12.Madde22-31


22 — (Beyâzlarla siyâh ırklar karışabilir. Bundan hâsıl olan me­lezler, medeniyyet kuramazlar. O ırklardaki rûh, ya’nî ortak duy­guları yıkılır. Güstav Löbon’un ortaya koyduğu bu teori, Osmânlı­larda görülmekdedir. Osmânlıların devşirme usûlü ile ve câriyeler­le ırkına karışan kanlarla rûhları bozuldu. Zekâları artdı ise de, ah­lâkları kötüleşdi) diyor.

Cevâb: Güstav Löbon, (Karışan ırklardan sayısı az olanlar, bir­kaç nesilden sonra, kanları değişerek yok olurlar) diyor. Osmânlı­larda çoğunluk hep Türklerde olduğu için, türklük yok olmamış­dır, artmış ve kuvvetlenmişdir. Avrupa milletlerinde demokrasi, sı­nırsız denecek kadar ilerlediğinden, ırklar büsbütün karışmış bir hâldedir. Bu karışıklıkları, gerilemelerine sebeb oldu mu? Ameri­kada belli bir ırk yokdur. Çeşidli ırkların karışmasından meydâna gelmişdir. Hâlbuki, teknikde en ileride bulunuyor. Müslimân ol­makla da şereflenselerdi, ahlâkları da düzelirdi. Eski islâm mede­niyyeti yeniden dünyâya ışık salardı. Irkların karışması, târîh bo­yunca çoğalmakda iken, medeniyyet azalmıyor. Reformcunun söy­lediğine göre, ırkların en az karışdığı ilk çağlardaki insanların da­hâ medenî olması lâzım gelirdi. Hâlbuki, ilk insanların medenî ol­madığını, kendi târîh kitâbları yazmakdadır. O hâlde Güstav Lö­bon’un teorisi doğru değildir.

Osmânlıların felâketini hâzırlayan ahlâksızlığın, çöküntünün sebebi olarak ırkların karışmasını göstermek, çok çürük ve pek gü­lünç bir davranışdır. Çöküntünün, ahlâksızlığın biricik hakîkî sebe­bi, okumuşlarda dinsizlik, okumamışlarda ise bilgisizlikdir. Dinsiz­liğin ahlâkı kötüleşdirmesi, bilgisizlik ile olan kötüleşmekden kat­kat fazladır. Bunun içindir ki, okumuş dinsizler, dahâ kötü, dahâ aşağıdır. O hâlde, cem’iyyetlerin yaşıyabilmesi için dinli bir ilm ve buna dayanan, bir terbiye metodu lâzımdır. Osmânlıların çökmesi­ni önlemek için, eski dertleri olan cehâletden kurtarmak isteyen­ler, dahâ tehlükeli olan dinsizlik belâsına sürükleyerek, Osmânlı medeniyyetini büsbütün yok etdiler.

23 — (Osmânlı pâdişâhlarının kuvvetini halîfelik de artdırdık­dan sonra, sultânlar, milletin gözünde yarım ma’bûd gibi oldular. Onların bir işâreti ile, servet, haysiyyet, şeref, hattâ can dahî yok edilirdi. Bu dikta işkencesi, Allahın Cehennemlerinden ziyâde korku verirdi) diyor.

Cevâb: İslâm dîni (İslâmiyyetin yasak etdiği emrlere itâ’at olunmaz. Bunlara karşı da gelinmez) maddesini anayasaların başı­na koymuşdur. İslâm milletlerinin başında bulunanlar, ister pâdi­şâh, ister halîfe veyâ başka ism taşısınlar, her istediğini yapdırmak derecesine çıkamazlar. Hiçbir vakt, yarı ma’bûd olamazlar. Pâdi­şâhlar arasında böyle aşırı davrananlar aslâ görülmedi. Çok mer­hametli olanları, afv edicileri oldu. Çöküntü, zulmden değil, mer­hametden doğdu. Bu hâlleri, dinden değil, dîni dinlememelerinden olmuşdur. İslâmiyyetin, devlet reîslerini de içine koyduğu şartlar, sınırlar, islâm milletlerinin hepsi tarafından her zemân bilinmekde idi. İslâmiyyet, islâmiyyete uymayan, kanûnsuz hareket eden dev­let başkanlarının keyfî emrlerini tanımamağı, dahâ Avrupalılar (İnsan hakları beyânnâmesi)ni yazmadan çok evvel, müslimânlara yalnız bir hak değil, bir vazîfe olarak da vermişdir.

24 — Reformcu diyor ki, (Dînin kendisi değil, fekat müslimân­lardaki din anlayışı ve dîne dayanan dikta idâresi, kökünü yine din­den alan âile terbiyesi, ferdi, sosyal hayâtda başarısız bir hâle dü­şürmüşdür.)

Cevâb: (Vur abalıya) ata sözünü hâtırlatacak şeklde, her kabâ­hati dîne yükletmek ve dînin kendisi değil de, din anlayışı gibi ka­çamak kelimeler arkasında maskelenmek, dinde reformcuların başlıca prensibidir. Dînin, dikta idâresini değil, adâleti emr etdiği, güneş gibi meydândadır. Bu hakîkati reformcunun inkâr etmesi, kör olanın güneşi inkâr etmesi gibidir. Bu inkâra ilm değil, maska­ralık denir.

25 — (Kazâ ve kader bilgisi karşısında boynu bükük, elinde birşey olmadığına inanan müslimânlar, asrlarca korku altında ya­şayarak, orta çağlarda, Avrupada kırbaç altında titreyen esîrler gibi, mutî’, zelîl, yaltakçı ve yalancı oldular. Osmânlıları fenâlığın bu derecelerine kadar sürükleyen sebeb, dindeki kazâ, kader, te­vekkül, kanâat etmek ve müslimân olmak için, yalnız kalble ina­nıp bunu kısaca söyleyivermek husûslarıdır. Kazâ ve kader ile te­vekkül, müslimânların azm ve irâdesini yok etmiş, çalışmalarına, varlıklarına güveni kaldırarak, işkencelere ve her dürlü aşağılığa katlanmak derecelerine düşürmüş. Aza kanâat etmek, milleti ten­bel yapmış. Îmânın bu kadar basît olması da, müslimân olmak için, medenî ve ahlâkî meziyyetlerden hiçbirinin lâzım olmadığı ve her kötülükle îmânın birleşebileceği fikrini doğurmuş, hem ten­belliğe, hem de ahlâksızlığa yol açmışdır) diyorlar.

Bunların herbirini aşağıdaki maddede açık ve geniş anlatacağız.

26 — (Mü’min; hayrın da, şerrin de, cenâb-ı Hak tarafından ezelde takdîr edildiğine inanır. Biz kuluz. Kulun elinden birşey gel­mez. Herşeyi yapan Allahdır. Kul, kaderi değişdiremez. Meselâ, rızk ezelde ayrılmışdır. Ne yapsak, bunu değişdiremeyiz. Ortada bir tehlüke var. Allah isterse, bu tehlüke bize dokunur, istemezse do­kunmaz. Mü’min için Allaha tevekkülden başka çâre yokdur) di­yor. Böylece islâmiyyetin temel inançlarını sarsmak istiyor.

Cevâb: Bu inanışların hepsi doğrudur. Tevekkülü ve kazâ ve kaderi yanlış anlayan câhiller gibi, reformcu da, bunları anlayama­mış, dahâ doğrusu, kazâ ve kader bilgisini bozmağa çalışmakdadır. Şu kadar var ki, müslimânlar yanlış anlasa da, beğeniyorlar. Re­formcu ise, beğenmemekdedir. Müslimânlar, böyle inandığı için tenbel oluyor denirse, ibâdetlerinde de tenbel olmaları lâzım gelir. Çünki, insanın elinden hiçbirşey gelmediğine inandığı için tenbel olan kimse, dünyâ işinde tenbel olduğu gibi, âhıret vazîfelerinde de tenbel olur. Müslimânlık insanın dünyâ işlerinde elini, kolunu, ihtiyârını ve irâdesini bağlı tutuyorsa, âhıret işlerinde de bağlı tu­tar. Böyle inanan kimselerin nemâzlarına, oruclarına varıncaya kadar bütün ibâdetlerinde tenbellik etdiklerine de reformcular inanıyor mu? İnanıyorlarsa, niçin biraz da bu tenbellikden şikâyet etmiyorlar? Bu tenbelliği ağızlarına, kalemlerine almamaları, müslimânların âhıret işlerinde, kazâ ve kadere inanmadıkları için mi, yoksa reformcuların o tarafa ehemmiyyet vermedikleri için midir? Hepimiz biliyoruz ki şimdiki müslimânlar, dînî vazîfeleri yapmakda da, tenbel olmuşlardır. Bu tenbellikleri de, dîni sevdik­leri için olmaz ya! Müslimânlarda dîne bağlılık kuvvetli olsa idi, dî­nî vazîfelerinde, ibâdetlerinde gevşek davranmazlardı. Bu tenbel­lik müslimânlara nereden gelmiş? İyi incelenirse, canımızın kıy­metli ve istirâhatın tatlı görünmesinden, ya’nî nefse uymakdan ile­ri geldiği anlaşılır. Câhillik de, buna eklenmiş. Cennetdeki kıymet­li hayâtlara ve devâmlı istirâhatlara kavuşmak için, çalışmak ve fe­dâkârlık lâzım olduğunu anlamağa da cehâletimiz mâni’ olmuş. O hâlde, dîn-i islâmın yüksek ve kıymetli hakîkatlerini, bu ten­belliğe sebeb göstermek, çok haksız ve yersiz bir iftirâ olur. He­le tabasbus, riyâkârlık, yaltakçılık ve yalancılık gibi kötülükleri kazâ ve kadere yükletmek, çok çirkin bir iftirâdır. Bu kötülükler, menfe’atden, ya’nî dîni bırakıp, dünyâya sarılmakdan, dînin ahlâk kâidelerinden sıyrılmakdan ileri gelmekdedir. Kısaca, ahlâksızlık­ların başı, dinsizlik ve câhillikdir. Allaha tevekkül eden ve kadere inanan kimse, yaltakçılığa ve yalancılığa tenezzül etmiyeceği gibi, kaderde olmıyan menfe’atlerin bu yollardan elde edilemiyeceğine de, inanır. Fâidenin ve zararın Allahdan geleceğine inanan kimse, kullara boyun eğer mi? Kimseye yaltakçılık yapar mı? Hâlbuki kazâ ve kadere inanmayıp, yalnız sebeblere yapışanlar ve bunla­rın gayr-i meşrû’ ve kötü olanlarına da sarılanlar, o derekelere inerler. (Müslimânları ahlâksızlaşdıran şey, tevekkül ve kadere îmân değilse de, bunları yanlış anlamak değil midir?) süâli de yer­sizdir. Fenâlıklar, ahlâksızlıklar, tevekküle ve kadere îmânın her­hangibir şeklde anlaşılmasından hâsıl olamaz. Çünki, kazâ ve ka­dere îmân ve bu kötülükler birbirinin zıddıdır. Aralarında hiçbir bağlılık yokdur. Tevekkül ve kader bilgilerinin yanlış anlaşılması bile, bu kötülüklere sebeb olmaz. Bu fenâlıkları, ahlâksızlıkları, tevekkülün ve kadere îmânın yokluğunda aramak lâzım iken, bunlar arasında herhangi bir yoldan bağlılık arayan ağızlara ve ka­lemlere yazıklar olsun! Müslimânların hastalıklarını böyle tersine mi teşhis ediyorlar? Kötü isteklere kavuşmak isteyen yaltakcıla­rın, yalancıların tevekkülünden, kadere îmânından şikâyet etme­meli, onlara tevekkül ve kadere îmân tavsıye etmelidir. Bakınız Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz hadîs-i şerîfde ne buyuruyor:

(Allahdan korkun da, istediğiniz şeylere kavuşmak için, iyi se­beblere yapışın. Kötü sebeblere yanaşmayın! Kudretinde ve irâde­sinde bulunduğum Allahü teâlâya yemîn ederim ki, hiçbir kimse, ezelde ayrılmış olan rızkını temâm almadıkça, dünyâdan âhırete gitmez.)

İslâm düşmânlarının ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri sözler­den biri de: (Âlimler, milleti para kazanmağa teşvîk etmiyorlar. Dünyânın fânîliğini söyliyerek, müslimânları yaşamakdan soğutu­yorlar) demeleridir. Hâlbuki, din âlimlerinin vazîfesi, müslimânla­ra, anadan doğar doğmaz meme aradıkları gibi, sevk-i tabî’î, içgü­düleri ile bilecekleri, anlayacakları ihtiyâçlarını, menfe’atlerini, kı­sacası tabî’î vazîfelerini öğretmek değildir. Para kazan, aç kalma, karnını doyur, lokmayı ağzına koy, yorulunca dinlen... gibi nasîhat­ları insanlara değil, hayvanlara bile bildirmeğe lüzûm yokdur. Din âlimlerinin vazîfesi dünyâ menfe’atlerini elde ederken, âhıreti unutmamak, hak ve adâleti gözetmek, nefse uymamak ve çalışır­ken, Allaha güvenmek, gevşeklik yapmamak, böylece kendi kuv­vetine ma’nevî bir kuvvet de eklemek gibi fâideli ve ışıklı yolları insanlara göstermekdir.

Süâl: Müslimânlar kazâ ve kaderi ve tevekkülü yanlış anlayarak tenbel olmuşlar, sonra ahlâkları da bozulmuş. Böylece fenâlıklara sürüklenmişler değil mi?

Cevâb: Bu söz doğru olabilir. Müslimânlarda yaltakcılık ve ya­lancılık gibi hâllerin hâsıl olması, kazâ ve kaderi ve tevekkülü büs­bütün unutmalarına sebeb olur. Artık bunların yanlış anlayışlarını düzeltmek değil de, bunlara yeniden inandırmak lâzım olur. Böyle yapmayıp da, kader ve tevekkül kötülenirse, bunlardan büsbütün soğutulmuş olurlar. Kazâ ve kaderi ve tevekkülü kötülememeli, tenbellerin fenâ hareketlerini kötülemelidir.

Tevekkül, müslimânlarda bir za’f değil, bir kuvvetdir. Müsli­mânlar, dînimiz emr etdiği için tevekkül ediyor. Tevekkülü emr eden islâmiyyet, tenbelliği men’ etmekdedir. (Allah yolunda, ya’nî doğru yolda mücâhede ediniz!) ve (Yükü en büyük olan insan, mü’mindir ki, hem dünyâsını, hem de âhiretini düşünmekde ve iki­si için de çalışmakdadır.) meâlindeki âyet-i kerîmeler ve (Allahü teâlâ aczi, gevşekliği ma’zur görmez. Aklını ve zekânı kullanmalı­sın! İşin ehemmiyyeti seni mağlûb edecek gibi olsa bile, Allahın yardımı bana yeter diyerek çalışmağa devâm etmelisin!) hadîs-i şe­rîfi buna şâhiddir. (Deveni bağla ve cenâb-ı Hakka tevekkül et!) hadîs-i şerîfi, hem tevekkül etmek, hem de çalışmak lâzım olduğu­nu açıkça bildiriyor. Ya’nî, tevekkül, Allahdan yardım bekliyerek, güçlükleri yenmek demekdir. Yoksa masonların dediği gibi, güç­lükleri terk etmek değildir. İslâm âlimleri islâmiyyetin bu emrleri­ni, her asrda, her memleketde söylemişler ve kitâblarında yazmış­lardır.

Tevekkül, iş yapmayıp tenbel olmak için değildir. Bir işe baş­lamak ve başlanan işi başarmak için tevekkül olunur. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için tevekkül olunur. (Bir işe başladığın zemân, Allahü teâlâya tevekkül et, Ona güven!) me­âlindeki âyet-i kerîme, bu sözümüzü isbât etmekdedir. Bu âyet-i kerîme, tevekkül ile berâber, yalnız çalışmak değil, çalışmanın üs­tünde olan azm de lâzım olduğunu gösteriyor. Demek ki, her müs­limân çalışacak, azm edecek, sonra da Allahü teâlâya güvenecek­dir.

Dinde reformcular, insan nefsine güvenmelidir, diyor. Müsli­mânlar ise, insan yalnız Allaha güvenmelidir diyor. İslâm düşman­ları, tevekküle inanmadıklarından, tevekkülden alınan kuvvet ve cesâretin yerini boş bırakmamak için, nefse güvenmek kelimesi ile bu ihtiyâcı karşılamak zorunda kalıyorlar. Görülüyor ki, tevekkül, müslimânlar için lüzûmsuz birşey değildir. Tevekkül edilecek, gü­venilecek birşey lâzımdır.

27 — (Müslimânlar, rızkın ezelde ayrıldığına inanır. Kerîm olan Allahın onu geçindireceğini düşünür. Yolun neresinde kırılıp dağı­lacağı bilinmeyen eski bir araba gibi, herhangi bir tesâdüfün ona göstereceği ma’îşet yolunda sürüklenir. Kazancını çalışarak artıra­bileceğini düşünmez. Fazla çalışmağa lüzûm görmez. Tenbel, mü­tevekkil oturmasında dînin te’sîri böyledir.

İrâde sâhibi hür bir insan, nefsinin bir kuvveti olduğuna, nefsi­nin yapmağa kâdir olduğuna inanır. Bu i’timâd-ı nefs, insana hayât için mücâdele kuvveti verir. Mücâdele etdikçe, maksadına mâni’ olan zorluklar çoğaldıkça, sarsılan gururunun artan ateşi ile dahâ fazla çarpışmak arzû ve kuvvetini kendinde duyar. Çünki, sonun­da kazanacağından emîndir. İşte bu emniyyet, bu îmân karşısında hiçbir şey dayanamaz. Yaşamak istiyorsak, kendimizde i’timâd-ı nefs hâsıl edelim) diyor.

Cevâb: Birinci cihan harbinde böyle ateşli i’timâd-ı nefs ders­lerini pek fazla aldık. Başımızı ne büyük belâlara çarpdığımızı gör­dük. Nefse güvenmek böyle deli gibi saldırmalara da sebeb olu­yor. Birinci cihan harbinde nefse güvenmek yerine, Allaha tevek­kül hâkim olsa idi, o hareketlerden, ma’kûl ve meşrû olan ince noktalardan hiçbiri ihmâl edilmezdi. Çünki, Allaha tevekkül et­mek için, ahkâm-ı ilâhiyyeye uymak lâzımdır. Bu da, bütün ince noktalara ehemmiyyet verdirir. İslâmiyyet, hem çalışmağı, hem de tevekkülü birlikde emr etmekdedir. Tenbel oturup da, tevekkül ediyoruz diyenler, bu iki vazîfeden birini yapmıyan kusûrlu ve dî­nin beğenmediği kimselerdir. Çünki, islâmiyyetin iki emrinden bi­rincisini yapıyor, ikincisini yapmıyorlar. Bunları kötüleyen re­formcular da, birinci vazîfeyi bırakıp, ikincisini istemekle, kötüle­dikleri kimseler gibi ayblı, kusûrlu oluyorlar. Hattâ bunların hatâ­sı, çalışmayanların hatâsından dahâ büyük oluyor. Çünki, biz in­sanlar, elimizden geldiği kadar çalışdıkdan sonra, Allaha tevekkül ederek, işimizin karşılığını Allahdan beklemek ihtiyâcında bulun­duğumuz gibi, çalışırken reformcuların bildirdiği nefs kuvvetini alırken bile nefsimize o kuvveti veren Allahı unutmayarak asl tü­kenmez ve yenilmez kuvvetin Allahı unutmamakda olduğunu dü­şünerek, ondan yardım beklemek üzere ikinci bir tevekküle muh­tâcız. (Allah size yardım ederse, kimse size gâlib gelemez. Size yar­dım etmezse, kimse yardım edemez. O hâlde, mü’minler Allaha tevekkül etsinler!) ve (Sevgili Peygamberim! Onlara de ki, Alla­hü teâlâ dilemedikce, kendime hiçbir fâide ve zarar getirmeğe kâ­dir değilim) meâlindeki âyet-i kerîmeler ve dahâ nice benzerleri var iken, tevekkülü kaldırarak i’timâd-i nefs diye birşey aramak, dîne yardım etdiklerini söyliyen reformculara yakışır mı? Bunlar, biz tevekkülün yanlış anlaşılmasına karşı, bunu istiyoruz da, diye­mezler. Çünki, i’timâd-i nefs, ya’nî kendine güvenmek, tevekkülün tersi ve tevekkülü bozan birşeydir. Bundan başka, egoistliğe, ken­dini beğenmeğe yol açar. İ’timâd-i nefs, mantık ilmine de uygun değildir. Çünki, güvenilecek birşey bulamamak demekdir. Bir gü­venen bir de güvenilen olmak üzere ayrı ayrı iki şey düşünülmedik­çe, güvenmek sözünün ma’nâsı kalmaz. Mantık ilminde (Devr-i bâ­tıl) ya’nî bozuk devr anlatılırken, (Bir şeyin kendine muhtâc olma­sı lâzım gelir) denilmekdedir. Edebiyyâtda i’timâd-i nefs üzerinde çok durulur. Fekat, başka insanların yardımına güvenmek gibi bir düşünceye karşı olarak kıymetlendirilir. Bunu aşarak, Allahü te­âlâya güvenmeği sarsdığı zemân, kötü ve zararlı olur. İ’timâd-ı nef­sin, bu çıplak ma’nâsı ile akl ve mantık karşısındaki ma’nâsızlıkdan başka bir değeri olmadığı gibi, insanda bulunmayan büyük bir kuv­veti elde etmeğe de yaramaz. Çünki, herkesin nefsi vardır. Herke­sin nefsine i’timâdı insanların birbirinden farklı, üstün olmasına se­beb olmaz. Başkasının yumruğunu yimeyen, kendi yumruğunu batman taşı sanır, atasözü meşhûrdur. Birbiri ile çarpışacak kuv­vetler için, sebeblere elden geldiği kadar yapışdıkdan sonra, i’ti­mâd-i nefs yerine Allaha tevekkül ederek, Onun yardımını aramak ise, öyle değildir. İki taraf da Allaha tevekkül edince, eşid olurlar ise de, haklı olduğunu bilen taraf, karşısındakinin tevekkülden is­tifâde edemiyeceğine inanır. İ’timâd-i nefs olunca, böyle inanması­na bir sebeb yokdur. Bir kimse, Allah bana yardım eder, çünki, ben haklıyım derse, yakışır. Fekat, nefsim bana yardım eder, çün­ki ben haklıyım diyemez. Çünki, haksız olan egoistin nefsi, dahâ çok istemekde, dahâ azgın saldırmakdadır. Tevekkülün, kendini haksız bilen tarafın işine yarar bir kuvvet olamaması da bir kusûr değildir. İ’timâd-i nefs gibi, kötü maksadlarla kullanmağa elverişli olmadığını gösterir.

Tevekkülde, başkasının yardımına güvenmeyip, yalnız Allaha sığınarak çalışmak inancı bulunduğundan, i’timâd-i nefsden bekle­nilen kuvvetden katkat fazla kuvvet hâsıl olmakdadır. Dinde re­formcuların tevekkülü kötülemeleri, bunu anlayamadıkları için ol­sa gerekdir. Çünki, tevekkül eden kimse, Allaha güvenip de, kendi­si boş oturacak değildir. İ’timâd-i nefs sâhibi de, kendine güvene­rek boş oturmayacağı gibi, ikisi de çalışacak, başkasına güvenmeye­cekdir. Şu kadar var ki, kendine güvenen adam, kimsesizdir. Te­vekkül eden müslimânın, kendi çalışmasından başka, Allahı vardır. Bu tükenmez kaynakdan kuvvet almakdadır. Tevekkül eden müs­limân, hem bütün kuvveti ile çalışmakdadır; hem de, kazancını ken­dinden bilmek gibi hodbinliğe, egoistliğe düşmemekdedir.

İ’timâd-i nefs, kimsenin yardımına güvenmiyerek, fazla kuv­vetle çalışmak olduğuna göre, tevekkül etmek de, böyle çok çalış­mağı, akla ve mantığa uygun şekle sokuyor ve bir tevâzu’la süslü­yor. İ’timâd-i nefsden beklenileni, dahâ edebli ve dahâ kıymetli olarak te’mîn ediyor. Hülâsa, tevekkül, çalışmayıp, boş oturup, herşeyin kendi ayağına gelmesini beklemek değildir. Tevekkül, çalışıp, başarıya kavuşmak için, Allahü teâlâdan yardım istemek­dir.

28 — (Yüksek hakîkatların birçok hurâfeler içinde yok olma­sına, müslimânların kanâ’atkârlığı, tevekkülü ve teslîmiyyeti se­beb olmuşdu. Kanâ’atin tükenmez bir hazîne olduğunu bildiren hadîs öyle anlaşılmış ki, çalışmak lâzım olduğuna bile inanılmıyor) diyor.

Cevâb: Müslimânları, kanâ’at etdikleri için tenbel oldular diye lekelemek, çok haksız bir iftirâdır. Kanâ’at, çalışmayıp tesâdüfen önüne çıkanı kullanmak, başka birşey aramamak demek değildir. Kanâ’at, bileğin emeği, alın teri karşılığı kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek demekdir. Başkasının dahâ çok kazandığını görünce, onu kıskanmamak, onun gibi çok çalış­mak demekdir. Kanâ’at demek, ihtiyâcından fazla kalan kazancını bir yere yığmayıp, islâmiyyetin emr etdiği hayrlı yerlere vermek, fakîrlere, kimsesizlere, hastalara, cihâd edenlere yardım etmek de­mekdir. Kanâ’at, böylece iyi ahlâkın kaynağı olduğu gibi, insana mahrûmiyyetler içinde kaldığı zemân se’âdet te’mîn eden sarsıl­maz bir kal’a gibidir. Şâir diyor ki:

Ey zemân! İnsanlara hücûm ederken, beni de herkes gibi sana­rak üzerime gelme! Bileğimi bükemezsin! Karşında beni yalnız sanma! Arkamda kanâ’at gibi yenilmez bir ordu vardır.

29 — (İslâmiyyetde mezhebler türedi. Îmânda bile ikiye ayrıl­dılar. Eshâb-ı kirâmın izinde gidenlere ehl-i sünnet denildi. Bu yol­dan ayrılanlara, ehl-i bid’at denildi. Ehl-i bid’at de, yedi kısma ay­rıldı. Şimdiki müslimânlar, bu bid’at fırkalarından cebriyye yolunu tutmuşlardır. Ehl-i sünnet olduğunu söyleyenler, insanın elinden birşey gelmez. Herşeyi Allah yaratır. Takdîr ne yolda ise, insan da onu yapar diyorlar. Bunlara göre insan, her bakımdan âcizdir) di­yor.

Cevâb: Reformcu, (Ehl-i sünnet) mezhebi ile Cebriyye fırkası­nı birbirine karışdırıyor. Evet insan, kudret-i ilâhiyye karşısında her bakımdan âcizdir. Fekat, müslimânlar kendilerini âciz, başka­larını kuvvetli bilseydi, o zemân reformcunun birşey söylemeye hakkı olurdu.

30 — (Çocukların zihnindeki anlama ve inceleme hâssasını ve bunları sormasını Osmânlı âilesinde kahhâr ve câhil cevâblarla körletmeyen, öldürmeyen yok gibidir. İnsanların sonsuz bir acz içinde olduğuna, herşeyin Allah tarafından yapıldığına, mezârların Allah ile kulları arasında bir vâsıta, bir şefâ’atçı olduğuna, devlet reîsinin hâkim-i mutlak bulunduğuna inanan ve cinler, periler, vampirler ile dolu rü’yâlar içinde boğulan kara câhiller, çocukları­nın (niçin?)lerine her zemân: Allah yapıyor. Allah böyle takdîr et­miş, çok sorma, sus, günâhdır, küfrdür cevâbını verirler. Din âlim­leri de, millete ibâdetlerin ahlâkî, ictimâ’î fâidelerini anlatmazlar. Yâhud anlatamazlar. Ana-babanın çocuk üzerindeki ezici davra­nışları, âlimlerin islâmiyyeti böyle yanlış anlamalarından ve anlat­malarından olmuşdur. Din, ahlâk, âdetler ve nâmûs üzerinde çocu­ğun düşünmesi, sorması yasakdır. Böylece çocuklarda tevekkül ve teslîmiyyet, irâdenin çökmesi, kararsızlık ve bunların netîcesinde, seciyyesizlik ve şahsiyyetsizlik hâsıl olmakdadır. Bunların hepsi ise, mağlûb olmak için ve kötü huyların yerleşmesi için elverişli se­beblerdir) diyor.

Cevâb: Dinde reformcunun yazdığı fenâlıkların hepsi dönüp dolaşıp dîne ve dînin dahâ ziyâde kazâ ve kader bilgisine ve din bil­gilerinde süâl sorulamıyacağına yükletilmekdedir.

Mezârların Allahü teâlâ ile insanlar arasında bir vâsıta olması fikrini ileri sürerek, islâmiyyeti ve din âlimlerini suçlamak hiç doğ­ru değildir. İslâm âlimlerinin hepsi, bu fikri red etmekdedir. Ehl-i sünnet âlimleri, müslimânları Allahdan başka kimseye tapınmak­dan söz birliği ile men’ etmişlerdir. Allahü teâlâ ile kulları arasın­da ölülerin hattâ dirilerin vâsıta olması, müslimânlıkda değil, hı­ristiyanlıkda vardır. Papasların para karşılığında her günâhı afv edeceklerine inanıyorlar. [İslâmiyyetde hiçbir âlim, hiçbir velî, hiçbir Peygamber kimsenin günâhını afv edemez. Her müslimân günâhlarının afv edilmesi için, Allahü teâlâya kendisi düâ eder, yalvarır. Allahü teâlâ, sevdiği kullarının düâlarını kabûl edeceğini bildirdi. Bunun için, müslimânlar, Allahü teâlânın sevdiği kulları­nın dirilerine ve ölülerine yalvararak kendileri için düâ etmelerini isterler.] Bunu müslimânlara yükleyip seciyyesizlik diyorlar da, hı­ristiyanlarda bulunduğu hâlde, Avrupalılara neden seciyyesiz de­miyorlar? Son zemânlarda ilerici âilelerde alafranga yetişdirilen çocuklarda, o beğenilmeyen din terbiyesi olmadığı hâlde seciyye­sizlikleri, ahlâksızlıkları gazete sütunlarını doldurmakdadır. Ço­cukları hoş tutmak ve sıkıntıya düşürmemek, onları tenbelliğe alış­dırmak yolundaki âdetlerimizin zararını da islâmiyyete yüklemek çok insâfsızlıkdır. Çünki, islâmiyyetde baba, âkıl ve bâliğ olan ço­cuğunu beslemeğe mecbûr değildir. Onun çalışıp kazanması lâzım­dır. Bunun için, her baba, çocuğuna ilm, edeb öğretdiği gibi, san’at öğretmeğe de mecbûrdur.

İnsanların yapdığı işlerde, irâdelerinin te’sîrini bildirmek bakı­mından, başlıca üç yol vardır: (Mu’tezile) fırkası, (Cebriyye) fırka­sı, (Ehl-i Sünnet) fırkası.

Mu’tezile mezhebine göre, Allahü teâlâ insanlara kudret ve irâ­de vermişdir. İnsanlar bütün işlerini kendileri yaratır. (Kul, fi’linin hâlıkıdır) derler. Kolun titremesi, kalbin atması kendiliğinden olu­yor. Fekat kolu kaldırmağı, ayağın yürümesini insan yaratıyor de­diler. İnsan, istekli işlerini kendi yaratmasaydı, Allahü teâlânın iyi­liklere mükâfât, kötülüklere azâb yapması adâletsizlik olurdu, de­diler. Böyle inanışlarına vesîka olarak, (Allahü teâlâ insanlara zulm etmez. İnsanlar kendilerine zulm ediyorlar) ve (Yapdıkları­nın cezâsıdır) meâlindeki âyet-i kerîmeleri öne sürüyorlar.

Cebriyye fırkasında olanlar ise diyor ki, (Bütün olacak şeyleri kalem ezelde yazdı ve sonradan değişdirilmemesi için mürekkebi de kurudu. Herşey ezelde takdîr olunmuşdur. Allahü teâlânın il­minde olanlar ve ezelde takdîr etdiği herşey, öylece hâsıl olacak­dır. Bunu kimse değişdiremez dediler. Ra’d sûresi onsekizinci âye­tinde, (Allah herşeyin hâlıkıdır) buyuruldu. İnsanı yaratan, insana kudret ve irâde veren ve insanın bütün işlerini yaratan odur) dedi­ler.

Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî “rahmetullahi aleyh” (Mektû­bât)ının ikinci cildi seksenüçüncü mektûbunda buyuruyor ki: Cebriyye fırkasından olanlar, insanda irâde ve ihtiyâr, ya’nî seç­mek ve dilemek yokdur dediler. İnsan her işini yapmakda mec­bûrdur. İnsan, rüzgârla sallanan ağaca benzer. İnsan bir işi yapdı demek doğru değildir. Her işini Hak teâlâ yapar dediler. Bu söz­leri küfrdür. Böyle inanan, kâfir olur. Bunlara göre, insanın iyi iş­lerine sevâb verilir. Kötü işlerine azâb yapılmaz. Kâfirler ve günâh işleyenler ma’zûrdur. Suçlu sayılmazlar ve cezâ görmezler. Çünki bu kötülükleri, onlar yapmıyor, Allah yapıyor. İnsanlara zorla yapdırıyor diyorlar. Bu sözleri de küfrdür. Sâffât sûresinin yirmi­dördüncü âyetinde meâlen, (Onlar inanışlarından ve yapdıkların­dan sorulacaklardır) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, Cebriyye fırka­sında olanlara, yetmiş Peygamberin la’net etdiği bildirilmişdir. Bu sözlerin yanlış olduğunu aklı olan herkes kolayca anlar. Elin titre­mesi ile, eli istekle kaldırmak başka olduğu meydândadır. Elin tit­remesi, insanın dilemesi ile değildir. Eli yukarı kaldırmak ise, insa­nın istemesi ve dilemesi iledir. Cebriyye fırkasının yanlış yolda ol­duğu, âyet-i kerîmelerden açıkça anlaşılmakdadır. Ahkâf sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Yapmış oldukları iyiliklerin karşılı­ğını görürler) buyuruldu. Kehf sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (İstiyen inanır, istiyen inanmaz. Biz, zâlimler [ya’nî inan­mayanlar] için ateş hâzırladık) buyuruldu. Nahl sûresinin otuzü­çüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ onlara zulm etmedi. Onlar [küfr ederek ve günâh işliyerek] kendilerine zulm etdiler) buyurul­du. İnsanlarda ihtiyâr etmek, seçmek kuvveti bulunmasaydı, Alla­hü teâlâ bu âyet-i kerîmede, (Onlar, kendilerine zulm eyledi) de­mezdi. Çok kimseler Cebriyye fırkasına uyarak, insanlar dilediğini yapamaz, diyor. Günâh işlemeğe mecbûr olduklarını, zorla günâh işlediklerini söylüyorlar. Kendilerini özrlü, suçsuz gösteriyorlar. Hâlbuki, Allahü teâlâ, emrleri ve yasakları yapabilecek kadar in­sanlara ihtiyâr ve kuvvet vermişdir. Kalbin atması ile insanın yürü­mesi elbette başka başka hareketdir. Kalbin atması insanın elinde değildir. Fekat insan, isterse yürür, istemezse yürümez. Allahü te­âlâ, kerîm olduğu, merhameti çok olduğu için, güçleri yetişmeyen şeyleri insanlara emr etmemişdir. Yapabilecekleri şeyleri istemiş­dir. Bekara sûresinin son âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ kullarına, yapabilecekleri şeyleri emr etmişdir) buyuruldu. Cebriyye fırkası­na çok şaşılır ki, kendilerini dinlemiyenlere, kendilerine sıkıntı ve­renlere güceniyorlar, onlara karşı koyuyorlar. Çocuklarını terbiye etmek, yetişdirmek için dövüyorlar. Yabancı erkekleri kendi ka­dınlarına, kızlarına yaklaşdırmıyorlar. Böyle yapanların canını ya­kıyorlar. Bunlar ma’zûrdur, mecbûrdurlar diyerek göz yummuyor­lar. Fekat, âhiret işlerine gelince, bizim elimizde birşey yokdur, herşeyi Allah yapıyor diyerek, islâmiyyetin yasak etdiği kötülükle­ri sıkılmadan yapıyorlar. Emrleri, ibâdetleri yapmakdan kaçıyor­lar.

İnsanlarda dilemek, istemek yokdur derken, her diledikleri kötülüğü yapıyorlar. Tûr sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Al­lahü teâlânın azâb yapacağı gün elbette gelecekdir. Onu kimse ön­leyemez) buyuruldu. Bir deliyi kendi evlerinde görseler veyâ bir günâh işlediğini görseler, aklı yokdur, ihtiyârı yokdur diyerek ses çıkarmazlar. Fekat aklı başında olan kimseler suç işleyince, cezâ­sını verirler. Demek ki buna, ihtiyârı olduğu için, isteyerek yapdı­ğı için, cezâ veriyorlar. Cebriyye fırkası, insanlarda ihtiyâr yokdur dediği için ve Mu’tezile fırkası ise kazâ ve kadere inanmadıkları için, doğru yoldan sapdılar. Bid’at ehli oldular. Dalâlete düşdüler. İkisinin arasında kalan doğru yolu bulmak, (Ehl-i sünnet) âlimle­rine nasîb oldu. İşitdiğimize göre, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rah­metullahi teâlâ aleyh”, imâm-ı Ca’fer Sâdık “radıyallahü anh”dan sordu ki, Ey Resûlullahın torunu! Allahü teâlâ, işleri kulların ar­zûlarına bırakmış mıdır? Cevâbında buyurdu ki, Allahü teâlâ, Rab olmak, yaratıcı olmak sıfatını kullarına bırakmaz. İmâm-ı a’zam yine sordu: İşleri kullarına zorla mı yapdırır? Cevâbında zorla yapdırmaz. Kulların arzûlarına da bırakmaz. İkisi arasıdır dedi. En’âm sûresi yüzkırksekizinci âyetinde meâlen, (Müşrikler diyeceklerdir ki, eğer Allahü teâlâ dilese idi, biz ve babalarımız müşrik olmazdık, kendiliğimizden birşeyi harâm etmezdik) buyu­ruldu. Bu âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, kâfirler ve müşrikler, Allah bizim küfr ve şirk yapmamızı dilemiş diyorlar. Allahü teâlâ, onların bu sözlerini, behânelerini kabûl etmeyecekdir. Böyle söz­leri, câhil ve ahmak olduklarını göstermekdedir.

Süâl: Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în” bildirdiğine göre, hayr ve şer, herşey Allahü teâlânın takdî­ri ve dilemesi iledir. Buna göre, kâfirlerin küfrü de, Hak teâlânın dilemesi ile olmuyor mu? Bunların özrleri, haklı değil mi? Bu söz­leri niçin kabûl edilmiyor?

Cevâb: Kâfirler, bu kötü hâle zorla düşmüş olduklarını, ma’zûr olduklarını söylemiyorlar. Bunlar, küfrü ve günâhları suç bilmi­yorlar. Bunların kötülüğünü kabûl etmiyorlar. Allahü teâlâ, dile­diği herşeyi sever, beğenir, eğer sevmeseydi dilemezdi, diyorlar. Bizim şirkimizi, küfrümüzü ve yapdıklarımızı kendisi dilemekde ve yapdırmakdadır. Onun için hepsini beğenir, sever. Bunları ya­panlara azâb etmez diyorlar. Yukarıdaki âyet-i kerîmenin sonun­da meâlen, (Bu kâfirler sana inanmadıkları gibi, dahâ önce gelmiş olanlar da, Peygamberlerine inanmadılar. Bunun için azâbımızı tatdılar. Onlara söyle ki, yanınızda kitâb ve sened gibi sağlam bil­giniz varsa, onu bize gösteriniz. Fekat siz, uyduruyor, yalan söylü­yorsunuz) buyuruldu. Hak teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde ve bütün Pey­gamberlerinin kitâblarında küfrün çirkin olduğunu ve hiç beğen­mediğini bildiriyor. Kâfirlerin mel’ûn olduğunu ve rahmetine ka­vuşamayacaklarını ve sonsuz azâb çekeceklerini haber veriyor. Bu sözlerinin câhillik olduğunu bildiriyor. Çünki, bir şeyi yapmak is­temek, o şeyi sevmek olduğunu göstermeyebilir. Küfrü ve günâh­ları elbette Allahü teâlâ dilemekdedir. Çünki, Onun dilemediği bir şeyi kimse yapamaz. Bunları dilemekde ise de, râzı değildir, beğenmez. Böyle olduğunu, Kur’ân-ı kerîm açıkça bildirmekde­dir. Kâfirlerin bu sözleri, Cebriyye fırkasının inanışına uygundur. İhtiyârları, ya’nî seçip yapma hakları olmadığını söylemişlerdir. Allahü teâlâ da, bu sözlerini reddetmiş, yüzlerine çarpmışdır. Çün­ki, böyle inanmanın yanlış olduğu yukarıda bildirildi.

Kâfirlerin bu sözleri, belki de alay etmek içindir. İnançlarını bildirmek için değildir. Çünki kendi işlerini kötü bilmiyorlar. İyi birşey yapdıklarına inanıyorlar. Bu işleri, Hak teâlâ beğeniyor, se­viyor diyorlar.

Süâl: İnsanların her işi, Hak teâlânın dilemesi ile olmakdadır. Hayr ve şer ezelde takdîr edilmiş, yazılmışdır. Böyle olunca, insa­nın ihtiyârı, seçme hakkı kalır mı? Herkesin, ezelde takdîr edilmiş olan iyi ve kötü şeyleri yapması lâzım gelmez mi?

Cevâb: Ezeldeki, ya’nî sonsuz öncelerdeki takdîr, (Filân kimse, kendi isteği ile filân işi yapacakdır) şeklindedir. Görülüyor ki, ezel­deki takdîr, insanda ihtiyâr, ya’nî seçmek hakkı bulunmadığını de­ğil, ihtiyârın bulunduğunu göstermekdedir. Ezeldeki takdîr, insan­larda ihtiyâr bulunmadığını gösterseydi, Hak teâlânın da, her gün yaratdıklarında, yapdıklarında ihtiyârsız olması, mecbûr olması lâ­zım gelirdi. Çünki, Allahü teâlâ da, herşeyi, ezeldeki takdîre uygun olarak yaratmakdadır. Allahü teâlâ muhtârdır. Diler, seçer, diledi­ğini ve seçdiğini yaratır. Seksenüçüncü mektûbun tercemesi bura­da temâm oldu.

Ehl-i sünnet mezhebi, mu’tezile ile cebriyye arasındadır. Ehl-i sünnete göre, insan kendi işlerinin hâlıkı olmadığı gibi, bu işleri yapmağa mecbûr da değildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetul­lahi teâlâ aleyhim ecma’în” sözlerini biraz açıklıyalım: Dîn-i islâm­da ve semâvî olan bütün dinlerde herşey, her iş Allahü teâlânın takdîri ile, irâdesi ile hâsıl oluyor. Fekat, insan bir işin ezelde nasıl takdîr edildiğini bilmediği için, Allahü teâlânın emrine uyarak ça­lışması lâzımdır. Kazâ ve kader, insanın çalışmasına mâni’ değildir. İnsanlar, kazâ ve kaderi, bir işi yapmadan önce değil, yapdıkdan sonra düşünmelidir. Hadîd sûresinin yirmiikinci âyet-i kerîmesin­de meâlen, (Dünyâda olacak herşey, dünyâ yaratılmadan evvel ezelde Levh-i mahfûza yazılmış, takdîr edilmişdir. Bunu size bildi­riyoruz ki, hayâtda kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve ka­vuşduğunuz kazançlardan, Allahın gönderdiği ni’metlerden mağ­rûr olmayasınız. Allahü teâlâ kibrlileri, egoistleri sevmez) buyu­ruldu. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, kazâ ve kadere îmân eden bir kimse, hiçbir zemân ye’se, ümmidsizliğe düşmez ve şımar­maz. Kazâ ve kadere inanmak, insanın çalışmasına mâni’ olmaz. Çalışmasını kamçılar. (Çalışınız! Herkes, kendisi için takdîr edil­miş olan şeylere sürüklenir) hadîs-i şerîfi de, insanın çalışmasının; kazâ ve kaderin nasıl olduğunu göstereceğini, çalışmak ile kazâ ve kader arasında sıkı bir bağlılık bulunduğunu bildirmekdedir. Bir adamın iyilik için çalışması, bu adam için ezelde iyilik takdîr edil­miş olduğunu göstermekdedir. Çünki herkes, kendisi için ezelde takdîr edilmiş olan işleri yapmağa sürüklenir.

Kazâ ve kadere inanmak ve bütün hayrları ve şerleri cenâb-ı Hakdan bilmek, müslimânlar için nasıl bir vazîfe ise, hayrlı işleri yapmak ve şer olan, fenâ olan işlerden kaçınmak için çalışmak da, vazîfedir. Allahü teâlânın, bir şeyin nasıl olacağını, olmadan evvel bilmesi ve o bilgisine göre takdîr ve irâde buyurması, insanlara cebr etmek olmaz. Çünki, kulların irâde ve ihtiyârlarını nasıl kul­lanacağını da ezelde biliyordu. Bu bilmesi ve takdîr etmesi, kulla­rın arzûlarına, irâdelerine zıd değildir. Cenâb-ı Hakkın ezelde bil­mesi, işlerin olmasına veyâ olmamasına bir te’sîr yapmıyor. (İlm, ma’lûma tâbi’dir) sözü de, ilmin işlere te’sîr etmeyeceğini anlat­mak için söylenmişdir.

Bir insan, iyi veyâ kötü bir iş yapar. Allahü teâlâ, ezelde ya’nî çok önceden, o işin yapılacağını bilmiş ve bildiğine göre takdîr ey­lemişdir. Allahü teâlânın takdîri yerini bulacakdır ve bu takdîre se­beb olan ilmi de yanlış çıkmayacakdır. Görülüyor ki, insan bu işi yapmakda mecbûr olmuş değildir. Allahü teâlâ, bu kimsenin o işi kendi irâdesi ile, arzûsu ile yapacağını ezelde bilmişdir. Kulun ihti­yârı, ya’nî irâdesi, ezeldeki kazâ ve kaderin sebebi olmakdadır. Bundan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ, o işin yapılacağını ezelde bil­diği ve öylece takdîr etdiği için, insan o işi yapmağı irâde edecek değildir. İnsanın irâdesini, o işi yapmağa kullandığı için, ya’nî o işi yapmak isteyeceğini Allahü teâlâ ezelde bildiği için takdîr eylemiş­dir.

İnsanın bir işi yapmasına ilk sebeb, onun kendi irâde ve ihtiyâ­rıdır. Kulun kendi arzûsu ile yapdığı bir işi, Allahü teâlâ ezelde takdîr etmiş ise de, o insanın irâdesi ve ihtiyârı da, ezelî ve belki takdîrden önce ilm-i ilâhîdedir. Böyle olduğu için, ezeldeki takdîr, kulun irâde ve ihtiyârına yardım etmiş olur. Kul kendi kendine birşey yapamıyacağı, herşeyi Allahü teâlânın yaratması lâzım ge­leceği için, kulun bir işe olan irâdesini Cenâb-ı Hak, kendi takdîri ile yapdırmakdadır. İşte Ehl-i sünnet, burada mu’tezileden ve on­ların yolunda olan şî’îlerden ayrılmakdadır. Onlar (Cenâb-ı Hak, insanları yaratır ve kendilerine kudret ve irâde verir, ötesine karış­maz) diyorlar. Ehl-i sünnet ise, (Cenâb-ı Hak, sizin ve vücûde ge­tirdiğiniz işlerinizin hâlıkıdır) meâlindeki âyet-i kerîmeye uygun olarak, kulların her hareketi, her işi, Cenâb-ı Hakkın halk ve îcâd etmesi ile ve kuvvet vermesi ile, yapdırması ile hâsıl oluyor, diyor. Cenâb-ı Hakkın yaratması, insan irâde ve ihtiyârını kullandıkdan sonra oluyor. İşin irâde-i cüz’iyye ve kesb denilen bu kısmı insana âid olup, bunu Allahü teâlâ halk ve îcâd etmez. Çünki bu, bir var­lık değildir. Halk ve îcâd, hâricde var olan şeylerde olur.

İlm-i ilâhînin, kulların ilmine benzemeyip, hep doğru çıkması lâzımdır. İlm-i ilâhînin hep doğru çıkması, Cebriyyeyi ve reformcu­ları şaşırtmış, ilm-i ilâhînin, kulların işlerine hâkim ve müessir ol­duğunu sanmışlardır. İlm-i ilâhînin hiç şaşmaması, ilmlikden çıka­rak cebre dönmesine sebeb olmaz. Talebesinin imtihânında kaza­namıyacağını önceden bilen mu’allimin bu bilgisi, imtihânını vere­miyen talebesi için, bir cebr ve zulm olamaz. Allahü teâlâ, ileride olacak herşeyi ezelde biliyor. Herşeyin bu bilgiye uygun olarak ol­ması, insanın irâde ve ihtiyârının yok olduğunu göstermez. Çünki, Allahü teâlâ kendi yaratacaklarını da, ezelde biliyordu. Elbette bu bilgisine uygun yaratacakdır. Bu bilgisine elbette uygun yaratması, onun irâde ve ihtiyârının yok olduğunu göstermiyeceği gibi, insan­ların irâde ve ihtiyârını inkâr etmek de doğru olmaz.

İnsan birşey yapacağı zemân, önce bunu ihtiyâr eder, seçer, irâ­de eder, ister. Sonra yapar. Bundan dolayı, kullar, iş yapmakda mecbûr değildir. İster yapar. İstemezse yapmaz.

İnsanın bir işi yapmak istemesi için, önce bu işi görerek, işite­rek, düşünerek hâtırlaması, kalbine gelmesi lâzımdır. İnsan, kalbi­ne gelen birşeyi ister veyâ istemez. Meselâ, ben bir şeyi fâideli bu­lurum, yapmak isterim. Siz de lüzûmsuz görür, yapmak istemezsi­niz. İşlerinde hür olduğunu söylediğiniz insanların iş yapmağı ön­ceden kalbine getiren, fâideli, lüzûmlu olup olmadığını bildiren kimdir? Bendeki düşünce, sizde niçin hâsıl olmaz? Hâsıl oldu ise, size niçin lüzûmlu görülmez? İşte bu çeşidli sebebler, insanın elin­de değildir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçı (İnsanlar irâdeli işlerinde hür iseler de, irâde ve ihtiyârlarında hür değil, mecbûrdur) demişlerdir. İmâm-ı Gazâlî hazretleri, (İstediğimi ya­parım) diyen bir adama, (istediğini isteyebilir misin?) demişdir. Kur’ân-ı kerîmde Dehr sûresindeki âyet-i kerîmeye, Ebül-Hasen-i Eş’arî hazretleri, (Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini istersiniz!) ma’nâsını vermişdir. Kazâ ve kader bilgisi üzerinde (Se’âdet-i Ebe­diyye) kitâbının, ikinci kısm, dördüncü ve 47, 48, 49 ve 50. ci mad­delerinde geniş bilgi vardır. Lütfen oradan okuyunuz!

Kasas sûresinin altmışsekizinci âyetinde meâlen, (Rabbin, ken­di istediğini yaratır. Yalnız O ihtiyâr eder, seçer. Onların irâde ve ihtiyârları yokdur) ve Enfâl sûresi yirmidördüncü âyet-i kerîme­sinde meâlen, (Muhakkak biliniz ki, Allahü teâlâ, insan ile kalbi arasına girer) ve Kasas sûresinin ellialtıncı âyet-i kerîmesinde me­âlen, (Sen sevdiğini doğru yola getiremezsin. Allahü teâlâ diledi­ğini doğru yola götürür) ve En’âm sûresinin yüzonbirinci âyetinde meâlen, (Biz onlara gökden melekleri indirsek ve karşılarında ölü­leri konuşdursak ve her istediklerini onlara versek, biz dilemedik­çe yine îmân etmezler) ve bu sûrenin yüzyirmibeşinci âyetinde me­âlen, (Allahü teâlâ kime hidâyet etmek isterse, onun göğsünü islâ­miyyet için genişletir. Dalâletde bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki, oraya hakîkatin girebilmesi, sâ­hibinin göke çıkması gibi mümkin değildir) ve Hûd sûresinin otuz­dördüncü âyetinde meâlen, (Ben size nasîhat etmek istesem bile, Cenâb-ı Hak dalâletde kalmanızı dilemiş ise, size fâidesi olmaz) buyuruldu. Kazâ ve kadere inanmayan mu’tezile fırkası ile bunla­rın izinde gidenler, bu âyet-i kerîmeler karşısında şaşırıp kalmak­dadırlar.

Hadîs-i şerîfde, Mûsâ aleyhisselâm ile Âdem aleyhisselâmın kazâ ve kader üzerindeki konuşmaları uzun bildirilmişdir. Bu ha-dîs-i şerîf, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının, ikinci kısm, ellinci mad­desinde geniş yazılıdır.

İnsan irâdesinin de, cebre doğru sürüklendiğini gösteren bu ve­sîkalar yanında, insanı işlerinde sorumlu tutacak bir hürriyyete mâlik olduğu da meydândadır. Dünyânın her yerindeki mahkeme­ler, hattâ her insanın vicdânı, bir can yakanın, bir zâlimin afv edil­mesini istemez. Cebriyye mezhebinde olan koyu bir müteassıb bi­le, kendisine haksız saldıran bir adama kızmakda, hattâ ona karşı­lık yapmakda kendini haklı bulur. Şâirin biri diyor ki: (Kazâ ve ka­derin işkencelerine bile râzı olduğunu söyleyen cebriyye fırkasın­daki birinin ensesine bir tokat vur! Ne yapıyorsun diyecek olursa, kazâ ve kader böyle imiş de! Bakalım sana hak verir mi?)

Dünyâdaki bütün adâlet kanûnları ve ahlâk prensibleri, Kur’ân-ı kerîmden alınmışdır. Meselâ Zilzâl sûresinin yedinci ve sekizinci âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Zerre kadar iyilik yapan, onun mükâfâtına, zerre kadar kötülük yapan da, onun karşılığına kavuşur) buyuruldu. Bu da, adâlet-i ilâhiyyesini tasdîk etmekde ve kuvvetlendirmekdedir.

En’âm sûresinin yüzkırksekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahü teâlâya başkalarını ortak edenler, Allah istese idi, biz müşrik olmazdık dedikleri zemân, onlara, hüccet-i bâliğa Allahın­dır. Allahü teâlâ istese idi, hepinize hidâyet ederdi, diye cevâb ver!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, müşriklerin (Allah istese idi, biz müşrik olmazdık) sözlerini red etmiyor. Onların bu sözlerindeki bozukluk, yanlışlık, (Allah dilediği için suçlu olduklarını) bildikle­rinde değildir. Bu sözü Peygamberleri susdurmak için ve kendile­rini suçlu olmakdan kurtarmak için söylemelerindedir. Çünki, Al­lah istese idi müşrik olmazdık sözleri doğrudur. Nitekim, bu âyet-i kerîmede, meâlen (Allahü teâlâ istese idi, hepinizi doğru yola gö­türürdü) buyuruldu. En’âm sûresindeki yüzyedinci âyet-i kerîme­de meâlen, (Allahü teâlâ istese idi, onlar müşrik olmazlardı) buyu­ruldu. Müşriklerin bu sözleri doğru ise de, bu sözü Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” susdurmak için söylemeleri çirkin olmakda ve azarlanmakdadırlar. Çünki Allahü teâlânın, emr etdi­ği şeylerin hepsini irâde etmiş olması lâzım olmadığı gibi, yasak et­diği şeylerin hepsini irâde etmemiş olması da lâzım gelmez. Ya’nî Allahü teâlâ, dünyâda olacak herşeyi ezelde irâde etmişdir. Bunla­rın içinde, kendinin yasak etdiği, râzı olmadığı şeyler de vardır. İrâ­de etmek, ya’nî istemek başkadır, râzı olmak, beğenmek başkadır. Bu ikisini birbiri ile karışdırmamalıdır. Görülüyor ki, Allahü teâlâ, bir işin yapılmasını irâde etdiği hâlde, insanların o işi yapmasını ya­sak etmiş olabilir.

(Beled) sûresinin sekizinci âyeti ve (Veşşemsi) sûresinin seki­zinci âyeti de, Allahü teâlânın insanlara maddî ve ma’nevî kuvvet verdiğini ve iyi ve fenâ yolları ayırdığını ve mes’ûliyyetin insana âid olacağını açıkça anlatmakdadır.

Görülüyor ki, insan bir bakımdan fâil-i muhtârdır. Her işinden dünyâda da, âhiretde de mes’ûldür. Fekat, insanın ihtiyârını ve irâ­desini kendi hâline bırakmıyan bir irâde-i külliyye vardır. İnsan, kendisinin kâdir veyâ âciz olduğuna karar verememekdedir. Bu soruyu çözmek çok güçdür. Dünyâda eşi bulunmaz bir bilmecedir dense yeridir.

Yukarıda geçen, (Siz yalnız Allahü teâlânın dilediğini arzû edersiniz) meâlindeki âyet-i kerîmeye, Ebû Mensûr Mâtürîdî haz­retleri şöyle ma’nâ vermekdedir: (Allahü teâlânın irâdesi, sizin irâdenizle berâberdir. Siz irâde edince, Allahü teâlânın irâdesini hâzır bulursunuz). Eş’arî mezhebine göre, âyet-i kerîme, Allahü teâlânın irâdesini bizim irâdemizle birleşdirmiyor. Bizim irâdemi­zi Allahü teâlânın irâdesine bağlıyor. İnsanlardan, iyi şeyleri irâde etmeleri isteniyor. Böyle irâdelerinin, irâde-i ilâhiyyeden kuvvet alabileceğini söyliyor. Kulun her işi gibi, irâdesi de, cenâb-ı Hak-kın izn vermesine muhtâcdır, diyor. Bir âyet-i kerîmenin meâl-i şerîfinin (Onlar için irâde ve ihtiyâr yokdur) olduğunu yukarıda bildirmişdik. Kureyş kâfirleri, (Şu Kur’ân, Mekkenin veyâ Medî­nenin ileri gelenlerinden birine indirilseydi) diyorlardı. Bu âyet-i kerîme, insanlarda, kimin Peygamber olacağını seçmek irâdesinin bulunmadığını bildirmekdedir. (Allahü teâlâ, insan ile kalbi arası­na girer) meâlindeki âyet-i kerîme de, Beydâvî tefsîrinde bildirildi­ği gibi, Allahü teâlânın, kalblerdeki en gizli şeyleri gördüğünü, bil­diğini anlatmak için gönderilmişdir.

Âdem aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâmın konuşmalarını ve Âdem aleyhisselâmın kazandığını bildiren hadîs-i şerîfe gelince: Ehl-i sünnet âlimlerine göre “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în”, Âdem aleyhisselâmın beğenilmeyen işinde, kesb, kazâ ve kader ve tevbe bir araya toplandı. Tevbe ile kesb birleşince, iki zıd elektrik yükü gibi, birbirlerini yok etdiler. Ortada yalnız kader kaldı. Kazâ ve kader için de, kimseye birşey denilemiyeceğini bil­diriyorlar. Âdem aleyhisselâmın yapdığı işin kendine olan tarafı tevbe ile düzeldikden sonra, evlâdına olan tarafı, ya’nî insanların yeryüzünde yaşamalarına sebeb olması, insanlar için bir kader-i ilâhîdir.

Yukarıda geçen âyet-i kerîmelerde işlerin yalnız Allahın irâde­si ile olacağının bildirilmesi de, kaderin kazâ hâlini aldığı hâller içindir. İnsanlar, kendi irâdeleri ile kaderdeki işleri yapmağa baş­lar. Allahü teâlâ da bunları irâde etdikden sonra, iş kazâ hâlini alır. Ya’nî meydâna gelir. İşte kaderdeki işler, kazâ hâline gelince, in­sanların irâdesi artık bunu değişdiremez. Se’âdet veyâ felâket geri dönemez. (Yasîn) sûresinin, (Onların önlerine ve arkalarına sed çekdik. Gözlerini perdeledik. Artık görmezler) meâlindeki âyet-i kerîmesi ile Bekara sûresinin baş tarafındaki (Allahü teâlâ onların kalblerini mührledi. Kulaklarını ve gözlerini perdeledi) meâlinde­ki âyet-i kerîme, bu hâli haber vermekdedir. Bu âyet-i kerîmeler, ayrıca gösteriyor ki, kendilerini herhangi bir sûretle, Allahü teâlâ­ya sevdirenler himâye edilir ve dahâ çok hidâyete kavuşdurulur. Gadab-ı ilâhîye sebeb olanlar da, kötü işlerinde terk edilirler. Pek nâzik ve ince işler, bu sevgiye veyâ gadaba sebeb olabilir. Bunun için, insanın Allahına karşı çok uyanık olması lâzımdır. Kaderde bulunan işler, kazâ hâline gelmeden önce, insan dış etkilerin baskı­ları altında kalsa bile, irâde ve ihtiyârı elindedir.

İnsanlar irâde sâhibidir. Düşüncelerinde ve hareketlerinde hürdür. Fekat, düşünceleri ve işleri, bir sebebe bağlıdır. Bu sebeb­ler insanı hür olmakdan çıkarmaz. Çünki, bu sebebler olmadan da, irâde sâhibidirler ve sebebsiz olarak da irâde eder ve yaparlar. Se­bebler varken, insan istemezse, iş çok zemân olmaz. Sebeblerin bulunması, işin yapılmasını îcâb etdirseydi, Allahü teâlânın da irâ­de ve ihtiyârı bozulurdu. İnsan bir işi yapıp yapmamağı irâde etme­den önce, zihninde düşünür, tartışır. Hangi taraf ağır gelirse, onu irâde eder. Bir satıcı ençok para veren müşteriye satar. Bu müşte­ri, malı satıcıdan cebren alamaz. Satıcı çok para veren adama sat­mağa mecbûr gibidir. Biri çıkıp da, az para verene satamazsın di­yerek kızdırırsa başka düşünceler ve yeni tartışmalarla, buna sat­mağa da mecbûr olabilir.

Allahü teâlâ, gönderdiği dinler ile, insanlara iyi ve kötü işleri ve bunlara karşılık olan ni’metlerini ve azâblarını bildirerek, kulların irâdelerine sebebler hâzırlamakla berâber insanların zihnlerinde, onları iyi ve kötü yollara sevk edebilen ve birbiri ile tartışmakda, çekişmekde bulunan sebebler, düşünceler de yaratmışdır. Allahü teâlânın bildirdiği ve zihnde yaratdığı sebeblerin çatışmasından, iyilik tarafı ağır basarsa, insan iyi tarafı irâde eder. Meselâ bir me’mûr, iyi çalışmasını îcâb etdiren kanûn ve nizâmları bilirken, kanûna uymazsa, meselâ rüşvet alırsa, vicdânında kanûnun yasağı­na karşı ağır basan bir sebeb, bu yolsuzluğu yapmağa onu zorla­mışdır. Yapılmayacak bir işi, dayanamamış, yapmışdır. Para teklîf edilmesi ve Allahü teâlânın zihnde yaratdığı para sevgisi, rüşvet al­mak irâde ve ihtiyârına mecbûr etmiş ise de, kanûn bunu iyi karşı­lamaz.

Hükûmet kanûnları gibi, din ve ahlâk kanûnlarını koyarak, on­lara uymağı sıkı emr eden Allahü teâlânın, öte yandan hep kötü­lük isteyen nefs-i emmâreyi insanlarda yaratması, hükûmetin me’mûru tecribe için el altından rüşvet göndermesine, me’mûrun da, yaman bir imtihân geçirmekde olduğunu anlayarak dikkatli ve uyanık olması îcâb etmesine benzer.

Aklları yoran, fikrleri yıpratan bu ince bilgileri, din âlimleri, müslimânların başına belâ etmemişdir. Âlimler incelemişler ve binlerle kitâb yazmışlardır. Dinde reformcuların, çocukların sor­malarına, incelemelerine hak verip de, din âlimlerinin incelemele­rini ve yazmalarını kötülemelerine şaşılır.

Tabî’iyyecilerden bir kısmı ve komünistler, herşeyi tabî’at yapı­yor dedikleri hâlde, bu gizli kuvveti anlıyamıyorlar. Herşeyin gizli bir kuvvet altında yapıldığına inanmak, müslimânlar için, niçin bir suç olsun?

Kazâ ve kader bilgisinde, şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî haz­retleri, başka bir yol tutmuşdur. Bağdâd Müftîsi Şihâbüddîn Mah­mûd Âlûsî de, bu yolda yürümüşdür. Bunlara göre, hayr ve şerri irâde etmek, insanın bir özelliğidir. Bu özellikleri, Allahü teâlâ ya­ratmaz. Meselâ: Allahü teâlâ, elmayı elma yapmadı, yalnız onu ya­ratdı derler. Son söz olarak deriz ki, Ehl-i sünnet âlimlerine göre, (İnsan birşeyi irâde edince, Allahü teâlâ da irâde ederse, o şeyi ya­ratır. İnsanın her işi, bu iki irâde ile hâsıl olmakdadır. Birinci irâ­deye göre, insan mes’ûldür. Fekat işler ikinci irâde ile meydâna gelmekdedir.)

Dinde reformcuların dediği gibi, islâm âlimlerinin kazâ ve ka­der üzerinde çok kitâb yazmaları, vehmler, hayâller ve hurâfeler­le uğraşmak değildir. İlm üzerine dayanan incelemelerdir. Cinle­rin, perilerin, vampirlerin hayâllerini karışdırmışlar demeleri de, islâm âlimlerine karşı büyük bir iftirâ ve saygısızlıkdır. Kadınlar­da, câhillerde, çocuklarda çok bulunan bu hayâllerin ve efsânele­rin geldiği yer, islâm âlimlerinin kitâbları değil, Avrupadan, Ame­rikadan gelen hayâllerle, cinâyetlerle doldurulmuş olan romanlar ve filmler ve yehûdî ve hıristiyanların bozuk inançları olsa gerek­dir.

Evet, cin vardır. Buna inanmak lâzımdır. Fekat, vehmleri, ha­yâlleri cin sanmak yanlışdır.

Müslimânların kazâ ve kadere inanmasını, çalışmağa, ilerleme­ğe mâni’ gibi göstermeğe kimsenin hakkı yokdur. Bu iftirâlar, ko­münistlerden ve masonlardan sızıp gelmekdedir. Kazâ ve kadere îmân, çalışmakda gevşeklik göstermeği veyâ egoist olmağı önler. İnsanların anlayışları, bilgileri ve güçleri dışında kalan hâdiseleri, tesâdüfün şu’ûrsuz irâdesine bırakmakdan ise insan kendi irâdesi­nin çarkını, atomdan güneşe kadar herşeyi kaplayan düzgün bir makinanın hareketlerine bağlarsa, ya’nî tedbîrini takdîre uydur­mağa çalışırsa, işlerinin dahâ başarılı olacağı meydândadır. Cebriy­ye mezhebinde olanları susdurmak için onlara deriz ki: Tehlükeli bir yerde düşmanın hücûm edeceği haber alınsa, siz de buna inan­sanız, (takdîr ne ise, onu yaparlar. Başka birşey yapamazlar. Alla­hın takdîr etdiğine çâre bulunmaz) diyerek, râhat oturur musu­nuz? Yoksa karşı koymağa veyâ tehlükesiz bir yere gitmeğe hâzır­lanır mısınız? Böylece, insanlarda tehlükeden kurtulmak ve ihti­yâclarını elde etmek için, çalışmak hissinin, yaratılışda bulunduğu, Cebriyye tarafından da bildirilir. İnsanın ufak tefek işlerde kadere inanıp da, böyle tehlükeli veyâ muhtâc olduğu zemânlarda inan­maz olması da düşünülemez.

Müslimânların geri kalmasını, cehâletde, gafletde ve tenbellik­de aramalıdır. Cehâletin nerden ve nasıl geldiğini de dahâ önceki sahîfelerde bildirmişdik. Kazâ ve kader gibi yüksek bilgileri, kabâ­hatin içine karışdırarak, müslimânların îmânlarını bozmağa çalış­mamalıdır.

31 — (Avrupa kıt’ası küçük ve çok kalabalık ve toprağı fakîr olduğundan Avrupalılar yaşayabilmek için, tabi’atla çarpışmağa, fen ve san’atda ilerlemeğe mecbûr oldu. Muhtâç olan Avrupalıla­rın birbiri ile döğüşmesi de, buna sebeb oldu. Afrikada sıcak ha­valar insanları gevşetdi. Ekvator ormanlarındaki bol ve çeşidli meyvalar tenbelliğe sebeb oldu. Asyada, Afrikanın kızgın çölleri ve Avrupanın buzlu dağları olmadığı için, Asyalılar râhat yaşadı­lar. Hayâtı kazanmak için kolay çalışdılar. Asya kıt’ası medeniy­yetin beşiği oldu. Demek ki, şarklı bir millet de çalışabilir, yükse­lebilir. Osmânlıların geri kalmasını, şarklı olmasında, iklimde aramamalıdır. Dinde, kazâ ve kader anlayışında aramalıdır) di­yor.

Cevâb: Osmânlıların kazâ ve kaderi yanlış anladıklarını, insan­ların kendilerine kıymet vermeyip, hâdiselere teslîm olduklarını bir an için kabûl etsek bile, çöküntüyü meydâna getiren sebebler başkadır. Bunu kısaca açıklıyalım:

Müslimânların hâdiselere teslîm olmasını hoş görmeyen ileri­ciler, gözlerini açar açmaz, milletin bu hâlinden istifâde ederek, onları aldatmağa, mevkı’ ve menfe’at kapışmağa koyuldular. On­lar memleketin yükselmesi için çalışsalardı, itâ’ate ve teslîmiyye­te alışmış diyerek kötüledikleri bu millet, onlara da teslîm olur, yükselmekde güçlük çekilmezdi. Görülüyor ki, kabâhat milletde değil, milleti doğru yola sürüklemiyen, koltuk sâhibi ilericilerde­dir.

Milletin uyanması elbette lâzımdır. Fekat, koca millet, hep bir­den uyanamaz ya. Önce uyananlar, iyi yolda çalışmadılar. Yalnız kendilerini düşündüler. Kötülüklere âlet oldular. Geri kalanlar uyanmadan, biz kendi keyfimize, kendi kazancımıza bakalım dedi­ler. Bizden sonra ne olursa olsun, yeter ki, post elden gitmesin di­yerek sandalyelerini, koltuklarını sağlamlaşdırmak için, milletin gözünün kapalı kalmasına çalışdılar. Milletin uyanmasına, yüksel­mesine mâni’ bir iken iki oldu. Halk, gaflet uykusundan uyanmağa mı, yoksa açıkgözlerin uyutmasından kurtulmağa mı çalışacağını şaşırdı. Osmânlıların “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” çök­mesine, eskiden kalma uyuyanlar değil, yeni türeyen yobazlar, din­de reformcular sebeb oldu.