11.DOĞRU SÖZE İNAN BÖLÜCÜYE ALDANMA 1-21


DOĞRU SÖZE İNAN BÖLÜCÜYE ALDANMA [Dinde reformculara aldanma!]

Bu kitâbda, yurd dışındaki birkaç dinde reformcunun islâmiy­yete karşı yazdıkları bozuk düşünceleri, madde madde sıralanmış, her birine gerekli cevâblar verilmişdir. Böylece, altmışbeş madde meydâna gelmişdir. Reform, islâh etmek demekdir. Ya’nî bozul­muş bir şeyi eski, doğru hâline getirmek, düzeltmek demekdir. (Dinde reformcu), dîni yenileyici, tâzeleyici demek olmakdadır. Fekat bugün, islâmiyyeti değişdirmeğe, içerden yıkmağa çalışan bölücüler, kendilerine (Dinde reformcu) diyorlar. Bunun için, dinde üç dürlü reformcu vardır. Bunların herbiri, kitâbımızın so­nunda, kırkikinci maddede geniş anlatılmışdır. Bu kelimeyi islâm dîni için kullanmanın yanlış ve yersiz olduğu, orada açıkca görüle­cekdir. Reformcu Mûsâ Beykiyef, gençleri kolay aldatabilmek için, kendini din adamı gösteriyor, diyor ki:

1 — (Zemânımıza göre, dînimizde de yenilikler yapılmalıdır. Dinde bulunmıyan birçok şeyler, hurâfeler, sonradan islâmiyyete karışmışdır. Bunları temizlemek, dînimizi ilk zemânındaki doğru, temiz hâline getirmek lâzımdır.)

Cevâb: Müslimânlarda, birkaç yüz seneden beri bir durakla­ma, hattâ gerileme olduğu meydândadır. Bu gerilemeyi görerek, islâmiyyetin bozulduğunu söylemek, çok haksız ve pek yanlışdır. Geri kalmanın sebebi, müslimânların dîne sarılmamaları, dînin emrlerini yerine getirmekde gevşek davranmalarıdır. İslâm dîni­ne, başka dinlerde olduğu gibi, hurâfeler karışmamışdır. Câhille­rin yanlış inanışları ve konuşmaları olabilir. Fekat bunlar, islâmın temel kitâblarında bildirilenleri değişdirmez. Bu kitâblar, Resû­lullahın sözlerini ve Eshâb-ı kirâmdan gelen haberleri bildirmek­dedirler. Hepsi, en salâhiyyetli, yüksek âlimler tarafından yazıl­mışlardır. Bütün islâm âlimlerince sözbirliği ile beğenilmişdir. Asrlar boyunca, hiçbirinde hiçbir değişiklik olmamışdır. Câhille­rin sözlerinin ve kitâblarının ve dergilerinin hatâlı olması, islâmiy­yetin temel kitâblarına kusûr ve leke kondurmağa sebeb olamaz.

Bu temel kitâbları her asrın modasına, gidişine göre değişdir­meğe kalkışmak, her zemân için yeni bir din yapmak demek olur. Böyle değişiklikleri, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere dayana­rak, bunlara uydurarak yapmağa kalkışmak, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri bilmemenin, islâmiyyeti anlamamanın bir alâmeti­dir. İslâmın emrlerinin, yasaklarının zemâna göre değişeceğini sanmak, islâm dîninin hakîkatine inanmamak olur. Bir âyet-i ke­rîmede meâlen, (Mü’minler ma’rûf olan şeyleri emr eder) buyu­ruldu. Kur’ân-ı kerîme, islâmiyyete saygısızca saldıran aşırı re­formculardan Ziyâ Gökalp ve benzerleri, bu âyet-i kerîmedeki ma’rûf kelimesine, örf, âdet diyerek, islâmiyyeti âdete, modaya göre değişdirmeğe, böylece mason üstâdlarının gözüne girip san­dalya, koltuk kapmağa kalkışdılar. Dünyâlık ele geçirmek için dinlerini satdılar. Ziyâ Gökalp, bu hizmetine karşılık, ittihadcıla­rın genel merkez a’zâlığına getirildi. Bunun dediği gibi, islâmiyyet âdetlere yer verseydi, dahâ kuruluşunda câhil arabların kötü âdet­lerini yasak etmez, o zemânın en kıymetli âdeti olan ve Kâ’benin içine kadar girmiş bulunan putperestliği hoş görürdü. Âyet-i kerî­medeki (Ma’rûf) kelimesi, (islâmiyyetin kabûl etdiği iyilikler) de­mekdir.

İslâm dîni ilm üzerine kurulmuşdur. Her bakımdan, selîm olan akllara uygundur. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan şeylerde, akla ve ilme uygun yeni emr­ler çıkarmak, ya’nî kıyâs ve ictihâd yapmak islâmiyyetin ana kay­naklarından biri olur ise de, bunu yapabilmek için, herşeyden ön­ce müslimân olmak ve lüzûmlu bilgilere mâlik olmak lâzımdır. Dinde reform istiyenler, temel kitâblara dokunmayıp, yalnız câ­hil halk arasına yerleşmiş olan hurâfeleri yok etmeği düşünüyor­larsa, buna birşey denemez. İslâmiyyete hizmet etmiş olurlar. Fe­kat, böyle iyi düşündüklerine inanabilmemiz için, önce hakîkî ve samîmî müslimân olduklarını isbât etmeleri gerekir. Müslimân olmıyan bir kimsenin, müslimân görünerek, kendi silâhımızla bi­ze hücûm etmeğe kalkışması, büyük bir haksızlık, pek ayıp ve çok küçüklük olur. (Dinde reform) istiyenlerin, müslimân görünme­leri ve yalnız müslimânım demeleri değil, müslimân olduklarını isbât etmeleri lâzımdır. Bir müslimânın ölüm korkusu olmadıkça dinsiz görünmesi câiz değildir. Buna karşılık, dinsizlik demek, iki yüzlülük, yalancılık demek midir ki, işlerine geldiği zemân müsli­mân görünüyorlar. Evet, müslimânım diyen bir kimseyi sorguya, hesâba çekmek câiz değildir. Onu din kardeşi bilmek lâzımdır. Fe­kat, onun dînimizle oynamaması da lâzımdır. Onun, dînimizin te­mel bilgilerine dil uzatdığını, bunlar üzerinde dedikodu yapdığını görürsek, bunu sorguya, hesâba çekmek, hâlini incelemek, yalnız câiz değil, hepimize lâzım olur. Biz, reformcuları dînimize, mezhe­bimize uymak için zorlamıyoruz. Yalnız müslimân olup olmadıkla­rını açıkça söylemelerini ve işlerinin sözlerine uygun olmasını isti­yoruz. Çünki, islâmiyyetin belli ve değişmez kanûnları vardır. Müs­limân olanların bu kanûnlara uygun olarak konuşması lâzımdır. Müslimân olduğunu söyliyen ba’zı kimseler, müslimânlığın temel bilgilerini hiçe sayarak, hattâ bunlarla alay ederek, dinden çıkdık­larını suç saymıyorlar da, dinden çıkdıklarının kendilerine söylen­mesine kızıyorlar. Dîne saldırılacak, fekat dîne saldırıyorsun, kâfir oluyorsun denilmiyecek, dîne saldırmak serbest olacak. Dîne sal­dıranlara birşey söylenilmeyecek. Kendilerine cevâb verenlere, haksız olduklarını ortaya koyanlara yobaz, gerici gibi, komünistle­rin uydurduğu sözlerle sataşıyorlar. Kendileri gibi dîne saldıranla­ra ilerici, aydın diyorlar. Doğrusu, kendileri yobazdırlar. Din ada­mı şekline bürünenleri, (din yobazı), fen adamı olarak saldıranları da (Fen yobazı)dır.

İslâmın ana bilgilerini, temel kitâblarını değişdirmeğe, zemâna uydurmağa kalkışmak, islâmiyyeti değişdirmek, bozmak olur. Müslimân demek, bu ana bilgilere inanan, saygı gösteren, bunları bozmağa kalkışmamağa söz veren kimse demekdir. Demokrasi, hürriyyet ve lâyıklık demek de, verilen sözde durmamak, inandı­ğından vaz geçmek demek değildir. İslâmiyyet, zimmîlerin, ya’nî gayri müslim vatandaşların zor ile müslimân yapılmasını emr etmi­yor. Bundan dahâ büyük demokrasi olur mu?

Sinsi düşmanlarımızdan bir kısmı olan (Fen yobazları), Avru­panın, Amerikanın bütün âdetlerini, modalarını, ahlâksız, sömürü­cü, ezici hareketlerini almağa, gençler arasına yaymağa çalışıyor­lar. Bu arada, dînimizi üstü örtülecek bir kabâhat imiş gibi hiç ağız­larına almıyorlar. Yâhud, altında ezilecek bir yük gibi, ağır ve kor­kunç görüyorlar. Ba’zıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için, din lâzımdır. Fekat dîni zemâna uydurmalı, islâmiyyeti hurâ­felerden temizlemeli diyorlar. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimlerinin temel kitâblarında hiçbir hurâfe yokdur. Din câhilleri arasında hurâfeler bulunur. Bunları temizlemek için de, (Ehl-i sünnet) ki­tâblarını yaymak, gençlere bunları öğretmek lâzımdır. Bu yobaz­ların dinde istedikleri reformlar, dînin temel bilgilerine dokundu­ğu zemân, bunları hem âyetle, hadîsle çürütmeliyiz, hem de (Müs­limânların dîninde, kendi malınız gibi değişiklik yapmağa hakkınız yokdur) demeliyiz. Din yobazları, büyük islâm âlimlerini lekeliye­rek, kendilerini onların yerine geçirmek istiyorlar. İslâmiyyetin te­mel bilgilerini toplamış, dünyâya yaymış olan islâm âlimlerini ve topladıkları islâm ilmlerini ayaklar altına alıyorlar. (Reformcu) maskesi altında ortaya çıkan, Kazanlı Moskof Mûsâ Cârullah Bey­kiyef adındaki din yobazı Osmânlılar zemânında yazdığı kitâbında bakınız ne diyor:

(Allahın, Peygamberi vâsıtasıyla gönderdiği islâmiyyet, ilm üzerine kurulmuş idi. İnsan hayâtını düzeltiyor, sosyal nizâm kuru­yordu. Medenî hareketleri birer birer bildiriyordu. Adâlete ve menfe’ate dayanan bir iş hayâtı kuruyordu. Böyle iş hayâtı islâmiy­yetin kuvvetini artdırdı. Kıt’alara yayıldı. Sonraları Îrândaki zevk, eğlence, sefâhet, müslimânlar arasına yayıldı. Bundan sonra, dahâ büyük bir fitne ortaya çıkdı. Yalnız düşünce ve teorilere dayanan Yunan felsefesi terceme olundu. İş ve madde üzerinde çalışmak durdu. İslâmiyyet yalnız teorik, vehm ve hayâle dayanan bir hâl al­dı. Müslimânların saf îmânı (İlm-i kelâm) denilen dedikodularla karmakarışık oldu. Böylece sosyal, ekonomik ve medenî çalışma­lar durdu. Câmi’lerde, medreselerde, evlerde ve heryerde boş, fâ­idesiz teorilerle, düşüncelerle vakt geçirildi. Müsbet ilmleri kötüle­yen kelâm kitâbları her tarafa yayıldı. Fâidesiz düşüncelere, lü­zûmsuz yazılara (İslâmiyyet) adı verildi. Gazâlînin (Tehâfüt) kitâ­bında ve İbnürrüşd gibi feylesofun buna olan cevâbında kıymetli bir söz, fâideli bir fikr var mı? Geometri ve astronomi âlimi olan Nasîreddîn-i Tûsînin kitâblarında ve bu kitâbları öven veyâ kötü­leyen binlerle kişinin eserlerinde bulunan hezeyanları bugün kim dile alır, kim yazar? Eş’arî mezhebi imâmlarının, Allahın sıfatları, fi’lleri ve insanın irâdesi diye yazdıkları sayısız kitâblarında ve şî’îlerle sünnîler arasındaki edebsizce çekişmelerde müslimânlık denecek birşey bulunabilir mi? Teftâzânînin kitâbları ve bunların bütün dünyâya yayılmış şerhleri, hâşiyeleri ve fıkh, kelâm, mantık, usûl, tefsîr, nahv, sarf, hikmet kitâblarında akldan, fikrden, müsli­mânlıkdan birşey var mı?)

Mûsâ ismindeki Moskof Beykiyefin bu yalan yazıları, bizdeki dinde reformcu yobazlar tarafından tekrar yazılmış ve her fırsatda alkışlanmış ve bu yalancı kâfire (İslâmiyyetin Lütheri) denilmişdir. Bunun iftirâlarına dokuzuncu maddede cevâb vereceğiz.

Dinde reformcuların, diplomalı yobazların maskeli sözlerinden biri de: (İnsanları iyiliğe, birliğe götürmek için en kuvvetli, en fâ­ideli kuvvet dindir. Dinsiz bir millet yaşayamaz) diyorlar. Fekat sözlerinden, yazılarından sızan parolalı kelimelerden, dîne inan­madıkları anlaşılmakdadır. Meselâ (Şarklılar çok zekî olur. Altıbin seneden beri, insanların rûhlarını ve ma’neviyyâtını idâre eden kudsî eller, hep orta Asyada yükseldi. Tapınmak ihtiyâcında olan beşeriyyete şarkın keskin zekâları ma’bûdlar yaratdı ve yâdigâr bı­rakdı. Şarkdaki zekâlar, madde üzerinde çalışmak imkânını bul­mayınca, hayâlleri çok geniş ve parlak oldu. Bunun için, şi’r, felse­fe, ilm-i nücûm, ilm-i rûh, simyâ, sihr, mu’cize, kerâmet gibi şeyler, doğuda başladı ve dünyâya yayıldı. Bununla berâber, güzel huylar, iyi düşünceler, ma’nevî oldukları için, bunları kuvvetlendirecek, din gibi fâideli birşey yokdur. İnsan, dinsiz yaşıyamaz) diyorlar.

Görülüyor ki, dinde reformcular, islâmiyyetin Allah tarafın­dan, Peygamber vâsıtasıyla bildirilmiş bir din olduğuna inanma­dıkları hâlde, güzel ahlâkın, iyi geçinmenin ve dünyâ işlerinde yük­selmenin başarılması için, din lâzımdır diyorlar. Kısaca dîne, dün­yâ için inanmalıdır diyorlar. Dînin aslı olmamakla berâber, iyi huy­lu olmak, sosyal fâideler sağlamak için, dîne inanmak îcâb eder di­yorlar. Bu inanmak, yalancıkdan olduğu hâlde, fâidesi çok olmak için, doğru imiş gibi inanılacakdır. (Yalancıkdan olsa da, inanmak lâzımdır) demeleri, Avrupalıların ve Amerikalıların, dinlerine çok saygılı olduklarını gördükleri için olsa gerekdir.

Her ne olursa olsun, islâm düşmanları da, dînin lâzım olduğunu söylemeğe mecbûr kalmakdadır. Çünki, insanları câzibesi ile bağ­layan ve işlerini düzenlemeğe mecbûr eden bir kuvvet kudsîleşme­dikçe ve kudsîliği yayılmadıkça za’îf kalır.

İyi huyları ilm yolu ile de yerleşdirmek istiyenler vardır. İlm, ahlâkı bir fazîlet olarak göstermekdedir. Fekat, bu bir teori şeklin­den ileri gidemez. (Kurtuluş ancak doğrulukdadır) hadîs-i şerîfin­deki kuvvet derecesine ulaşamaz. Bu kadar lüzûmlu, bu kadar fâ­ideli olduğunu söyledikleri dînin aslı yokdur denilebilir mi? Bir şe­ye inanılmadığı hâlde, inanmış gibi hareket etmek olur mu? Bun­ların sözü, doğru ile yalanın eşid olacağını kabûl etmek gibi man-tıksızdır.

İnsanları vecde getirici, insanın varlığına ve ahlâkına bu kadar çok hâkim bir şeyin aslı olmaması, insanlar tarafından yapılmış ol­ması nasıl kabûl edilebilir? İnsanlar mı dîne tâbi’ olacak? Yoksa dîni insanlar mı yapacak? İnsanların kendi yapdıkları şeylere ta­pınmaları, sapıklıkdır. Bu sapıklık islâmiyyetden evvel putlara, ya’nî heykellere tapmış olanlarda vardı ve onların aşağı ve aklsız olduklarını gösteriyordu.

Reformcu diyor ki, (Son asrlarda insanları birbirine kuvvetle ve emniyyetle bağlamak için bulunan altın zincir, ya’nî milliyyet fikri, birgün gelip de, kopacak olan kaba zincirin yerini tutacakdır. Eğer din kardeşliği yerine milliyyet, vatan düşünceleri yerleşseydi, genç­lik mevcûd olabilirdi.)

Dinde reformcunun dîne inanması doğru olsaydı, dîni, milliyyet ile ve terbiye etmek ile karşılaşdırmazdı. Millî birlik için (işlenmiş altın zincir) sözüne karşılık, din kardeşliği için (kaba zincir) diye­mezdi. Reformcuların sözlerinden anlaşılıyor ki, din, câhil halkın ahlâkını düzeltecekdir. Bunlar yalancıkdan değil, doğru olarak inandırılacaklardır. Milleti, koyun sürüsü gibi kendilerine bağla­mak için, dîne yer vereceklerdir. Onları inandıracaklar, fekat ken­dileri inanmıyacaklardır. Dîni her gün yeni bir kalıba sokabilecek­ler. Bunlara göre, milletin ahlâkı din ile düzelecek ve dinsiz olan ilericiler iyi huylu olamıyacaklardır. Reformcular, yoksa kendileri­nin iyi huylu olmasına lüzûm görmüyorlar mı?

2 — Reformcu, (Hazret-i Peygamber dikta rejimi ve sultânlığı red ediyordu. Fekat müslimânlık, böyle bir rejimin kurulmasına el­verişli idi. Öyle de oldu) diyor.

Reformcu, bu sözünde çok yanılmakdadır. Avrupadaki krallık­ların anayasaları, kralları mukaddes ve sorguya çekilmez tanıdık­ları hâlde, islâmiyyet (Hepiniz bir çobansınız. Hepiniz, idâre etdi­ğiniz kimseler için sorumlusunuz) hadîs-i şerîfi ile, pâdişâhları her­hangi bir vatandaş gibi tutmakda, diktaya, saltanata yer verme­mekdedir. İslâmiyyet kanûnu ilâhîdir. Pâdişâhlar da, islâmiyyete uymağa ve bunu yürütmeğe bir vatandaş gibi mecbûrdur. Saltanat sürmeğe, zulm yapmağa sapan başkanlar, islâmiyyetden ayrılmış, kuvvetlerini kötü yolda kullanmış kimselerdir. Harbde alınan ga­nîmet kumaşları, gâzîlere taksîm edildiği gün, sırtında başkaların­dakinden dahâ büyük kumaş bulunduğu için (Oğlumun kumaşın­dan eklediğim için dahâ çok oldu) diyen Ömer-ül Fârûk “radıyal­lahü anh” ile halîfe olduğu gün, zevcelerini toplıyarak, (Büyük bir yük altına girdim. Sizinle görüşmeğe belki vakt bulamam. İsterse­niz mehr paranızı ve nafakanızı alarak gidebilirsiniz) diyen Ömer bin Abdül’azîz hazretleri, islâm pâdişâhlarının tam nümûnesidir. Böylelerin az olması, islâmiyyete bir leke süremez.

3 — Reformcu diyor ki, (Zemân-ı se’âdetden az bir zemân sonra, dîn-i islâm, sırmalı koltuklara ulaşdıracak yolları açmak için, iki tarafın da insan ölüsünden yığınlar yapacak, keskin bir si­lâh oldu. Hazret-i Alînin halîfelik için yapdığı muhârebelerde, karşı tarafdakilerin mızrak ucunda Allahın mukaddes kitâbı olan Kur’ân, harbde hiyle olarak kullanıldı. Hak olan Kur’ân, bâtıl olan saltanat da’vâlarını kazanmak için âlet edildi).

Cevâb: O muhârebeler saltanat için değildi. İslâmiyyetin emr­lerinin yerine getirilmesi içindi. Reformcunun dediği gibi, saltanat savaşını kazanmak için, Kur’ân-ı kerîm âlet edilmedi. O muhâre­belerde, her iki tarafın birbirine karşı her yapdığı şey, hakkı mey­dâna çıkarmak, islâmiyyete uymak içindi. O muhârebede dîn-i is­lâm, yaldızlı, sırmalı koltuklara ulaşdıran yolları açmak için, insan yığınları yapacak bir silâh olmamış, böyle silâha karşı koyan bir kalkan olmuşdur.

[Hazret-i Alîye karşı harb edenler, günâha girmedi. Günâh de­mek, Allahü teâlâya karşı suç işlemek, ya’nî islâmiyyete uymamak demekdir. Onlar, hazret-i Alîyi “radıyallahü anhüm” halîfe seçme­mişlerdi. Onu halîfe tanımadıkları için kılınca sarıldılar. Halîfe seç­miş olsalardı, halîfeye karşı gelmeleri günâh olurdu. Evet, onu ha­lîfe seçmemekde, dînî sebeb göstermiş olmakla berâber, yanılmış idiler. Fekat bu yanılmaları ictihâd hatâsı idi. İslâmiyyete uymak için idi].

Süâl: İslâmiyyet, insanları se’âdete kavuşdurmak, huzûr sağla­mak için değil midir? İslâmiyyete sarılmak, kan dökülmesine se­beb olur mu?

Cevâb: Onlar, islâmiyyete uymak istediler. Fekat, islâmiyyete uymakda yanıldılar. Kan dökülmesine, islâmiyyete uymaları sebeb olmadı. İslâmiyyete uyarken yanılmaları sebeb oldu. Bunun gibi, Uhud gazâsında, Resûlullahın bir geçidi tutmak için koyduğu kırk sahâbîden çoğu şehîd olmuşdu. Bunların ölümüne, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emrine uymaları değil, bu emri yaparken bir kısmının yanılmaları sebeb olmuşdu. İslâmiyyete uy­mak, hiçbir zemân, hiçkimseye zarar vermez, fâide verir. İslâmiy­yete uymamak veyâ uyarken yanılmak, insana zarar verir.

Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” harb açdığı müslimân­lar, islâmiyyete uymak istemişlerdi. Fekat, islâmiyyetin o işi yap­makda gösterdiği yolu seçerken yanıldılar. Allahü teâlânın sevdiği, seçdiği insanlar oldukları için, bu hatâları suç olmaz. İctihâd hatâ­sı, günâh değil, sevâb olur. O seçilmişlerin, sevilmişlerin hatâları, sonra gelen müslimânların, iyilerin ibâdetlerinden dahâ kıymetli, dahâ sevâbdır. (İyilerin, doğru, iyi işleri, seçilmişlerin yanılması gi­bidir) buyuruldu. Ya’nî, onların yanlış işleri, bunların doğru işle­rinden dahâ fâideli, dahâ kıymetlidir. Bunun içindir ki, o muhâre­belerde her iki tarafda ölenler şehîd oldu. Sevâb kazandı.

Siyâsî menfe’at sağlamak ve dünyâlığa kavuşmak için yazılmış olan bozuk târîh kitâblarını ve Îrândaki babaların uydurduğu acık­lı hikâyeleri okuyan gençler, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü anlıyamıyor, yanlış düşüncelere saplanıyorlar. Bugünkü medeniyyetin beşiği olan, madde ve ma’nâ üzerinde çalışmağı emr eden islâm dîninin güzelliğini öğrenmek için şahlanan temiz gençlere, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini anlat­mak için, (Hak SözünVesîkaları) ve (Eshâb-ı Kirâm) kitâbları ya­yınlanmışdır. Bu kitâblarda, Eshâb-ı kirâmın hayâtlarını, islâmiy­yete hizmetlerini ve birbirleri ile sevişdiklerini, en kıymetli kay­naklardan topladığımız sağlam vesîkalarla açıkladık. Burada da birkaç satır bilgi vermeği uygun görüyoruz.

Büyük islâm âlimi, Evliyânın baş tâcı, zemânının kutbu, kay­yûm-i rabbânî (Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî) Serhendî “rahme­tullahi aleyh” hazretleri, (Mektûbât) kitâbının birinci cildi, yirmi­ikinci mektûbunda buyuruyor ki:

Yavrum! Kıyâmet yaklaşdı. Zulmetler, kalbleri karartan şeyler çoğaldı. Herkes, bu karanlık akıntılara sürüklenmekdedir. Böyle bir zemânda, bir sünneti ortaya çıkaracak ve bir bid’ati yok ede­cek bir kahraman lâzımdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel­lem” sünnetlerinin nûrları ile ışıklanmadıkça doğru yola kavuşu­lamaz. O yüce Peygamberin izinde bulunmadıkça, felâketlerden kurtulmağa uğraşmak boşunadır. Allahü teâlânın sevgili Peygam­berine uymadıkça, tesavvuf yolunda ilerlemek ve Allahü teâlâyı sevmek se’âdetleri ele geçemez. Âl-i İmrân sûresinin otuzbirinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz! Bana uyanları Allah sever!) buyuruldu. Allahü teâlâ, Habîbine böyle demesini emr buyurmakdadır. Se’âdete kavuşmak istiyen kimse, bütün âdetlerini, ibâdetlerini ve alış-verişlerini Onun gibi yapmağa çalışmalıdır. Bu dünyâda, bir kimsenin sevdiğine benze-meğe çalışanlar, bu kimseye sevimli ve güzel görünürler. Bu kim­se, onları da çok sever, beğenir. Bunun gibi, sevgiliyi sevenler, her zemân sevilir. Sevgilinin düşmanları, sevenin de düşmanları olur. Bundan dolayı, görünen ve görünmiyen bütün iyilikler, bütün üs­tünlükler, ancak o yüce Peygamberi sevmekle ele geçebilir “aley­hi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”. Yükselebilmenin, ilerlemenin öl­çüsü, bu sevgidir. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yaratdı. Her iyiliği, her güzelli­ği, her üstünlüğü Onda topladı. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Ona âşık idiler. Hepsinin kalbi, Onun sevgisi ile yanıyordu. Onun ay yüzü­nü, nûr saçan cemâlini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. Onun sevgisi uğruna canlarını, mallarını fedâ etdiler. Onu canlarından, mallarından, kısaca, her sevilenden dahâ çok sevdiler. Onu aşırı sevdikleri için, Onu sevenlerle sevişdiler. Bunun için birbirlerini de çok sevdiler. Onun üstünlüğünü anlıyamayıp, Onun güzelliğini gö­remeyip, Onu sevmek se’âdetine kavuşamıyanlara düşman oldu­lar. Çünki, tâ’atlerin, iyiliklerin başı, dostları sevmek ve düşmanla­rı sevmemekdir. Allahı seviyorum diyenlerin, Eshâb-ı kirâm gibi olmaları lâzımdır. Seven bir kimse, sevdiğinin sevdiklerini de se­ver. Sevdiğinin düşmanlarına düşman olur. Bu sevmek ve düşman­lık, bu kimsenin elinde değildir. Kendiliğinden hâsıl olur. Bu kim­se, sevmesinde ve düşmanlığında deli gibidir. Bunun içindir ki, (Bir kimseye deli denilmedikçe, bu kimsenin îmânı tam olmaz!) buyu­ruldu. Kendisinde bu delilik bulunmıyanlar, sevmekden mahrûm­durlar. Düşmanlık etmeyince, dostluk olmaz! Seviyorum diyebil­mek için, sevgilinin düşmanlarına düşman olmak lâzımdır. Sözü­müz yanlış anlaşılmasın! Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmek bunun içinmiş sanılmasın!

Ba’zı kimseler, hazret-i Alîyi sevmiş olabilmek için, Eshâb-ı ki­râmın en üstünlerine düşmanlık etmek lâzımdır diyorlar. Bu sözle­ri ve anlayışları çok yanlışdır. Çünki, sevmek için, sevgilinin düş­manlarına düşman olmak lâzımdır. Dostlarına düşmanlık lâzım de­ğildir. Allahü teâlâ Feth sûresinde (Eshâb-ı kirâmın birbirlerine rahîm olduklarını), sevişdiklerini bildiriyor. Rahîm, pekçok ve de­vâmlı acımak, sevişmek demekdir. Bu âyet-i kerîme, Eshâb-ı kirâ­mın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” pekçok sevişdiklerini ha­ber vermekdedir. Rahîm kelimesi, arabî gramerinde (sıfat-ı mü­şebbehe)dir. Sıfat-ı müşebbehe, devâmlı, sürekli olmayı bildirir. Bunun için, Eshâb-ı kirâmın pekçok sevişmelerinin devâmlı, sü­rekli olduğu anlaşılmakdadır. Merhamete, sevişmeğe sığmayan, çekememek, kin beslemek, hased etmek ve düşmanlık gibi kötü­lüklerin, Eshâb-ı kirâm arasında bulunamıyacağını, bu âyet-i kerî­me bildirmekdedir. Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin ümmetime karşı en merhametlisi, Ebû Bekrdir) buyuruldu. Ümmetin en merha­metlisi olan kimsede, bu ümmetden herhangi birine karşı kin ve düşmanlık bulunabilir mi?

Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâ­ma, yalnız benim için ne yapdın dedi. Yâ Rabbî! Senin için nemâz kıldım, oruc tutdum, zekât verdim ve zikr yapdım cevâbını verin­ce, kıldığın nemâzlar, seni Cennete kavuşduracak yoldur, kulluk vazîfendir. Orucların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekâtlar, kıyâmet günü, sana gölgelik olur. Zikrlerin de, o günün karanlı­ğında, sana ışık olur. Benim için ne yapdın buyurdu. Yâ Rabbî! Senin için olan şeyi bana bildir deyince, Allahü teâlâ, yâ Mûsâ, sevdiklerimi sevdin mi ve düşmanlarıma düşmanlık etdin mi bu­yurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâ için olan en kıymetli şe­yin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı). Yirmiikinci mektûbun tercemesi temâm oldu.

Sıffîn muhârebesinde, hazret-i Mu’âviyenin mızraklar üzerine Kur’ân-ı kerîmleri takdırdığı, böylece müslimânların kanlarının dökülmesine son verdiği doğrudur. Sıffîn muharebesinde, hicretin otuzyedinci senesi birinci ayı olan Muharremin sonuna kadar, sa­vaş durdurulmuşdu. İki tarafdan elçiler gidip geldi. Anlaşmağa uğ­raşıldı. Muharrem ayı bitince, hazret-i Alî, zemânın bitdiğini, is­yândan vazgeçilmediğini bildirdi. İlk önce, hazret-i Alî tarafından Eşter, askerleri ile ortaya çıkdı. Şâmlılar bunun karşısına çıkdılar. Bu Eşter, deve savaşını da kızışdıran fesadcılardandı. (Kısas-ı En­biyâ)da diyor ki, (Deve harbinde, hazret-i Alînin yanında yirmi bin, karşı tarafda otuz bin kişi vardı. İki taraf anlaşmak üzere iken, hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” şehîd edenlerden, Abdül­lah bin Sebe’ ve Mâlik Eşter gibi başlıcaları gece toplanıp, savaşa başlamak için plân hâzırladılar. Hemen, karşı tarafa saldırdılar. Hazret-i Âişenin yanındakiler baskına uğrayınca şaşırdı. Eşter ve arkadaşları, hazret-i Alîye gelerek, karşı taraf bize saldırdı. Onlara karşı koyduk dediler). Görülüyor ki, her iki savaşı kızışdıran, an­laşmaları bozan, Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsi ve arkadaşları idi. Sıffînde, hazret-i Alî “radıyallahü anh”, Şâmlılar üzerine bütün as­keri ile saldırdı. Birkaç gün çok kan döküldü. Hazret-i Alî, oniki bin kişi seçerek, tekrar hücûm eyledi. Bayrağını taşıyan Hâşim de, Allahı seven benimle gelsin diyerek saldırıyordu. Çok kanlı muhâ­rebe oldu. Cum’a gecesi sabâha kadar savaşıldı. Ölmeyenler de ya­ralı veyâ çok yorgundu. Cum’a günü Eşter yine hücûm etdi. Haz­ret-i Mu’âviye ile Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anhümâ”, kendi­lerinden kırkbeş bin, karşıdakilerden yirmibeşbin müslimânın öl­müş olduklarını anlayınca, kardeş kanı dökülmesini önlemek için, çâre aradılar. Amr ibni Âs hazretleri, müslimânların kardeş olduk­larını anlatmak için Kur’ân-ı kerîmi gösterelim dedi. Hazret-i Mu’âviye, Mushafların mızraklara takılmasını emr eyledi. Sizi Al­lahın kitâbına çağırıyoruz diye bağırdılar. Askerler Kur’ân-ı kerî­mi görünce, savaşı bırakdı. Hazret-i Alî de Eşteri geri çağırdı. Zor­la savaşdan geri getirildi. Anlaşmaya karar verildi. Yüzon gün sü­ren kanlı savaşlar, böylece sona erdi. Mushafların mızraklara takıl­ması, binlerce müslimân kanı dökülmesini önledi. Müslimânlar arasına sokulmuş olan büyük fitne ateşi söndürülmüş oldu.

4 — Reformcuya göre, (Saltanat muhârebeleri, mezheblerin ayrılmasına ve islâmiyyetin parçalanmasına sebeb olmuş!)

Cevâb: İslâmiyyetde mezheblerin ayrılmasını saltanat kavgala­rına bağlamak, mezheblerin ne olduğunu bilmeyen câhillerin sözü­dür. Dîni siyâsete karışdırmakdır. Mezheblerin ayrılması, islâmiy­yetin insanlara verdiği fikr hürriyyetinden doğmuşdur. Mezheble­rin ayrılmasında bir sultâna, bir hükümdâra yaranmak düşüncesi var ise, o yüce makâm, elbette ulûhiyyet makâmıdır.

5 — (Kur’ânın mahlûk olup olmaması üzerindeki çekişmeler, islâmiyyetin temelini baltalamışdır) diyor.

Cevâb: Reformcu, mezheblerin siyâsetle karışdırılmasına bir de misâl veriyor. Me’mûn halîfe, Kur’âna mahlûk demiyen âlimleri sı­kışdırmışdı. Fekat, bu işkenceleri siyâsî düşünce ile değildi. Âlim­leri siyâsî düşünce ile ezmeği düşünse idi, bunu yapmak için dahâ birçok sebebler bulabilirdi. Me’mûn, işkencelerini siyâsî düşünce ile yapdı dersek, din siyâsete karışdırılmış olmayıp, dinsizlik siyâ­sete karışdırılmış demek dahâ doğru olur. Reformcu, dinsizliğin kabâhatini dîne yükletmeğe kalkışıyor.

6 — (Seneler geçdikçe, Kur’ân ve hadîsler, din adamlarından ziyâde, hükümdâr olmak isteyenlerin elinde, sihrbazların oyunları gibi şekl değişdiriyordu. Düşmanı kılıçla, kuvvetle mağlûb edeme­yince, Kur’ânı istediği gibi tefsîr ediyorlar, işlerine yarıyacak hadîs­ler uyduruyorlardı) diyor.

Cevâb: Reformcu, Mûsâ Beykiyef hiç bilmediği ilm kollarına dil uzatıyor. Tefsîr kitâblarının en kıymetli sahîfelerini lekelemeğe kalkışıyor. O kitâbları yazanların ictihâd buyurdukları yerler üze­rinde, münâzara ve edeb kanûnlarına uygun münâkaşa etmeğe herkesin hakkı vardır. Fekat, Kur’ân-ı kerîmin belâgatinden habe­ri olmıyan bir reformcunun, Zimâhşerînin tefsîrine dil uzatması kadar yersiz ve gülünç bir şey olamaz.

7 — (Yalan yere hadîsler uydurulmuşdur. Mevdû’ hadîslerin çokluğu meydândadır) diyor.

Cevâb: Akla, tecribeye değil de, yalnız nakle ve rivâyete daya­nan hadîs ilmine dil uzatmak kadar haksız bir iş olamaz. Acabâ, böyle söyleyen reformcu, kaç hadîs bilmekdedir? Senedleriyle birlikde bir hadîs-i şerîfi okuyabilir mi? Mevdû’ hadîs diye bir şey işitmiş. İslâmın büyük âlimleri, hadîs ilminde binlerce kitâb yaz­dıkları gibi, sahîh hadîsler arasından mevdû’larını bulup çıkarmayı öğreten kitâblar da yazmışlardır. Eğer onlar bu kitâbları yazmasa­lardı, reformcunun mevdû’ hadîs isminden bile haberi olmayacak­dı. Hadîs âlimleri, Resûlullahın söylediği açıkça belli olmayan bir söze, ne kadar iyi ve fâideli olsa da, hadîs denilmesini çok sıkı ya­sak etmişlerdir. Evet, hadîs uydurmak gibi pek tehlükeli bir yalan­cılığa kalkışan kimseler olmuşdur. Fekat, islâm âlimleri “rahmetul­lahi teâlâ aleyhim ecma’în”, yorulmadan, yılmadan çalışarak böy­le sözleri aramışlar, bulmuşlar, kitâblardan çıkarmışlardır. İslâm âlimlerinin öyle sürekli çalışmaları olmasaydı, bu din câhili reform­cular acabâ bir dâne mevdû’ hadîs ayırabilirler mi idi? Yüzbinler­ce hadîs-i şerîfleri bütün râvîleriyle birlikde tanımak ve her birinin doğruluğunu dartmak gibi çok ince ve pek güç çalışmaları islâm âlimleri başarmışdır. Reformcu ise, hadîs uyduranlarla, uydurma hadîsleri yakalayıp atanları birbirine karışdırmakda, hepsine bir­den atıp tutmakla, zihnleri bulandırmakda, hadîs-i şerîflere olan i’timâdı, güveni sarsmağa çalışmakdadır. Hadîs uyduranların zara­rı, reformcuların yaygaralarının zararı kadar büyük olmadı. Hadîs uydurmanın fenâlıklarını ileri sürerek, Osmânlıların çökmesini bu­na bağlamak, böylece Osmânlıların çökmesine islâmiyyet sebeb oldu demek kadar haksız bir iftirâ düşünülemez.

8 —(Buhârî hazretleri, hadîslerin doğruluğunu anlamak için, birçok seneler Asya ve Afrikada islâm memleketlerini dolaşmışdı. Geceleri on, onbeş def’a yatağından kalkarak hâtırına gelen hadîs­leri râvîleri ile birlikde kayd ederdi. Söylendiğine göre, üçyüzbin hadîs ezberlemiş. Bunlardan ikiyüzbin adedi sahîh değil imiş. Top­ladığı altıyüzbin hadîsden, yedi, sekiz bin adedinin doğru olduğu­nu anlamış. Bu hâl, din bilgilerinin nasıl karmakarışık olduğunu göstermekdedir. Buhârînin çalışma şekline bakarak, seçdiği hadîs­lerin bile şübheli olduğunu Avrupa âlimlerinden birkaçı söylemek­dedir. Başka hadîs kitâblarının nasıl olacağını artık düşünmelidir) diyor.

Cevâb: Altıyüzbinden başlayarak, sahîh hadîslerin sayısını ye­dibine ve hattâ sıfıra doğru indirmek düşüncesini, bu reformcu garblılardan aldığını sıkılmadan söylemekdedir. Hadîs-i şerîfler üzerindeki bilgilerini garblılardan alacağına, bu ilmin sâhiblerin­den, mütehassıslarından alsaydı, herhâlde böyle konuşmazdı. Sonsuz bir denize benzeyen hadîs ilmi islâmiyyetin bir mu’cizesi­dir. Bu büyük deniz, islâm düşmanlarının atdığı birkaç taşla bu­lanmaz. İslâmiyyetin hak ve şanlı bir din olduğunu gösteren sayı­sız şâhidlerden hiçbiri olmasaydı, (İlm-i hadîs) âlimlerinin, aklları şaşırtacak çalışmaları, vesîka olarak yeterdi. Hadîs âlimlerinin ki­tâbları o kadar çokdur ki, yalnız fihristlerini bildiren yazılar kü­tübhâneleri doldurmakdadır. Bu âlimlerin sayısı, binleri aşan bir ordudur. Allahü teâlânın yardımına kavuşmuş bir ihlâs ve ihtisâs ordusudur. Bu gayretin ulvî sebebini, maddî menfe’atler, geçici ve iğrenç zevkler peşinde koşan reformcuların akl ve idrâki anlaya­maz. Hadîslerin ve râvîlerinin incelenmesi o kadar ince ve o kadar çok bilgilere dayanmakdadır ki, yalnız bu iş için, (Usûl-i hadîs) de­nilen ayrı bir ilm meydâna çıkmışdır. Bir hadîs-i şerîfin kitâba ya­zılabilmesi için, aklına, hâfızasının kuvvetine, doğruluğuna ve iffe­tine temâmen güvenilecek bir zâtdan işitilmesi, onun da yine böy­le olan bir başkasından, böylece Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” kadar hep güvenilen sağlam kimselerden işitilmesi şartdı. Her hadîsin üstüne bu râvîlerin ismleri ayrı ayrı yazılır. Ehl-i sün­net âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” büyüklükle­rini, yüksekliklerini anlıyamıyan İbni Teymiyye, Abduh ve Mev­dûdî ve benzerleri ile, islâmiyyeti anlıyamıyan câhil (dinde reform­cular), böyle sağlam hadîs kitâblarını târîh kitâbları gibi mi sanı­yorlar? Hadîs âlimleri, kendilerinden sonra hadîs-i şerîfleri gagala­yacak olan ilericilerin, dinde reformcuların türeyeceklerini sanki kerâmet gibi bilmişler, hadîs-i şerîfleri haber veren Eshâb-ı kirâ­mın hepsinin ve Tâbi’înin çoğunun hâl tercemelerini uzun uzun yazmışlardır. Bunlardan (Üsüdülgâbe) ve (El-isti’âb) ve (El-isâbe) ve benzerleri gibi büyük kitâblar, bütün dünyâ kütübhânelerinde yer almakdadır. Her sözü ezberlenmek için can fedâ edercesine ça­lışılan ve zâtının ve hayâtının kıymeti ve ehemmiyyeti, kendisine yakın olanlara da sirâyet ederek hepsinin hâl tercemelerinin, üs­tünlüklerinin, bütün incelikleriyle kitâblara geçmesine sebeb olan, yeryüzünde (Muhammed) aleyhisselâmdan başka bir zât dahâ gös­terilebilir mi?

Dinde reformcular, şan ve şereflerin semâsında parlayan bu if­tihar yıldızını, utanmadan, sıkılmadan, ilmden uzak sözlerle, mü­nâkaşa kanalizasyonlarının yayıldığı kirli topraklarına gömmek is­tiyorlar.

9 — Mûsâ Beykiyef, (Şahsî ihtirâslar ve siyâsî çatışmalarla dahâ başlangıçda kaynakları bulanmış olan din, sonraları Abbâsîler ze­mânında oyuncağa çevrilmiş iken, Osmânlı devleti kuruldu) diyor.

Cevâb: Zevallı Osmânlılar ne fenâ zemâna rastlamışlar! Dînin kaynakları o kadar bulanmış ise, bugün dinde reformlar hangi te­mel üzerinde yapılacak? Hadîs-i şerîflerin hemen hepsini şübhe al­tına alıyorlar. Reformcular Kur’ân-ı kerîm için acabâ ne diyecek­ler? O menbâ’ da bulanık mı? Yukarıda, ahlâkı düzeltmek için din lâzımdır dediklerini bildirmişdik. Menbâ’ları bulanmış ve oyunca­ğa çevrilmiş olan din mi bunu yapacak? Sözleri birbirini tutmuyor. Koca reformcu moskof Mûsâ Beykiyef de, kelâm, fıkh bilgilerine çatıyordu. İslâm âlimlerinin işi gücü bırakarak, Yunan felsefesi ile uğraşdıklarını yeriyordu. O zemân Yunan felsefesi Arabcaya ter­ceme edilince, bir yenilik, ilericilik olarak islâm memleketlerine yayılmışdı. Çok kimsenin akllarını, bilgilerini bulandırmışdı. Ke­lâm âlimleri, zemânlarında ehemmiyyet kazanan o yeni fikrleri bi­rer birer inceliyerek cevâblandırdılar. Böylece, Ehl-i sünnet i’tikâ­dını sarsılmakdan korudular. Bugün de, ilmin, fennin, yeni buluş­ların, islâm inançlarına bağlılığı bulunan yerlerini incelemek, ce­vâblandırmak, din adamlarımızın şerefli bir vazîfesidir. Dinde re­formcular, bugün bu ihtiyâcı anlıyorlar, istiyorlar da, eski âlimleri, zemânlarındaki vazîfeyi yapdıkları için, niçin lekelemeğe kalkışı­yorlar? Demek ki, bir ilme, bir temele dayanmadan, körü körüne, islâm âlimlerini küçültmek çabasındadırlar. Bugün, din bilgileri, yeni buluşlara, bilişlere uydurulmuyor. Büyük bir suç oluyor diyor­lar. Eski âlimler, dîni, zemânlarının felsefesi ile, yeni buluşları ile karışdırmışlar. O da suç diyorlar. Görülüyor ki, din adamlarının her yapdıkları, reformculara göre suç olmakdadır.

10 — Mûsâ Cârullah, (İslâmiyyetin temiz inanışları, İlm-i ke­lâm denilen akıntılarla kirletildi, bozuldu) diyor.

Cevâb: Koca reformcu moskof Beykiyefin kitâbından alınan bu sözler, din câhilliğinin açık bir etiketidir. İlm-i kelâmın islâmiyyete nasıl ışık tutduğunu, nasıl hizmet etdiğini, o ilmin içine girerek in­celeyenler anlayabilir. Koskoca bir ilme karşı böyle derme çatma sözlerle saldırmanın hiçbir kıymeti olamaz. Fen yobazları, ilm-i ke­lâma, hep nazariyyeler, tecribesiz düşünceler diyerek saldırmakda­dır. Bunlar bilmiyor ki, din bilgileri nakl yolu ile, önce gelenlerden haber almakla öğrenilir. Tecribe, fen bilgilerinde olur. Fen bilgile­ri tecribe ile öğrenilir. Her iki ilmin insandaki yeri beyindir. Beyin ise, yalnız düşünür, hesâb eder. İşitdiğinin, yapdığının doğru olup olmadığını anlar. Tecribeyi yapan, insanın beyni değil, organları­dır. Bu reformcu, bildiği şeyleri, elleri ile mi biliyor, yâhud ayakla­rı ile mi anlıyor?

11 — Reformcu Mûsâ Cârullah diyor ki, (Fıkh kitâbları yazı­lırken ibâdetlerde, azâbı ve sevâbı esâs tutmuşlar. Böylece islâ­miyyeti sosyal bir din olmakdan mahrûm bırakmışlar. Bunun şu günâhı var diyecek yerde ve Cehennem ateşinin şiddetini anlata­cakları yerde, islâmiyyetin ahlâk ve cem’ıyyet üzerindeki fâidele­rini anlatsalardı ve sevâb ve azâb yerine, akl ve zekâyı iknâa çalış­salardı, islâmiyyeti sosyal bir din olmakdan mahrûm etmezlerdi.

Allahın hikmetini temâmen insan kafası anlayamaz. Buna inanıyo­ruz. Lâkin emrlerin ve yasakların hepsi böyle değildir. Çoğunun sebebi, akl ile anlaşılabilir. Âlimler anlamadıkları yerleri, (Allah bilir) deyip geçmişlerdir.)

Cevâb: İslâmiyyet, semâvî bir dindir. Her semâvî dinde olduğu gibi, islâm bilgileri de ikiye ayrılmışdır: Din bilgileri ve fen bilgile­ri. Fen bilgileri de, islâm bilgisidir. İslâm âlimi olmak için, zemânı­nın fen bilgilerini de, gücü yetdiği kadar öğrenmek lâzımdır. Fen bilgileri, zemânla değişir, ilerler. Din bilgileri, hiç değişmez. Bu bil­giler, inanılacak şeyler, emrler ve yasaklardır. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmişdir. Bu emrlerin ve yasakların hepsine (Dîn-i İslâm) denir. İslâmiyyete uymağa, ibâdet etmek denir. Müslimân­lar, Allahü teâlâ emr etdiği için, vazîfeleri olduğu için ibâdet eder. İslâmiyyetin emrlerinde ve yasaklarında, kulların dünyâları ve âhı­retleri için nice fâideler bulunmakla berâber, ibâdet ederken, Al­lahü teâlânın emri olduğunu, kulluk vazîfesi olduğunu niyyet et­mek, düşünmek lâzımdır. Böyle düşünmeden yapılan iş, ibâdet ol­maz. Din ile ilişiği olmayan bayağı bir iş olur. Meselâ, nemâz kılan adam, Allahü teâlânın emrini yerine getirmeği ve kulluk vazîfesini yapmağı niyyet etmeyip, nemâzın bir jimnastik, beden terbiyesi ol­duğunu düşünerek kılarsa, nemâzı sahîh olmaz. İbâdet yapmış ol­maz. Spor yapmış olur.

Oruc tutanın da, yalnız mi’deyi dinlendirmeği, perhîz yapmağı düşünmesi, orucun sahîh ve makbûl olmamasına sebeb olur. Muhâ­rebe eden, canını tehlükeye koyan bir müslimân da, Allahın dînini kuvvetlendirmek, islâmiyyeti yeryüzüne yaymak ve islâm düşman­larını kırmak için değil de, şân ve şeref, mal ve rütbe için dövüşür­se, ibâdet yapmış olmaz. Cihâd sevâbı kazanmaz. Ölürse şehîd ol­maz. Bedenine zarar verdiği için alkollü içkileri bırakan adam ser­hoşluk günâhından kurtulamaz. Frengi, belsoğukluğu ve aids gibi korkunç hastalıklara yakalanmamak için, zinâdan, genel evlere git­mekden sakınan kimse de, islâmiyyetde, afîf, temiz sayılmaz.

İslâmiyyetde ibâdet yapmak için, niyyetin büyük önemi vardır. Yapılan her işin islâmiyyete uygun olup olmadığı, niyyet ile anla­şılır. Allahü teâlâ, Cehennemden kurtulmağı ve Cennete girmeği vazîfe olarak bildirmeseydi, yalnız Cenneti, Cehennemi düşüne­rek yapılan ibâdetler de makbûl olmazdı. Tesavvuf büyükleri, Ev­liyâ-i kirâm “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”, ibâdet yaparken bunları düşünmezler. Yalnız Allahü teâlânın rızâsını düşünürler. Fekat her müslimânın âhıret menfe’atlerini düşünmesi, kâfi görül­müşdür. İbâdetleri âdetden ayırmak için, dünyâ menfe’atlerini düşünmemek şart olmuşdur. Allah için ve âhıret menfe’ati için yapı­lan şeyler, ibâdet olmuşdur. Dünyâ menfe’ati için yapılan şeyler, âdet sayılmışdır.

İslâmiyyetde niyyet o kadar mühimdir ki, islâmiyyetin emr et­diği bir şey, dünyâ menfe’ati için yapılınca sahîh ve makbûl olmu­yor. Dünyâ işi sayılıyor. Herhangi bir dünyâ işi de, âhıret menfe’ati için yapılınca, ibâdet hâlini alıyor. Mü’min, zevcesinin ağzına gö­türdüğü lokmada bile sevâb kazanıyor. Bu hadîs-i şerîfi göz önüne alarak, düşüncesini temizleyen ve niyyetini düzelten bir kimse, yi­mekde, içmekde ve her dürlü dünyâ işlerinde âhıret fâidesini göze­terek, sevâb kazanmak fırsatını elden kaçırmaz. İnsanlar bütün iş­lerinde, hattâ ibâdetlerinde, dünyâ menfe’ati, maddî kazanç ara­mağa alışdırılırsa, menfe’atperestlik, egoistlik hâsıl olur. Hâlbuki islâmiyyet, nefslerin böyle kötü isteklerini yatışdırmağı, maddîci­likden fedâkârlık etmeği, menfe’ati hakîr görmeği, ahlâkın ve rû­hun temizlenmesini, yükselmesini istemekdedir.

İslâmiyyete uymanın, ibâdet etmenin, dünyâ menfe’atleri üze­rine kurulmayacağı, akl sâhibleri için pek meydânda olan bir hakî­katdir. Böyle olduğunu aşağıdaki âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîf­ler de, ayrıca göstermekdedir: Şûrâ sûresinin yirminci âyet-i kerî­mesinde meâlen, (Âhıreti kazanmak için çalışanların kazançlarını artdırırız. Dünyâ menfe’ati için çalışanlara da, ondan veririz. Fe­kat, âhıretde bunların eline birşey geçmiyecekdir) buyuruldu.

İsrâ sûresinin onsekizinci ve ondokuzuncu âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Menfe’atleri ve lezzetleri çabuk geçen, tükenen dünyâyı isteyenlerden, dilediğimize, istediğimizi veririz. Âhıret menfe’atle­ri için çalışan mü’minlerin mükâfâtları boldur) buyuruldu.

Hûd sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Dünyâda yaşamağı ve eğlenmeği isteyenlerin çalışmalarının karşılığını bol bol veririz. Birşeyi esirgemeyiz. Bunlara âhıretde yalnız Cehennem ateşi veri­lecekdir. Emekleri âhıretde boşa gider. Yalnız dünyâ için yapdık­ları işlerine, âhıretde bir karşılık hâsıl olmaz) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde: (Allahü teâlâdan başkası için her kim ne iş­ledi ise, karşılığını ondan istesin, denilecekdir) buyuruldu.

Başka bir hadîs-i şerîfde: (Allahü teâlâ, âhıret için yapılan iyi­liklere dünyâda da mükâfât verir. Fekat, yalnız dünyâ için yapılan işlere âhıretde hiç mükâfât vermez) buyuruldu.

Buhâriy-yi şerîf kitâbında, birinci olarak yazılan (Her iyilik, niyyetine göre değerlendirilir) hadîs-i şerîfi pek meşhûrdur.

Ahkâm-ı islâmiyyenin âhıretdeki fâideleriyle birlikde dünyâda­ki fâidelerini, sosyal iyiliklerini de düşünmek yasak değildir. Hat­tâ, bu fâideleri, zemânın yeni bilgileri ile açıklayarak anlatmak, din adamlarının vazîfesidir. Fekat, bu işin yeri, reformcunun zan etdi­ği gibi, fıkh ve usûl-i fıkh kitâbları değildir. Çünki fıkh ilmi, müsli­mânlara dînî vazîfelerini öğretir. Usûl-i fıkh da, bu vazîfelerin dört ana kaynakdan nasıl çıkarıldığını gösterir. Ahkâm-ı islâmiyye üze­rine yürütülecek sosyal düşüncelerin ise müslimânlardan ziyâde, din düşmanlarına karşı bir müdâfe’a silâhı ve yarış vâsıtası olarak hâzırlanması lâzımdır. Ahkâm-ı islâmiyyenin, dünyâda olan fâide­lerini ve iyiliklerini müslimânların da bilmesi pek fâidelidir. An­cak, müslimânların yalnız (bilmek)de kalması lâzım olup, ibâdetle­ri dünyâ fâideleri üzerine binâ etmek derecesine gelmemelidir. Böyle olursa, ibâdetler bozulur. İslâmiyyetin istediği vazîfelerde dünyâ için ne kadar fâide bulunursa bulunsun, bunları yalnız Alla­hü teâlânın emri olduğu için ve âhıretde, azâbdan kurtulmak için yapmak lâzımdır. Böyle niyyet olunca, dünyâ fâidelerinin ayrıca düşünülmesi de, zarar vermez.

İbâdetlerde âhıret fâidelerini bırakarak, yalnız sosyal iyilikler aramak ve bu araşdırmayı esâs tutmak, dîne inanmamak hastalığı­nın alâmetlerindendir. Dikkat edilirse, dinde reformcuların sözle­ri, yazıları arasında hep o gizli hastalığın belirtileri görülür. Yoksa, az bir din bilgisi olan, hattâ yalnız aklı ve zekâsı ile düşünen her­kes, niyyetin ehemmiyyetini elbette anlar. Reformcuların, akla ve mantıka da uymayan böyle sözleri, âhıret hayâtına inanmadıkları­nı düşündürmekdedir. Ahkâm-ı islâmiyyenin dünyâdaki fâideleri, iyilikleri pek mühim ve meydânda olmakla berâber, Cennet ve Ce­henneme inananlar, dünyâ menfe’atlerini hâtırlarına bile getir­mezler. Âhıretdeki sayısız ve sonsuz se’âdetler ve çok acı ve nihâ­yetsiz felâketler karşısında dünyânın gelip geçici zevk ve acılarının hiç değeri yokdur. Müslimânlara istikbâlin ehemmiyyetini anlat­mak derdi ile yürekleri yanan reformcular, âhıret denilen o en ehemmiyyetli istikbâle inansalardı, din âlimleri tarafından müsli­mânların dünyâsına verilen ehemmiyyet kadar olsun, kendileri de müslimânların âhıretine ehemmiyyet verir, yanık sesleri ve gözü yaşlı kalemleri ile biraz da âhıret se’âdeti için feryâd ederlerdi. Ah­kâm-ı islâmiyye, sosyal fâideler üzerine kurulursa, bu ahkâmın ze­mânla değişmesine, bozulmasına yol açar.

12 — Reformcu, mezheblerin yalnız dört dâne olmasını kabûl etmiyor. (Müslimânlar dört mezheb içinde sıkışıp kalırsa, terakkî­ye, ilerlemeğe imkân olamaz. Aklı, önce din esâretinden kurtar­malıdır. Akl, Allahın verdiği sınırsız bir ni’metdir. Dört mezhebin dışına çıkmalı, aklı hürriyyete kavuşdurmalı) diyor. Reformcular­dan Celâl Nûri de (Târîh-i tedenniyât) kitâbında, (İctihâd kapısı kapanmışdır diyorlar. Bu olamaz. Osmânlılar yanlış, fenâ kanûnla­ra bağlı kaldılar. Dünyânın öbür ucunda hayât şartları değişdi. Os­mânlılar bunlara uymadı. Geri kaldı) diyor.

Cevâb: Evet, yaşamak şartları değişdi. Fen ve san’at ilerledi. Fekat, yanlış, fenâ kanûnlar diye taş atdıkları ahkâm-ı islâmiyye, onları hangi buluşlardan men’ etdi? Yol yapmayın, tren işletmeyin, gemi yapmayın, mâdenlerinizi yer altında bırakın, yâhud bunların işletme hakkını komünistlere, kapitalistlere satın, kâfirlerle ticâret yapmayın, makine, teknik, tayyâre, elektrik ve radyo gâvur îcâdı­dır. Bunları sakın öğrenmeyin. Para kazanmayın, futbol maçların­da birbirinizi öldürün mü dedi? Hâşâ, islâmiyyet ahlâka, fazîlete verdiği önem kadar, san’atda, teknikde de çalışmağı ve kâfirlerin bulduklarını da araşdırmağı, öğrenmeği önemle emr etmekdedir. Bunu, ilerdeki sahîfelerde dahâ geniş açıklayacağız.

13 — Koca reformcu Mûsâ Cârullah, (Osmânlılara önceleri uy­gun gelen islâm kanûnları son zemânlarda, kâfî gelmedi, yetersiz oldu. Çünki, Osmânlı devleti kurulurken, arab bedevîleri gibi idi. Sonra Avrupaya yayılarak, sosyal hayât değişdi. Kanûnlar ise, donmuş olarak kaldı) diyor.

Cevâb: İslâmiyyetin, çadırda yaşayan bedevîlere ve onlar gibi olanlara göre bir din olduğunu, medenî milletler için reforma muh­tâc bulunduğunu söyliyen reformcuların, islâmiyyete nasıl bir göz­le bakdıkları meydândadır. Bunlar, bir yandan (dîne hurâfeler ka­rışmış, ilk hâline çevirmek lâzım) derler. Bir yandan da, (dînin ilk hâli arab çöllerinde çadırda yaşayanlar içindir) demekden çekin­mezler.

14— Reformcu, (İslâm dîni, tek bir adam tarafından ortaya ko­nulmuşdur) diyor.

Cevâb: Reformcu Mûsâ Cârullahın bu sözü, dînin Allah tara­fından gönderildiğine inanmadığını göstermekdedir. Vaktîle, Hol­landalı Dozy [1820-1884] de böyle söylemişdi. Dozy ve bundan duyduğunu söyleyen bizdeki reformcu, islâmiyyeti, İngiliz parla­mentosundaki birkaç yüz meb’ûsun kabûl etdiği livâta kanûnu gi­bi, bozuk düşüncelerin ham meyvası gibi sanmakdadır. İnsanların yapacağı kanûn, elbette dayanıksız olur. Bir zemân sonra, yine ya­panlar tarafından değişdirilmekdedirler.

15 — (Dinde hakîkat tanınan herşeyin, her zemân hakîkat ola­rak, kabûl edileceğini, bir an düşünsek bile...) diyor.

Cevâb: Dinde reformcular, dînin, sözünde durmıyan adam gibi, bir hâlden bir hâle dönmesini mi istiyorlar. Hergün, başka bir şekl alacak dînin, Allah tarafından gönderilmesine ne lüzûm var? Bu­nu herkes yapabilir. İşlerine gelmeyince değişdirilecek bir din! İş­te reformcular, böyle din istiyorlar.

16 — (Nass olan yerde, ictihâd yapılamaz ve açıkça bildirilen emrler, başka ma’nâya çevrilemez, sözleri, islâmiyyetin iki temel kanûnudur. Bunun için islâm âlimleri, bankadaki fâizlere, harâm demişlerdir. Hâlbuki fâiz, sermâyenin gıdâsıdır. Sermâye, alışveri­şin, ya’nî ticâretin dinamosudur) diyor.

Cevâb: Dinde reformcu, fâizi sanki medh etmekdedir. Avrupa­da, Amerikada kapital sâhiblerinin, alnı terlemeden, oturduğu yer­de para kazanmasına imrenmekdedir. Hâlbuki, kapitalistlerin bu sömürücülüğü, komünistliği doğurmuşdur. İslâmiyyet, fâizi harâm ve zekât vermeği emr ederek, sermâye sâhiblerinin, işçileri ve çift­çileri sömürmesini önlemiş, komünistliğe giden yolları tıkamışdır. İslâmiyyetin her dürlü fâizi kesinlikle yasak etmesini terakkîye en­gel gibi göstermek, modası geçmiş bir şikâyeti tâzelemek kadar ma’nâsızdır.

17 —(Fahr-i kâinat efendimiz, pek güzel olarak buyuruyor ki, (Akl ile nakl çatışırsa, akla uymalıdır). Dînin ihtiyâca göre değişdi­rilebileceği buradan anlaşılmakdadır) diyor.

Cevâb: Evet, aklın erdiği, gösterdiği bir hakîkat, hiç değişmez. Bunun için, aklın gösterdiği delîl ile, naklin değişdirilebileceğini, islâm âlimleri bildirmekdedir. Fekat, naklin bildirdiğini değişdir­meğe sebeb olacak delîli ortaya koymak, mantık ilminden haberi olmayan bu reformcunun aklı ile olamayacağı da meydândadır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, islâm bilgilerini ikiye ayır­dı: (İlm-i ebdân) ve (ilm-i edyân). Ya’nî, madde, fen bilgileri ve din bilgileri. Din bilgileri, yalnız nakl ile anlaşılır. Bunların kaynağı, Kur’ân-ı kerîm ile hadîs-i şerîflerdir.

His organları ile anlaşılan şeylerin bir sınırı vardır. Bu sınırların dışında olan bilgiler his organlarımız ile anlaşılamaz veyâ yanlış anlaşılır. Bundan başka, insanların his etme kuvvetleri çok yerde hayvanlardan dahâ za’îfdir. His organlarımız ile anlıyamadığımız şeyleri, akl ile bulur, anlarız. Bunun gibi aklın da bir anlayış sınırı vardır. Bu sınırın dışında olan bilgileri, akl bulamaz ve anlıyamaz. Akl, erişemediği şeyleri anlamağa kalkışırsa yanılır, aldanır. Böyle bilgilerde akla güvenilemez. Meselâ, Allahü teâlânın sıfatları, Cen­netde ve Cehennemde olan şeyler, ibâdetlerin nasıl yapılacağı ve din bilgilerinin çoğu böyledir. Akl bunlara eremez. Bu bilgilerde akl ile nakl çatışırsa, nakle uyulur, aklın yanıldığı anlaşılır.

Kur’ân-ı kerîmde dört şey bildirilmekdedir: Îmân, Ahkâm, Kı­sas ve Ahbâr. İnanılması lâzım olan bilgilerde hiç değişiklik ola­maz. Her Peygamberin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, her üm­metin inanışı hep birdir. İnanışları arasında hiç ayrılık yokdur. İkincisi olan ahkâm, Allahü teâlânın emrleri ve yasaklarıdır. Ya­pılması ve sakınılması emr edilen ahkâmda değişiklik olabilir. Fe­kat, bu değişikliği yalnız Allahü teâlâ yapmış ve Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ile değişdirmişdir. Kısas demek, geçmiş insanların, ümmetlerin hâllerini, yaşayışlarını anlatmak de­mekdir. Ahbâr ise, geçmişde olmuş ve gelecekde olacak şeyler de­mekdir. Meselâ, canlıların su ile yaşadığı, kıyâmet alâmetleri, Cen­netde akar suların bulunduğu haber verilmişdir. Kısas ve haberler­de değişiklik olmaz. Din bilgileri arasında birbirleri ile çatışır gibi olanları görülürse, bunlar yine akla uydurulmaz. Birbirlerine uy­durulmağa çalışılır. Bunlar arasında, birkaç dürlü anlaşılabilen bir bilgiyi, açıkca bildirilmiş olan başka bilgi ile çatışmayacak şeklde anlamalıdır. Burada akla düşen vazîfe, böyle bilgileri, açıkca anla­şılabilene uygun anlamakdır.

İslâm ilmlerinin ikincisi olan fen bilgilerine gelince: Bunlar, his organları ile ve bu organlara yardımcı âletlerle gözetliyerek, ince­liyerek ve hesâb ederek ve deneyerek anlaşılan bilgilerdir. Bunla­rın hepsi akl ile, zekâ ile yapılır. Hepsinde aklın bulduğuna güve­nilir. Nakl ile fen bilgisinde çatışma olduğu zemân, akla uyulur. Ya’nî nakl, akla uygun olarak açıklanır. Reformcunun işitmiş oldu­ğu hadîs-i şerîf, işte bunu beyân buyurmakdadır. Fekat fen adamı görünerek, fen ile değil de hislerle, ihtirâslarla konuşan fen taklîd­cisi, din ve ahlâk düşmanı yalancılara inanmamalıdır. İslâm âlimle­ri, akla çok kıymet verdikleri hâlde, bunlardan Şeyh-i ekber haz­retleri, (Fütûhât) kitâbında nakli akldan üstün tutuyor. Reformcu­ların ustası olan ve akla hürriyyet vermeli diye bar bar bağıran mo­skof Mûsâ Beykiyef, islâm âlimlerine karşı ağzına geleni söyler­ken, Şeyh-i ekbere, yine yüksek bir yer vermekdedir.

18 — (İslâm kanûnlarının değişmez, donmuş olduğunu göste­ren misâllerden biri de, evkâf teşkilâtıdır. (Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri’ gibidir) [ya’nî, vâkıf tarafından konulan şartlar, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerdeki emrler gibidir] sözü, fıkh kitâblarının temel bil­gilerinden biridir) diyor.

Cevâb: Vakf edilen mallar ve mülkler, vakf eden kimselerin hayâtda iken mallarıdır. Bütün dünyâ anayasaları, herkese kendi malını istediği gibi kullanmak hakkını tanıdığına göre, vakf edilen malları, vakf eden kimsenin istediği şartlara göre kullanmak lâzım geldiğine kimsenin dil uzatmağa hakkı yokdur.

19 — (Evkâfın bu kadar çok olmasının sebebi, dindârlıkdan, iyilikden ziyâde, yağmacıların topladıkları serveti, bir başkası yağ­ma etmesin diye, binâların yüzde doksandokuzunu kendilerine ve evlâdlarına garanti ederek, geri kalan yüzde biri ile bir câmi’, bir medrese veyâ bir tekkeye sadaka vermişlerdir) diyor.

Cevâb: Vakf bilgilerini, böyle câhilce sözlerle değil, birer birer incelemekle konuşmak lâzımdır. Şu kadar söyliyelim ki, vakfların şimdiye kadar değişmeden kalması, çok iyi olmuş. Bu sâyede, dev­let bütçesinin yarısına yakın bir değer taşıyan mallar, mülkler, mil­lete kalmış. Eğer hükûmetlerin, evkâf mallarına el uzatmasına set çeken vakf kâidesi olmasaydı, bu büyük servetin yerinde şimdi bel­ki yeller eserdi.

20 — (Müslimânlar arasında birçok parazit insanlar yaşıyor. İn­sanın çalışmasından başka birşeyi olmadığı bildirildiği hâlde, med­reseler, imâretler, tekkeler, fâidesinden ziyâde zararı olan milyon­larca tenbel kimse ile doluyor) diyor.

Cevâb: İnsanın çalışmasından başka bir kazancı olmadığını bil­diren, Vennecmi sûresindeki âyet-i kerîmedir. Dinde reformcular, bu âyet-i kerîmeyi çok söylerler. Fekat ma’nâsını az anlarlar. Bu âyet-i kerîmeden önce ve sonra olan âyet-i kerîmeleri bilenler, bu­nun âhiret kazancı için olduğunu kolayca anlarlar. Bundan başka, dünyâda insanlar, çalışmadıkları şeylerden de istifâde edebilirler. Mîrâs, bunun açık bir misâlidir. Bu âyet-i kerîme, âhiretde bir in­sanın başkasının suçundan zarar görmiyeceği gibi, istifâdesinin de, yalnız kendi kazandığı olacağını bildiriyor. Her müslimânın, âhire­tine zarar vermemek şartı ile, dünyâyı kazanmağa çalışması da lâ­zımdır. Böyle çalışmak ibâdetdir, dînî vazîfedir. Bu vazîfeyi bildir­mek için, yukarıdaki âyet-i kerîmeye yanlış ma’nâ vermenin yeri yokdur.

Reformcunun mekteb talebelerini zararlı bir parazit olarak göstermesi ve fakîrlere, kimsesizlere yardım için yapılan imârethâ­neleri, hayr yerleri olarak değil de, zararlı yer olarak göstermesi, şaşılacak şeydir. Medreselerin, imâretlerin, ya’nî aş evlerinin me’ârife, kültüre ve insanlığa fâideli olduğuna şübhe yokdur. Fa­kîrler için hastahâne de yapdırmamalı mı?

21 — (Hıristiyanlık da, sâbit idi. Değişmemesi için çalışdılar. Sonra, bir hıristiyan reformcunun isyânı, her tarafa yayıldı. Sâbit, değişmez olan kâideler yıkıldı) diyor.

Cevâb: İlâhî dinler hep sâbit idi. Din denilen şey sâbit olur. İn­sanlar tarafından değişdirilirse, yenisine din denmez, dinsizlik de­nir. Şimdiki hıristiyanlık dîni böyledir. Îsâ aleyhisselâmın Allah ta­rafından getirdiği din, Bolüs [Paulus] tarafından bozularak, dinsiz­lik hâline getirildi.