13.Madde32-36


32 — (Dinde reform yapmalıyız. Önce îmândan başlamalıyız. Îmân, yalnız kalb ile inanıp, dil ile söylemek olmaz. Din, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini ayırıyor. İyilik îmânın şartı, fenâlık îmân­sızlığın sebebi olmalıdır. Farzların çeşidli şartları olduğu gibi, îmânın da adâlet, istikâmet, hubb-ı vatan, şeref, nâmûs gibi şart­ları olmalıdır. Âmentünün altı şartı islâmiyyet olamaz. Mükem­mel bir sosyal din olan islâmiyyet, bu yüzden sefâlete sebeb olu­yor. Îmânın, mü’mine bir kıymet verecek sûretde düzeltilmesi lâ­zımdır) diyor.

Cevâb: Îmân yalnız inanmak mıdır? Yoksa, reformcunun yu­karıda söylediği gibi, îmânın güzel işlerle birlikde olması şart mı­dır? İslâm âlimleri, asrlarca önce bunu incelemişler, bu yüzden fır­kalara ayrılmışlardır. Ehl-i sünnet âlimlerine göre “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” îmân, yalnız kalb ile inanmakdır. Dil ile söyleyemezse, afv olur. Mu’tezile ve hele hâricî denilen fırkalar, amelsiz îmân olmaz. Büyük günâh işleyen îmândan çıkar, dediler. Fekat, bu fırkaların ayrılması, hep Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıkları bilgilere dayanmakdadır. Dinde reformcu­lar ise, din bilgilerinden hiç haberleri olmadan, kendi noksan akl­ları ve bozuk düşünceleri ile, îmânı değişdirmeğe kalkışıyorlar. Çok haklı görünen ve pek gizli tehlüke taşıyan bir fikri, gençlere aşılamağa çalışıyorlar. Allahü teâlânın dînine hem inanan, hem de uyan bir müslimân ile, yalnız inanıp da, islâmiyyete uymayan müs­limânı karşılaşdırıyor gibi görünerek, islâmiyyete uymağı koru­makdan ziyâde, i’tikâdı kıymetden düşürmeğe, açıkcası, müsli­mânların îmânlarını bozmağa çalışıyorlar. Nitekim koca reformcu moskof Kazanlı Mûsâ Beykiyef de, (Rahmet-i ilâhiyye burhanla­rı) adındaki kitâbında, (Dünyâda ilerlemiş olan kâfirlerin yanında geri kalan müslimânlara mü’min denilmiyeceği ve her din, her i’ti­kâd hak olduğu için, bir müşrikin, bir kâfirin kötü bilinemiyeceği) yazılıdır. Böyle yazıların, müslimânlara mahsûs olan îmânı kıy­metden düşürmek için hâzırlandığı meydândadır. Mûsâ Beykiyef, dünyâdaki müslimânlara, dinde reform fikrini aşılamağa çalış­makdadır.

İslâm memleketlerindeki dinde reformcular kurnaz davrana­rak, müslimân görünüyorlar. Dîni kuvvetlendirmek, yükseltmek istediklerini söyliyorlar. Sözlerine, yazılarına dikkat edilince, dînin insan tarafından yapıldığını, islâmiyyeti Muhammed aleyhisselâ­mın ortaya çıkardığını, Allah tarafından gönderilmiş bir din olma­dığını kabûl etdikleri görülmekdedir.

Dinde reformcuların yukarıdaki, (iyi işleri îmâna katmalı) sözü, islâm âlimleri arasında eskiden beri tartışılan bir bilgiyi meydâna çıkarmak olmayıp, iyi iş yapmağı îmândan üstün tutmak, dahâ doğrusu dînin temeli olan îmânı ve ibâdetleri atarak, yalnız iyi iş­leri, güzel bildikleri ahlâkı, son asrın terbiye metodları ile karışdı­rarak, buna islâmiyyet ismini vermek demekdir. Bu da, dîne yalnız dünyâ için inanmakdır.

Dinde reformcular, yalnız ahlâkı ve dünyâ düzenini düşünüyor­lar. Kitâbımızın başında açıkladığımız gibi, (dînin aslı, esâsı yok ise de, ahlâkı düzelten fâideli bir kuvvet olduğu için, yalancıkdan inanmak ve milleti de, aslı varmış gibi inandırmak iyi olur) diyor­lar. Amelin, îmânın şartı olmasını istiyorlar. Fekat, bu arzûlarına akl ile ve nakl ile hiçbir delîl, hiçbir sened gösteremiyorlar. Yalnız, (amelsiz îmân neye yarar? Kelâm âlimleri, ameli îmâna katma­makla, mükemmel bir sosyal din olan islâmiyyeti, nazarî, teorik bir din hâline düşürmüşler) gibi ilm ile ve akl ile ilgisi olmayan, yalnız hissi okşayan ve câhillerin anlamasına uygun olan şeyler söylüyor­lar. İslâm âlimlerine düşmanlıkları ateşinin, akl gözleri üzerine yığ­dığı dumanlar arasında, bu sözleri sayıklıyorlar. Kelâm âlimlerinin kitâblarından haberleri olmadığı için, müslimân adını taşıyanlarda gördükleri ahlâk bozukluğuna çâre olarak islâmiyyete saldırıyor­lar. Bunların ne kadar haksız ve ne derece ahlâksız olduklarını gün ışığına çıkarmak için, islâm âlimlerinin ve tercîhan Ehl-i sünnet (kelâm ilmi) mütehassıslarının sözlerini kısaca bildirmeyi uygun görüyoruz:

Ehl-i sünnet mezhebine göre, büyük günâh işliyenin îmânı git­mez. Ya’nî kâfir olmaz. Günâh işleyen müslimâna (fâsık) denir. İ’tikâdı, ya’ni îmânı sağlam olan fâsıklar, âhıretde Cehennem azâ­bını yâ görür veyâ görmez. Görür ise, sonra mağfirete kavuşarak, Cehennemden çıkar. Müslimânlığın temeli, Allahü teâlânın birli­ğine ve Allahın peygamberi olan Muhammed aleyhisselâmın bil­dirdiği belli olan ahkâmın, ya’nî emrlerin ve yasakların hepsini Allah tarafından getirmiş olduğuna inanmakdır. Ya’nî emrleri yapmak ve yasak edilenleri yapmamak îmânın şartı değil ise de, yapmak ve yapmamak lâzım olduğuna inanmak îmânın şartıdır. Böyle îmânı olmayan, ya’nî müslimân olmayan kimseye (kâfir) denir. Kâfirler, ne kadar iyi iş ve insanlara fâideli buluşlar yapsa da, âhıretde azâbdan kurtulamaz. İbâdetler ve bütün iyi işler kıy­metli ise de, bunları yapmak, îmânın yanında ikinci derecede ka­lır. Îmân temeldir. İyi işleri yapmak, fürû’âtdır, ya’nî ikinci dere­cededir. Îmânın ve îmân ile birlikde olan işlerin dünyâda da, âhı­retde de, fâideleri vardır. İnsanı se’âdete ulaşdırırlar. Îmânsız olan iyi işler insanı dünyâda se’âdete kavuşdurabilir. Âhıretde fâidesi olamaz. Dinde reformcular, âhırete inanmadıkları için olacak ki, yalnız iyi işleri yapmağı düşünüyorlar. Yalnız dünyâ huzûrunu, se’âdetini düşündükleri için, ameli, ya’nî iyi işleri yapmağı i’tikâ­dın üstünde görüyorlar.

İttihadcılar zemânında çıkarılan (Kavm-ı Cedîd) adındaki ki­tâbda, îmânı ve ameli olan hakîkî müslimânlara (Kavm-ı Atîk) ya’nî eski kafalılar, gericiler diyor. Bunlarla alay ederek, îmânı olan bir adam, ne kadar fenâlık yapsa, kıyâmetde kurtulur. Îmâ­nı olmayan kimse, dünyânın her iyiliğini yapsa, fâidesini görmez derler diyor. Nûr sûresi otuzdokuzuncu âyetinde meâlen, (Kâfir­lerin dünyâda yapdıkları iyi işleri, [insanlara fâideli keşfleri], çö­lün ilerisinde görünen serâba benzer. Susuz kalan adam onu uzakdan su sanır. Fekat, yanına varınca, umduğunu bulamaz. Kâ­firler de, kıyâmet günü, dünyâda yapdıkları iyilikleri serâb gibi yapan, ya’nî yok eden Allahı bulur ve hesâbını Ona verir) ve İb­râhîm sûresi onsekizinci âyetinde meâlen, (Allaha îmân etme­yenlerin yapdıkları fâideli işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savur­duğu küller gibidir. Âhiretde o işlerin hiçbir fâidesini bulamaz­lar) ve Furkan sûresi yirmiüçüncü âyetinde meâlen, (Kıyâmet gü­nü onların iyi işlerini, bizim için yapmadıklarından kimler için yapdılar ise, onlara doğru saçılan ince toz hâline getiririz) ve Kehf sûresi yüzüçüncü ve sonraki âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Emekleri en ziyâde boşa gidenleri haber verelim mi? Onlar dünyâda güzel iş yapdıklarını sanır. Hâlbuki boşuna uğraşan kimselerdir. Onlar, Rablerinin âyetlerine ve kıyâmetde Onun huzûruna çıkacaklarına inanmadılar. Biz de onların iyiliklerini yok ederiz. İyilikleri ile kötülüklerini ölçmeyiz) buyurulmakda­dır. Bu âyet-i kerîmeler, Ehl-i sünnet i’tikâdının doğru olduğunu göstermekdedir.

Kâfirlerin dünyâda yapdıkları iyiliklerin yok olacağını bildiren âyet-i kerîmeler, bu iyiliklerin onlara sevâb ve fâide vermeyeceği­ni gösteriyor ise de, ba’zı âlimlerimize göre, Bekara sûresindeki seksenaltıncı ve Âl-i İmrân sûresindeki (Onların azâbı hafîfletil­meyecekdir) meâlinde olan seksensekizinci âyet-i kerîme gösteri­lince, zemân bakımından hafîfletilmeyecek, sonsuz azâb görecek­lerdir demişlerdir. Bu âlimler, Enbiyâ sûresinde, kırkyedinci âyet-i kerîme olan, (Kıyâmet günü adâlet ölçüsünü ortaya koyarız. Kim­seye bir zulm yapılmaz. Hardal dânesi kadar iyilik eden karşılığı­na kavuşur) meâlindeki ve (Zerre mikdârı iyilik yapan onun kar­şılığını bulur) meâlindeki âyet-i kerîmelere dayanmakdadırlar. Bundan başka, çok cömerd olan Hâtem-i Tâînin ve Peygamberi­mizin dünyâya geldiğini müjdeleyen câriyesi Süveybeyi sevincin­den âzâd eden Ebû Lehebin azâblarının hafîfleyeceğini bildiren hadîs-i şerîfler vardır. Fahr-i âlemi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem” çok seven Ebû Tâlibin azâbının hafîfleyeceğini bildiren ha-dîs-i şerîf ise, pek meşhûrdur. Dâr-ül-islâmda bulunan kâfirlerin, islâmiyyetin muâmelât kısmına uymaları lâzımdır. İslâmiyyete uy­mak da, sevâb kazandırır ve azâbı azaltır. Kâfirlere âhiretde sevâb ve mükâfât olmayacağı için, azâblarının azalacağı düşünülür. Bun­dan başka îmâna gelen bir kimse, îmâna gelmeden önce yapdığı iyiliklerin karşılığına kavuşur. Buhârîde ve Müslim-i şerîfde bildi­rildiğine göre, Hâkim bin Hazâm, îmâna gelince, evvelce yapmış olduğu iyilikleri sormuşdu. Buna karşılık olan hadîs-i şerîfde, (Ev­velce yapmış olduğun hayrlı ve fâideli işlerin makbûl olmak üzere müslimân oldun) buyurulmuşdur. Îmâna gelen kimsenin evvelce yapdığı bütün günâhları afv olur. Çünki, bir müslimân, Allah ko­rusun, îmândan çıkar, mürted olursa, yapmış olduğu bütün iyilik­leri yok olacağı gibi, yeni îmâna gelen bir kimsenin evvelki günâh­ları afv olur.

[Bir kâfir îmâna gelince, bütün günâhları afv olup, tertemiz ola­cağı için, ona saygı ve sevgi göstererek, gönlünü kazanarak düâsı­nı almağa çalışmalıdır.]

Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler îmânın kalbde olduğunu, ya’nî îmânın kalb ile tasdîk demek olduğunu göstermekdedir.

(Îmân edenler ve sâlih, iyi amel işleyenler) meâlindeki âyet-i kerîme ve (Mü’min olarak sâlih amel işleyenler) meâlindeki âyet-i kerîme, îmân ile amelin başka başka olduklarını göster­mekdedir. Eğer amel, îmânın parçası olsa idi, âyet-i kerîmede ay­rıca bildirilmezdi. Birşey başka şeye atf edilince, ikisinin başka başka oldukları anlaşılır. (Hucurât) sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Mü’minlerden iki fırka birbiri ile döğüşürlerse, araları­nı bulunuz!) buyuruldu. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerîmede, birbiri ile harb etmek gibi, günâh işliyenlere mü’min demekdedir. Bun­dan sonraki (Mü’minler, elbette kardeşdir. Kardeşlerinizin arası­nı bulunuz) meâlindeki âyet-i kerîme, bunların mü’min oldukla­rını bildirmekdedir. (Nisâ) sûresi kırkyedinci ve yüzonbeşinci âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Allahü teâlâ, şirki elbette afv et­mez. Dilediği kimselerin, şirkden ya’nî îmânsızlıkdan başka gü­nâhlarını afv eder) buyuruluyor. Bir hadîs-i şerîfde, (Cebrâîl aley­hisselâm bana geldi. Şöyle müjdeledi ki, Allahü teâlâya hiçbir şe­yi şirk etmeden, ya’nî kâfir olmadan ölen bir kimse, zinâ etmiş ise de, hırsızlık etmiş ise de, sonunda gideceği yer Cennetdir) buyu­ruldu.

Yukarıdaki âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, îmân ile ame­lin başka başka olduklarını göstermekdedir. Amelin îmânın par­çası olduğunu söyleyen mu’tezile fırkası ile hâricîler vesîka olarak meâl-i şerîfi, (Bir kimse kâfir olursa, Allahü teâlâya bir zararı ol­maz. Çünki, Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtâç değildir) olan (Âl-i İmrân) sûresinin doksanyedinci âyetini ve meâl-i şerîfi, (Allahü teâlâ size îmânı sevdirdi, onu kalbinize yerleşdirdi ve size küfrü, füsûku ve isyânı çirkin gösterdi) olan (Hucurât) sûresinin yedin­ci âyetini sened gösteriyorlar. Âl-i İmrân sûresindeki doksanye­dinci âyetden anlaşılan ma’nâyı, hazret-i Ömerin “radıyallahü te­âlâ anh” şu sözü de kuvvetlendirmekdedir: (İsterim ki, dışarıya me’mûrlar, müfettişler göndereyim. Malı olup da, hac etmeyenle­ri bulup, cizye verdireyim. Çünki onlar, müslimân değildirler) di­yorlar. Hâlbuki, âyet-i kerîmedeki ve hazret-i Ömerin “radıyalla­hü anh” sözündeki küfr kelimesi, haccı inkâr etmek demekdir. Son âyetde, îmân ile fısk birbirine karşı tutulmuş ise de, îmânın fısk ile zıd olduğu anlaşılmaz. Çünki, güzellik ve çirkinlik bakı­mından birbirinden ayrılan nice şeyler vardır ki, bir yerde topla­nabilirler. Yine bu sûrede, (Îmân etdikden sonra, fısk, ne fenâ ismdir) meâlindeki âyet-i kerîme, îmân ile fıskın yerlerini çok açık bildirmişdir. Fıskın mü’minlere yakışmaz bir sıfat olduğunu anlatmışdır. Fâsıkın îmânlı olduğunu anlatmışdır. Fâsıkın îmânı olduğu buradan da anlaşılmakdadır. Çünki, asl fenâlık ve yolsuz­luk, îmân ile fıskın biraraya gelmesindedir. Kâfirdeki fısk, o ka­dar fenâ olmaz.

Allahü teâlânın var olduğunu ve bir olduğunu ve Peygamberi ile bildirdiği ahkâmı tasdîk eden bir mü’min, bu ahkâma uymakda kusûr ederse, elbette üzülür. Allahı ve Peygamberi tanımayan ve yapdığı iyilikleri, Allahın emri olduğu için değil de, başka sebeble yapan bir kimse, Allaha kul olmağı bile kabûl etmiyor. Bu ikisine karşı Allahü teâlânın mu’âmelesi, elbette bir olmaz. Bir adamın iki evlâdı olsa, birisi okumaz, yazmaz, çalışmaz, kimseye fâidesi ol­maz. Fekat, babasının yanında edebli durur. Kabâhatlerini düşü­nerek mahcûb olur. Babası, bu çocuğun kahrını çeker. İkinci çocu­ğu çalışkan, gözü açık, herkesin işine yarar. Fekat, birgün babası­na karşı gelerek: Sen kim oluyorsun? Seni tanımıyorum, gibi ağır şeyler söyler. O anda her iyiliği yok olur. Bunu kovar, sonra yalva­rıp afv dilemekden başka çâresi olmaz. İşte, fâsık olan mü’min ile kâfir, bu çocuklara benzer.

Müslimânlığa inanan ve seven bir adamı, kusûrlarından dola­yı müslimânlıkdan çıkarmak doğru değildir. Îmân, müslimânlık esâslarını kabûl etmek ve bütün ahkâmına uymakda kusûr etse bile, saygı göstermek olduğundan, müslimânlığın temelidir. Amel îmândan bir parça olsaydı, her günâh işleyen, kâfir olurdu. Dünyâda müslimân kalmazdı. Hadîs-i şerîflerde ba’zı iyilikler îmâna, ba’zı kötülükler küfre bağlı olarak bildirilmiş ise de, böy­le buyurulması, bu iyilik ve kötülüklerin şiddetini, derecesinin çokluğunu bildirmek içindir. Başka âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin yardımı ile, bunların, îmândan veyâ küfrden parça ol­madıkları anlaşılmakdadır. (Hayâ îmândan bir şu’bedir), (Temiz­lik îmânın yarısıdır), (Îmân nemâzdır), (Mü’min, insanların emîn olduğu kimsedir), (Mü’min, mü’min iken zinâ etmez), (Mü’min­de her huy, her tabî’at bulunabilir. Yalnız hâinlik ve yalancılık bulunmaz) hadîs-i şerîfleri böyledir. Bu hadîs-i şerîfler, hayâ, ta­hâret, nemâz, emânet, iffet, doğruluk gibi iyiliklerin olmaması ve yalan, hâinlik ve zinâ gibi kötülüklerin bulunması îmânın olma­ması gibidir diyerek, bunların ehemmiyyetlerini bildirmekdedir. Ba’zı amellere îmân kadar kıymet verilmekle, bunların ehem­miyyetleri bildirilmişdir. Dinde reformcular, buna karşılık ola­rak, Peygamberlerin îmâna dâhil etdiği şeyleri, Ehl-i sünnet âlim­lerinin îmândan ayırmağa ne hakları olabilir derlerse, (Mü’min olarak ölen kimse, zinâ etmiş ve hırsızlık etmiş ise de, sonunda Cennete girer) hadîs-i şerîfi, bunlara cevâb vermekdedir. (Anke­bût) sûresinin ikinci âyet-i kerîmesinde, (İnsanların, îmân etdik demekle bırakılmayarak, din yolunda karşılaşacakları sıkıntılara katlanmalarına göre, îmân etdik sözlerinin doğru veyâ yalan ol­duğu anlaşılacağı) meâl-i şerîfi ile bildirilmekdedir. Bu âyet-i ke­rîmede, sıkıntılara dayanmanın çok mühim olduğu anlatılmakda­dır.

(Ahzâb) sûresinin onsekizinci âyet-i kerîmesi, Resûlullah “sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile birlikde cihâda gidenlere mâni’ olan ve gösteriş olmak için, arasıra katıldıkları muhârebelerde, Resûlullaha ve Eshâb-ı kirâma yardım etmiyen, harbin tehlükeli anlarında ölü gibi hareketsiz durup, ganîmet paylaşılırken dilleri kılıçlarından keskin ve süngülerinden uzun olan ve hayrlı işlerden kaçınan kimselerin mü’min olmadıklarını bildiriyor. Hakîkî ve sağlam îmân sâhiblerinin böyle olmayacakları, böyle yapanların hiçbir ibâdetinin ve fâideli işlerinin kabûl olmıyacağı açıklanıyor. Tâbi’înin büyüklerinden olan Hasen-i Basrî hazretlerinin meşhûr bir sözü vardır: İçinde yılan bulunduğu bilinen bir deliğe insan eli­ni sokmaz. Eğer sokarsa, içinde yılan bulunduğuna inanmamış de­mekdir. Bunun gibi, Allahü teâlâya ve Cehenneme inanan bir kim­senin, islâmiyyetin yasak etdiği şeyleri yapmaması lâzımdır. Günâh işliyenler, Allah kerîmdir, afv etmesini sever. Ona güveniyoruz da yapıyoruz derlerse, bu söz, delikdeki yılanın sokmamasını düşüne­rek elini koymağa benzer.

Günâhlar nefse tatlı gelmekdedir. Mü’min, nefsine aldanarak günâh işliyebilir. Fekat, günâh işlerken, aklı ve îmânı onu üzmek­dedir. İnsan, aklı ile îmân eder. Nefse tatlı geldiği için de, günâha sürüklenir. Bundan dolayı, îmân ile isyânın başka başka olduğu an­laşılır. Yılanın deliğine el uzatmak, nefse tatlı gelseydi veyâ bu iş nefse tatlı gelen bir şeye sebeb olsaydı, meselâ, elini uzatırsan, sa­na şu kadar para var denilse idi, o zemân nefse uyar, elini belki uzatırdı.

İşdeki, ameldeki bozukluk, insanı dinden çıkarmaz. Günâh iş­lemek, kalbdeki îmânı bozarsa, meselâ günâh olduğuna inanmıya­rak yaparsa, o zemân küfr olur. Zünnâr denilen papaz kuşağını bağlamak ve puta tapınmak gibi kâfirlere mahsûs olan ve küfr alâ­meti sayılan iş, kalbdeki îmânı gideren ve inkârı gösteren alâmet kabûl edilmişdir. Reformcular, bir müslimân, birşeyi kullanmakla neden kâfir olsun diyor. El, ayak, baş ile yapılan bir iş, kalbdeki îmânı nasıl götürür diyorlar. Evet, bu işlerin kendileri küfr değil­dir. Fekat, kalbdeki îmânın bozuk olduğunu haber veren birer alâ­metdirler. Kur’ân-ı kerîmi pis yerlere atmak ve islâmiyyetin emr ve yasaklarından biri ile alay eden söz, yazı, karikatür, temsil ve film­ler yapmak ise, kendileri küfr olan işlerdir.

Amelin ya’nî işlerin îmâna şart olmasını isteyen dinde reform­culara dikkat edilirse, aralarında nemâz kılanı, oruc tutanı, içki iç­miyeni, domuz eti yimeyeni yok gibidir. Kendi düşüncelerine göre, kendilerine müslimân denilebilmesi için, bu kötülükleri yapmama­ları lâzımdır. Bu hâlleri, teklîflerinin samîmî olmadığını ve iyi işler yapmak değil, îmânı yıkmak istediklerini göstermekdedir. İyi işleri îmâna şart koşarsak, Peygamberlerden başka, bütün kötülük ya­panların müslimân olmamaları lâzım gelir. Yer yüzünde kimseye müslimân denemez olur. Bu reformcular seçdikleri birkaç güzel huyun îmâna şart olmasını istiyorlar. Çünki, bunlara göre, dîni in­sanlar yapmakdadır. Onun içindir ki, istedikleri işleri, iyi olarak seçmekdedirler. Dikkat edilirse, bunlar zinâ etmek, içki içmek, ze­kât vermemek, nemâz kılmamak gibi kötülükleri kötülük kabûl et­miyorlar ki, bunları yapmamağı, îmânın şartı bilsinler. İslâmiyyet, birçok kötülüklere dünyâda da cezâ vermekde ve iyiliklere teşvîk etmekdedir. Zâten, âlimlerin zâlimlere ve her müslimânın birbiri­ne, mümkin olduğu kadar, (emr-i ma’rûf) ve (nehy-i münker) yap­ması ya’nî nasîhat etmesi farzdır. İslâmiyyet iyi işlerin yapılmasını ve kötü şeylerden sakınılmasını böyle sağlamış iken bunu kâfî gör­miyerek, dahâ doğrusu, bunların hiçbirini yapmıyarak, diledikleri ba’zı işleri îmânın şartı saymakdan ve böylelikle birçok müslimâna kâfir demeğe kalkışmakdan gâye ne olabilir?

Zünnâr bağlamak ve puta tapınmak gibi işleri islâmiyyet küfr alâmeti saymışdır. Bir insan, başka bir dîne mahsûs olan bir işi yap­makla, o dîne girmiş olması lâzım gelmezse bile, o dîne mahsûs şe­yin kendinde görünmesini kabûl etmiş olur. Böylece, kalbindeki îmânın sarsılmış olduğu düşünülebilir. İmâm-ı a’zam ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (İslâmiyyete hangi yol ile girilirse yine o yol ile çıkılabilir) buyurmuşdur. Buradaki yol, kalbin inanması demekdir. Ya’nî, kalbe îmân girince, müslimân olur. Kalbden îmân gidince, müslimânlıkdan çıkar buyurmakdadır.

Müslimânım diyen kimsenin, kâfirlere mahsûs şeyleri zarûret olmadan yapmaması ve kullanmaması, kâfir zan olunmakdan çe­kinmesi lâzımdır. Müslimânlar, müslimânlığa mahsûs şeyleri yap­makla, alay olunmasını düşünmemeli. Hurmet duyulacağını dü­şünmeli ve bu hareketinden şeref duymalıdır. İslâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiği şeyleri kalbdeki îmânla bunun ne alâkası var diyerek hafîf görmek câiz değildir. Çünki, kalbden bütün a’zaya yol vardır. İslâmiyyetin emr etdiği iş­ler, iyidir. Yasak etdiği işler, kötüdür. İnsanlar, bugün bunu anla­masalar da, doğrusu budur. İslâmiyyetin yasak etdiği şeyler yapı­lınca, kalb kararır, katılaşır. Büyük günâhlar çok yapılırsa, îmân gi­debilir.

İslâmiyyetin emr etdiği vazîfeleri yerine getirmek lâzım olduğu gibi, her birinin vazîfe olduğuna inanmak da ayrıca lâzımdır. Böy­le inanan bir müslimân, bu vazîfeleri elbette seve seve yapacakdır.

Kalb ile inanmak, müslimânlığın temeli olduğu gibi, amellerin de en üstünü budur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” haz­retlerine işlerin en üstünü hangisidir diye soruldukda, (Allaha ve Resûlüne inanmakdır) buyurdukdan sonra, âmentüyü okumuşdur. Bu hadîs-i şerîf Buhârîde yazılıdır.

İslâmiyyetde îmânın esâs olması, amellerin, ibâdetlerin ehem­miyyetini azaltmaz. Çünki, amellerin yapılmasına sebeb, îmândır. Sebebin kuvvetli olması, netîceyi emniyyet altına alır. Îmânı kuv­vetli olan bir müslimân, amellere dahâ çok ehemmiyyet verir. Müslimânların her amele, her vazîfeye de ayrı ayrı îmân etmesi lâ­zım olduğu için, günâh işleyenler, îmânlarının sarsılacağını, hattâ gideceğini düşünerek titrerler. Hattâ bir günâhı işlemeyen kimse bile, o günâha ehemmiyyet vermese, ne olurmuş dese, kâfir olur. Ba’zı işleri îmâna katmak isteyen dinde reformcular, amellerin ehemmiyyetini acabâ bu kadar anlayabilmişler midir? Yalnız kalb ile inanmakla müslimânlık olmıyacağını, amellere, işlere bakmak lâzım olduğunu söyleyenler, bu amellerin Allah için ve âhireti ka­zanmak için değil de, dünyâ için ve dünyâ se’âdeti için olmasını dü­şünüyorlar.

Dînin emrlerini, yasaklarını kabûl et, îmân eyle de, bunları is­ter yap, ister yapma, artık bundan râhat birşey olamaz demeleri de yanlışdır. Çünki, bu emr ve yasaklara ehemmiyyet vermeyen kâfir olur.

Îmân, kalbin inanması demekdir. Bunun hâsıl olması için, önce ilm lâzımdır. İlm ile amel başka başka şeydir. Amel, ilme pek lâzım ise de, ikisi aynı şey olamaz. Fransızların (Bon penser et bien dire ne sert rien sans bien faire) atasözleri de, ilm ile ameli birbirinden ayırmakdadır. Ya’nî, iyi düşünmek, iyi söylemek, iyi iş yapmadık­ça, birşeye yaramaz demişlerdir. Fekat, dînimiz, bu atasözüne kar­şı olarak iyilik yapmaksızın iyi düşünmek, ya’nî, yalnız îmân fâide verir demekdedir.

Buraya kadar yazılanlardan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâya ina­narak değil ve Onun emri olduğu için değil de, başka sebeble yapı­lan iyi işler, ya’nî îmânsız olan ameller, kıymetsizdir. Amelsiz olan îmân ise, kıymetli ve fâidelidir. Müslimânlar, âhiretde azâb çek­mek ihtimâlinden kurtulmak için, islâmiyyetin ahkâmını yerine ge­tirirler. Hele, dünyâda se’âdete kavuşmaları, bu ahkâmı yapmakla olur. Amel, îmânın şartı değilse de, îmânın kemâlinin şartıdır. Îmân bir bakımdan, ilmdir. Dünyâda her terakkî ve se’âdet, ilm­den bekleniyor da, âhiretde kuvvetli ilme dayanan îmân sebebi ile insanın se’âdete kavuşmasına niçin şaşılıyor? Bu kadar kıymetli olan îmânı ehemmiyyetsiz zannetmemelidir. Bunu, kazandıracağı ebedî mükâfâtın büyüklüğüne karşı küçümseyenler, ele geçirmek­le şereflenmemiş olan zevallılardır.

Zemânımız insanları, dünyâ menfe’atlerini ele geçirmek için, çok ince düşünüyor ve çalışıyor, didiniyorlar da, sonsuz bir se’âdet ve felâket karşısında bulunduklarına inanmağa ehemmiyyet ver­miyorlar. Bunu hiç düşünmüyorlar. Allahü teâlâ insanlara akl ver­di. Buna karşılık, onlara fâideli vazîfeler yükletdi. Bunları bildir­mek için, Peygamberler gönderdi “aleyhimüssalevâtü vetteslî­mât”. İnsan dünyâdaki hayât mücâdelesini ve yaşama kanûnlarını bilmezse, yâhud bilip de onlara göre çalışmaz ise, zararını gördüğü gibi, bu kanûnları koyan Allahın dahâ çok bir ehemmiyyetle emr etdiği din ve âhıret kanûnlarını bilmemek, bilse de, bunlara uyma­mak da, elbette zararlı olur. Sefîl ve sıkıntıda yaşayanları niçin ya­ratdı. Onların ne kabâhati vardır demek yersiz olduğu ve onlara bir fâide vermediği gibi, (Âhıretde azâb çekdireceği insanları neye yaratdı?) demenin de, fâidesi yokdur. Dünyâya gelmesi ve ölmesi kendi elinde olmayan insanın, Allahın dünyâ ve âhiretdeki kanûn­larına dil uzatmağa ne hakkı vardır? Ancak, bu kanûnlara uymak­la se’âdete kavuşabilir.

Komünistlerin, masonların yalanlarına, iftirâlarına aldanmış olan birkaç câhil, (Din ne imiş? Cenneti, Cehennemi kim görmüş, böyle lâflar, ilk insanların, yobazların masallarıdır, uydurma şey­lerdir) diyorlar. Bunlar, fen bilgilerini ve islâm târîhini, vicdanlı öğretmenlerden okuyup anlasalardı ve fendeki ilerlemelerin, yeni buluşların, islâm inanışlarını kuvvetlendirdiğini, isbât etdiğini gör­selerdi islâmiyyete sımsıkı sarılırlardı. Yâhud, hiç olmazsa, ona karşı saygılı, edebli olurlardı. Muhammed aleyhisselâmın hayâtı­nı, doğru yazılmış kitâblardan öğrenselerdi, Onun aklına, güzel huylarına, başarılarına âşık olurlardı. Yüzbinlerle insanın, Ona candan bağlandıklarını, Ona karşı edeblerini, itâ’atlarını, aşırı sev­gilerini ve mallarını, canlarını Onun için fedâ etdiklerini gösteren vak’a ve olaylar, dünyâ târîhlerinin binlerce sahîfelerini doldur­makdadır. Bütün iyiliklerin kaynağı, bütün güzel huyların üstâdı olan böyle bir zâtın, Allahın Peygamberi olduğu, güneş gibi mey­dândadır. Tek başına işe başlayıp, aklı ile, sabrı ile ve keskin gö­rüşü ve cesâreti ile yer yüzünün iki büyük devletini yere serecek kahraman, fedâkâr bir milleti, yirmiüç sene içinde meydâna getir­mesi ve öldükden sonra da, kıyâmete kadar bütün insanları huzû­ra, se’âdete, medeniyyete kavuşduracak değişmez bir kitâb bırak­ması, akl ve insâf sâhiblerinin îmân etmesi için yetişir. Başka bir mu’cize ve şâhid aramağa lüzûm yokdur. Bu yüce Peygamberin sözlerine inanmamak târîhi ve olayları inkâr etmek olur. Böyle bir zâtı bilip de inanmıyan, nefsinin, şehvetinin esîridir. Yâhud iyilik­leri, çalışmağı, yükselmeği, sevişmeği, sosyal adâleti istemiyen ve kendinin ve bütün insanların se’âdetini düşünmeyen sapık bir kimsedir. Yâhud da, fenden, târîhden haberi olmayan bir kara câ­hildir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” güzel hayâtını ve islâm dîninin emrlerindeki ve yasaklarındaki incelikleri ve fâidele­ri öğrenen her akl ve insaf sâhibinin, her düşünebilen insanın Ona hemen inanması, Ona âşık olması, seve seve müslimân olması, in­sanlık îcâbıdır. Evet Ebû Leheb ile Ebû Cehl, Onu görüp de ve Bi­zans İmperatoru Heraklius ile Îrân şâhı Perviz, mektûbunu oku­yup da inanmadılar. Ona inanmamaları, câhil veyâ ahmak veyâhud bozuk rûhlu, kötü kalbli ve inâdcı olduklarının alâmetidir.

33 — Reformcu diyor ki, (Hıristiyan âlemi katoliklerin zâlim ateş gibi yakan, kan kusduran işkencesi altında inlerken, pek geri­de idi. Dînin bütün esrârını, kiliselerin karanlık meydânlarına ben­zeyen varlıklarında gizlenmiş gibi görünen ve anlaşılmaz bir lisanın kelimelerini sihrli bir tavr ile terennüm eden papazların önünde hı­ristiyanlar diz çökerdi. Kilise kaldırımlarını öper, hazret-i Îsâ ile kendi aralarında haberci sandıkları bu ma’bûdcukların ayaklarına kapanırlardı. Hocalar da Kur’ânı okurken, her ırkdan mü’minler bu anlayamadıkları şeyi sihrlenmiş gibi dinliyor. Hıristiyanlar için­de bir reformcu çıkdı. İncîli terceme etdi. İncîl anlaşılınca, Allahın vekîli gibi görünen papazlar küçülmeğe başladı. İslâmiyyetin Lüt­heri şimdi Asyada çıkdı. Bu reformcu Kazanlı Mûsâ Beykiyef, Kur’ânı türkçeye terceme ediyor. Bu haber müslimânların fikr ve vicdânının esâretden kurtulacağına bir müjdedir. Tâ, dördüncü ha­lîfe zemânında siyâsete karışdırılan dînin dört mezheb imâmı tara­fından ortaya konulan ahkâmı da şübhelidir.

Hak ve hakîkat nasıl parçalanabilir? Bir işin nasıl yapılacağını dört mezheb imâmı, başka başka bildiriyor. Bunların dördü de, na-sıl doğru olabilir? Dört imâmın zekâlarının, ileride gelecek bütün insanların zekâlarının da yetişemiyeceği üstünlüklere ulaşmış ol­duklarını akl kabûl etmez. Yalnız onların çıkardığı ahkâm doğru­dur. Başka dürlü hükmler çıkarmak, doğru değildir demek, insan aklını zincire vurmak olur.

İnsanların ihtiyâcı, zemâna göre değişmekdedir. Kur’ân-ı ke­rîmde işâret buyurulduğu gibi, (Her günün bir hâli vardır.) Dört imâmın eskiden çıkardıkları donmuş hükmleri, her gün değişen ihtiyâçlara ölçü olarak kabûl etmek, Kur’ân-ı kerîme uymamak olur. İslâmiyyeti kuran, bunların olacağını bildiği için, ahkâmın zemânla değişeceğini bildirmişdir. Değişen ve yenileşen ihtiyâçla­rı, uygunsuz hükmlerle ölçmek, islâmiyyete uygun değildir. Dört imâmın ictihâdı, din demek değildir. Bu âlim ve fâdıl adamlar, Kur’ândan ve hadîslerden dînin ahkâmını çıkardıkları gibi, müc­tehid olmak derecesine yükselen her mü’minin de bu iki kaynak­dan yeni hükmler çıkarması, niçin mümkin olmasın?) diyor.

Cevâb: Dinde reformcu, evvelâ Kur’ân-ı kerîmin tercemesini ele alıyor. Bugün müslimânım diyenlerin çoğu Kur’ân-ı kerîmin şimdi­ye kadar terceme edilmemesinden, din bilgilerinin gizli kalmış oldu­ğundan şikâyet etmekdedir. Kur’ân-ı kerîmin başka dillere çevril­mesini islâm âlimleri yasak etmiş gibi konuşuyorlar. Bu şikâyetleri temâmen yanlışdır. Evet, islâm âlimleri, Kur’ân-ı kerîmi başka dille­re terceme etmeğe kalkışmamışdır. Çünki, Allah kelâmının, kendi lisânındaki beyân, belâgat ve mükemmeliyyet bozulmaksızın, terce­me edilmesini göze alamamışlardır. Terceme ne kadar başarılı olur­sa olsun, Allah kelâmının i’câzına varılabilmesi imkânsız görülmüş­dür. Kur’ân-ı kerîm, diğer semâvî kitâblarda bulunmayan bir i’câza mâlikdir. Arabistânda belâgat yarışları yapıldığı bir zemânda nâzil olmuş, hepsini geride bırakmışdır. Böyle bir kitâbın tercemesinin de, böyle olması lâzımdır. Bu ise, mümkin değildir. İnsan gücünün üstünde bir belâgati olan Kur’ân-ı kerîme lâyık bir terceme yapabil­mek için, insan gücünün üstünde bir kuvvet lâzımdır. Bu iş, bir ikti­dâr problemi, ya’nî Kur’ân-ı kerîmin üstünlüğünü korumak mes’ele­sidir. Kur’ân-ı kerîmin belâgat ve i’câz zevkini tatmak isteyenlerin arab edebiyyâtını ve tefsîr, usûl-i fıkh gibi dahâ nice islâm ilmlerini öğrenerek, Kur’ân-ı kerîmin huzûruna çıkmaları lâzımdır. Kur’ân-ı kerîmin ayaklarına gelmesini beklememelidirler.

Kur’ân-ı kerîmin türkçe tefsîrini yazmakla türkçe tercemesini yapmak, başka başka şeylerdir. Tercemesi tefsîrinden dahâ güç­dür. Şimdiye kadar, türkçe tefsîri ve tercemesi yazılmamış da de­ğildir. Yazılmış, fekat ehli tarafından beğenilmemişdir. Bu reform­cular, bu işin ilk olarak moskof reformcusu tarafından yapılmağa başlandığını sanmakla aldanıyorlar. Bunların dediği gibi, müsli­mânların fikrleri, vicdanları bir terceme ile esâretden kurtulacak ise, dahâ evvelki tercemelerle kurtulmuş olmaları lâzım gelirdi. Hem de, vaktîle (Mevâkib) gibi ve (Tıbyân) gibi türkçe tefsîrleri yapmış olanlar, şimdi tercemeye kalkışan ahlâk ve din bilgilerinde kara câhil olanlar gibi değillerdi. Yirmi ana ilmde ve çok sayıdaki âlet bilgilerinde söz sâhibi olan salâhiyyetli, kıymetli kimseler idi. Müslimânlar bunları okuyup, istifâde ediyorlardı. O türkçe tefsîr­leri beğenmeyen dinde reformcuların istediği, yoksa başka dürlü, ya’nî kendi görüşlerine uygun bir terceme mi olacak? Arabcanın dahâ gramerini bilmeyen câhillerin yapacağı bir terceme, bütün müslimânlara, Kur’ân-ı kerîm olarak kabûl etdirilecek, dinde re­formcular, Kur’ân-ı kerîmin türkçe herhangi bir tercemesine Kur’ân diyecekler. Türklerin nemâzlarını işte bu türk Kur’ânı ile kıldıracaklar. Müslimânlığa sığmayan, asl tehlükeli şey, Kur’ân-ı kerîmi türkçeye terceme etmek değil, belki her hangi bir terceme­nin, nemâzda Kur’ân yerine okunmasına kalkışmakdır. Kur’ân-ı kerîmdeki kelâm-ı ilâhî, belâgat ve i’câzın zirvesinde bulunan o arabî kelimelerin ve cümlelerin içindedir. Bu kelimeler ve cümle­ler, kul yapısı değildir. Hepsi Allahü teâlâ tarafından konulmuş, di­zilmişdir. Herbiri, başka başka ma’nâlar taşımakdadır. Bu ma’nâ­lardan hangisinin murâd-ı ilâhî olduğu kesdirilemez. Başka başka ma’nâlara göre yapılan başka başka tercemelerden herhangi birisi­ne Kur’ân-ı kerîm denilemez.

Başka başka ictihâdlara göre, din imâmları tarafından Kur’ân-ı kerîmdeki âyetlere, başka başka ma’nâlar verilerek her birinden birer hükm çıkarılmış ve mezhebler, o hükmlerden meydâna gel­miş ise de, Kur’ân-ı kerîmdeki topluluk, birlik hep muhâfaza edil­mişdir. Her mezhebin çıkardığı hükme göre Kur’ân tercemesi ya­pılacak olursa, meselâ Hanefîlerin nemâzlarında okuyacağı Kur’ân ile, Şâfi’îlerin nemâzlarında okuyacağı Kur’ân başka olurdu. Böy­lece, müslimânların her fırkasının ve her mezhebin başka başka ki­tâbı bulunurdu. İslâm dîni de, hıristiyanlık gibi, karma karışık olur­du. Dinde reformcular, yoksa islâmiyyeti bu hâle sokmak için mi, terceme edilmeli diye direniyorlar? Müslimânların kitâbındaki bir­liği korumak ve kitâbullahı herhangi ufak bir şübheden uzaklaşdır­mak için islâm âlimleri, Kur’ân-ı kerîmi Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geldiği gibi muhâfaza buyurmuşlardır. Hat­tâ, Abdüllah ibni Abbâs gibi ve Abdüllah ibni Mes’ûd gibi ve haz­ret-i Alî gibi Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ayrı ayrı bildirdikleri Kur’ân-ı kerîmlerin, Eshâb-ı kirâmın çoğu­nun sözbirliği ile bildirdikleri, bugün elimizde bulunan Kur’ân-ı kerîmden pek az ayrılıkları bulunduğu için, bunlara (Kırâet-i şâz­ze) denilmişdir. Bunlar, fıkh âlimleri için bir sened oldukları ve Kur’ân-ı kerîmin tefsîri için kullanıldıkları hâlde bile, nemâzda okunmaları câiz görülmemişdir. Şunun bunun yapdığı ve bugün beğenilen, yarın beğenilmeyecek olan, türkçe hattâ arabca terce­melerin, Kur’ân-ı kerîm yerine nemâzlarda okunması nasıl câiz olabilir? Hiç bir islâm âlimi, buna câiz dememişdir. Nemâzda Kur’ân-ı kerîmin fârisî olarak okunabileceği, imâm-ı a’zam ebû Hanîfeden rivâyet edilmiş ise de, İmâm-ı a’zamın bu ictihâddan ge­ri döndüğü, Nûh bin Meryem tarafından bildirilmiş ve usûl âlimle­ri fârisî okumağı bile kabûl etmemişlerdir.

Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını anlamadan okunmasına bile sevâb verileceği bildirilmişdir. Bu da, müslimânlığın anayasası demek olan bu kitâb-ı mübînin değişdirilmekden korunması içindir. Gö­rülüyor ki, Kur’ân-ı kerîmin türkçe tefsîri veyâ tercemesi yazılabi­lir ve yazılmışdır. İslâm âlimleri, bunu yasak etmemişlerdir. Fekat bunlar, Kur’ân-ı kerîmin belâgatini taşıyamazlar. Murâd-ı ilâhîyi bildiremezler. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını ve ma’nâlarındaki ince­likleri anlamak isteyen ve belâgatinin zevkini tatmak dileyen müs­limânlar, bu kitâb-i mübîni kendi lisânı ile okumalı ve ma’nâsını ve zevkini bundan almak için lâzım gelen bilgileri öğrenmekden üşen­memelidirler. Şekspirin, Victor Hugonun ve Mahmûd Bâkî efendi­nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” şi’rlerindeki incelikleri anlamak ve bundan zevk almak için, İngilizceyi, Fransızcayı ve Arabçayı, ede­biyyâtı ile birlikde öğrenmek lâzım olduğu gibi, Allah kelâmının belâgatini ve inceliklerini anlıyabilmek için gerekli ilmleri öğren­meğe emek vermeden, bunları anlamağa kalkışmak çok yanlışdır. Cebrâîl “aleyhisselâm” adındaki meleğin, Peygamberimize “sallal­lahü aleyhi ve sellem” indirdiği bu kelimelerden ve sözlerden baş­ka, Arabca da olsa, okunan şeyler Kur’ân-ı kerîm okumak olmaz. Meselâ, cünüb iken, Kur’ân-ı kerîm okumak harâmdır, büyük gü­nâhdır. Fekat, onları okumak, harâm olmaz.

Dinde reformcular diyor ki, (İnsanın nemâzda okuduğunu, Rabbinden istediğini bilmesi lâzımdır.) Böyle sözler, ibâdetlerin ne demek olduğunu anlamamış olmağı gösterir. Çünki, nemâzı, insa­nın kendisi tertîb etmemişdir. Nemâzın ve bütün ibâdetlerin nasıl yapılacağını, yaparken neler okunacağını Allahü teâlâ Peygambe­rine bildirmişdir. Peygamber “aleyhisselâm” da, bunları, öğrendiği gibi Eshâbına bildirmiş ve kendi de yapmışdır. Farzları, vâcibleri ve harâmları, Peygamber “aleyhisselâm” bile değişdirmemişdir ve de­ğişdiremez. Din imâmlarımız bunların hepsini Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” görerek ve işiterek anlamışlar ve kitâblarına yazmışlardır. Bu derin âlimler bildiriyor ki, nemâzda okunacak Kur’ânın, Allah kelâmı olması lâzımdır. Vazîfe, ancak böylece yapılmış olur. Nemâz içinde okuduğunun ma’nâsını anla­mak isteyenler, biraz çalışarak, bunların ma’nâsını da, önceden ko­layca öğrenebilirler. Dünyâ kazançları için yıllarca çalışılıyor, nice bilgiler, çeşidli diller öğreniliyor da, bunun için neden çalışılmasın? Nemâz dışında, müslimânlar, kendi dilleri ile de, düâ edebilirler. Nemâzda okudukları âyetlerin ma’nâlarını da, Ehl-i sünnet âlimle­rinin kitâblarından öğrenebilirler. İslâm düşmanlarının, dinde re­formcuların kitâblarından öğrenmeğe kalkışanlar, yanlış, bozuk, çirkin şey öğrenmiş olurlar. Emekleri boşa gider.

Kur’ân-ı kerîmin ma’nâlarını ve din bilgilerini doğru olarak öğrenmek ve öğretmek için ve nemâzı kolay ve zevkle kılmak için, bütün dünyâdaki müslimânlar, arabcayı din lisânı olarak kullan­makdadırlar. Erkeklerin beş vakt nemâzı câmi’de cemâ’at ile kıl­ması lâzımdır. Herkes kendi dili ile kılarsa, çeşidli milletlerde bu­lunan, başka diller konuşan müslimânlar, birlikde nemâz kılamaz­lardı. Hutbelerin terceme edilmesinde de, bu mahzûr vardır. Her kavm hutbeyi kendi dili ile okumağa kalkarsa, Türk, Çerkez, Laz, Kürd, Arnavud, Alman, Hindli gibi müslimânların Cum’a ve bay­ram nemâzlarında, ayrı ayrı câmi’lere ayrılmaları ve müslimânların parçalanması tehlükesi hâsıl olur.

Bu reformcular, islâmiyyeti değişdirmek, bozmak için mezheb imâmlarımızın ictihâdlarını çürütmeğe kalkışıyor. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” zemânında islâmiyyetin bozul­muş olduğunu, akllı bir dostun değil, câhil, iftirâcı bir düşmanın bi­le söylemesi, hattâ düşünmesi haklı olamaz. Binüçyüz sene evvel bo­zulmuş olan bir dînin bugün doğru bir şeklini bulmak nasıl mümkün olur? Bu reformcuların, dîni düzeltmek, doğru ictihâdları yapmak için çalışmaları boş yere olur. Mezheb imâmlarının ellerine, dînin te­mel bilgileri doğru olarak geçmedi ise, şimdiki dinde reformculara, o bilgilerin adı ve nişânı bile kalmamış olur. Bunlar, bu sözlerin maskesi altında, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkararak değil de, kendi noksan aklları ve kısa görüşleri ile bularak, keyfleri­ne göre uydurarak, ictihâd yapmak çabasındadırlar. Hak ve hakîkat parçalanamaz diyerek, dört mezhebden hangisi doğru olur diye mezheblere leke sürmeğe kalkışıyor. Öte yandan da, ictihâd serbest olmalıdır. İlericiler de ictihâd yapmalıdır diyerek, hakkı parampar­ça etmeği savunuyorlar. Herbiri kendi anladığını, düşündüğünü be­ğenip, başkalarının ictihâdını kötüleyerek, ictihâd kapısını açmağa çalışırken, kapatdıklarının farkına varamıyorlar. Derme çatma söz­lerini bir tarafa bırakarak deriz ki, ictihâd etmek hakkını ve salâhiy­yetini, islâmiyyet dört kişiye bırakmamışdır. Eshâb-ı kirâmın herbi­ri de ictihâd etdi. Onlardan sonra gelen âlimler arasında ictihâd ma­kâmına yükselenler çok oldu. Fekat, onların ictihâd etdikleri sözle­ri, kitâbları bugün elimizde bulunmadığı için, mezhebleri unutuldu. Yalnız dört mezhebin kitâbları meydânda kaldı. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri ve tercemesi işi gibi, ictihâd da, bir ihtisâs ve iktidâr işidir. Küfrü ve şirki bile ayıramayan bu reformcuların, bu ihtisâsa ve ikti­dâra mâlik olmadıkları da meydândadır.

34 — Reformcu devâm ederek diyor ki, (Dinlerin, sosyal dü­zenlerin, kısaca ilâhî ve beşerî bütün kanûnların içinde ortak olan bir şey var: korku. İslâmiyyet, yalnız sosyal menfe’atleri yapmak ve sosyal kötülükleri yasaklamak şekline sokulabilir. Fıkh âlimle­rinin görüşleri böyle olsaydı, bugün en güzel kanûn, islâmiyyet olurdu. Fekat fıkh âlimleri, bütün işleri Cehennemin azâbına ve Cennetin ni’metlerine bağladıkları için, islâmiyyeti sosyal bir ni­zâmdan mahrûm bırakdılar. Müslimânlar, Allahın büyüklüğünü ve tabi’atdaki incelikleri araşdırıp anlayarak, Allahı sevecekleri yer­de, Onun Cehenneminden korkarlar ve zâlimlerin eline düşürece­ğinden korkarlar. Çocuklar babalarından, kadınlar kocalarından korkarlar. Müslimânlarda olan bu korku, sosyal hayâtın düzenlen­mesini, ateşden bir zincirle bağlamakdadır. Korkunun hâsıl etdiği kuvvetden doğan yapma, sahte ve geçici bir toplulukdan ise, akl ve zekâ ile bağlanarak, sevişerek, kalbden doğan bir sevinç ile birle­şenlerin topluluğu, elbette dahâ iyi, dahâ samîmî ve devâmlıdır. İn­sanlar Allahını, Peygamberlerini, dînini, hükûmetini, nefsini, âile­sini ve milletini korku ile değil, Allah, Peygamber, din, hükûmet, âile ve millet olduğu için sevmelidir) diyor.

Cevâb: Reformcu, Allah korkusu ile hükûmet, ana baba korku­larını tek bir açıdan görmekle, din işlerinde siyâsî ve içtimâ’î alan­da bir kalemde reform yapmağa kalkışmakdadır. Dikta, zulm üze­rine kurulan toplulukları, islâmiyyet de red etmekdedir. (Sadaka­ların en kıymetlisi, zâlim hükûmet adamları yanında söylenen doğ­ru sözdür) ve (Ümmetim, zâlime zâlim demekden çekinecek bir hâle gelirse, Allahü teâlâ onlara yardım etmez) gibi hadîs-i şerîfler, bunu göstermekdedir. O hâlde zâlim hükûmetlerin sebeb olduğu sosyal hastalıkları, dîn-i islâma yükletmeğe çalışmak, açık bir hak-sızlıkdır. Dîn-i islâm, zâlimlerin sahte ve geçici kuvvetlerine daya­nan korkuları her zemân red etmişdir. Reformcu, korkunun çeşid­li sebeblerini birbiri ile karışdırmakdadır. Allah korkusunun sebe­bi, bu sahte ve geçici kuvvetlere hiç benzemez ve buna bağlı olan zincir hiç kopmaz. Kuvvet çoğaldıkça hak ile birleşir. Bunun için­dir ki, muhârebelerin, ihtilâllerin netîcesi, yalnız gâlib taraf için bir hak sağlamakdadır. Eğer muhârebe edenlerden dahâ kuvvetli baş­ka bir devlet hakem olursa, gâlibin hakkını, sınırlayabilir. Görülü­yor ki, kuvvet çok olduğu zemân da, sınırlanabilir ve hakdan ayrı­labilir. Üstünde hiçbir kuvvet bulunmıyan, bütün kuvvetlerin kay­nağı olan Allahü teâlânın kuvveti, hak ve hakîkatin de kaynağıdır. Bunun içindir ki, Allahü teâlânın kuvvetinden korkmak ve titre­mek de, onu sevmek gibi ulvî ve rûhîdir.

Bu dünyâda büyükleri sevmek ve saymak, şeref ve kıymeti sar­sıcı bir sebeb görülmediği hâlde, bunlardan korkmak, küçüklük sa­yılmakdadır. Hâlbuki islâmiyyetde yükselmiş olanlar, Allahü te­âlâya karşı küçülmeği en büyük şeref bilirler. İşte bu fark, korku­nun kıymetli olduğu ince bir noktadır. İnsan ne kadar olgunlaşsa, rûhânî olsa, maddelikden kurtulamıyacağı için, maddî ihtiyâclarla ve maddî tehlükelerle yine ilgilenir. Bunun için, korku ile olan bağ­lılık en sağlam ve en kıymetli olur. Reformcu, bu bağlılığın sağlam olmadığını söylüyor. Çünki, korku ile bağlanan şahsın fırsat bulun­ca değişdiğini görmekdedir. Hâlbuki insan, gizli ve açıkdaki bütün işlerini gören ve bilen ve hiç aldanmayan Allahü teâlâya karşı bir ân fırsat bulamaz. Hadîs-i şerîfde, (Suheyb-i Rûmî ne iyi bir kul­dur. Allahdan korkmasaydı da, yine hiç günâh işlemezdi) buyurul­du. Bu hadîs-i şerîf, birleşmeyi te’mîn etmekde korkunun kuvvetli bir sebeb olduğunu göstermekdedir. Reformcuların, Allah korku­su ile Allah sevgisini başka başka bilmeleri ve ikincisini beğenip, birincisine karşı olmaları, din bilgilerine ve dîn-i islâmın temel ve­sîkalarına câhil olduklarındandır.

(Fâtır) sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (İlmi çok olan­ların, Allah korkusu çok olur) ve Rahmân sûresi kırkaltıncı âyetin­de meâlen, (Rabbinin büyüklüğünden korkan kimseye iki Cennet vardır) ve (Enfâl) sûresinin ikinci ve (Hâc) sûresinin otuzbeşinci âyetlerinde meâlen, (Mü’minler onlardır ki, Allahın ismi söylendiği zemân, kalblerine korku düşer) ve (Nûr) sûresi elliikinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ve Resûlüne itâ’at edenler ve Allahdan korkan ve sakınanlar, kıyâmetde kurtulanlar onlardır) buyuruldu. Bunlar, insanları Allah korkusuna teşvîk etmekdedir. Bu âyet-i ke­rîmelerden hiç haberi olmıyanların, dinde reform yapacağız diye­rek, müslimânlara Allah korkusunu yerleşdiren din âlimlerine dil uzatmağa ne kadar hakları olacağını artık anlamalıdır. İnsanlara Allah korkusunu yerleşdirmek kötü birşey ise, bunu (hâşâ) Kur’ân-ı kerîme yüklemek lâzım gelir. Kur’ân-ı kerîmin hemen her sahîfesi, (Ey îmân edenler, Allahdan korkunuz!) meâlindeki emri ile, müslimânları Allah korkusuna çağırmakdadır. Hucurât sûresi, onüçüncü âyetinde meâlen, (Allah katında en kıymetliniz, Ondan çok korkup sakınanınızdır) buyuruldu. Âyet-i kerîmelerde bildiri­len ittikâ, korkmak demekdir. İnsanlardan Allah korkusunu kaldı­rarak, Allahü teâlâyı yalnız ihsân sâhibi sanmak ve kulların derdle­rine, sıkıntılarına devâ olacak, şefkat ve himâye hâlinde düşünmek, reformculara Avrupa hıristiyanlarını taklîd etmekden gelmekdedir. Çünki, hıristiyanlar, böyle inanırlar. Allahü teâlâyı, yalnız rahîm, kerîm bilerek sevip de, kahrından, azâbından korkmamak, Onu, kanûnlarını yürütmeğe gücü yetmeyen bir hükûmet gibi za’îf, yâ­hud çocukların yalnız arzûlarını yaparak, onları şımartan ana, baba gibi beceriksiz tanımak olur. Tesavvuf yolunda ilerliyenler, Allahü teâlânın celâl sıfatında iken, rahmet-i ilâhiyyeyi ve Allah sevgisini düşünemezler. Bunları cemâl sıfatı kapladığı zemân, Cehennem azâbını, Allah korkusunu unutuyorlar. Tesavvuf serhoşluğu denilen bu hâllerinde, muhabbeti veyâ korkuyu hafîf gören şeyler söylüyor­lar. Ayılınca, bu sözlerine pişmân oluyorlar, tevbe ediyorlar.

(Sâffât) sûresi, altmışbirinci âyetinde meâlen, (Çalışanlar, işte bu gibi se’âdetler için çalışsınlar) ve (Mütaffifîn) sûresi, yirmialtın­cı âyetinde meâlen, (Birbiri ile müsâbaka edenler, bunun için ya­rışsınlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeler, Cennet ni’metleri için se­ve seve çalışmağı emr buyurmakdadır.

Reformculardan Ahmed Midhat efendi de, (Nizâ-ı ilm ve din), ya’nî ilm ve dînin çekişmesi ismindeki kitâbında, îmânın şartı olan kıyâmetde dirilmek bilgisini gözden düşürmeğe çalışırken, Cenne­tin yiyeceklerini, içeceklerini, hûrîlerini, aç gözlülüğü ve maddeci­liği okşayan birer hîle saymakdadır. Hâlbuki, kendisi ilm ile dîni ayırarak hîle yapmakdadır. İslâm dîni, ilmin tâ kendisidir. Bu ikisi­ni birbirinden ayırmak islâm düşmanlığına alâmetdir. Dünyâda bu zevklerin peşinde koşan ve din âlimlerini, dînî vazîfelerin, bu dün­yâ zevkleri için yapılması lâzım olacağını bildirmedikleri için kötü­leyen ve insanların, her şeyden dahâ câzib, dahâ tatlı olan bu dün­yâ zevklerine kavuşmak için ibâdete sarılacaklarını söyleyen dinde reformcuların, bu zevklerin Cennetde bulunmasına karşı koymala­rı, islâmiyyete leke sürmek istediklerini açıkça göstermekdedir. İs­lâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, müslimân­ları Cennet ni’metlerine kavuşmak ve Cehennem azâbından kur­tulmak için ibâdete sarılmalarına çalışmalarını taşlayan böyle söz­ler çok görülmüşdür. Bir hurûfî babası da:

Cenneti andıkça zâhid, ekl-ü şürbün lezzetin söyler.

demişdi. Böyle sözler, (Vâkı’a) sûresinin onsekizinci âyet-i kerî­mesine taş atmakdadır. Cennet ni’metlerini ve Cehennem azâbla­rını hafîf görenlerden bir kısmı da, bunların, Allah sevgisi yanında hiç kıymetleri yokdur, diyorlar. Hâlbuki, bunlar için ibâdet etmek, Allah sevgisi olmadığını göstermez. Allahın sevdikleri Cennetde­dir ve Allahü teâlâ, Cennetdekilerden râzıdır. Evet, se’âdetlerin ve lezzetlerin en büyüğü, Allahın rızâsına kavuşmakdır. Fekat, Alla­hü teâlânın, övdüğü ve ona kavuşmak için çalışınız dediği Cennet ni’metleri ile alay etmek de, insanı Allah rızâsına kavuşdurmaz. Dinde reformcular, ibâdetleri âhıretde azâbdan kurtulmak ve se­vâblara, ya’nî iyiliklere kavuşmak için değil de, dünyânın düzeni ve huzûru için yapılmasını istediklerinden, Allah rızâsını düşünme­dikleri anlaşılmakdadır.

Allah sevgisi ve Allah aşkı, islâmiyyetin en yüksek tanıdığı bir bilgidir. Fekat, dünyâya düzen vermek için yalnız bu sevgi yeter de­yip, bütün se’âdetlerin başı olan Allah korkusunu küçük ve lüzûm­suz görmek, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden haberi olma­manın açık bir alâmetidir. İnsanların her bakımdan en üstünü olan Muhammed aleyhisselâm, (Allahü teâlâdan en çok korkanınız ve çekineniniz, benim) buyuruyor. Bu hadîs-i şerîf ve yine bu madde­nin başında yazılı olan (Suheyb) “radıyallahü teâlâ anh” hadîsi, Al­lah korkusunun lâzım olduğunu göstermekdedirler. Allahdan kork­mak, bir zâlimden korkmak gibi sanılmasın! Bu korku, saygı ve sev­gi ile karışık olan bir korkudur. Âşıkların sevgililerine karşı yazdık­ları şi’rlerde, böyle korku içinde olduklarını bildiren beytleri az de­ğildir. Sevgilisini, kendinden pek yüksek bilen bir âşık, kendini o sevgiye lâyık görmiyerek, hislerini böyle korku ile anlatmakdadır.

Allah korkusu ve Allah sevgisi, insanları se’âdet ve huzûra ka­vuşduran iki kanad gibidir. Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Bir kimse, Allahdan korkarsa, her­şey ondan korkar. Bir kimse Allahdan korkmazsa, herşeyden korkar olur.) Bir hadîs-i şerîfde, (Aklın çok olması, Allah korkusunun çok­luğu ile belli olur) buyurdu. Allahdan korkan bir kimse, Onun emr­lerini yapmağa, yasaklarından sakınmağa titizlikle çalışır. Hiç kimse­ye kötülük yapmaz. Kendine kötülük yapanlara sabr eder. Yapdığı kusûrlara tevbe eder. Sözünün eri olur. Her iyiliği Allah için yapar. Kimsenin malına, canına, nâmûsuna göz dikmez. Çalışırken, alış ve­riş ederken, kimsenin hakkını yimez. Herkese iyilik eder. Şübheli şeylerden kaçınır. Makâm sâhiblerine, zâlimlere tabasbus etmez, yaltaklanmaz. İlm ve ahlâk sâhiblerine saygı gösterir. Arkadaşlarını sever ve kendini sevdirir. Kötü kimselere nasîhat verir. Onlara uy­maz. Küçüklerine merhametli ve şefkatli olur. Müsâfirlerine ikrâm eder. Kimseyi çekişdirmez. Keyfi peşinde koşmaz. Zararlı ve hattâ fâidesiz birşey söylemez. Kimseye sert davranmaz. Cömerd olur. Mâlı ve mevkı’î herkese iyilik etmek için ister. Riyâkârlık, iki yüzlü­lük yapmaz. Kendini beğenmez. Allahü teâlânın her ân gördüğünü ve bildiğini düşünerek hiç kötülük yapmaz. Kadınlarının, kızlarının avret mahalleri açık sokağa çıkmasına müsâade etmez. Kimsenin av­ret mahalline bakmaz. Onun emrlerine sarılır. Yasaklarından kaçar. İşte, Allahdan korkanlar milletine, memleketine fâideli olur. [Bütün bu yazılanlardan anlaşılıyor ki, Allah korkusu, Allahü teâlânın rızâ­sına, sevgisine kavuşamamak düşüncesidir.]

35 — Reformcu devâm ederek diyor ki, (Osmânlı hükûmeti, din esâsları üzerine kurulduğu için, medrese tahsîli ile işe başladı. Bu­gün medreselerde arabça, sarf, nahv, mantık, fıkh, bedî’, beyân, me’ânî gibi ilmler okunuyor. Bunları, arabça olan din kitâblarını doğru okuyarak anlamak için okutuyorlar. İctihâd kapısı kapandı diyorlar. Medresede okuyanların çoğu bu ilmlerin ilk basamağında kalmışdır. Yüz hocadan bir dânesi doğru okuyup yazmasını bilmez. Hayâtları medresede geçen hocaların çoğu yazıp okumağı, sâhilsiz bir deniz gibi geçemezler. Bunların ma’nâsı ise, kutublar gibi, onla­ra mechûl kalır. Tenbel, câhil ve müte’assıbdırlar. Te’assubları, bil­dikleri şeyleri savunmak için olsaydı neyse. Lâkin bilmedikleri bir şeyi korumak için te’assub yapıyorlar. Bundan da maksadları, müs­limânları sömürmek, râhat yaşamakdır. Bu hocalar, fikren ve ahlâ­ken câhil oldukları hâlde, din âlimi kılığındadırlar. Bunların içinde hakîkî âlimler de yok değildir. Onlara hürmet etmek borcumuzdur. Şimdi medreselerde islâmiyyetden birşey kalmadı. Din, edeb ve Kur’ân öğretmek için yapılmış olan minberlerin, müslimânları al­datmakdan başka vazîfeleri kalmadı) diyor.

Cevâb: Kazanlı koca moskof reformcu Beykiyef bu sözleri söyle­diği zemân, dünyânın hangi yerinde müslimânlık kalmış ise, onun beğenmediği medreselerde kalmış idi. Şimdi ise, programlarının ba­şında dîni kökünden yok etmek yazılı bulunan komünist Rusyada, bu koca reformcunun gözüne batan o medreselerden, o câmi’lerden hiç biri kalmadı. Dinde reformcular şunu da bilmelidir ki, her ba­kımdan gerici dedikleri din adamları halkı soymakda da, onlardan geridedirler. Hayâtları kanâat üzere geçdiğinden, halkdan istifâdele­ri azdır. Buna karşılık da onlara az bile olsa, hizmet etmekden geri kalmazlar. Birinci cihan harbinin, dört sene içinde, köylerde cenâze yıkayacak hoca bırakmadığı görülünce, câhil dedikleri hocaların bi­le lüzûmsuz ve fâidesiz olmadığı anlaşıldı. Sultân Vahîdeddîn hân “rahmetullahi teâlâ aleyh” zemânında İstanbuldaki medreselere, li­selerde okunan derslerden birçoğu konulduğu hâlde, ihtiyâcı eskisi kadar da karşılayacak din adamı yetişmediği görülmüşdü. Vaktîle Molla Fenârîler, Molla Hüsrevler, Ebûssu’ûdlar, İbni Kemâller, Ge­lenbevîler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yetişdirmiş olan bu ilm yuvalarını çökdüren sebebleri, çeşidli kitâblarımızda bildirdik. Masonlar, medreseleri parasız, ilmsiz bırakmakla kalmayıp, (talebe­ler) ismi yerine (softalar) adını yaymışlardı. Bu kadar bozgunculuk, bu kadar bakımsızlık içinde medreselerden yine din düşmanlarını azçok susduracak ilm adamı yetişmesi şaşılacak şeydir. Bunu da mesleğin yüksekliğindeki feyz ve berekete bağlamak lâzım gelir. Medreselerden yetişen din adamları, resmî dillerle kendilerine yapı­lan hakârete dayanamıyarak, haysiyyet ve şereflerini korumak için, başka iş sahâlarına sarılmışlardır. Bir kısmı da, hakâretlere aldırma­mış, dînî ve millî an’anelerine sarılarak bir nefs mücâhedesi içinde yaşamışlardır. Müşterisiz kalan mal hâline getirilen ve ilmden, fen­den mahrûm bırakılan medreseleri temâmlıyanların ilm adamı ola­mıyacağı meydândadır. Fekat, bu çöküntünün başka ve dahâ kuv­vetli bir sebebi vardır ki, dinde reformcular bunu görememiş ve dil­lerine dolamamışlardır. Bu sebeb, emr-i ma’rûf, nehy-i münker vazî­fesini herkesden çok yapması gereken hocaların, medreseleri o hâle sokan zâlimler, dinde reformcular karşısında susmaları, hattâ onlara uymalarıdır. Ba’zan dahâ ileri giderek, memleketde dinsizliği, din hâline getiren soysuzlara yardım etmeleridir. Hak ile bâtılı yanılmaz bir dikkat ile ayıran parmakların mukaddes ellere âid olması ve hak-sızlığa karşı koyan mücâhidlerin önünde din adamları var iken, din adamlarının son zemânlardaki hâli fecî’ bir şekle girmişdir. Nikâhla­nacak kız ile erkeğin aynı tabakada olmaları lâzım geldiğini bildirir­ken, medrese talebesini pâdişâh kızı ile bir üstünlükde tutan ve zâ­limlerin yardımcılarını ve dinde reformcuları her çeşid insandan aşa­ğı gören din adamlarının dindârlıkdaki bu günkü aşağılıkları, ilmde­ki aşağılıklarından katkat dahâ fenâdır. 20 Hazîran 1928 târîhli Vakt gazetesi şu haberi vermişdi:

(Dînimizde yeni hayâta, ilerlemeğe uygun olarak, yapılacak ye­nilikleri, İstanbul ilâhiyyât fakültesi profesörleri rapor hâlinde hâ­zırlamışlardır). İttihâdcı denilen zındıklardan, Köprülü Fuâd, İz­mirli İsmâ’îl Hakkı, Şerâfeddîn Yaltkaya, Mehmed Alî Aynî gibi dinde reformcuların imzâlarını taşıyan bu rapor şöyle idi:

Din de, diğer sosyal teşekküller gibi, hayâtın akıntısına uymalı­dır. Din, eski şekllere bağlı kalamaz. Türk demokrasisinde, din de, muhtâc olduğu inkişâfı göstermelidir. Câmi’lerimiz kâbil-i iskân hâle getirilmeli, sıralar, elbise askıları konmalı, içeriye ayakkabı ile girilmelidir. İbâdet lisânı türkçe olmalı, âyetler, hutbeler türkçe okunmalıdır. Câmi’lere müzik âletleri koymalıdır. Hutbeleri imâmlar değil din filozofları söylemelidir. Kur’ân-ı kerîmi, kelâm ilmi ile ve tesavvuf ile değil, felsefe ile incelemelidir. Türkiyenin si­yâset-i aliyyesini alâkadar eden ve bütün islâm memleketleri için yaratıcı bir te’sîr yapacak olan bu raporun kabûlünü dileriz. [Din­de reformcuların hâzırladığı bu rapor, dinsizliği mi, yoksa dindâr­lığı mı övüyor? Bunu okuyucularımızın takdîrlerine bırakıyoruz.]

36 — Dinde reformcu: (Evlerinde din bilgisi alan, birçok şeyle­re inanmış olan çocuklar, mektebe gidince matematik, tabî’at, fen dersleri okuyor. Eskiden görmeden inanmış olduğu şeylerle, lisede görerek, düşünerek edindiği bilgiler, çocuğun kafasında birbiri ile çarpışmağa başlıyor. Önce edinmiş olduğu inanç ve ahlâkı bozulu­yor. Yeni bilgileri ile de, yeni bir inanç ve ahlâk kuramıyor. Sağlam ve ilme dayanan yeni bir inanç ve ahlâk sâhibi olmuş bir genç gö­remedim) diyor.

Cevâb: Dinde reformcu, liselerde okuyup diploma alan gençler­de din bilgisi, din ahlâkı kalmadığı gibi, bunlarda dîne bağlı olma­yan, sırf düşünce ve sosyal bilgilerin de bulunmadığını söylemek is­tiyor. Lise dersleri, fen, tabî’at ve astronomi bilgileri, baba ocağın­dan edinilmiş olan îmânı sarsmaz, yok etmez. Onu kuvvetlendirir. Îmânın şu’ûrlu olması ve kuvvetlenmesi için ve râhat yaşamak için ve kâfirlerin saldırılarına karşı koyabilmek için, en yeni fen bilgile­rini öğrenmeği, islâm dîni emr etmekdedir.