14.Madde37-39


37 — Reformcu devâm ederek diyor ki, (Göklerin üst üste ta­vanlardan yapıldığını işiten çocuk sonsuz bir boşluk olduğunu ve yer küresinin bir mandanın boynuzu üstünde durduğunu işiten ta­lebe, bunun düz olmayıp, boşlukda döndüğünü ve yer küremizin meydâna gelişini, jeolojik dersleri, hayâtın nasıl başladığını, ışığı, elektriği öğrenince, kafası karışıyor. Liselerin ders programlarını yapanlar, tecrübî bilgilerle, ya’nî fen dersleri ile din bilgilerini bir­leşdirmeği düşünmemişler. Astronomi bilgileri, Allahın büyüklü­ğünü din kitâblarının bildirdiğinden dahâ güzel anlatır. Fen ve bi­olojinin din ile ayrılığı olabilir mi? Mekteblerde din hissi gevşedik­çe, ahlâk, âdetler, millî bağlar yavaş yavaş çözülüyor. Bu hâl, yeni bir ahlâkın ve îmânın yerleşmesi için kolaylık olduğu kadar, bunu yerleşdirecek bir önder bulunmadığına göre, ahlâksız ve her te’sî­re âlet olması da kolaylaşıyor. Bir mekteblinin yarım yamalak bil­gisi ile, bir mektebsizin dînî ve ahlâkî bilgilerini ve inanışlarını kar­şılaşdıralım. Mekteblide fikr ilerleyişi pek yavaşdır ve kıymetli bağları çözülmüşdür. Mektebsiz ise, câhil olmakla berâber, bu bağ­ları oldukça sağlamdır. Bunlar için canını vermeğe hâzırdır.

Gevşemiş olan din bağları yerine, gençlikde ilm üzerine kurulan terbiye, vatan, millet fikri yerleşirse, gençlik yaşayabilir. Fekat, böy­le olamıyor. Şaşkın bir hâlde, memleketinin ahlâkını, âdetlerini be­ğenmiyor. Garba imreniyor. Fekat, o ahlâkı da alamıyor. Onun Av­rupalılardan öğrendiği şey, taklîdcilikden ileri gidemiyor) diyor.

Cevâb: Dinde reformcu, burada hakîkatleri sezmiş ve oldukça insâflı görülüyor. Fekat, dikkat edilirse, liselerde öğretilen ilmle­rin, îmânı ve ahlâkı bozduğunu söylemekdedir. Bu pek yanlışdır. İlm az da olsa, çok da olsa, zararlı değil, fâidelidir. Zararlı olan şey, câhillikleri, kötülükleri ilm zan ederek kafaya yerleşdirmek­dir ve câhilleri, ahlâksızları, ilm, fen öğretmek için, gençlerin başı­na geçirmekdir. Gençlerin ana yuvasından aldıkları din bilgilerini, güzel huylarını bozan, ilm ve fen bilgileri değil, bu bilgileri sun­mak için gençlerin karşısına çıkan dinsiz ve bilgisiz öğretmenidir. Böyle kifâyetsiz ve îmânsız bir öğretmen, gençlere fen bilgisini, deneyle anlaşılan hakîkatleri anlatırken, kendi dinsizliğini, ahlâk­sızlığını, yalan ve iftirâsını da araya sokuşduruyor. Körpe dimağ­lar, bu yalanları, ilmden ve fenden ayıramıyor. Bunları da, doğru sanarak aldanıyor. Bu, din, îmân, nâmûs hırsızlarının tuzağına dü­şen temiz çocuklara, islâm düşmanlarının gazeteleri, mecmû’aları, romanları okutularak ahlâkları bozuluyor ve îmânları sarsılıyor. Bugün komünist memleketlerde, ve ingiliz programlarının tatbik edildiği islâm memleketlerinde gençler böyle aldatılmakda, dinle­ri, îmânları çalınmakdadır.

Bu reformcunun da, baba ocağından temiz bir islâm terbiyesi aldığı, sonra mektebde islâm düşmanı, seciyyesiz bir mason öğret­menin pençesine düşerek zehrlenmiş, aldatılmış olduğu, yazıların­dan anlaşılmakdadır. Göklerin üst üste tavanlardan yapıldığını işi­tince, bir apartman gibi, katkat olduklarını sanmış. Kendi bozuk anlayışını, islâmiyyete yüklemekde, bu yoldan da saldırmakdadır. Hâlbuki islâmiyyet onların sonsuz dedikleri ve herbiri birer güneş olan milyonlarca yıldızla dolu bu boşluğun, henüz birinci semâ ol­duğunu bildiriyor. Bu sonsuz zan etdikleri birinci gök, ikinci gök yanında okyanus yanındaki bir damla su gibi kalmakdadır. Yedi gökden herbiri de, bir öncekinden hep böyle büyükdürler. Fen adamları, islâmın bu bilgisine karşı gelmek şöyle dursun, hayran kalmakdadır. Zevallı reformcu, yer küresini ahırda gördüğü öküz­lerden birinin boynuzu üstünde sanıyor. Kâmûsda, Sevr kelimesin­de yazılı, öküz şeklinde dizilmiş yıldız kümelerinden haberi olsay­dı, Allahın Resûlüne böyle dil uzatamazdı. Bu hadîs-i şerîf söylen­diği senelerde, o burcun, güneşden, yer küremize uzatıldığı düşü­nülen bir doğrunun uzantısı üzerinde bulunduğu, bugün hesâb edilmekdedir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” mubâ­rek kılıncını uzatıp, (Rabbim, benim rızkımı, kılıncımın ucunda ya­ratdı) buyurdu. Ya’nî kâfirlerle cihâd ederim. Alınan ganîmet ma­lından, payıma düşenle geçinirim buyurdu. Orada bulunanlardan bir köylü, benim dünyâlığım nerededir? dedikde, (Dünyân, ökü­zün boynuzu üzerindedir) buyurdu. Ya’nî öküzünle tarlanı sürer, rızkını kazanırsın, dedi. Dünyâ kelimesi ismdir. Bu kelimeden tü­reyen masdarlardan biri, İdnâ kelimesidir. Bu masdarın, geçinmek demek olduğu Kâmûsda yazılı. O zemân, sapanın ipini öküzün boynuzlarına bağlarlardı. Boynuzu işe yaradığı için, böyle buyur­du. Köylünün çalışıp, tarlasını sürmesini işâret eyledi. Bu hadîs-i şerîfin başka çeşidli ma’nâları da olabilir! Kısa görüşümüze, sınırlı bilgimize göre tasarlıyarak, inanmamak, hattâ şübhe etmek felâke­tine düşmemeliyiz!

Dinde reformcular, hemen bütün yazılarında ferdleri birleşdir­mek ve kalkındırmak için, din bağı yerine milliyyet bağının getiril­mesini istemekdedirler. Hâlbuki (millet) kelimesinin ilk ma’nâsı (din) demekdir. Sonradan kavm, ya’nî aynı topraklar üzerinde do­ğan ve yaşayan insanlara denilmişdir.

Din ve milliyyet kelimelerini geniş olarak açıklayalım:

(Dîn-i İslâm) ya’nî (İslâmiyyet), Allahü teâlânın var olduğuna ve bir olduğuna ve Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslî­mât” hepsine inanmak demekdir.

Allah her şeyi var eden ve kendi varlığının başlangıcı ve sonu, sınırı bulunmayan ve nasıl olduğu akl ile anlaşılamayan, yalnız ulû­hiyyet ve hâlıkiyyet için lüzûmlu sıfatları bilinen bir varlıkdır. Ken­di kendine hep vardır ve bir dânedir. Ondan başka hiçbir şey ken­di kendine hep mevcûd olamaz. Herşeyi var eden ve varlıkda dur­duran yalnız Odur.

Kendi kendine vardır demek, kendi kendine var olmuşdur de­mek değildir. Çünki, böyle söylemekle, sonradan var olduğu anla­şılır. Hâlbuki, Onun dâimâ varlığı lâzımdır. Hiçbir zemân yok de­ğil idi. Kendi kendine var olmak demek, varlığı hiçbirşeye muhtâç olmamak demekdir. Bütün varlıkların var olması için, Onun dâimâ var olması lâzımdır. Herşeyi var etmesi ve böyle düzgün hâlde dur­durması için lâzım olan kemâl sıfatları vardır. Noksanlık, ayb ve kusûr Onda olamaz.

Bütün varlıkları var eden bir varlık bulunmasa, yâ herşey ken­di kendine var olur, yâhud hiçbirşeyin var olmaması lâzım gelir. Herşeyin kendi kendine var olması, akla uygun birşey değildir. Çünki, birşeyin kendi kendine var olması, kendinden evvel kendi­sinin hep var olmasını îcâb eder. Kendinin hep var olması, ya’nî (vâcib-ül vücûd) olması îcâb eder. Böyle olsaydı, yok iken sonra­dan var, yâhud var iken sonradan yok olmazdı. Hâlbuki, her şey yok iken sonradan var oluyor ve tekrar yok oluyor. Bundan da, hiçbir mahlûkun vâcib-ül vücûd olmadığı anlaşılır. Zâten kendi kendine var olmak, aklın kolayca anlıyabileceği birşey değildir. Vâcib-ül vücûd bir olmak lâzımdır. Kendinden başka, bütün var­lıkları yokdan var eden bir varlık lâzımdır. Mahlûkların var olma­sı için bir vâcib-ül vücûdun varlığı lâzım olmasaydı, hiçbirşeyin var­lığını kabûl edemezdik.

Her varlığın kendi kendine var olması, fenne o kadar uzak bir­şeydir ki, tabî’atcılar bile (tabî’at şöyle yapmışdır, tabî’at kuvvetle­ri yapmışdır) diyorlar. Böylece varlıkların kendiliklerinden olma­yıp, bir yapıcısı bulunduğunu, farkında olmadan açıklamış oluyor­lar. Fekat, o yapıcıya lâyık olan ismleri ve sıfatları vermekden çe­kiniyorlar. Bilgisiz ve irâdesiz bir tabî’ate bağlanıyorlar. Fizik, kim­yâ olaylarından hiç birinin kendiliğinden olduğunu görmüyoruz. Harekete geçen veyâ hareketini değişdiren, yâhud hareketde iken duran bir cisme elbette bir kuvvet etki etmişdir diyoruz. Bütün bu varlıkların bu nizâm, bu düzen ile kendiliğinden oluverdiğini san­mak, fizik ve kimyâ kanûnlarını inkâr etmek olur. Atomdan Arşa kadar bütün varlıkları yokdan var eden, ilm, irâde ve kuvvet sâhi­bi bir yaratana inanmayıp da, bu varlıkları, fizik ve kimyâ kanûnla­rına uymayan bir tesâdüf zan etmek kadar câhillik olamaz.

Bu varlıkları yokdan var eden bir yaratıcının bulunmadığını, herşeyin kendiliğinden meydâna geldiğini söylemek, akla uygun değildir. Çünki, yok iken var olmak bir işdir. Fizik ve kimyâ ka­nûnlarına göre, her iş, bu işi yapan bir kuvveti haber vermekdedir. Demek ki, dahâ önce, bir kuvvet kaynağının bulunması, fen bilgi­lerine göre, elbette lâzımdır. Her mevcûdü var eden, önce başka bir varlık bulunmaz ise, birbirini yaratmak, ezelden ebede kadar sonsuz olarak zincirleme devâm etmesi lâzım gelir. Böyle olsaydı, hiçbirşey var olamazdı. Çünki:

Bir başlangıcı olmayan ve hepsi birbirinden meydâna gelen varlıklar, yokluk demekdir. Bu, bir misâl ile açıklanabilir: Benim elimde, sizden ödünç aldığım bir lira var. Siz de, onu bir arkadaşı­nızdan ödünç almışsınız. O da, bir başkasından almış. İşte bu ödünç verme sırası, dünyâdaki bütün insanları dolaşsa bile, bir başlangıcı olmazsa, ya’nî ödünç olarak değil de, başka sûretle mâ­lik olan bir kimseden başlamadıkça, elimde mevcûd olduğunu söylediğim lira, yokdur. Ya’nî bu para, kimsenin elinde değildir. Çünki, birinin elinde olduğunu düşünürsek, bunun, bir başkasın­dan alınması lâzımdır. O başkasında da yokdur ki, buna verebil­sin. İlk önce veren biri yokdur ki, elden ele dolaşabilsin. İlk önce, biri, başkasından almadan ödünç verseydi, bu lira şimdi, birinin elinde bulunurdu. Liranın var olması, sonsuzdan değil, ilk önce bi-rinden verildiğini göstermekdedir. İşte bunun gibi, her varlık, var olmak için başkasına muhtâç olarak, varlığı başkasına muhtâç ol­mayan bir varlığa ulaşmamak üzere, bu ihtiyâç zinciri, sonsuzdan başladığı düşünülürse, hiçbirşey var olamaz. Çünki, herhangi bir varlığın var olması, başkasına, onun var olması da, dahâ başkası­na, böylece sonsuz olarak hep başkasına muhtâç oldukça, hiçbir­şey için varlık düşünülemez. Var olarak gördüğümüz herşey, yok olmak lâzım gelir. Çünki, kendinden evvel başka bir şeyin var ol­masına muhtâcdır. Hâlbuki o şey de, var değildir. Çünki o da, ken­dinden evvel dahâ başkasının var olmasına muhtâcdır. Üçüncü şey de böyle, dördüncü, beşinci... hep böyle. Bu bilgi, İhlâs sûresinde­ki, (Allah vardır ve birdir) âyetini isbât etmekdedir.

Âdem aleyhisselâmın varlığı da, yukarıda bildirilen düşünce ile kolayca anlaşılır. Âdem aleyhisselâm olmayıp da, insanların baba­ları sonsuz olsaydı, yer yüzünde hiç insan bulunmazdı. Çünki, ba­ba sayısı sonsuz demek, ilk baba yok demekdir. İlk baba olmayın­ca, bunun çocukları da, ya’nî insanlar da, yok demekdir. İnsanlar var olduğundan, ilk babanın da var olması lâzım olur.

Âhırete inanmak, Allahü teâlâya inanmak gibi çok mühimdir. Âhıret olmazsa, dünyâda mükâfatlandırılmıyan iyilikler ve cezâsı çekilmeyen fenâlıklar, haksızlıklar, karşılıklarını göremiyecekdir. Bu hâl, en ince san’atları, en ince düzenleri bulunan, bu gördüğü­müz âlem için çok büyük bir kusûr olur. En küçük bir hükûmetin, hattâ herhangi bir topluluğun bir adâlet mahkemesi bulunuyor da, kâinat dediğimiz şu muazzam âlemin bir mahkeme-i adâleti bulun­maz mı? İnsanların hakkını vermek için âhırete ihtiyâç o kadar mühimdir ki, Avrupanın fikr adamları fen yolu ile Allahü teâlânın varlığını anlayamadıkları hâlde, ahlâk ve adâlet üzerinde düşüne­rek, bu varlığı söz birliği ile kabûl etmekdedirler. Ahlâk üzerinde düşünerek, Allahü teâlânın varlığını anlamak demek, dâimâ alda­nabilen ve ma’nevî mes’ûliyyetleri kontrol edemeyen ve herkesde­ki kuvveti başka başka olan (Vicdân)ın, ahlâkı korumağa kâdir olamaması ve dünyâda herşey çok düzgün, çok güzel yaratılmış iken, fazîletlerin değerlendirilmemesi ve nice kötülüklerin yayıl­mış ve muhterem olması görüldüğünden, bu yolsuzlukların âhıret­de ödenmesine ihtiyâc bulunması demekdir.

Avrupalıların fen yolu ile Allahın varlığını anlamamalarına çok şaşılır. Çünki, atomdan Arşa kadar, canlı cansız her varlıkda­ki düzgünlüğü ve birbirine aklları şaşırtan kanûnlarla bağlılıkları­nı meydâna çıkaran fen bilgileri, Allahü teâlânın varlığını açıkca göstermekdedir. Dünyâdaki haksızlıkların ödenmesi için âhıret adında bir âlemin lâzım olduğu anlaşılarak, buradan da, bunların bir yaratıcısı bulunacağı düşünüldüğü gibi, varlıkların düzgün, in­ce yapılarına ve birbirleri ile olan hesâblı bağlantılarına, olayları­na, kanûnlarına bakarak, bunları yaratana inanmak dahâ kolay olur. Ya’nî insanların ahlâkında görülen noksanlık ve aşağılıklar­dan âhiretin ve dolayısıyla bir yaratanın varlığı anlaşılıp da, bun­lardaki güzellikleri ve düzgünlükleri görerek, bunların bir yaratı­cısı olacağını anlamamak, şaşılacak bir şeydir. Bu hâl, insanların muhtâç oldukları zemân, Hakkı tanımaları, muhtâc olmadıkları zemân, Hakkı tanımamaları ve küfrân-ı ni’mete kalkışmaları gibi, kötü yaratılışlı olduklarını gösterir.

Bu varlıkları yokdan var edenin bir olması lâzımdır. Birden zi­yâde olsa, herhangi bir işi yapıp, yapmamakda uyuşamayınca, iki­sinin de istediği birlikde olamaz. İkisinin istediği de olmazsa, ikisi­nin de gücü yetmediğini gösterir. Birinin dediği olursa, ikincisinin gücü yetmediğini gösterir. Âciz, zevallı olan, yaratıcı olamaz. İkisi­nin istediği birbirine benzerse, yine âciz oldukları anlaşılır. Çünki, birbiri ile uyuşmağa mecbûr kalmış oluyorlar.

İslâmiyyetin meydâna çıkdığı Arabistân yarımadasında , putla­ra, heykellere tapılıyordu. Fikrler, çok tanrının varlığına saplanmış idi. Dîn-i islâm bunun için, şirkin kötülüğü üzerinde çok durmuşdur ve bunun için, müslimân olmak, (Kelime-i tevhîd) ile başlamışdır. İnsanlar yaratılışda din hissine mâlikdir. Bunun için, Allaha inan­mayan kimse, rûh hastası, psikopat demekdir. Böyle kusûrlu insan­lar, büyük ma’nevî bir destekden mahrûm olup, pek acınacak bir hâldedirler. Avrupa fikr adamlarından birinin (Dindârlık büyük bir se’âdetdir. Fekat ben bu se’âdete kavuşamadım) dediği gibi, bizde­ki dinde reformculardan Tevfîk Fikret de, (Târîh-i Kadîm) adını verdiği manzûm bir eserinde, müslimânlık ile ve îmân sâhibi olmak­la alay etdiği hâlde, şâ’irlik rûhundan fışkıran ve önü alınamayan şu şi’rinde îmânlı olmak ihtiyâcını da bildirmişdir:

Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki, benzer gurbet-i kabre,

İnanmak! İşte âğûş-i rûhânî, o gurbetde.

Varlığı lâzım olan var edicinin bir olduğu, şöyle de gösterilebi­lir. Birkaç dâne olsa, bunların toplamı vâcib-ül vücûd olamaz. Çün­ki, bir toplum var olmak için, her parçasının var olmasına muhtâc­dır. Varlığı lâzım olan, hiçbirşeye muhtâc olmaz. O hâlde, hiçbir toplum vâcib-ül vücûd olamaz. Varlığı lâzım olan parçaların toplu­mu, vâcib olamadığı gibi, mümkin de olamaz. Çünki, varlığı müm­kin olan şey, kendi kendine mevcûd olamaz. Bir var edici ister. Bu var ediciyi o toplulukdan başka düşünmek, kendilerinin vâcib ol­malarına uygun olmaz. Bu toplumun içinde aramak da, birşeyin kendi kendisini var etmesi olur ki, bu da olamaz. Meselâ iki vâci­bin toplamı bir vâcib olsa, ya’nî varlığı lâzım olsa, bu vâcib, iki par­çasına muhtâç olduğundan, mümkin olması îcâb eder. Hâlbuki, bunu vâcib kabûl etmişdik. İkisinin toplamı mümkin olsa, bu mümkinin bulunmaması lâzım gelir. Burada mümkin demek, bir­şey var olsa da olur, yok olsa da olur demekdir.

Vâcib-ül vücûdün, ya’nî varlığı lâzım olan şeyin, bir dâneden fazla olamayacağını gösteren bu son düşünce, tabî’iyyecilerin sö­zünü kökünden yıkmakdadır. Tabî’iyyeciler herşeyin kendi kendi­ne var olduğunu, ya’nî hepsinin vâcib-ül vücûd olduğunu söyliyor­lar. Hâlbuki, yukardaki açıklamaya göre, herşeyin kendi kendine mevcûd, ya’nî vâcib-ül vücûd olması şöyle dursun, bir mahlûkun bile vâcib-ül vücûd olması mümkin değildir.

Şimdiye kadar, Avrupayı taklîd eden ilericilerin yapdıkları din­sizlik propagandası, Allahü teâlâya inanmamak şeklinde idi. Mese­lâ, (İş, Allahın varlığındadır. Allah varsa, bütün din bilgilerine he­men inanırım) diyenler çokdu. Fekat, son zemânlarda fende atılan yeni adımlar ve hele atom üzerindeki ve radyoaktivite ve madde ile enerji üzerindeki incelemeler karşısında, Allahü teâlânın varlığını inkâr edemedikleri için, Peygamberlere dil uzatmağa başladılar “aleyhimüssalâtü vesselâm”. Herkes hürdür. İbâdet serbestdir. Herkes Allahına dilediği gibi ibâdet eder. Allah ile kul arasında akl­dan başka bir aracı olamaz dediler. Hâlbuki âhirete inanan bir kim­senin, Peygamberlere de inanması lâzım gelir. Âhiretdeki ni’metle­rin ve azâbların bilgisini akla bırakmak, büyük bir adâletsizlik olur. Hele câhil halk, bunu hiç düşünemez. İslâmiyyet, Peygamberlerin hepsine inanılmasını emr etmekdedir. Yehûdîler ve hıristiyanlar, bütün insanların Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma inan-mıyorlar. O yüce Peygambere dil uzatıyorlar. Muhammed aleyhis­selâmın bildirdiği islâmiyyet ise, Mûsâ aleyhisselâm ile Îsâ aleyhis­selâma inanmayanları, bunları küçültecek bir şey söyleyenleri, müs­limânlıkdan tard etmekdedir. Bir pâdişâh, bir memlekete bir vâlî gönderip, o memleketi idâre etdikden sonra, bu vâlîyi değişdirerek yeni bir vâlî gönderdiği zemân, ba’zı kimseler, biz eski vâlînin sö­zünden çıkmayız, yeni vâlînin getirdiği emrleri dinlemeyiz deseler nasıl olur? Birinci vâlî pâdişâhın me’mûru da, sonra gelenler me’mûru değil mi? İşte bunun gibi, yehûdîlere sorarız:

Allahü teâlânın, Mûsâ “aleyhisselâm” peygamberi olur da, Îsâ ve Muhammed “aleyhimesselâm” peygamberleri olmaz mı? Ye­hûdîler bu iki Peygambere inanmıyor. Hıristiyanlar, yehûdîlerin bu yanlış inanışlarını görüp, onlara kızarken, kendileri de, hazret-i Muhammed aleyhisselâma karşı bu yanlışlığı, bu iftirâyı yapmak gafletine düşmüşlerdir. Bu yanlış inançlar, ilmî bir inceleme netî­cesi olmayıp, hep eskiye bağlanıp kalmak ve yeniyi, yeni geldiği için kabûl etmemekden başka bir şey değildir. Ya’nî gericilikdir. Îsâ aleyhisselâm babasız dünyâya geldi. Hazret-i Meryem, oğlunu Kudüsden Mısra götürdü. Oniki sene Mısrda kaldılar. Sonra, tek­rar Kudüse gelip (Nâsıra) denilen köyde yerleşdiler. Otuz yaşında Peygamber oldu. Üç sene sonra, yehûdîler bunu öldürmek istedi­ler. Allahü teâlâ, onu diri olarak göke kaldırdı. Ona benzeyen (Yu­dâ Şem’ûn) adında bir münâfık çarmıha gerildi. Babasız olduğu için, hıristiyanlar buna Allahın oğlu deyip tapınıyorlar. Babasız dünyâya gelmek, kişiyi insanlıkdan çıkarıp, ilâh yapsaydı, hem anasız, hem babasız yaratılan Âdem aleyhisselâma dahâ çok tapın­maları lâzım gelirdi. Hıristiyanların, hak olan dinlerini bozarak, ne kadar mantıksız bir hâle sokmuş oldukları, buradan da anlaşılmak­dadır. Yehûdîler, Îsâ aleyhisselâma yalnız inanmamakla kalmıyor­lar. Babasız yaratıldığı için, ona kötü çocuk diyorlar. Müslimânlar ise, adâlet yolunu tutarak, her iki gürûhun gösterdikleri taşkınlık­dan kurtulmuşlar, ona Allahın kulu ve Peygamberi demişlerdir. Avrupalılar bugün ilmde, fende çok ilerde ise de, vaktiyle eski Peygambere bağlanıp kalarak, en büyük yenilikden, ilerlemekden, mahrûm kalmışlardır. Şimdi de, bu gericilikden kurtulamamışlar­dır. Gericilik ile kalmıyarak, yeni dîni kabûl etmedikden başka, es­kisini de değişdirmişler, bozmuşlardır. Hazret-i Îsâ, göke çıkarıl­dıkdan kırk sene sonra, Romalılar Kudüsü alıp, yağma ve harâb et­diler. Yehûdîleri öldürdüler. Bir kısmını esîr aldılar. Kudüsde ye­hûdî kalmadı. Îsâ aleyhisselâmın oniki havârîsi, başka yerlere da­ğıldı. Gökden inmiş olan (İncîl) gayb oldu. Sonradan, İncîl diye bo­zuk kitâblar yazıldı. Bunlardan dördü her tarafa yayıldı. (Barna­bas) İncîlinin hemen hepsi doğru idi. Fekat bozuk İncîllere aldan­mış olanlar, Barnabas İncîlini yok etdiler. Bu İncîlden bir dâne, sonradan bulunarak, yirminci asrda Londrada ve Pâkistânda ingi­lizce olarak basılmışdır. Îsevî dîni, Îsâ “alâ Nebiyyinâ ve aleyhissa­lâtü vesselâm” görse tanımıyacak bir hâle getirildi. Böylece hıristi­yanlık meydâna geldi. Bu gericilik, son asra kadar durmadı. Nihâ­yet birçoğu dinsiz oldular.

Mûsâ aleyhisselâmın ve Îsâ aleyhisselâmın Peygamberlikleri mu’cizelerle belli olduğu gibi, Muhammed aleyhisselâmın Pey­gamberliği de, öylece mu’cizelerle meydândadır. Mûsâ aleyhisse­lâm zemânında sihr, Îsâ aleyhisselâm zemânında doktorluk, Mu­hammed aleyhisselâm zemânında şi’r, fesâhat ve belâgat ya’nî gü­zel ve dartılı konuşmak san’atları çok ilerlemişdi. Allahü teâlâ da; bu Peygamberlerine ümmetlerinin kıymet verdiği şeylerde mu’ci­zeler ihsân eyledi. Muhammed aleyhisselâmın da, Îsâ aleyhisselâm gibi, ölüyü diriltdiği ve Fir’avn ile adamlarının Mûsâ aleyhisselâma sihrbâz dedikleri gibi, Kureyş kâfirlerinin de Muhammed aleyhis­selâma sihrbâz dedikleri kitâblarda açık ve uzun yazılıdır.

Muhammed aleyhisselâm ümmî idi. Ya’nî, mektebe gitmedi. Okuyup yazmadı. Hiçbir insandan ders almadı. Ümmî olduğu hâl­de, târîh, fen, ahlâk, siyâset ve sosyal bilgilerle dolu bir kitâb orta­ya koydu. Yalnız o kitâba uyarak dünyâya adâlet yaymış olan hü­kümdârların yetişmesine sebeb oldu. Kur’ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâmın mu’cizelerinin en büyüğüdür. Hattâ, bütün Pey­gamberlerin mu’cizelerinin en büyüğüdür. Bu en büyük mu’cize, yalnız Muhammed aleyhisselâma verilmişdir. Dinde reformcular, Muhammed aleyhisselâmın dahâ çocuk iken, Şâm yolculuğunda bir papasla birkaç dakîka konuşduğu zemân, bütün bu bilgileri, o papasdan öğrendiğini söylerken, utanmaları, sıkılmaları lâzım ge­lir. Bu kadar çürük, bu kadar gülünç bir iftirâ olamaz. Kâ’be dıva­rında yıllarca asılı duran ve sâhiblerini birer dâhi, birer kahraman derecesine yükselten ve binlerce şi’r arasından seçilmiş bulunan fe­sâhat ve belâgat şâheseri yazıların birer paçavra gibi sökülüp indi­rilmesine ve yazarlarının başlarının eğilmesine sebeb olan âyet-i kerîmeler, o papasla birkaç dakîkalık konuşmanın netîcesi olamaz! Bugün Kur’ân-ı kerîmin belâgatini yeniden anlamağa kalkışmağa, hiç lüzûm yokdur. O ilâhî kitâb, arabcanın en yüksek zemânında, en salâhiyyetli mütehassıslara, üstünlüğünü imzâlatmışdır. Arab edebiyyâtının mütehassısları olanlardan, Muhammed aleyhisselâ­mın zemânında yetişenler arasında, Kur’ân-ı kerîmin belâgatinde­ki ilâhî üstünlüğü görüp de inanmayan yok gibidir.

Zemânında en kıymetli hüner sayılan bir san’atda, üstünlüğünü herkese kabûl etdiren böyle bir şerefi ve kemâli, kendine mal etme­yerek, kimsenin bilmediği bir Allahdan geldiğini söylemesi ve bu şeref ve üstünlükle, kendini değil de, o meçhûl zâtı tanıtdırmağa ça­lışması, insanlık arzûları ile birleşemiyen ve şöhret, menfe’at düş­künlerinin işine gelmeyen şaşılacak bir şeydir. Hükûmet lezzetini, ilm ve ma’rifet lezzetinden üstün tutanlar, ilmin ve ma’rifetin kıy­metini anlıyamıyanlardır. Bir şâ’ir, san’atının en yüksek derecesin­de olduğunu gösteren bir dânecik şi’rini, devlet başkanlığı ile değiş­mez. Değişen olsa bile, maddî menfe’at için değişir. Muhammed aleyhisselâm, kendisinin devlet başkanı olmadığını söylemiş, devlet ve saltanat yerine herkes gibi orta halli yaşamışdır. Ölümünde âi­lesine birşey bırakmıyan ve göz bebeği gibi sevdiği kızı hazret-i Fâ­tıma “radıyallahü anhâ”, küçük bir şey istediğinde, (Biz Peygam­berler, mîrâs bırakmayız. Bizden kalanlar sadaka olur) buyuran bir zâtın, hükûmet ve saltanat peşinde olacağını düşünmek için insa­nın beyni sulanmış, vicdânı kararmış olmalıdır. (Bu sözleri kendi­liğimden söylemiyorum. Allahın emrlerini bildiriyorum. Ben de sizin gibi bir kulum) diyerek ortaya çıkan o yüce Peygamberin, hâşâ bir yalancı olması ihtimâli o kadar uzak ve o kadar bozukdur ki, bunu Avrupa ve Amerika fikr adamları söz birliği ile kabûl et­mek mecbûriyyetinde kalmışdır. Meydâna koyduğu din ile kazan­dığı yüksek mevkı’i, keskin zekâsı ve kuvvetli görüşü ve yaman ak­lı ile başardığını söylemek zorunda kalmışlardır. Komünistler de, o yüce Peygambere bir çamur atamıyacaklarını anlayarak, sar’aya benzer bir hastalığın te’sîri ile kendisine melek geldiğini zan ederek bu başarıları elde etmişdir diyorlar. O akl, zekâ ve siyâset ve başa­rıları anladıkları ve söyledikleri hâlde, hastalık îcâbı, zan ile konuş­du demeleri ise, inkâr hastalığının kendi akllarını örterek yapdıkla­rı bir saçmalama olduğu meydândadır. Çünki, bu sözlerinin bir kıs­mı, diğerinin yalan olduğunu göstermekdedir. Ya’nî komünistler, kendi sözleri ile kendilerini mağlûb etmekdedir.

Edebiyyâtcılar, bir şi’ri hangi şâ’irin yazmış olduğunu, imzâsına bakmadan, onun düşünme ve yazma san’atından anlamakdadırlar. Edebiyyât mütehassısları, Kur’ân-ı kerîm ile, Resûlullahın kendi sözü olan hadîs-i şerîfleri inceliyerek, ikisinin birbirine benzemedi­ğini anlamışlardır. Birbirine hiç benzemiyen iki dürlü üslûba ve ya­zı san’atına aynı adamın sâhib olması edebiyyât târîhinde görül­müş birşey değildir. Çünki, olacak birşey değildir. Bir insanın, bir­birine benzemiyen iki dürlü yüzü olması gibidir.

Kur’ân-ı kerîmin, hadîs-i şerîflerden ve başka ilâhî kitâblardan bir ayrılığı ve üstünlüğü de şudur ki, bu kitâb-ı mecîd (ya’nî Kur’ân-ı kerîm) bugüne kadar semâdan indiği gibi, değişmemiş olarak kalmışdır. Harfleri ve noktaları bile değişmemişdir demek yetişmiyor. Çünki Kur’ân-ı kerîmdeki kelimelerin çeşidli okunu­şundan başka, bu kelimelerin uzun, kısa, açık, kapalı, kalın, ince gi­bi okunmaları da, Resûlullahın bildirdiği ve okuduğu gibi kalmış­dır. (İlm-i kırâet) denilen ve pekçok kitâbı olan büyük bir ilme ve islâm âlimlerinin bu yoldaki çalışmalarına ve hizmetlerine bakıp da şaşmamak elde değildir. Kur’ândan olup da çıkarılmış veyâhud Kur’ândan olmayıp da sonradan katılmış tek bir kelime yokdur. Çünki, islâm âlimleri, Kur’ân-ı kerîme dokunulmaması, ufak bir şübhenin bile ona yaklaşamaması için, çok sağlam bir esâs koymuş­lardır. Ya’nî, Kur’ân-ı kerîmin her asrda söz birliği ile gelmesi şart­dır. Eshâb-ı kirâmdan bugüne kadar, her asrda, yalan üzerinde söz birliği yapacakları düşünülemiyen yüz binlerce hâfızlar vâsıtası ile bizlere gelmişdir. Sanki bir an durmayan coşkun bir nehr gibi ebe­diyyete doğru akıp gitmekdedir. Bugün islâm düşmanlarının yeryü­zünü kapladığı bir zemânda bile, elhamdülillah, dünyânın her tara­fında, Allah kitâbının her kelimesi, her noktası birbirine benze­mekdedir. Bu kitâb-ı mübînin (ya’nî Kur’ân-ı kerîmin) ne kadar çok sağlam olduğu şundan da anlaşılır ki, Eshâb-ı kirâmın büyükle­rinden ba’zıları bildirdiği hâlde, tevâtür, ya’nî söz birliği hâlini alma­yan okuma şeklleri, ne kadar kuvvetli olsa bile, Kur’ândan olmak için kâfî görülmemişdir. Meselâ, yemîn keffâretini bildiren (üç gün oruc) âyet-i kerîmesini, Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh”, (üç gün arka arkaya oruc) olarak bildirmiş ve bunu fıkh âlim­leri vesîka bilerek, keffâret orucunun üç gün (mütetâbi’ât) olarak, ya’nî ard arda tutulması lâzım olmuşdur. Fekat Abdüllah ibni Mes’ûd hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, çok güvenilir ve çok sağlam bir zât olmakla berâber, sözünde yalnız kaldığı için (Mütetâbi’ât) kelimesi Kur’ân-ı kerîme girememişdir. İhtiyât olu­narak bu kelimenin ma’nâsı alınmış ve yine ihtiyât olunarak Kur’ân-ı kerîme sokulmamışdır. Bunlara (Kırâet-i şâzze) denir.

Resûlullahın kendi sözlerine (Hadîs-i şerîf) denir. Hadîs-i şerîf­leri de öğrenmek ve muhâfaza etmek için, şaşılacak bir dikkatle ça­lışılmışdır. Fahr-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü, hu­zûrunda bulunan Eshâb tarafından ezberlenmiş ve işitmeyenlere ve sonra gelenlere söylenmişdir. Böylece, sonsuz bir denize benze­yen (İlm-i hadîs) meydâna gelmişdir. Kur’ân-ı kerîmin eşsiz bir mu’cize olduğu meydânda olmakla berâber, Mûsânın ve Îsânın “aleyhimesselâm” karışık ve karanlık târîhlere dayanarak Pey­gamber olduklarına inanıyorlar da, bütün hayâtı ve sözleri inceden inceye meydânda olan ve her hâli Peygamberliğine şâhid olan Mu­hammed “aleyhisselâm” niçin Peygamber olmasın? Yehûdîlerle hıristiyanların bu inkârlarına ve inâdlarına hem şaşılır, hem de te­essüf olunur.

Milliyyet, insanın çalışması ile ve dilemesi ile elde edebileceği bir meziyyet değildir. Milliyyet, aynı vatanda, aynı toprakda do­ğup yetişenlerin, din, örf, âdet ve menfe’at birliğidir. Çalışmadan, doğuşda ele geçen bir ni’metdir. Bu ni’mete kavuşduran, Allahü teâlâya şükr etmek lâzımdır. Şükr etmek de, ni’metin devâm et­mesi için ve kendisinden dahâ çok istifâde edilmesi için çalışmak­la olur. İslâm dîni, Türk milliyetçiliğinin ayrılmaz parçasıdır ve bu milliyetçiliğin devâmı için ve kendisinden çok fâidelenmek için ça­lışmağı, sevişmeği, başka dinden olan vatandaşlara da, aynı hakla­rı sağlamağı, adâletden, sosyal haklardan müsâvî olarak istifâde edilmesini emr etmekdedir. Bu emrlerin ve yukarıda yazılı millî vazîfelerin yapıldığı yerde yaşıyanların milliyyetcilikleri ile iftihâr etmeleri, bu ni’meti kendilerine bırakan ecdâdlarına, gâzîlerine, şehîdlerine, hayrlı düâ etmeleri lâzımdır. Bu birliklerinin, se’âdet­lerinin sembolü olan istiklâl marşlarını ve bayraklarını sevmeli ve saymalıdırlar. Kendilerini idâre eden, se’âdetleri için çalışan dev­letlerine, kanûnlarına itâat etmeli, vergilerini seve seve ödemeli­dirler. Böyle sevişenlerin, başka dinlerden, mezheblerden olanlara dokunmamaları, onlara kötülük yapmamaları, milliyyetçilik için bir kusûr değil, bir meziyyet olur ve bağlı olduğumuz islâm dîninin, hak din olduğunu ve yüce Peygamberimiz Muhammed aleyhisse­lâmın âlemlere rahmet olduğunu gösterir. Milliyyetçilik kelimesi­ni, teknikde ilerlemiş ba’zı memleketlerde meselâ doğu Avrupada, Rusyada, hükûmeti ele geçiren bir zümrenin, milleti sömürmek için söyledikleri gibi, rûhsuz, modası geçmiş bir söz sanmamalıdır. Milleti sömürenlerin buna inanması ve bağlanması, dinsizlerin ah­lâka bağlanması kadardır. İnsan, tatlı bir hayât geçirebilmek için, milleti arasında bulunmağa muhtaçdır. İnsanlar, varlıklarını, hak­larını ve ihtiyâçlarını koruyabilmek için, toplu olarak yaşamak zo­rundadır. Medeniyyet de bu demekdir. Bu topluluk ise kendi mil­letidir. İnsanların yalnız başına elde edemiyecekleri hakları koru­mak için toplu yaşamaları lâzımdır dedik. Bu toplulukda, karşılık­lı yardım ve fedâkârlık lâzımdır. İnsanın, din hürriyyeti tanıyan milliyyet uğrunda mı, yoksa dinsiz olan milleti uğrunda mı dahâ fe­dâkâr olacağını inceliyelim:

Dinsiz bir milliyyetçi şöyle düşünebilir: Millet için ölmek hissi, müşterek olmalıdır. Bir kısmının ölmesi, bir kısmının kalması hak-sızlık sayılmalıdır. Millet menfe’ati kendi menfe’atim için lâzımdır. Kendimi o yolda fedâ edersem, aslı, maksadı, sebeb için fedâ etmiş olurum. Ben herşeyden önce, kendimi düşünürüm. Başkası için fe­dâ olmam. Fedâkârlık, nâm ve şöhret almak için ise, geçici bir şöh­ret ve şeref için yok olmağı kim ister? Milyonlarca bir ordu içinde milleti için can veren askerlerin, hangi dağda, hangi derede kaldı­ğını kimse bilmediği gibi, ismleri de dinsiz olan milletin kalbinden silinip gitmişdir. Bu adamlar, canları ile berâber mallarını da fedâ etmişler. Dahâ doğrusu, bunlar şâyân-ı takdîr olmakdan ziyâde, kendileri hesâbına, acınacak bir hâldedirler. Millet için yapdığım fedâkârlık bilinmez de, çekemiyenler sebeb olarak, bir de suçlu gö­rülürsem, hâlim neye varır?

Dinsiz bir milliyyetçilikde, bir fedâkârlık kuvveti elde edebil­mek için fikre ve mantığa dayanan sebebler yokdur. Şu’ûrsuz his­lere dayanan fedâkârlık da karşılığını alamaz. Hele milleti idâre etmekde olan ilericiler, sömürücüler, onlar için canlarını hiç fedâ etmezler. Komünist memleketlerde böyle oldu. İkinci cihan har­binde görüldüğü gibi, cebhede döğüşüp şeref kazananlar, geri dö­nünce, hükûmeti ele geçirmesinler diye, kurşuna dizildiler. Millete gelince, onlar da, hiçbiri için cân fedâ edecek bir fikr sâhibi değil­dirler. Avrupalıları tapınırcasına taklîde özenen, onlardaki her fik­ri, her işi tam hakîkat, tam se’âdet sanan dinde reformculardaki milliyyet hissi ve hevesi de, yine taklîd iledir. Evet, insanlar, aklla­rı ve düşünceleri ile buldukları iş, meslek ve mezheb bağlarına, ya’nî dinsiz bir milliyyete, ırkçılıkdan ziyâde sarılmışlardır. Milliy­yetçiliği kendi menfe’atleri ve iş başına geçmeleri için, âlet ve mas­ke yapan siyâset canbâzları bir tarafa bırakılırsa, geri kalanın mil­liyyetçiliği, işitmekle ve taklîd ile hâsıl olmakdadır. Din adamları­nın da, bu taklîdciliğe karışdıkları görülmekdedir.

Hucurât sûresi onüçüncü âyet-i kerîmesi, hepsi bir anadan ve bir babadan hâsıl olan insanların, ancak Allahü teâlâdan korkula­rına göre derecelere ayrılacağını ve islâmiyyetde kavmiyyetcilik ol­mıyacağını bildirmekdedir. Müslimânların milletlere ayrılmaları için bu âyet-i kerîmeyi ileri sürenler görülüyor. İslâmiyyetin, bir­birlerinden ayrı milliyyetçiliklere bölünmeğe karşı olmadığını, hepsine saygı göstermek lâzım olduğunu söylemek istiyorlar. Hâl­buki, müslimânlar, ayrı ayrı milliyyetlere bölünürse, birbirleri ile çarpışmak tehlükesi başlar.

(Kıyâmet günü Cenâb-ı Hak buyurur ki: Ey insanlar! Ben bir neseb, soy seçdim. Siz başka bir neseb seçdiniz. Ben, Allahdan kim fazla korkarsa, dahâ kıymetliniz odur, dedim. Siz ise, falan filânın oğludur. Bunun için, filân falandan dahâ üstündür demekden vaz­geçmediniz. İşte bugün ben, nesebimi yükseltiyor ve sizin nesebi­nizi aşağı alıyorum. Biliniz ki, benim sevdiklerim, benden korkan­lardır) hadîs-i şerîfi, müslimânların nasıl olacağını açıkça göster­mekdedir.

Fıkh kitâbları, nikâhlanacak erkek ile kadının birbirine uygun derecede olmalarını bildirirken, kavmleri ve milliyyeti de ölçüye katmakdadır. Bunları okuyanlar, kavmiyyetin islâmiyyetde mü­him olduğunu zan edebilir. Hâlbuki, nikâhda, erkekle kadın ara­sında, doğru ve yanlış her dürlü berâberlik düşünülür. İki tarafın rızâları ile yapılan nikâhın, kavmiyyet ve milliyyet ayrılığından do­layı bozulmasına izn verilseydi, o zemân böyle zan etmek haklı olabilirdi. Bugün bütün dünyâda, her millet, insanları kendi tara­fına çekip dururken, bizim de, kendi milliyyetimizi düşünmemiz lâzımdır. Bunu yapmakla din hürriyyeti bulunmıyan milliyyete bir kıymet verilmiş olmaz. Çünki, bu milliyyet fikri, ilmî bir temele değil, hisse dayanıyor. (Medeniyyet-i islâmiyye târîhi) kitâbını ya­zan Curci Zeydan, milliyyet fikrinin, islâmiyyetin başlangıcında mevcûd olduğunu, hattâ hazret-i Ömerin siyâsetinin bu fikre da-yandığını yazıyor. Arabistân yarım adasında müşrik bırakmamak için olan çalışmalarını da, buna delîl gösteriyor. Hâlbuki, bu çalış­malar, din birliği üzerine kurulmuş olan, millî birlik içindi.

Hıristiyanlık dîninde, akla uygun bir esâs kalmamış, hurâfeler, karmakarışık bir merâsim hâlini almışdır. Bundan başka, aynı din­de, hattâ aynı mezhebde bulunan hıristiyanlar, başka başka hükû­metlerin idâresinde yaşamakdadır. Avrupa hükûmetleri, bunun için, başka bir bağ aramışlardır. Böylece, Avrupada, din birliği öl­müş, milliyyet hissi doğmuşdur. İslâmiyyet, ticâret, sanâyi ve sosyal nizâmı da kurduğundan, milliyyet düşüncesini de içine almakdadır. Müslimânlar arasında ayrı milliyyetler kurmağa ihtiyâc kalmamış­dır. Bunun içindir ki, bütün ilmihâl kitâblarında, (Din ve millet, ikisi birdir) denilmekdedir. Hattâ, Avrupalıların islâm dînine kar­şı olan kuşkuları, bu dînin hemen her hükmünde ayrıca bir milliy­yet hissi de bulunduğundan ileri geliyor denilse yeridir. Eğer müs­limânlar, bölünmeseler, islâmiyyetin, milliyyeti temsîl etmesinden istifâde ederek, yeryüzündeki sağlamlaşmamış birçok milliyyetlere galebe çalmanın yolunu bulurlar.

İslâmiyyetin milliyyeti temsîl etmesinde, lisân birliği de akla ge­lir ise de, beş vakt nemâzda okunan ezânların ve Kur’ânların bütün islâm memleketlerinde arabî olması, bu berâberliği de te’mîn et­mekdedir. Bunun içindir ki, islâm düşmanları, bir milleti islâmiy­yetden ayırmak, din birliğini yok etmek için, o milletin dilini, gra­merini, alfabesini değişdirmeğe saldırmakdadırlar. Bir milletin dî­nine, îmânına vurulacak en büyük darbe de, bu yoldan gelmekde­dir. Nitekim, Sicilya ve İspanya müslimânları böylece hıristiyan ya­pılmışdır. Ruslar da, Türkistândaki müslimânların dinlerini ve îmânlarını yok etmek için bu keskin silâhla saldırmakdadırlar. Zin­danları, elektrik fırınları, Sibirya sürgünleri ve topdan imhâ fâciala­rı, bu keskin silâh kadar te’sîr edememişdir. Celâl Nûri beğ (İtti­hâd-ı İslâm) adındaki kitâbında müslimânlar için arabcayı, müşte­rek lisân olarak tavsiye etmekdedir. Yavuz Sultân Selîm hân “rah­metullahi teâlâ aleyh” de, bunun için çalışmışdı. Bunu te’mîn et­mek içindir ki, târîh boyunca bütün islâm memleketlerinde din ki­tâbları arabî olarak yazılmışdı. Arabî, bütün islâm memleketlerin­de bir din lisânı olmuşdur. Cennetde de, herkesin arabî konuşaca­ğını, hadîs-i şerîfler haber vermekdedir. Böyle düşünmek, her müs­limân milleti arablaşdırmağı istemek zan edilmemelidir. Dünyâ devletleri arasında İngilizce ortak bir dil hâlini almakdadır. Buna hiçbir devlet, karşı koymuyor. Bugün ilm ve fen sâhibi bir adamın, bir, hattâ birkaç yabancı dil öğrenmesi zarûret hâlini almışdır. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir kavmin dilini öğrenen, onların zararlarından korunmuş olur) buyurulmakdadır. Bunun içindir ki, gençlerimizin arabî öğrendikleri gibi, Avrupa dillerinden de öğrenmeleri lâzım ve fâidelidir ve sevâb kazandıran çok işlere sebeb olabilir. Avrupalıla­rın asrlardan beri bize yabancı gözü ile bakmalarını, milliyyet his­sinden ziyâde, islâm dînini bilmemelerinde aramak doğrudur.

Bir hadîs-i şerîfde, (İçinizdeki fenâları yola getirmeğe çalışmaz­sanız, ya’nî emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmazsanız, cenâb-ı Hak, başınıza öyle belâlar verir ki, bu belâlardan kurtulabilmek için, artık iyilerinizin Allaha yalvarması da fâide vermez) buyurul­muşdur. Âl-i İmrân sûresi, yüzonuncu âyet-i kerîmesi, müslimânla­rın (Emr-i ma’rûf) ve (Nehy-i münker) yapmasını emr etmekdedir. Yavuz Sultân Selîm hân, memleketde bulunan gayr-i müslimlere karşı, yâ müslimân olun veyâ sizi kılınçdan geçiririm diyeceği ze­mân, din âlimleri bunun doğru olmadığını söylediler, ya’nî nehy-i münker yapdılar. Sultân da, bu işden vazgeçdi. Bu hâli yanlış gören sivri akllılar bulunabilir. Hâlbuki, hak ve adâlet yolunda olmayan dînî hislerin, hakîkî bir müslimânlık olamıyacağını anlıyan din âlim­lerine boyun eğen o şerefli pâdişâhın bu hareketi övülmeğe lâyık­dır. Dînî fikrler ve hislerle millî fikr ve hislerin farkı böyle ince nok­talarda kendini gösterir. Dinsiz olanların millî düşünceleri hak ve adâletden ayrılabildiği hâlde, dînî düşünceler ayrılamaz. Çünki, hak ve adâlet gibi fazîletler islâm dîninin sınırları içindedir.

Burada islâmiyyetin insanlara verdiği adâlet duygusunun necâ­betini ve nezâhetini gösteren bir vesîkayı bildirmek uygun olur. Bi­rinci cihân harbi muhârebelerinden sonra, İstanbulda suçluları sür­mek için muhâkemeler kurulmuşdu. Oradaki muhâkemelerin bi­rinde, (Buğazlayan) müftîsinin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, elini îmânlı göğsüne koyarak ve göz yaşları ile ak sakalını ıslatarak, o yerlerde me’mûrların yapdığı işkenceler ile alâkalı şehâdeti, gaze­telerde okunmuşdur. Avrupalılar, eskiden Türklerin müte’assıb denilen kısmının, gayr-i müslimler için tehlükeli olduklarını sana­rak hakîkî müslimânlara düşman oluyorlardı. Sırası gelmişken şu­nu da bildirelim ki, bugünkü ilericiler, Allahın emrini yerine geti­ren, ya’nî farzları yapmağa ve harâmlardan sakınmağa çalışan müslimânlara, meselâ, nemâz kılanlara, sokağa çıkarken âilesinin, kızının örtülü olmasına dikkat edenlere, içki içmiyenlere müte’as­sıb diyorlar. Hâlbuki te’assub, inâdcılık etmek, kendi mezhebine, fikrine körü körüne bağlanıp, başkalarının buna uymıyan doğru sözünü kabûl etmemek demekdir. Haksız birşeyi inâd ile savunan bir kimseye müte’assıb denir. Te’assub, dîn-i islâmın beğenmediği kötü bir huydur.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize islâmiyyet nedir diye soruldukda, (Müslimânlık, Allahü teâlânın emrlerini büyük bilmek ve Allahü teâlânın mahlûklarına acımakdır) buyur­du. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfde gösterdiği ışıklı yolda ilerliyen insanlar, hangi kavm, hangi millet, hangi dinden olursa olsun, Allahın kullarının haklarına dokunma­nın, âhiretde büyük suç olacağını bilirler. Bu insanlardan kimseye zarar gelmiyeceğini yukarıdaki vesîka açıkça göstermekdedir. İslâ­miyyetde şahsların ve cem’iyyetin menfe’atlerine çalışılmakla be­râber, müslimânların gâyesi, bu menfe’atlerden dahâ üstün ve ilâ­hî bir şeydir. Menfe’ati düşünmek, tabî’î ve lâzım ise de, bunu her gâyenin üstünde görmek ayb, kusûr ve fenâ bir egoistlik olduğu gi­bi, dinden ayrı olan milliyyet hissini herşeyin üstünde görmekle de, bu egoistlikden kurtulamaz. Böyle olan milliyyet hissi ile hareket eden adam, kendinin de o milletin içinde olduğunu düşünmüş, bu­nun için az çok egoistce hareket etmişdir. Müslimânları harekete getiren maksad ise dahâ temiz ve dahâ necîbdir. Herşeyin üstünde olarak, din için, ya’nî Allah için çalışan her müslimân, büyük bir aşk ve fedâkârlıkla hareket eder. Milletinin yükselmesi dahâ kolay ve sağlam olur. Başka milletlere de zararı dokunmaz. Müslimân, her adımını Allah için atan, her hesâbını Allah için yürüten bir in­san demekdir. Böyle bir insanın ne kendine, ne de hiçbir kimseye zararı olamaz. Hâlbuki, dîni ve Allahı bırakıp da, dinden ayrı olan milliyyeti düşünenler, hiç olmazsa, başka milletlere karşı, hakka ve adâlete bağlı davranmayabilirler. Din sâhibi olmak, Fransızların, (Chacun pour soi et Dieu pour tous) ata sözünde olduğu gibi her­kes için fâideli olmakdır.

(Âl-i İmrân) sûresi, altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey Alla­hın kitâbına inanıyoruz diyen yehûdî ve hıristiyanlar! Aramızda ayrılık olmıyan söze, ya’nî îmâna geliniz!) buyuruldu. İşte insanlık karşısında, dîne hürriyyet veren ile din hürriyyeti tanımıyan milliy­yetciliğin farkı!

38 — Dinde reformcu diyor ki; (İslâmiyyetdeki âile hayâtında erkek tam hâkim, kadın da tam mahkûmdur. Anadolu köylerinde erkeğinden çok çalışan, erkeği gibi çift süren kadınlar da vardır. Erkek dışarda, kadın ev içinde çalışır. Gezmeğe ve eğlenmeğe vaktleri kalmaz. Maddî ve ma’nevî ihtiyâçları da azdır. Fakîrlik ve baskı altında ezilen erkekler, intikâmlarını kadınlardan alır gibi, onlara işkence ederler. Kadın isyândan ziyâde itâ’at gösterir. Er-keğin düşüncesi, onu kadına karşı haklı, şefkatli davrandıracak kadar değildir. Kadının zekâsı ve düşüncesi de, bu meşakkatlere niçin katlandığının sebeblerini ve kurtuluş yolunu arayacak kadar değildir. Onun için, kadını boşamak pek hâtıra gelmez. Avrupalı­lara imrenen ve onlara benzemeğe çalışan büyük şehrlerde, boşan­mak dahâ çokdur. Bunlar, islâm âdetlerini, şahsiyyetlerini, rûhları­nı ve âilenin kıymetini kaybetmekdedirler. Paraya ve hayvanlar gi­bi, şehvânî arzûlara ve modaya uymak sebebleri ile, kadın da, ça­lışmak zorundadır. Bu ilerici denilen insanların dinleri, milliyyetle­ri, fikrleri, hisleri birbirine benzemez. Hele Avrupada, Amerikada okuyup gelen kızların ma’nevî değerleri dahâ çok bozulmuşdur. Bir hıristiyan kadın gibi yaşayış yolundadırlar. Bütün yapdıkları samîmî değil, taklîd iledir) diyor.

Cevâb: Dinde reformcu Mûsâ Beykiyefin görüşü ve yazısı bu­rada insâflı olmuşdur. Öyle kadınları işitiyoruz ki, hıristiyan kadın­larının papas karşısında günâh çıkarmalarına bile imreniyorlar. Avrupalıları, Amerikalıları taklîd etmekden alınan delicesine bir zevkle dînimizin temeline dokunan şu müdhiş misâle bakınız! İslâ­miyyetde, insanın Allahına yalvarmak ve günâhını afv etdirmek için günâhları önce bir insanın afv etmesine ihtiyâç yokdur. Yalnız, zulm, işkence yapılmış, hakkı çiğnenmiş olanların, zâlimleri afv et­meleri lâzımdır. İslâmiyyetde, gizli işlenmiş olan günâhları bir ku­la afv etdirmek şöyle dursun, günâhını başkasına bildirmek bile câ­iz değildir. Günâhı işlemek suç olduğu gibi, bunu başkasına söyle­mek de suçdur. Dînimizdeki nezâkete, nezâhete bakınız! İnsanın izzetini, şerefini korumakdaki islâmiyyetin şu inceliğine hayrân ol­mak yakışırken, hıristiyanlığın, bilhâssa kadınların nâmûsunu, şe­refini ayaklar altına alan (günâh çıkarma) rezâletine imrenmek için, insanın, ilericilere kazılmış olan dalâlet çukurlarına düşmesi lâzım gelir.

İslâmiyyetde kadın ev içinde ve dışında çalışmak, para kazan­mak mecbûriyyetinde değildir. Evli ise erkeği, evli değilse babası, babası da yoksa, en yakın akrabâsı çalışıp onun her ihtiyâcını kar­şılamağa mecbûrdur. Kendisine bakacak hiç kimsesi bulunmıyan kadına, devletin (Beyt-ül-mâl) denen hazînesi bakmağa me’mûr­dur. İslâmiyyetde geçim yükü erkek ve kadın arasında paylaşdırıl­mamışdır. Bir erkek, zevcesini tarlada, fabrikada veyâ herhangi bir yerde çalışmağa zorlayamaz. Eğer kadın isterse ve erkek de izn verirse, kadın kadınlar için iş bulunan yerlerde, erkekler ara­sına karışmadan çalışabilir. Fekat, kadının kazancı kendisinindir. Kocası ondan cebrle hiçbir şey alamaz. Onu kendi ihtiyâçlarını dahî satın almasına zorlıyamaz. Ev işlerini yapmağa da zorlıya­maz. Kadın ev işini kocasına bir hediyye, bir lutf olarak yapar. Bunlar, müslimân hanımların sâhib oldukları birer fazîletdir. On­lardaki şerefli bir sıfatdır. İslâmiyyetin kadınlara böyle haklar ta­nıması ve onları erkek elinde bir köle veyâ oyuncak olmakdan ko­ruması, Allahü teâlânın kadınlara büyük kıymet verdiğini gösterir.

İslâm kitâbları kadının erkeğe ve erkeğin kadına ve çocukları­na ve anasına, babasına ve hattâ komşusuna ve hattâ gayrı müslim vatandaşlara karşı olan güzel vazîfelerini, haklarını uzun bildir­mekdedir. Hadîs-i şerîfde, (Îmânı en olgun olanınız, ahlâkı en gü­zel olanınızdır) buyuruldu. Başka bir hadîs-i şerîfde, (En iyiniz, evi­nizde, kadınlarınıza karşı en iyi olanınızdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Size iyi huyların hepsini bildirmek için gönderildim) buyu­ruldu. Âile hayâtını düzenliyen ve erkekle kadının vazîfelerini ayı­ran ve çalışmalarını teşvîk eden nice hadîs-i şerîfler, din kitâbların­da sayılamıyacak kadar çokdur. Din câhillerinin, bu hadîs-i şerîfle­re uymıyan yanlış ve bozuk hareketleri, islâmiyyet için kusûr ve le­ke olamaz. Bu hakîkatler karşısında, ilerici denilen kimselerin ya­zılarının ne kadar yanlış ve haksız oldukları meydândadır.

39 — (İlerici, taklîdci hanım kız, hıristiyan kızı gibi, çıplak gez­mek istiyor. İstediği erkekle flört [arkadaşlık] yapmak istiyor. İste­diği zemân, istediği yere gitmek istiyor. Dînini, ahlâkını ve âdetle­rini parçaladığının farkında bile değildir. Örtülü müslimân hanım­larına nefretle, alay ederek bakıyor. Hattâ, bunlara söğüyor. Bir erkek, köprü başında, çarşıda, eğlence yerinde, komşudaki toplan­tıda, vapurda, mektebde rastgele bir kızla tanışıyor, anlaşıyor ve evleniyor. Fekat böyle olan evlenmenin yarın için müdhiş bir ah­lâk düşüklüğünü hâzırladığından haberleri yokdur.

Dünyânın her köşesinde kadının nâmûsu, başka dürlü anlaşı­lır. İslâmiyyetde kadının nâmûsu, tesettürle başlar. Müslimân ka­dının, akrabâsından hangi erkeğe görüneceğini ve kimlere görün­miyeceğini, din açıkça bildirmişdir. Kadın bunlara uydukça nâ­mûsludur. Bu nâmûs gevşediği dakîkada, ahlâk bozukluğu başlar. Şimdi evli erkekler, çıplak kadınları ile sokağa çıkıyorlar. Zevc ve zevce, ayrı ayrı zevklerini başkalarında arıyorlar. Erkekler içki yerlerine, kumarhânelere, umûmhânelere gidiyorlar. Her ahlâk­sızlığı yapmakdan çekinmiyorlar. Kadınlardaki ahlâk bozukluğu­na kocaları sebeb oluyor. Bir üniversitelinin bir fâhişe ile evlendi­ğini gördüm. Kafasında kirli hâtıralar yerleşdirmiş olan bir kadın, afîf bir zevce olamaz. Tanıdığım evli bir adam, karısı ile birlikde âile toplantılarına gidiyor. Karısı bir baba ile, bu adam da, genç bir ana ile sevişdi. Bir gün dördünü bir arada gördüm. Başka ile­rici birisi, yine ilerici bir kadınla evlendi. Eşini arkadaşlarına çırıl­çıplak çıkarıyordu. Erkek evde yok iken, kadın, erkek misâfirleri kabûl ediyordu. Nihâyet, bunlardan birini sevdi. Zevcinden ayrıl­dı ve yuva yıkıldı. Fekat bir ay sonra, bir başkasını da sevdi.

Mekteb bir terbiye yeri, bir fazîlet ocağı iken, üzülerek söyliye­yim ki, en terbiyeli çocuklar bile, burada ahlâklarını gayb ediyor­lar. Çocuk mektebde çirkin sözler, kötü huylar öğreniyor. Çocuk­lar mektebde ve sokakda öğrendikleri çirkin şeyleri, âile ocağına kadar yayıyorlar. Evdekilerin dînî, ahlâkî hareketlerini beğenme­diklerini söylemekden çekinmiyorlar.

Hanımlarımızın mûsikîye, çalgıya tutulmaları da, bir âfet hâlini almışdır. Mûsikînin rûhda yapacağı heyecan yerine, harîs, tenbel ve hayâllerindeki zevklerin mahrûmiyyeti ile, içi yanan serhoş kim­selerin nağmeleri dinlenir, bunlar yalnız raksetmek, dansetmek ve kucaklaşmak gibi en aşağı hayvânî hisleri okşar. Radyoda ve televiz­yonda dinlenilen şarkılara da dikkat ediniz. Hep birbirini kucakla­mak arzûsu ile çırpınan şehvetli kimselerin niyâzları, mâceralarıdır. Evlerden gelen radyo seslerinde bu ma’nâlar analiz edilirse, âileler­de din, ahlâk, âr ve hicâb perdelerinin sıyrılmakda olduğu görülür. Caz takımı başlayınca rûhların bağlı olduğu gizli, sihrli bir telle, bü­tün varlıklar kımıldanır. Başları ile, elleri ile ve vücûdlarının her parçası ile birbirine aşk i’lân ederler. Ba’zan, sekiz-on, hattâ onbeş erkeğin bir kadın peşine takılmasını, ilkbehârlarda böyle grup hâlin­de dişilerini ta’kib edip sıkışdıran, kedilere ve köpeklere benzetirim. Erkek, yabancı bir kadına karşı irtikâb etdiği nâmûssuzluğun, başka bir erkek tarafından kendi vâlide, hemşîre veyâ refîkasına karşı ya­pılacağını düşünebilirken, yine bunu yapması, nâmûs duygusunun onda yokluğundan değil de, nedendir, sorarım? Köylerde din ve ah­lâk duygusu devâm etdiği için, fuhş ve sefâhet azdır) diyor.

Cevâb: Dinde reformcunun yukarıdaki uzun yazılarında, ka­dınlar hakkında dikkate değer ve ibret verici hakîkatler bulunmak­la berâber, bu karışık sorunun çözülmesi için, belli başlı bir pren­sib ortaya koymamışdır. Bu sosyal hastalıklar, insâflı bir kalemle, görüldükleri gibi yazılmışdır. Avrupa kadınlarını İstanbuldaki müslimân denilen kadınlardan üstün tutarak, açık saçık gezmeleri­nin oralarda kötü olmadığını bildiriyor. İstanbul gençlerinin de, onlar gibi yetişmesini istediği anlaşılıyor. Köylü kadınlarımızın faz­la nâmûslu olmalarına da, ilmî esâslara dayanmadığı için, çabuk bozulabilir diyor. İstanbuldaki, ilmli, ilerici kadınlar arasındaki, kendi zemânındaki, ahlâk düşkünlüğünü, kendisi acı acı anlatdığı­na göre, kadınları fenâlıkdan korumak için, hangi bilgilerin öğre­tilmesini istediği anlaşılmıyor.

Nâmûsun ve iffetin pek kıymetli ve pek övünülecek güzel bir sıfat olduğunu âlim ve câhil herkes bilir. Fekat, çok kimse, bu bil­gisine uygun hareket etmez. Dinde reformcunun, köylerdeki nâ­mûsun fazla olduğu hâlde, nâmûs fikrinin za’îf olduğunu bildirme­si, doğru bir düşünce değildir. Bilgisiz ve şu’ûrsuz olarak yerleşen âdetler ve akîdeler, mukaddes an’aneler hâline geldikden sonra, akla ve bilgiye dayanan düşüncelerden ve teorilerden dahâ kuvvet­li olur. Allah korkusunun ve din ve ahlâk gibi kuvvetli temellere dayanan nâmûs ve iffet duygusunun, ilmî esâslardan mahrûm ol­duğunu kabûl etmek de, büyük bir haksızlıkdır.