’met, ancak Peygamberlere mahsûsdur. Gayb yolu ile îmân etmek, ancak bu büyüklere nasîb olmuşdur “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Bunlara uyup, izlerinde gidenlerden de, dilediklerine ihsân ederler. Bütün mü’minlerin gayb yolu ile olan îmânları, vehmin karışmasından kurtulamaz. Çünki câhillere gö­re, (verâ-ül-verâ), uzaklık demekdir. Böyle anlayışda, vehm de işe karışır. O büyük­lere göre ise “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, (verâ-ül-verâ) yakınlıkdadır. Böy­le anlayışda, vehm işe karışamaz. Dünyâ durdukca ve dünyâ hayâtı ile yaşadıkca, gayba inanmakdan başka çâre yokdur. Çünki, burada görerek hâsıl olan îmân, bozukdur. Âhıret hayâtı başlayıp, vehm ve hayâlin kuvveti kalmayınca, görerek hâ­sıl olan (Îmân-ı şühûdî) kıymetli olur. Vehm ve hayâl tarafından bu îmâna bozuk şeyler karışdırılamaz. Sanırım ki, Resûlullah Muhammed aleyhisselâm, dünyâda Al­lahü teâlâyı görmekle şereflendiği için, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” îmânı, şühûdîdir demek güzel olur. Vehmden ve hayâlden hâsıl olan bozuk şeyler, o îmâ­na karışamamışdır. Çünki, başka mü’minlere Cennetde ihsân edilecek olan ni’met, o yüce Peygambere “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” bu dünyâda nasîb oldu. Bu, Allahü teâlânın çok büyük bir ni’metidir. Allahü teâlâ, ni’metlerini dilediğine ih­sân eder. Allahü teâlâ, pek çok ni’met ihsân edicidir.

Şunu iyi anlamalıdır ki, halîlullah İbrâhîm aleyhisselâm, Allahdan başka şeyle­re tapınmanın yanlış olduğunu pek güzel bildirdi. Müşrikliğe yol açacak kapılar­dan hepsini iyice kapadı. Bunun için, Peygamberlerin imâmı oldu. Hepsinden ile­ride oldu “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vettehıyyât”. Çünki, dünyâ hayâtında olan ilerlemenin en yüksek noktası, Allahdan başka tapınılacak hiçbirşey bulunmadı­ğını iyi anlamakdır. Çünki, (Lâ ilâhe illallah) güzel kelimesinin ikinci parçasının bil­dirdiği, (İbâdet olunmağa hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır) sözünün tam ma’nâ­sı, ancak âhıretde anlaşılacakdır. Böyle olmakla berâber, Peygamberlerin sonun­cusu “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, bu dünyâda, Allahü teâlâyı gör­mekle şereflendiği için, bu sözün tam ma’nâsından çok şeylere de, bu dünyâda ka­vuşmuşdur. Denilebilir ki, bu ma’nâdan, bu dünyâda mümkin olanı, o yüce Peygam­berin gelmesi ile bildirilmişdir. Yine, diyebiliriz ki, zât-ı ilâhînin tecellîsi, bu dün­yâda, ancak o yüce Peygambere nasîb oldu. Başkalarına, âhıretde nasîb olacağı bil­dirildi. Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafânın izinde olanlara selâmolsun “aleyhi ve alâ Âlihi minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ”!

Tam İlmihal