15.Madde40-42


40 — (Kadınların nâmûsunu korumak için haremlikle, selâmlı­ğı ayırmak veyâ aralarına ipek perdeler koymak, çok dayanıksız bir tedbîrdir. Müslimân memleketlerinde, kadınları, renkli ve ipekli kumaşları altında, keskin hayâllerimizle birer Venüs düşü­nerek, bu hârik-ul’âde heykellerin san’atinden ma’nâlar çıkarır ve bunlarla kalbimizin boşluklarını doldururuz. Garbın psikologları arasında, şarkın güneşli ve çiçekli ufukları kadar, tesettüründeki hayâlî zevklerine imrenenler çokdur.

Tesettürün, kadın güzelliğini artdırdığı muhakkakdır. Bunun sebebi şudur ki, yakından herşeyin inceliklerini, derinliklerini gö­rürken, uzaklık bu incelikleri ve derinlikleri bize süslü gösterir. Gözlerimiz yakından görmeğe alışdığı şeyleri, uzakdan açıkça görmediği zemân, güzel zan etdiğimiz şeylerin güzelliğini hayâli­miz temâmlar. Bugün, bizim olan ve hiç kıymet vermediğimiz şey­ler, elimizden çıkdığı zemân, kıymetli olur. İşte birşey ile aramıza uzaklık, perdeler girince, o şeye olan arzûmuz derecesinde hisleri­miz ve te’essürlerimiz canlanır. Sokakda kapalı bir kadınla karşı­laşınca, hayâlimiz uyanır. Çarşafın altında, hayâlimizdekini var sa­nırız. Sosyal hayâtımızı düzeltmek için kadına da lâyık olduğu ye­ri vermeliyiz. İslâmiyyet, kadının örtünmesini emr etmiş. Fekat, nasıl örtüneceğini bildirmemişdir. Kadının örtünmesinden, ya’nî tesettürden maksad, neslin temiz, iffetli, fuhuş ve kötülükden ko­runması ise, bunu başka dürlü de elde edebiliriz. Bunun için, Al­lahü teâlânın insanlara ihsân etdiği aklı ve zekâyı terbiye ederek, nefse hâkim olmalıyız. Böylece nefsi, hayvânî arzûları peşinde ko­şacak yerde, iyilik isteyecek şeklde temizlemeli ve düzeltmeliyiz. Yüksek bilgili ve terbiye görmüş ve aklı ve düşüncesi iyi işliyen bir kadın, nâmûsu koruyan ma’nevî kuvveti dinde bulmasa bile, ken­di aklı ve düşüncesi ile elde edebilir. Sonra, küçük yaşdan erkek­le berâber bulunmağa alışınca, büyük yaşda da, zararı olmaz. İf­fetin, nâmûsun ne olduğunu anlayacak kadar akla ve düşünceye mâlik olan bir kızın, istediği gibi açık gezmesi, istediği yerlere git­mesi, hiç zararlı olmaz. Fekat, bu değişikliği zemânla yapmak lâ­zımdır. Müslimân kadınlarına, haydi çarşaflarınızı atınız ve istedi­ğiniz gibi hareket ediniz diyemeyiz. Kurnaz hareket etmeliyiz. Meşrûtiyyeti iyi yerleşdiremediğimizi gördük. Netîce çok acı oldu. Kadın, yaratılışındaki zevkini okşamak için, şimdilik zarîf ve şık gi­yinsin. Sonra, yavaş yavaş açılması, sıra ile gelir. Hükûmet, şimdi­lik kadının elbisesine düzen versin. Güzel olmakla beraber, şehve­ti tahrîk edici yerleri örtsün, çarşaf ve peçe yerine, bir baş örtüsü ile mantoyu kabûl etsin. Sonra iş yavaş yavaş gelişir. Bundan baş­ka, kadınların hava almaları, zevk ve hayâtı duymaları hakkıdır. Meselâ, lokantalarda yemek yimek, gezmek, sinemaları, tiyatrola­rı görmek hakkı olsun. Fekat bunları yapmadan önce, erkeklerin saldırmalarını bir kanûnla yasak etmelidir) diyor.

Cevâb: Dinde reformcuların sözlerine dikkat edilirse, masonla­rın asrlarca evvel hâzırladıkları ve her devrdeki adamlarına söylet­dikleri plânlar, programlar olduğu hemen göze çarpar. Bunlar, itti­hâdcılar zemânındaki dinde reformcular ağzından ve kalemlerinden de i’lân edilmişdi. Mason Mustafâ Reşîd Pâşayı iş başına getirince, söyletdiler. İngiliz câsûsları, harb malzemesi ve para yardımı ile câ­hil ittihâdcıları iş başına getirince, bir yandan dinde reformculara söyletdiler. Bir yandan da, yeni mason kanûnları çıkartdılar. İslâ­miyyete saldırmağa başladılar. Câhil ittihâdcılar dedik. Çünki, ah­makça harbler açarak, yüzbinlerce müslimân kanının dökülmesine sebeb olan ve zindanlarda ve darağaçlarında sayısız ma’sûmların ca­nına kıyan ittihâdcıların çoğu din câhili idi. Fekat, müslimânlar din­lerini iyi öğrenir ve gençlere öğretirlerse, islâm düşmanlarının bütün plânları, kendi başlarına yıkılacakdır. Allahü teâlâ, İsrâ sûresi, se­ksenbirinci âyetinde, (İslâmiyyet gelince, şirk, küfr dayanamaz, gi­der) buyurdu. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, müslimânlar, akla ve islâmiyyete ve devletin kanûnlarına uyarak çalışırsa, kâfirler birşey yapamaz. İslâmiyyete saldıranlar yıkılıp gidecekdir.

Bu reformcu, maksadlı yazılarını gençlere aşılayabilmek için, birçok mühim ve acı hakîkatleri yazmakdan da çekinmemişdir. Evet, bunlar, bir satır zehrli yazı ile milleti aldatabilmek için, şe­kerli, kaymaklı, bir kitâb dolusu doğru yazı yazmakdan çekinmez­ler. Müslimânları aldatma plânlarından biri de, zehrlerini şeker kaplıyarak müslimânlara draje gibi yutdurmalarıdır.

İslâm kadınlarının örtünmesi, bunların nâmûslarını korumak için olduğu gibi, bu örtüler, kadınla erkeği birbirinden ayıran ma’nevî sınırlar demekdir. Bu örtülerin sâyesinde, bir erkek, ken­di evindeki kadınlardan birine karşı bile, sokakda resmî ve saygılı davranır. Bu örtüler, erkekle kadın arasına konulan hayâ perdele­ridir. Örtünen kadının bir erkek hayâlinde dahâ güzel canlandırıl­ması, kadının şerefini azaltmaz, yükseltir.

Kadında bedî’î güzellikden ziyâde, onda ictimâ’î fâide aramak, ona ictimâ’î hayâtda yer vermek lâzımdır demesi de, doğru değil­dir. Çünki, kadın, o ictimâ’î yerinde de, süslenmekden ayrılmıyor.

Hayvânî hislere aldanmamak için, nefsi terbiye etmek lâzımdır. Fekat, bu işi, yalnız nefse hâkim olmağa bırakarak, tesettürden vaz geçmek, hiç doğru olamaz. Çünki, tahsîl ve terbiye gören insanlar arasında nefslerine hâkim olamıyanların çok bulunduğu, gazete­lerde bile sıksık görülmekdedir. (Nefse hâkim olmak) söylemesi kolay, yapması güç olan bir şeydir. Yûsüf aleyhisselâm gibi büyük bir Peygamberin bile, (Benim nefsim kötü şeyler istemez demiyo­rum) buyurduğu, Yûsüf sûresinde bildirilmekdedir. Artık başkala­rına ne demek düşer? Nefse hâkim olmak ve bunun mikdârı her­kes için değişir. İnsan bunu kendi bile anlayamaz. Hele iffet ve nâ­mûs dersini dinden değil de, yalnız aklından alan kimseye göre, nâ­mûsun kıymeti, nâmûslu tanınmak düşüncesinden ileri gitmez. Nâ­mûsun kıymeti ne kadar bilinirse bilinsin ve akl ve düşünce ne ka­dar yerinde olursa olsun, insanın yaratılışında bulunan ve herkesi aldatabilen nefs karşısında, akl başarısız kalabilir. Bunun için, da­hâ başlangıçda, nefsi kımıldatmamak ve onu tahrîk eden yolları kapamak lâzımdır. Kadının örtünmesi, bu yolları en kesdirme ve en kolay olarak kapayan bir çâredir.

Kızların oğlanlarla bir arada yetişmesinin ve bu alışkanlığın, ileride iffet ve nâmûslarını korumağa yarıyacağını düşünmek de doğru değildir. Gençlerin karışık hayâta alışmaları, bunun kötü netîcelerini de gâyet tabî’î görmek tehlükesine sebeb olur. Kadın­ların erkekler arasında açılması, kadın-erkek arasındaki yaklaşma duygusunu gösteren tabî’î bir hâldir. Bunu red eden yalancı ve gâ­fil sözlere, değil bir müslimân, hiçbir erkek inanmaz. Kadınların kollarını, omuzlarını, gerdanlarını, baldırlarını erkeklere açdığı, plâjlarda, birlikde eğlendikleri yerlerde, erkekler onlara bakmaz mı olmuşdur? Kadınlar kollarının, gerdanlarının, baldırlarının açılmasına alışıldığını görünce, göğüslerini, sırtlarını, omuzlarını da açmağa, mini etek kullanmağa başladılar. Sonunun neye vara­cağı anlaşılamayan bu açılmalar, kadınlara mahsûs bir ihtiyâcı göstermekdedir. Demek ki, kadınlar, açılmalarına alışınca, dahâ çok açılmakdadırlar. Eski açıklıkları gayr-i tabî’î görülmekdedir. Kadınlarda açılmanın böyle yayılması, örtünmek sıkıntısından kurtulmak, havalanmak gibi öne sürülen sebeblerden başka mak­sadlarla yapıldığını göstermekdedir. İster birdenbire olsun, ister yavaş yavaş olsun, bu açıklıklar, ahlâk bozukluğuna doğru atılmış adımlardır. Hattâ, erkekleri yabancı kadınlarla zevklenmenin kıyı­sından köşesinden istifâdelendiren bu açıklıkların, kendileri de tam sefâhetdir. Kadınların yabancı erkeklere açılmasının ve sosye­te hayâtı yaşamalarının fuhşa, ahlâksızlığa, ev bark yıkmağa, âile fâci’a ve ölümlerine yol açdığını gösteren misâller çokdur.

İslâmiyyet, kadınla, kızla konuşmayınız, eğlenmeyiniz, papaslar gibi kadınsız yaşayınız demiyor. İslâmiyyet, komşunun karısını, kı­zını başdan çıkarmayınız, onların hayâ perdelerini parçalamayınız, âile yuvalarını yıkmayınız, istediğiniz kızı alınız, onunla, evinizde serbestçe, râhatça istediğiniz gibi eğleniniz diyor. Karınızı, kızınızı, yabancı erkeklerin arasına sokup, onların edeblerini, hayâlarını ve istikbâllerini bozmayınız! Kendinizin ve başkalarının âile yuvaları­nı yıkacak taşkınlıklardan sakınınız diyor. Bir kızı mes’ûd etmek için çalışın, kazanın ve genç iken, erken evlenin diyor.

Kadınların yabancı erkekle dans etmeleri ve balolarda, karı ko­caların açıkca yer değişdirmeleri, kadınları hayâtda, kolaylığa ve çalışmağa getirmekde olmayıp, âile yuvalarını yıkdığı acı acı görül­mekdedir. Kadın-erkek münâsebetlerinin yalnız karı-koca arasın­da kalmasını istemeyip de karışık ve sınırsız bir temâs vücûde ge­tirmek için yapılan balolar, islâmiyyetdeki nikâh cem’iyyetlerinin yerini almağa başladı. Şu kadar fark var ki, müslimânların nikâhı, belli bir kadınla belli bir erkeğin bir araya geleceğini i’lân etmek­de, sosyetenin balosu ise, evli veyâ bekâr birçok kadınla birçok er-keğin gelişi güzel yaklaşacaklarını i’lân etmekdedir. İslâmiyyetde yalnız nikâh ile birleşmek câizdir.

Kadınlara, sosyete hayâtında olduğu gibi, başka erkeklerle de düşüp kalkmak serbestliği verilirse, âilesi erkeklerinin kıskanma­sına ve vicdân azâbı çekmesine sebeb olmakla berâber, erkeklerin de, sayısız yabancı kadınlardan zevk almasına yol açacakdır. Bu­nu kim bilmez, kim anlamaz? İbtidâ’î ve gerici denilen kimseler de, bu zevkı, bu lezzeti pek iyi bildikleri hâlde, öte yandaki vicdân azâbı, kendilerini frenlemekde, durdurmakdadır. Nefslerinin, is­teklerine ve lezzetlerine dayanamıyan, irâdesi gevşek kimseler, medeniyyetin terakkîsi, ilericilik gibi yalan ismlerle, vicdânların bu frenini koparmış, kendilerine pek tatlı ve yaldızlı bir sosyete hayâtı kurmuşlardır. Nefslerinin zevkleri peşinde koşanlar, bu ha­yâtı hızla yaymakdadırlar. Bu hayâta ilericilik diyenler olduğu gi­bi, tabî’ate uymak şeklinde değerlendirenler de vardır. Hâlbuki is­lâmiyyet tabî’ate en uygun yaşayış yolunu göstermekdedir. İslâ­miyyet, en tabî’î bir din olmakla berâber, insan tabî’atinin fazîlet­den ayrıldığı yerlerde, o da tabî’atden ayrılır. Fazîlet tarafını tutar. Medenî haklar denilsin, tabî’ate dönülsün, nasıl övülürse övülsün, bu akıntının en açık sebebi ve sürükleyen kuvveti, şehvet ve zevk­dir. Sosyete adamları, karşılıklı zevklerini düşünmeyip, kadınlara hak ve hürriyyet vermek niyyetinde olsalardı, kadınların karşılıklı değişdirilmesini isteyemezlerdi. Bunun içindir ki feministler, birisi­nin karısından, kızından istifâde edemiyeceğini anlayınca kendi kadınlarının, kızlarının, onunla görüşmesine değil, görünmesine de yanaşmazlar. İyi anlaşılıyor ki, balo ve gece kulüplerinde, kadınla­rını, kızlarını başka erkeklere peşkeş çekenler, kendi zevkleri için veyâ mal, mevkı’ elde etmek için, kadınlarını fedâ eden kimseler­dir. Kadınlara hak tanınmasını, onlara hürriyyet verilmesini, ka­dınlardan dahâ çok isteyen erkeklere dikkat edilirse, bunlar, so­kaklara taşan ve salonlarda kaynaşan kokulu, yumuşak kadın dal­gaları arasına dalmağı ve başkalarının kadınlarından kolaylıkla zevk almağı arayan kimselerdir. Bu zevâllılar, başka erkeklerin de, kendi kadınlarına, kızlarına ve kızkardeşlerine böyle serbestçe sal­dıracaklarını düşünmezler. Yâhud o zevklerle, lezzetlerle kendile­rinden geçerek, bu can sıkıcı zararı unuturlar, veyâhud zevklerine, şehvetlerine karşı, onları fedâ etmekden de çekinmezler.

Sosyete hayâtında kazancı çok ve zararı az olanlar, yakınları arasında yüzüne bakılabilecek genç kadın bulunmayan erkekler­dir. İşte erkeklerin, kadınlara hürriyyet verilmesini istemeleri se­beblerinin başında, böyle aldatıcı ve egoist sebebler bulunmakda­dır. Bu konuda biraz aşırı yazdığımızı söyliyenler bulunacakdır. Fekat, işin doğrusu budur. Çünki, müslimân memleketinde yetişen kadınlara bu fikr, erkeklerin ilmde ve fende ilerlediklerine imren­mek yolu ile gelmemişdir. İlmde ve teknikde yüksek bir yeri olan afîf erkeklerin kadınlarında, böyle bir hürriyyet arzûsu görülme­mişdir. Eğer erkekler, eğlence ve sefâhat hayâtına dökülmeselerdi, kadınlardan da, böyle hürriyyet isteyen görülmeyecekdi. Kadınla­rın avukatlığını yapan erkekler de bulunmayacakdı.

Kadınlara böyle bir hürriyyet verilmesini isteyen erkekler, (Gayr-i meşrû’ bir şey istemiyoruz ki...) diyorlar. Meşrû’ olarak ne istedikleri kendilerine sorulunca, cevâb veremiyorlar. (Kadınları esâretden kurtaracağız) deyip geçiyorlar. (Nisâ) sûresinin otuzü­çüncü âyetinde meâlen, (Erkekler, kadınları terbiye edici ve onlara iş vericidir. Allahü teâlâ, erkekleri kadınlardan üstün yaratmışdır) buyuruldu. Dinde reformcular, kadınları, bu âyet-i kerîmede bildi­rilen yerlerinden kurtaracaklarmış! Bunun neresi meşrû’dur. İslâ­miyyetin erkekleri kadınlardan üstün tutmasında birçok sebeb ve fâide vardır. Bu üstünlük âile hayâtının düzgün olması için de lâzım ve zarûrîdir. (Âile içinde kadın ile erkeğin hakkı eşid olmalı. Hayât müşterekdir) sözü de kıymetsizdir. (Enbiyâ) sûresi yirmiikinci âye­tinde meâlen, (Allahdan başka bir ilâh, bir tanrı dahâ bulunsaydı, âlemdeki nizâm bozulur, karma karışık olurdu) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmedeki kuvvetli mantığa dayanarak düşünenlere göre, âile içinde, derece derece herkesin ayrı bir hakkı ve değeri, şerefi lâzımdır ve âile arasında bir baş bulunmasına zarûret vardır. Mille­te bütün hakların verildiği bildirilen cumhûriyyet idâresinde bile bir devlet başkanı, ya’nî cumhûrreîsi vardır. Demek ki, devlet idâ­resinde olduğu gibi, her toplulukda ve her biri topluluk olan âile hayâtında, son sözün herhâlde bir yere bağlanması lâzımdır.

Sözlerini haklı ve meşrû’ göstermek için, (Kadınlara ilmde ve fende istiklâl vereceğiz) gibi savunanlar da oluyor. Bu istiklâl, bu hürriyyet, kadınları erkeklerin kontrolünden kurtaracağız demek olduğundan, yukarıdaki âyet-i kerîmeyi değişdireceğiz demekdir. Çünki, kadınların erkeklerin kontrolü altında bulunmasına ve on­lardan iznsiz istedikleri yerlere gidememelerine (esâret) diyorlar. Esâretden kurtulmağı, iş güç altında ezilen Anadolunun kadınları istemiyorlar da, sosyetenin serbest kadınları istiyor! (Kadınlar ilm ve san’at hürriyyeti sâyesinde, erkekler gibi çalışarak, erkeklerin ellerine bakmakdan kurtulmalıdır) diyorlar. Erkekler, evlerine ge­tirdiği ekmeği kadınların başına mı kakıyorlar ki, bu sığıntı ve aşa­ğı hayâtdan kadınları kurtaracaklar? Hâlbuki, bu ilerici kadınlar, evlerinde gördükleri işleri, erkeklerinin başına kakmakdadırlar. Hattâ, erkeklere yüklemek yolundadırlar. Dikkat edilirse, müsli­mân erkekleri, kadınlarından dahâ çok merhamete muhtâç hâlde­dirler. Çünki, para kazanmak, evin ihtiyâçlarını bulup getirmek yü­kü erkeğin omuzlarındadır. (Hayât müşterekdir) diyerek, bu ağır yükü kadınlara da yüklemeğe kalkışmak, (başınızın çâresine bakı­nız!) diyerek erkeklerin kadınları himâyelerinden silkip atması de­mek olup, kadınların zararına bir düşüncedir.

(Hayât müşterekdir) sözü, dinde reformcuların savunduğu gi­bi, erkeklerin yüklendiği kazanma yüküne kadınların yardım et­mesi ise, bu yardımı evin içinde de yapabilirler. Orta hâlli sosyete âilelerin çoğunun evinde hizmetçiler bulunur. Erkekler gibi, ka­dınların elbisesi de terzilere dikdirilir. Şuna dahâ çok şaşılır ki, hürriyyete kavuşmuş olan sosyete kadınlarının evlerinde yemek pişirmek, çocuklara bakmak ve hemen bütün işler hizmetçilere yapdırılıyor. Böylece, kadının kazancı kendi süsü, boya, koku ve berber masrafları ile hizmetçinin ücretini karşılayamaz bile. Ge­çim yükü, yine yalnız erkeğin sırtında kalmakdadır.

Geçim yüküne ortak olan kadınlardan, yüzüne bakılamıyacak kadar çirkin olanların ev dışında ne kadar düşkün ve üzücü hâl al­dıkları her tarafda görülmekdedir. Güzelliğine güvenen ve güzel ol­mağa çalışan kızların güzelliği de yaşlandıkça azalıyor. Hele pudra, ruj, boya kullanan kadınların derileri aşınarak dahâ çabuk çirkinle­şiyorlar. Boya kullanmadığı gün, yüzleri işkembe gibi buruşuk, iğ­renç oluyor. Bunun için, her sabâh kalkınca, sâatlerce ayna karşısın­da, tuvalet, makyaj yapmak zorunda kalıyorlar. Bir kış sabâhı, alaca karanlıkda tramvayda giderken, Bâyezîd meydânında bir çöpçü ka­dının kar süpürdüğünü görünce, yüreğimiz sızladı. Bu müslimân ni­nenin, sıcak odasında yatmasını veyâ okumasını, yâhud çocuklarının ihtiyâçlarını hâzırlamasını arzûladık. Çünki, islâmiyyet, kadınların bütün ihtiyâçlarını kocasına yüklemişdir. Kocası yoksa, yakın akra­bâsı verecekdir. Kimsesi yoksa, Beyt-ül-mâl, ya’nî devlet bakacak­dır. Kadının her ihtiyâcı ayağına gelecekdir. Kadınların çoklarının, hayâtlarından şikâyetlerini, inlemelerini çok işitdik.

İş yerlerinde çalışan çirkin kadınların, düşkün, acı hâllerini in­kâr edemeyen reformcular, bunu da savunmağa kalkışarak, mağa­zalarda, satış yerlerinde güzel kadınlar bulundurulursa, satılacak mallar arasında, belki dahâ çok, onların güzelliklerine müşteri çı­kanlar bulunur. Böylece işler aksar diyorlar. Hürriyyetine kavuşa­rak, erkekler arasında çalışan kadınlardan güzel olmayanların düşkünlüğü ve kendini güzelleşdirmek için her sâbah ayna karşı­sında uğraşanların bitkinliği bir yana, geri kalanlarında, bulundu­ğu farz edilen, dahâ doğrusu hiç bulunmadığı hâlde, kraldan ziyâ­de kralcı erkekler tarafından var diye savunulan bu hürriyyetin ve istiklâlin doğru ma’nâsı, kadınların, âile teşkîl etmek, evlâd yetiş­dirmek, evini düzenlemek gibi meziyyetlerden ve tabî’î kâbiliyyet­lerinden uzaklaşarak, erkeklerin sert, sıkıntılı hayâtına karışmala­rı, kocaya varmak ihtiyâcından kurtularak, bekâr erkekler gibi, yâhud evindeki zevcesine bağlı olmıyan ahlâk düşkünleri gibi ol­maları demekdir. Âile hayâtını yıkan bu dağınık hayât, önce Av­rupa mukallidi erkeklerde başlamış, bu uçuruma sonra kadınlar da sürüklenmişdir. Zevallı gençlik, nerelere sürükleniyor. Sosyete hayâtında âdet hâline getirilen, kadınlara karşı saygı ve nezâket, hep gösteriş olup, onların düşkünlüğünü, acınacak hâllerini ört­mek için yapılmakdadır. Bugün Avrupada, nikâhlı, nikâhsız ka­dından ucuz bir şey yokdur. Müslimânlıkdan uzaklaşan sosyete kadınları da, bu hâle sürüklenmekdedirler. Nikâhsız olanların çokluğu meydândadır. Şark edebiyyâtında, şi’rlerde şehvânî dü­şüncelerin yayılmış olması, şarkda fuhş ve sefâhet hayâtının yok denecek kadar az olmasındandır. Şarklı bir şâ’ir, dilberin söz ver­diği bûseyi gazeline kıymet vermek için yazmak ister. Çünki, bu görülmemiş birşey gibidir. Hâlbuki, Avrupada, bunlar caddelerde yapılır da, aldırış eden olmaz. Dul kadınlar dahâ ucuzdur. Bugün Avrupada ve sosyetenin, kadın hürriyyetinin yayıldığı islâm mem­leketlerinde, erkekler kolay evleniyor. Kadınların koca bulması ise, çok güç oluyor. Erkekler nazlı olup, kadında güzellik veyâ pa­ra arıyor. Kadın ise, erkeğin izdivâç talebini kabûl etmekdedir. Ev kurmak için kadınların çekdiği bu güçlüklere karşılık olarak, bir veyâ birkaç gecelik eş arıyan gençlerden, pek kolaylık görüyorlar.

Müslimân memleketlerinde vakti geçmiş ve kocasız kalmış kız bulunamaz. Erkeklerle kadınlar birbirine taksîm olunmuş ve artan kadınlar da, islâmiyyetdeki, (teaddüd-i zevcât) ni’meti sâyesinde, bir ev hanımı olmuşdur. Hâlbuki, Avrupada, artan kızlar, nikâhsız, gayr-i meşrû’ erkeklerden kazandıkları paraları birikdirerek, ni­kâhlı zevc ararlar.

Avrupada ve sosyete hayâtı bulunan yerlerde aşk denilen şey yokdur. Çünki, her tarafa kadınlar, kızlar serpilmişdir. Hâlbuki is­lâm memleketlerinde, bir erkek, kırk yılda bir güzel kadın görür. Bu nâdir tesâdüfle, ona âşık olur. Dahâ güzelini ona göstermemek için, aşkın gözüne çekdiği perde ile etrafdaki tesettür perdesi bir araya gelir. Hattâ, ikinci perdenin, değil başkasını, yine o kadını bi­le bir dahâ göstermemesi yüzünden aşk ateşi körüklenir. Şu hâl, is­lâm memleketlerinde, kadının çok kıymetli ve ehemmiyyetli oldu­ğunu göstermekdedir. Kadını, ma’şûkalık makâmından uzaklaşdı­ran sosyete hayâtında, kadınların ne kıymeti olabilir?

Sosyete kadınlarının acınacak hâlini (madame le Lara Mardiro­us) adında, Fransanın büyük bir şâ’ir kadınından dinleyelim. Bun­ları Cenâb Şihâbüddîn beğ (Evrâk-ı eyyâm) adındaki mecmû’asın­da terceme etmişdir.

(Kadınlarınıza söyleyiniz! Se’âdetlerinin kıymetini bilsinler! Kapalı yaşamağa alışsınlar! Kapalı yaşamak, onları öyle sıkıntılar­dan korur ki... Ah, şu omuzumda hıçkırarak ağlamış kızların ade­dini bilseler. Kulaklarım, sevilmiş kızların çok fecî’ ve kalbleri ya­kan şikâyetleri ile dolu. Evet, ışıklar ve çiçeklerle dolu bir baloya girebilmek, çok tatlı gibi görünür. Fekat, sevdiği zevci ile oraya ge­len kadının kalbini kemiren kıskançlığı, ne çok elem verici bir yı­landır? Bunu düşünebilir misiniz? Balo, tiyatro, bütün buluşma yerleri, zevcesine bağlı olan bir erkek, yâhud kocasını seven bir kadın için (Seint office)’in bir azâb hücresi, bir Cehennemdir. Bun­ları zevcelerinize, hemşîrelerinize iyice anlatınız!)

(Kadınların yükselmesi, erkeklerin yükselmesi için de lâzımdır. Çünki, iki kanadından biri çalışmıyan millet, ilerliyemez. Ancak kadınları ile birlikde yükselebilir) gibi ağızlarda sakız gibi çiğne­nen bir söz var. Böyle karışık ve örtülü sözler maksadlarını açıkça söyleyemiyenlerin, yardımcı kelimeler altında bildirmeğe kalkış­malarını göstermekdedir. Kadınların ilerlemesi demek, onların câ­hil bırakılmaması, ahlâklarına, terbiyelerine ehemmiyyet verilme­si demekdir. Kadınların inceliklerine uygun, ince san’atları onlara yapdırmağa islâmiyyet birşey demez. Müslimân kadınlarının, er­keklerin yapamıyacağı ince işleri harbde de, sulh zemânında da yapmaları ve bunları kadınlardan öğrenmeleri câizdir. Fekat, yine yabancı erkeklerin arasında bulunmamaları lâzımdır.

Müslimân Türkleri, memleketimize, vatanımıza bağlayan en kuvvetli şey, âile içindeki dînî ve an’anevî temiz hayâtımızdır. Bu hayâtı, ya’nî harem ve selâmlık hayâtımızı mukaddes vazîfe bilen­lerimiz, en hassâs bir damarla memlekete bağlı bulunurlar.

Kadınların erkekler arasında çalışmasını savunmakda, dinde reformcuların kuvvetli bir silâhı da, maddî istifâde, ekonomik ka­zançdır. Meselâ: Bir dükkân açarsınız. Kasaya veyâ tezgâha güzel bir kız korsunuz. Dükkânın gözlere dağıtdığı şehvânî hediyyelerle müşteriler çoğalır diyorlar. Hâlbuki, böyle açık kadınların bulun­duğu dükkânlara ve içki satılan dükkânlara müslimân müşteriler gelmez. Harâm vâsıtalarla olan kazançlar da, habîs olur, bereket­siz olur. Sonu dünyâda da, âhıretde de zarar ve ziyân olur.

(Çok mühim ihtâr: Kadınların, kızların, yabancı erkeklere çıp­lak görünmesi, erkeklerin de bunlara bakması harâmdır, büyük günâhdır. Harâm vâsıtası ile dünyâ malı kazanmak müslimâna ya­kışmaz. Böyle kazanılan malların fâidesi ve bereketi olmaz. Harâ­ma ehemmiyyet vermiyen, kâfir olur.)

Müslimân olduğunu söyliyen bir kimsenin, yapacağı bir işin, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bil­miyorsa, bir ehl-i sünnet âliminden sorarak veyâ bu âlimlerin ki­tâblarından okuyarak öğrenmesi lâzımdır. İş, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun değil ise, günâh veyâ küfrden kurtulamaz. Her gün hakîkî tevbe etmesi lâzımdır. Tevbe edilen günâh ve küfr, muhakkak afv olur. Tevbe etmezse, dünyâda ve Cehennemde, azâbını, ya’nî ce­zâsını çeker. Bu cezâlar, kitâbımızın muhtelif yerlerinde yazılıdır.

Erkeklerin ve kadınların nemâzda ve her yerde örtmesi lâzım o­lan yerlerine (Avret mahalli) denir. İslâmiyyetde avret mahalli yok­dur diyen kâfir olur. İcmâ’ ile, ya’nî dört mezhebde de avret olan bir yerini örtmeğe ve başkalarının böyle avret mahalline bakmamağa ehemmiyyet vermiyen, ya’nî azâbından korkmıyan kâfir olur. Spor­cuların avret mahallerini açması ve maçları seyr etmeye gitmek böy­ledir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, Hanbelî mezhebinde avret değil ise de, diğer mezheblerde, avret olup, açması büyük günâhdır. (Ben müslimânım) diyen kimsenin, îmânın ve islâmın şartlarını ve dört mezhebin icmâ’ı, ya’nî sözbirliği ile bildirdiği farzları ve harâm­ları öğrenmesi ve ehemmiyyet vermesi lâzımdır. Bilmemek özr de­ğildir. Ya’nî, bilip de, inanmamak gibidir. Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhebde de avretdir. Kadınların av­ret yerini açmaları ve erkekler yanında şarkı söylemeleri ve mevlid okumaları harâmdır. İcmâ’ ile olmayan, ya’nî diğer üç mezhebden birine göre avret olmayan bir yerini, ehemmiyyet vermiyerek açan kâfir olmaz ise de, büyük günâh olur. Erkeklerin diz ile kasık arası­nı, ya’nî uyluğunu açmaları da böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farz­dır. Öğrenince, hemen tevbe etmeli ve örtmelidir.

Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, ibni Hacer-i Mekkî hazretlerinin (Zevâcir) kitâbından alınmışdır. Bu kitâb 1356 [m. 1937] senesin­de Mısrda basılmışdır. İki cüz’ bir aradadır. İbni Hacer-i Mekkî hazretleri Şâfi’î fıkh âlimlerinden idi. 899 [m. 1494] da tevellüd, 974 [m. 1567] de Mekke-i mükerremede vefât etmişdir. Bir hadîs-i şerîfde, (Uyluğunuzu göstermeyiniz ve ölünün ve di­rinin uyluğuna bakmayınız) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Avret yerini başkasına gösterene, Allahü teâlâ şiddetli azâb yapacakdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Avret yerini açmak büyük günâhdır) buyu­ruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Üç kişi Cennete hiç girmeyecekdir: Birincisi deyyûs, ya’nî karısının, kızının başka erkeklerle düşüp kalkmasına göz yuman kimse. İkincisi, kendisini erkeklere benzeten kadınlar.Üçüncüsü, içki içmeğe devâm edenler) buyuruldu. Kadınların kendi­lerini erkeklere benzetmesi demek, onlar gibi caket, pantalon giyin­mesi, başlarını onlar gibi traş etmesi olup, büyük günâhlardandır. Bir hadîs-i şerîfde, (İki kişi vardır ki, Cehenneme gireceklerdir: Birincisi, yanlarında kırbaçlar, coplar taşıyıp insanları haksız olarak dövenlerdir. İkincisi, erkeklere kendilerini çıplak gösteren ve ince, altındaki deri görünen elbise ile erkekler yanına giden kadınlardır.

Bunlar, kötü iş için erkeklerin yanına giderler) buyuruldu. Ebû Dâvüd, hazret-i Âişeden “radıyallahü anhâ” bildiriyor ki, kızkardeşi Esmâ, Resûlullahın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı. Derisinin rengi belli oluyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, baldızına bakmadı. Mubârek yüzünü çevirdi ve (Yâ Es­mâ! Bir kız, nemâz kılacak yaşa geldiği zemân, onun, yüzünden ve iki ellerinden başka yerlerini erkeklere göstermemesi lâzımdır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfden anlaşılıyor ki, kadınların yabancı er­kekler yanına ve sokağa başı açık çıkmaları büyük günâhdır. İmâm-ı Zehebî buyuruyor ki; erkeklere zînetini gösteren kadınla­ra, meselâ altın, inci gibi şeyleri örtüsünün üstüne takan, koku sü­ren, renkli ve ipek kumaş örtünmüş olan, kol ağızları geniş olup kolları görünen ve bunlar gibi kendilerini erkeklere gösteren ka­dınlara Allahü teâlâ dünyâda ve âhıretde azâb edecekdir. Bu kö­tülükler, kadınlarda çok olduğu için, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Mi’rac gecesi Cehennemi gördüm. Cehennemdekilerin çoğunun kadın olduğunu gördüm) buyurdu.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Allahü teâlâya ve âhıret gü­nüne inanan, hamâma peştemal ile örtülü girsin! Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanan kimse, zevcesini hamâma göndermesin!)

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Îrân memleketi, müslimânla­rın eline geçecekdir. Orada, hamâm denilen binâlar vardır. Erkek­ler, hamâma peştemal ile örtülü olarak girsinler ve oraya zevcele­rini, yalnız tedâvî için ve hayzdan, nifâsdan temizlenmek için gön­dersinler!)

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Allahü teâlâya ve âhıret gü­nüne inanan bir kimse, yabancı bir kadınla bir odada yalnız kalma­sın!).

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Ümmetimin erkeklerinin âhır zemânda hamâma gitmesi harâm olur. Çünki, hamâmlarda avret yerleri açık olanlar bulunur. Avret yerini açana ve başkasının av­ret yerine bakana, Allah la’net eylesin!).

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Erkeklerin dizleri ile göbek­leri arası avretdir.)

Bir hadîs-i şerîfde, (Zinâ eden kimse, puta tapan kimse gibidir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, zinânın büyük günâh olduğunu göster­mekdedir.

Bir hadîs-i şerîfde, (Şerâb içmeğe devâm eden bir müslimân öl-düğü zemân, Allahü teâlâ onu puta tapan kâfir gibi cezâlandırır) buyuruldu. Zinânın şerâb içmekden dahâ kötü, dahâ günâh oldu­ğu muhakkakdır.

Bir hadîs-i şerîfde, (Bu ümmetin hayrlı olması, aralarında zinâ yayılıncaya kadar devâm edecekdir. Zinâ aralarında yayılınca, Al­lahü teâlâ hepsine azâb eder) buyuruldu.

(Aralarında zinâ ve ribâ yayılan bir memleketde bulunanlara Allahü teâlânın azâbı halâl oldu) buyuruldu. Ribâ, fâiz almak ve fâiz vermek demekdir.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”Eshâbına sorarak, (Zi­nâyı nasıl bilirsiniz?) buyurdu. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ ve Onun Resûlü zinâyı harâm etmişdir. Kıyâmete kadar harâmdır de­diler. (Bir kimse, komşusunun kadını ile zinâ ederse, yabancı on kadınla zinâ etmekden dahâ çok azâb çeker) buyurdu.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Cennet, deyyûsa harâmdır). Deyyûs, zevcesinin [ve kızının] zinâ yapdığını bilip, susan ve kız­mayan kimsedir.

Bir hadîs-i şerîfde, (Yabancı kadına şehvetle elini süren kimse­nin kıyâmet günü eli boynuna bağlanacakdır. Onu öperse, dudak­ları Cehennem ateşinde yanacakdır) buyuruldu.

Yabancı bir kızla zinâ etmek büyük bir günâhdır. Evli kadınla yapmak, dahâ büyük günâhdır. Mahrem akrabâsı ile zinâ yapmak hepsinden büyük günâhdır. Dul kadının zinâ yapması, kızın yap­masından dahâ büyük günâhdır. Yaşlı adamın yapması, gençlerinyapmasından dahâ büyük günâhdır. Âlimin zinâsı, câhilin zinâsın­dan dahâ büyük günâhdır.

Başı, kolları açık ba’zı kadınların kendilerini haklı göstermek için, (Allah kalbe bakar, kalbi bozuk olanları Cehennemde yaka­cakdır. Başı, kolu açmak, kalbin bozuk olduğunu göstermez) gibi sözleri, tesettüre ehemmiyyet vermemeği göstermekdedir. Kalbin temizlenmesi için, ahkâm-ı islâmiyyeye uymak lâzım olduğu her kitâbda yazılıdır. Başı, kolu açık olan kızların (Allah kalbe bakar, bizim kalbimiz temizdir) demeleri, doğru değildir. Açıklık, kalbin temiz olmadığına alâmetdir.

Kadınların açılmalarının zararlı olduğunu uzun yazmamız, va­tandaşlarımızın dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmelerini isteme­diğimiz içindir. Onlara olan iyilik ve hizmet duygumuzdan ileri gelmekdedir. Yoksa, açık gezen kadınları ve erkekleri ve sosyete hanımlarını, aşağı, kötü, kendisini ise nâmûslu, iyi bilmek, müsli­mânlık değildir. Her müslimânın, açık gezenleri, içki içenleri, sos­yete hayâtı yaşıyanları görünce, onlara acımaları, imkân bulursa, tatlı sözle ve kitâba, kanûna uygun yazı ile nasîhat vermeleri, hiç olmazsa, zararlı yoldan kurtulmaları için düâ etmeleri lâzımdır. Günâh işliyeni görünce, kendi günâhlarımızı hâtırlamalıyız! Ku­sûrlarımız, günâhlarımız afv edilmezse, başımıza gelecek azâbları düşünmeliyiz. Başkalarını ayblamak, kötülemek, gıybet etmek ha­râmdır. Onların günâhlarından dahâ büyük günâh işlemiş oluruz. Allahü teâlâ sabr edenleri ve iyilik edenleri sever. İnsanlara hiz­met edenleri, nasîhat verenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi iş yapanlara yardım edenleri sever. Kendini beğenenleri sevmez. Al­lahü teâlânın sevdiği güzel işleri yapmalıyız! Güzel huylu olmalı­yız. Suçlulara sert davranmak, can yakmak, hükûmetin vazîfesidir. Müslimân dili ile, eli ile kimseyi incitmez. Başkasını incitmek gü­nâhdır ve fitne çıkmasına sebeb olur. Fitne çıkmasına sebeb olmak ise, ayrıca dahâ büyük günâh olur. Müslimân, günâh işlemez. Hü­kûmete, kanûnlara karşı gelmez. Suç işlemez. Herkesin sevgisini, saygısını kazanan şerefli bir insandır.

Hanefî âlimlerinin büyüklerinden Hayreddîn Remlî “rahmetul­lahi teâlâ aleyh”, (Fetâvâyı hayriyye)nin nafaka bâbında diyor ki, (Erkeğin zevcesini mülkü olan veyâ kirâladığı müstakil bir evde oturtması vâcibdir. Zevcesine nafaka vermiyen erkek habs olunur. Evin sâlih komşular arasında bulunması lâzımdır. Bu komşular, bu kadının din ve dünyâ işlerine yardım ederler. Zevcin zulm yapma­sına mâni’ olurlar. Evin mutbahı, halâsı, hamamı, odaları olacakdır. Bu evde, zevcesinin istemediği kimse bulunmaz. Zevc kaçıp gayb olur, nafaka vermezse, zevce nafaka bağlaması için mahkemeye mürâceat eder. Zevcinden ayrılmasını isteyemez. Hâkim âdete uy­gun nafaka bedeli tâyin edip, zevcenin bu parayı zengin akrabâsın­dan ödünç almasını söyler. Onlara da, bu kadına ödünç vermeleri­ni emr eder. Ödünç vermiyeni habs eder. Zevci buldurup buna öde­tir. Zevci büyük günâha girdiği için, ta’zîr cezâsı da verilir. Zevcinin nafaka vermiyeceğinden korkan kadın, mahkemeye gidip, zevcinin kefîl göstermesini isterse, hâkim, kefîl göstermesini emr eder. Zevc kaçmaz, fekat nafakayı getirmezse, hâkim, nafakanın, ya’nî yiye­cek, giyecek ve kirânın mikdârını ta’yîn edip, bu parayı her ay zev­cesine verdirir. Zekât vermesi lâzım olan nisâba mâlik kimsenin, zevcesine zengin nafakası vermesi lâzımdır.

Kadın zevcinin kaçdığını ve nafaka bırakmadığını iki şâhid ile isbât ederse, şâfi’î hâkim, nikâhlarını fesh eder. Dul kadın, iddet zemânı temâm olunca, hanefî mezhebine göre de, başka erkekle evlenebilir. Zevc, sonra gelip, nafaka bırakdığını isbât ederse, ka­bûl edilmez. Nâşize [âsi] olan veyâ boşanıldığı kendisine bildirilen kadına nafaka verilmez). Fekat, zevcesini boşayarak, evini, barkı­nı, se’âdetini yıkmak, kolay bir şey değildir. Nikâh kısmında diyor ki, (Baba, yetişkin kızını, ondan izn almadan, birine verse kız bu­nu haber alınca kabûl etmez ise, nikâh sahîh olmaz. Kız, işitdiğim zemân red etmişdim dese, inanılır). Yukarıdaki yazı, islâm kadını­nın, erkek elinde oyuncak olmadığını, kadın haklarının devletin garantisinde olduğunu göstermekdedir.

41 — (Kadın, erkeğin istediği gibi kullanacağı, istemediği ze­mân def’ edeceği bir mahlûk değildir. İnsanın dünyâda ve âhıretde mes’ûd olmasını isteyen cenâb-ı Hakkın irâdesine göre, izdivâcı bir kâide altına almalıyız. Avrupalılar, bir zevceden başkasını yasak etdi ise de, çoğunun gayrimeşrû’ birkaç zevcesi ve metresleri var­dır) diyor.

Cevâb: Poli-gami ya’nî çok evlenmek, Avrupalıların ve ilerici, ya’nî taklîdcilerin müslimânlara saldırdığı sebeblerden biridir. Hâl­buki, müslimânlar dörde kadar kadın alırken, Avrupalılar sayısız kadın ve metreslerle düşüp kalkıyorlar. Dörde kadar evlenebilmek için, islâmiyyet şartlar koymuşdur. Bu şartları herkes yerine getire­mez. Bunun içindir ki, müslimân erkeklerin birden fazla evlenmesi sınırlıdır ve az kimselere nasîb olmakdadır. Zâten, birden fazla ev­lenmek, bir emr değil, şartlara bağlı bir izndir. Birden fazla evlen­mek yasak olan yerlerde, fuhşun, zinânın çoğaldığı görülmekdedir.

Dinde reformcuların çok evlenmeği kötülemek için ileri sür­dükleri biricik sebeb, bunun kadınlar üzerinde nâhoş te’sîr bırak­masıdır. Çok evlenmenin, nüfûsun artmasına yardım edeceğini on­lar da söylüyor. Bu artışın sıcak memleketlere mahsûs olması sözü ve aklı, zekâsı işleyenlerde şehvânî kuvvetlerin azalması iddi’âsı, müşâhedeye ve mantığa sığmayan düşüncelerdir. Hattâ, medenî denilen soğuk memleketlerde, kadın haklarının tanınması, kadına hürriyyet verilmesi için yükselen seslerin, propagandaların sebebi incelenince, kadınlara karşı olan şehvânî arzûlar, maske altından meydâna çıkmakdadır.

Bizdeki Avrupa taklîdcilerinin de, bu konuda, şehvânî arzûla­rın peşinde koşdukları meydânda ise de, bunların asl hedefi, başlı­ca gâyeleri, islâmiyyete saldırmak olduğu, her sözlerinden anlaşıl­makdadır. Kadınlara hak verilmesi veyâ şehvânî, hayvânî arzûların serbest bırakılması, ikinci plânda kalmakda, bütün kuvvetleri ile, islâmiyyete mahsûs olan hükmlere, hattâ iznlere saldırarak, islâ­miyyeti yok etmeğe, bunun yerine Avrupalıların ahlâksızlıklarını, hıristiyanlığı getirmeğe uğraşdıkları görülmekdedir. Milliyyetçi, türkçü perdesi arkasında çalışan çok sinsi ve usta bir dinde reform­cu olan Ziyâ Gökalp, (Din ve İlm) adındaki manzûmesinde, bakı­nız nasıl zehr kusmakdadır:

Kadın temâm olmadıkça, eksik kalır bu hayât! Âilenin adle uygun olmak için binâsı, Nikâh, talâk, mîrâs, bu üç işde gerek müsâvât! Bir kız, irsde yarım erkek, izdivâcda dörtdebir, Bulundukca, ne âile, ne memleket yükselir.

Başka yazılarında, Kur’ân-ı kerîme, nemâza saldırdığı gibi, bu şi’rinde, kadın hakları perdesi altında, İslâmiyyeti lekelemeğe kal­kışıyor. Kadınla erkeğin eşit olmasında direnen ilericiler, Allahü teâlânın yapdığı anatomik ve fizyolojik eşitsizliği de düzeltseler ya! Bir horoz, sekiz-on tavuğu idâre eder. Fekat bir tavuk sürüsü için­de iki horoz bir arada bulunamaz. Hayvânâtın hemen hepsinde de böyledir. Koyun yetişdirmekle geçinen insanlar, sürünün içinde birkaç koç bulundurarak, fazlasını keser veyâ satarlar.

Kadın ile erkek arasında her bakımdan müsâvât yokdur. Ka­dın, yalnız erkeği kendine çekecek kuvveti ile te’sîr edebilir. Bir­çok işlerde, hep erkekden aşağıdadır. Dünyânın her yerinde, ka­dın süslenmek ister. Ne kadar muhterem olsalar, kıymetli bir eşyâ gibi, başkalarına âid olmak durumundadırlar. Güzel görünmek ar­zûsunu hiçbir şeye fedâ edemeyen kadınlar, kendilerini erkeklerin ve erkekler arasında da seçilmiş olanların mükâfâtı gibi görürler. Ba’zı memleketlerde kadınlara verilen haklar, ya’nî erkeklerle müsâvî tutulmaları, yaratılışdaki noksanlıklarını gideremez. Erke­ğin beyni, kadın beyninden büyük ve dahâ ağır olduğu hâlde, köy­lerde kadınlar erkek gibi ve onlardan dahâ çok çalışırlar. Fekat bu çalışmaları, onları hâkim ve âmir yapamamışdır. Kur’ân-ı kerîm­de, erkeklerin kadınlardan üstün olduğu bildirilmişdir. Allahü te­âlâ, erkekleri kadınlardan kuvvetli ve hâkim yaratmışdır. Dünyâ­ya gelecek çocuğun anası ve babası dahâ ziyâde oğlan olmasını is­terler. Bu da, erkeğin hayâtda bir dayanak, bir kuvvet ve kadının bir noksanlık olduğunu göstermekdedir. Kadının, ne yaparsa yap­sın, bir senede ancak bir çocuğu olur. Erkeğin buradaki fe’aliyye­ti hududsuzdur. Bir erkek, bir sene içinde kadınlarının sayısında çocuk babası olabilir. Bu çocukların babası ve anaları da bellidir. Çocuk yetişdirme bakımından bir erkek, âdetâ yüzlerce kadına bedeldir.

Bütün bunlardan başka, dünyâya gelen kız sayısı, oğlandan faz­ladır. Muhârebelerde de erkekler dahâ çok azalmakdadır. Ba’zan da, erkeklerin evlenmek istememesinden, evlenecek kadın sayısı erkek sayısından binlerce fazla oluyor. Böyle olduğunu gazeteler­de sıksık okuyoruz.

Aşağıdaki yazı, 3 Receb-ül-ferd 1393 ve 2 Ağustos 1973 Per­şembe târîhli Türkiye gazetesinden alınmışdır:

Amerikada mevcûd yaşama istatistiklerine göre, kadınlar er­keklerden dahâ uzun bir hayât süresine sâhibdirler.

İstatistikler, kadın sayısının erkek sayısını iki milyon geçdiğini ve 25 yaşından yukarı her yaş grubunda, kadın sayısının erkek sa­yısından dahâ fazla olduğunu göstermekdedir.

Dünyâda yapılan istatistiklere göre, 65 yaş ve yukarısı her 1000 erkek için, 1275 kadın mevcûddur. 1980 yılında, bu yaş grubunda olan her 1000 erkek için 1500 kadın mevcûd olacak ve bu büyüme, kadınlar lehine dahâ da artacakdır. 65 ve yukarısı yaşda bütün ka­dınların 2/3’ü duldur ve her üç dul kadına karşı bir dul erkek mev­cûddur. 1950-1960 arasında dul kadınların sayısı% 17,7 çoğaldığı hâlde, buna karşılık dul erkek sayısı % 2,4 azalma göstermişdir.

Yine Amerikada, erken doğumlarda kız çocuklarının ölüm ora­nı, erkek çocuklara nazaran % 50 azdır. Doğumu ta’kîb eden ilk ay içinde meydâna gelen ölümlerdeki kız çocukların sayısı, erkekler­den % 50 azdır. Doğumu ta’kîb eden bir yıl içinde ölen her 100 ço­cukdan 75’i erkekdir.

Büyüme çağında kızlar, oğlanlardan dahâ çabuk gelişir, konu­şur ve muayyen bir yaşa kadar dahâ çabuk büyür. Beş ilâ dokuz yaş arasındaki çocuk ölümlerinde, erkek çocuk ölümleri kızlara nazaran iki mislidir. 10 ilâ 19 yaş arasında bu oran % 145 olarak kendini göstermekdedir.

Bütün yaş grubları içinde kalb hastalıklarına en fazla yakala­nanlar, erkeklerdir. 40 ilâ 70 yaş arasındaki kritik yaş grubu içinde bir kadına karşılık iki erkek bu hastalıkdan ölmekdedir. Ülser, kanser, zâtürrie, tüberküloz ve gut hastalıklarına erkekler kadın­lardan dahâ fazla yakalanmakdadırlar. Meselâ, kadınlarda görülen kanser tiplerinden rahim ve göğüs kanserleri, erkeklerde görülen akciğer, mi’de ve prostat kanserlerinden dahâ kolay tedâvî edil­mekdedir.

Kadınlar erkeklerden belki dahâ sık fekat dahâ ufak tefek has­talıklara yakalanmakdadırlar. Kayd edilen 365 hastalıkdan erkek­lerin 245, kadınların ise sâdece 120 dânesine dahâ kolay yakalan­dığı tesbît edilmişdir.

İstanbulda neşr edilen 5 Receb-ül-ferd 1404 ve 18 Nisan 1983 târîhli Hürriyyet gazetesinde diyor ki, (Nüfus sayımının kesin ve resmî sonuçlarına göre, İstanbulda her dört dul erkeğe 17 dul ka­dın düşdüğü anlaşılmışdır.) Bu netîce, dul kadın sayısının, dul er­kek sayısından dört kat fazla olduğunu gösteriyor.

Kadınların fazla olduğunu gösteren vesîkalardan biri de, nâ­mûsunu satarak yaşıyan kadınların sayısının çok olmasıdır. Böyle kadınların, hele ilerici memleketlerde, çok olduğu meydândadır.

Bu kadınlarla münâsebetde bulunmakdan kendini koruyamayan erkekler, evli iseler de, bekâr iseler de bunlarla evlenseler, bunla­ra verecekleri nâmûssuzluk parasını, âile nafakası yapsalar fenâ mı olur? Dinde reformcular, ilericiler bu soruya, fenâ olmaz, iyi olur, diyemiyorlar. Çünki bunlar, kadınların dâimâ değişdirilebilecek hâlde kalmasını istiyorlar. Çok evlenmeği beğenmiyenler, belki de zevklerini yapabilmek için kendilerine bol sayıda kadın kalmama­sından korkanlar olsa gerek.

Erkeğin, gayr-i meşrû’ münâsebetde bulunduğu kadınları görü­şü başka olur, âilesine karşı görüşü başka olur, denilirse; bu sözden de anlaşıldığı üzere gayr-ı meşrû’ çalışan kadınlar, değerini kaybet­miş, aşağı kimselerdir. Bunun içindir ki, yüksek mevkı’li bir kadın­la münâsebetde bulunmak, katkat dahâ fenâ, dahâ ayb bir iş sayıl­makdadır.

Kadınlar zarûret ve ihtiyâc ile veyâ aldatılarak fuhşa sürükleni­yor, erkekler için böyle şey düşünülemez. O, bu işde, para kazan­mıyor. Üstelik para vermekdedir. Kadının erkekle müsâvî olamı­yacağı buradan da anlaşılmakdadır.

Kadın ne kadar güzel olsa, yine erkeğe karşı matlûb mevki’in­de görünmekden vaz geçmez. Hayâsı azalmış olanlar, kadınlığı ti­câret malı hâline getirir. Demek ki, kadın erkekden dahâ çekin­gendir. Bu çekingenlik, şehvetlerinin azlığından değil, hislerini giz­lemeğe erkeklerden fazla muktedir olmalarındandır. Kadınlarda şehvet dahâ fazla olduğu gibi, hayâları da erkeklerden dahâ fazla­dır. Hayâsı azalan kadın bile, genelevde oturur. Onun ayağına ka­dar gelen, üstelik para da veren erkekdir. Dünyânın hiçbir yerin­de, müşterileri kadın olan, sermâyeleri erkek olan bir genelev yok­dur.

Kadınların hayâsı, erkeklerden dahâ çok sabrlı ve metânetli ol­malarını sağlar. Onların birçok ağır işlere atılmalarını da önler. Kadına da, erkeğe de, bir hayvan kadar kıymet vermiyen belli ko­münistleri ve müslimânları aldatmak için, hükûmetlerine (Sosya­list İslâm Cumhûriyyeti) ismini takan komünist uşaklarını bir tara­fa bırakırsak, bugün en sıkışık durumdaki milletler bile, kadınları­na silâh takarak cepheye göndermiyor. Erkekler azalınca, kadınla­rı geri ve hafîf işlerde kullanıyor. Erkekler, bu ağır ve tehlükeli iş­leri yüklenmelerine ve vatanları, evlâdları için canlarını vermeleri­ne karşılık; harblerin, ağır sanâyi’in sebeb olduğu nüfus kaybını önlemek için, kadınlardan da, çok evlenmeğe karşı üzülmeyecek kadar bir fedâkârlık bekleyebilir.

Erkeklerin düşmanla cihâdı ile kadınların nefsleri ile savaşma­ları, bizim burada bildirdiğimiz gibi, şu hadîs-i şerîfde de birbiri ile karşılaşdırılmakdadır:

(Allahü teâlâ, kıskançlığı kadınlara ve cihâdı erkeklere yükle­di. Hangi kadın, bu emre îmân ederek vazîfesinde sabr gösterirse, şehîd olan mücâhid kadar sevâb kazanır). Bu hadîs-i şerîfde, ka­dınların çok evlenmeğe sabr göstermelerine işâret buyurulmakda­dır. Kadın, hem kıskanacak, hem de buna katlanacakdır. İşte bu büyük fedâkârlık, erkeklerin cihâdı gibi tutulmuşdur. Cihâd ile te­addüd-i zevcâtin birbirine karşı tutulmasının uygun olduğu şura­dan da anlaşılıyor ki, teaddüd-i zevcât, nüfûsun artmasına, harb ise azalmasına sebeb olur. Mustafâ Sabri “rahmetullahi aleyh” efendi­nin (Beyân-ül Hak) adındaki mecmû’adaki yazısında, teaddüd-i zevcâtin cihâd karşılığı olarak düşünülmesi, çok açık îzâh edilmiş­dir.

İslâmiyyet, teaddüd-i zevcâti emr etmemiş, izn vermişdir. Bu izni kullanmamak elbet günâh olmaz ise de, bu iznin sosyal hayâ­ta, ilme ve akla uygun olduğuna inanmak, böyle olmadığını söyli­yenleri haksız bilmek dînî bir vazîfedir. Bundan başka, islâmiyye­tin bu izninden istifâde etmek istemiyenlerin teaddüd-i zevcât ih­tiyâcını karşılamak üzere, bunun yerine günâh olacak başka yolla­rı aramamaları da şartdır. Şimdi, bu iznden istifâdeye kalkışanlar yok iken, dinde reformcuların bu izn üzerinde ileri geri konuşma­ları, bölücülerin, bindörtyüz sene önce olmuş bitmiş ve islâm âlim­lerince hükmü verilmiş olan hazret-i Alî ile hazret-i Mu’âviyenin muhârebelerini ortaya çıkararak, Eshâb-ı kirâma dil uzatmalarına benzemekdedir. Böyle yersiz ve zemânsız çekişmeler, müslimân­lar arasına fitne sokmakdan, islâm düşmanlarını harekete getir­mekden başka birşeye yaramaz. Teaddüd-i zevcât emr değil, bir izndir. Müstehab bile olmayıp, mubâh olduğu, türkçe (Ni’met-i is­lâm) kitâbında yazılıdır. Allahü teâlânın bu iznini kötülemenin câ­iz olmadığına inanmak da farzdır. Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildiri­len bu izni kabûl etmemek veyâ beğenmemek de küfrdür. Şurası­nı da söyliyelim ki, kanûn yasak etdiği için veyâ zevcesinin hâtırı­nı gözeterek, yalnız onunla yaşamağı tercîh eden zevc, teaddüd-i zevcâtdan vaz geçdiği için sevâb kazanır. Dîn-i islâmın teaddüd-i zevcâta izn vermesi iffeti korumak ve nüfûsu artdırmak içindir. Teaddüd-i zevcâti beğenmiyenlerin sözlerini incelersek, onların asl canını sıkan şey, birden fazla evlenmek değil, dörde kadar ev­lenmekdir. Çünki, teaddüd-i zevcâti beğenmiyenlerin dörtden katkat fazla metresleri olduğu, gayr-i meşrû’ kadınlarla yaşadıkla­rı meydândadır. Bütün genelevler kapatılarak, umûmî ve husûsî fuhşlar yasak edilirse, teaddüd-i zevcâtı beğenmeyenler, fikrlerini derhâl değişdirirler. Teaddüd-i zevcât, gayr-i tabî’î birşey olduğu için, müslimânlar arasında da kalmamış gibi sözler, ortadan kalkar. Teaddüd-i zevcât kendiliğinden yayılmağa başlar.

Çok evlenmek uygunsuz bir iş olduğu için tutunamamış da, onun yerine, tabî’î, medenî insanlara uygun olan fuhş, zinâ yer al­mış, öyle mi? Birçok erkekler, inkâr edemiyecek bir hâldedirler ki, teaddüd-i zevcâtın boşluğunu sefâhetle dolduruyorlar. Bunun için de, kadın erkek arasındaki perdeleri yırtarak, kadınların hayâları, şerefleri ile oynuyorlar. Kadınlara tam hürriyyet veren Avrupa memleketlerinde, erkeklerle kadınlar karmakarışık olmuşdur. İs­lâmiyyet ise, kadınları erkeklere taksîm etmiş ve düzeni korumak için, kadınların örtünmelerini emr etmişdir.

Bir dinde reformcu, (Erkeklerin dörde kadar evlenmesi, kadın haklarını çiğnemekdir. Bir erkeğe bir kadın olması, hakların eşit ve insanların adâlet üzere taksîmidir. Teaddüd-i zevcât, bu müsâvâtı ve adâleti bozmakdadır) diyecek olursa, yukarıdaki yazılarımız bu­na gerekli cevâbı vermekde ise de, birkaç satır dahâ yazmak fâide­li olacakdır:

Teaddüd-i zevcât olmıyan memleketlerde, bunun yerine sefâ­hetin, fuhşun yayıldığı meydândadır. O hâlde, kadınların böyle fuhşa sürüklenmesinin, onlara bir hak ve müsâvât kazandırmak ol­duğu nasıl söylenebilir? Bütün bu yaygaraların, kadınlara hak ver­mek perdesi altında, erkeklerin sefâhetini ve zevkini sağlamak için olduğu anlaşılmakdadır. Dünyâda kadın sayısının erkeklerden çok olduğunu, her sene gazetelerde okuduğumuz istatistikler de gös­termekdedir. Bunun için, bir erkeğe birden çok kadın düşecekdir. Eğer düşmez ise, çok evlilik, kendiliğinden ortadan kalkacakdır. Böylece haksızlık, müsâvâtsızlık sözleri sebebsiz kalacakdır. Er­kek, fazla kadın bulamayınca, bir kadınla yaşayacakdır. Fekat, faz­la kadın bulduğu ve onunla münâsebetde bulunmak arzûsunu ye­nemediği hâlde, meşrû’ yolda mı, yoksa meşrû’ olmayan yolda mı bulunsun? İşte, dinde reformcularla müslimânlar arasındaki bütün ayrılık buradadır. Meşrû’ yolu mu, meşrû’ olmayan yolu mu kapa­mak lâzımdır? Birini kapamak, ikincisini yaymak ve kolaylaşdır­mak elbette lâzımdır. Fekat hangisini? Müslimânların ilerlemeleri, müslimânlığa yapışmakla olabilir. Müslimân olmıyarak kurtulma­larına, ihtimâl yokdur.

(Nikâh yapılırken, islâmiyyetde her dürlü şart yapılabilir. Bir kadın, nişanlısından evlilikleri boyunca tek evli kalmasını, boşama hakkının kendisine verilmesini istiyebilir) diyorlar. Bu sözleri doğ­rudur. İslâmiyyet kadına bu hakkı da vermekdedir. Bu husûsda(İbni Âbidîn)de geniş bilgi vardır.

Erkek, ilk zevcesinin hâtırını sayarak bir dahâ evlenmesin. Öte yandan şehvetlerine kapılarak, arzûlarını başka yerlerde arasın bulsun? Kendi iffetine nâmûsuna kıysın? Başka bir kadının nâmû­sunu, iffetini de bozsun. Boyunca da, günâha girsin. Yukarıda yaz­dığımız hadîs-i şerîflerde bildirilen azâbları kazansın. Erkeklerin bu bozuk, kötü işlerini anlayan kadınlarında da kötü hisler uyan­sın? Hâtırlarına kıyılamadığı hâlde, iffetlerine kıyılmış olsun? Er-keğin kötü kadınlarla düşüp kalkdığını işiten zevcesi acabâ ağır bir darbe yimiş olmayacak mıdır? Nâmûssuz bir erkeğin zevcesi ol­mak felâketi de, buna eklenmiyecek midir? Bundan başka, zevce­nin de iffeti bozulmak zararı, bu yüzden zevcin zararı, zevcin mü­nâsebetde bulunduğu kadının zevci varsa onun zararı, zevcenin münâsebet kuracağı erkeğin zevcesi varsa, onun zararı, bu işlerde yok edilen çocukların zararı ve ayrıca tehlükeye atılan sıhhatler de düşünülürse, insâflı, doğru karar vermek çok kolay olur. Gayr-i meşrû’ buluşmalardaki frengi, belsoğukluğu ve muhakkak öldürü­cü olan aids hastalıkları, bütün dünyâyı tehdîd etmekdedir. Allahü teâlânın hikmetinin büyüklüğüne bakınız ki, en fenâ, en tehlükeli hastalıkları, islâmiyyetin dışındaki hareketlere musallat etmişdir. Bu yolsuz işlerde gayb olan çocukları, doğmayan çocuklar sanma­yınız. İslâmiyyetin emri burada çok incedir. Zinâya karşı evlileri (Recm) ederek öldürmek emri, bundan hâsıl olacak çocuğun, soy­suz bir piç bırakılarak, insanlıkdaki şerefi yok edilmiş olduğu için konulmuş bir cezâdır. [Recm, üzerine taşlar atarak öldürmek de­mekdir.] Böyle münâsebetlerden alınacak tehlükeli hastalıklar, ev­deki çocuklara da bulaşınca, bütün âile maddeten ve ma’nen ölü­me sürüklenmiş olur. Bütün bu zararları önleyen teaddüd-i zevcât­da yalnız birinci kadının ufak bir zararı var. Bu zarar da hissî bir za­rardır. Vicdânî bir zarar değildir. Çünki, cânından çok sevdiği Al­lahın izn verdiği, hoş gördüğü bir şeydir.

Yukarıda bildirilen fâciaları, zararları önlemek için, bu fedâ­kârlığı islâmiyyet kadınlardan bekliyor. Bu fedâkârlıklarından do­layı çok sevâb kazanacaklar. Nüfûsun artmasına, kendi cinsi olan kadınların koca bulmalarına yardım etmiş olacaklardır. Kadınlar, fâideleri meydânda olan öyle mukaddes ve millî bir fikr terbiyesi ile yetişdirilirse, bunun, hisse ve nefse güç gelmekden ibâret olan zararı da ortadan kalkar. İlericiler, her zorluğa katlanarak yüksel­meğe söz verdik diyorlar. Erkekler muhârebede cân vermeğe hâ­zırlanırken, kadınlardan da ufak bir fedâkârlık, beklenilemez mi? Zevclerinin âdet hâline gelen sefâhetlerini, kötü ve zararlı hareket­lerini bilmemezlikden gelmek gibi bir aşağılık ve alçaklık yerine, nefslerini, fâideli, necîb bir hisse alışdırsalar iyi olmaz mı?

İttihâdcılar zemânında, millet meclisinde Manisa meb’ûsü Mensûrî zâde Saîd, teaddüd-i zevcâtın yasak edilmesi için kanûn çıkarılmasını teklîf etmişdi. Meb’ûslerin çoğu böyle şey olamaz de­diler. Kanûn çıkarılamadı. Böyle kanûn bulunan bir memleketde­ki müslimânlar ne yapmalı süâline gelince: Müslimânlar, kanûna karşı gelmezler. Suç işlemezler. Nikâh ile ve belediye kaydı ile dî­ne ve kanûna uygun olarak evlendikleri tek kadınla yaşarlar. Bir­den fazla evlenmezler. Kanûna, hükûmete karşı gelmek, cezâ, sı­kıntı çekmeğe, fitne çıkarmağa yol açar. Bu ise câiz değildir. Bir hadîs-i şerîfde, (Fitne uykudadır. Fitneyi uyandırana, Allahü teâlâ la’net etsin!) buyuruldu.

Osmânlı devleti zemânında evlenme işi belediyeye veyâ evlen­me me’mûrluğuna kayd etdirilerek, buradan evlenme cüzdânı alı­nır ve mezhebindeki din bilgilerini doğru olarak bilen ve nemâzla­rını terk etmiyen sâlih bir müslimân, şartlarına uygun olarak, şer’î nikâhlarını yapardı. Nikâh yapılırken zevc ile zevcenin karâr ver­dikleri (Mehr-i mu’accel) ve (Mehr-i müeccel) denilen altın para mikdârları evlenme cüzdânına yazılırdı. Zevc, mehr-i mu’acceli düğünden evvel zevcesine öderdi. Mehr-i müecceli ise, zevcesini boşarsa ödemek mecbûriyyetinde idi. Bu altınları ödemezse ve ço­cuklarının nafakalarını her ay annelerine ödemezse ma’âşından kesilerek ödetilir veyâ habs olunurdu. Bu kadar çok parayı öde­mek ve bekârlık sefâletini çekmek ve bir dahâ evlenememek kor­kusundan dolayı kimse zevcesini boşayamazdı. Çünki zevcesini haksız olarak boşayan erkeğe kimse kızını vermezdi. Her müsli­mân, nikâhın kerâmeti olarak hâsıl olan muhabbet ve huzûr için­de, ölünciye kadar, zevcesi ve çocukları ile berâber mes’ûd ve bah­tiyâr olarak yaşardı. Muhîti, tanıdıkları arasında kıymetli olup, herkesden hürmet ve i’tibâr görürdü.

42 —Hindistândaki dinde reformculardan, ingiliz câsûsu Ebül’ulâ el Mevdûdî iskoç masonu idi. (İslâmda ihyâ hareketleri) kitâbında, imâm-ı Gazâlîyi reformcu olarak tanıtıyor. Bu yüce imâm için, (Yunan mefkûresini, müslimânların kafalarındaki te’sî­rini giderecek şeklde baltaladı. İslâmiyyeti filozoflara ve skolastiz­me karşı, kendi kafalarına göre savunmağa kalkışanların hatâları­nı düzeltdi. Îmân esâslarının rasyonel te’sîrini ortaya koydu. İcti­hâd rûhunu yeni başdan açdı. Tedrisât programlarını düzene sok­du. İslâmın moral prensiplerini ortaya koydu. Hükûmeti ve me’mûrları dîne uymağa çağırdı. Fekat, hadîs ilminde eksik idi. Rasyonel ilm üzerinde fazla durdu ve tesavvufa lüzûmundan fazla temâyül etdi) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden olan bu koca imâmı kusûrlu olarak gösteriyor. Bu kusûrlarına teh­lükeli davranış adını veriyor. Sonra, (İbni Teymiyye, bu tehlükele­ri giderdi, islâmın fikr ve ahlâk rûhunu canlandırdı ve yenilik îcâd­larını başardı. İbni Teymiyyeden az önce, kimse, iftirâ korkusun­dan halkı islâmiyyete da’vet etmeğe cesâret edemedi. Dar kafalı ulemâ ile zâlim hükümdârlar elele vermişlerdi. Bunlara karşı islâ­hat bayrağını çekmek, ancak ona nasîb oldu. Tefsîrde derin, hadîs­de imâmlık derecesinde idi. İslâmiyyeti Gazâlînin bırakdığı yerden alıp ileriye götürdü. İslâm i’tikâdını savundu. İslâm rûhuna Gazâ­lîden dahâ uygun delîller buldu. Gazâlînin muhâkemesi, rasyonel fikrlerin zararlı te’sîrleri altında kalmışdı. İbni Teymiyye, dahâ te’sîrli olup, Kur’ân ve sünnet rûhuna dahâ yakın olan akl-ı selîm yolunu seçdi. Böylece şâhâne bir başarı kazandı. İlm adamları, Kur’ânın tefsîrini bilmediler. Skolastik yetişenler de, Kur’ân ve hadîslerle râbıtayı kuramadılar. İslâmiyyetin hakîki îzâhını başar­mak ancak İbni Teymiyyeye nasîb oldu. İlhâmını doğrudan doğru­ya Kitâbdan, sünnetden ve Eshâbın yaşayışından alarak ictihâdlar yapdı. Talebesi İbni Kayyım da, ma’nâsı çözülmemiş hikmetler üzerinde çalışarak, islâmî kanûnlar koydu. İslâmî sisteme sızmış olan kötü te’sîrleri temizleyerek, onu saf ve tâze hâle koydu. Asr­lar boyunca islâmın cüz’ü olarak kabûl edilen ve dînî müeyyidele­re mesned olan ve ulemâ tarafından göz yumulmuş olan kötü âdet­lere hücûm etdi. Bu dürüst hareketi, bütün dünyâyı aleyhine çevir­di. Sonra gelenler, ona iftirâ etmekde, birbirleri ile yarışdılar) di­yor.

Cevâb: Dinde reformcular üçe ayrılır:

Dinde reformcu denilenlerin birinci kısmı, (Ehl-i sünnet) mez­hebinin derin âlimleridir. Bunlar, câhil halk tarafından ve islâm düşmanları tarafından müslimânlar arasına sokulmuş olan hurâfe­leri, yanlış inançları ve yanlış işleri düzeltdiler. Ehl-i sünnet mücte­hidlerinin Eshâb-ı kirâmdan işiterek bildirmiş oldukları doğru bil­gileri meydâna çıkartdılar. Kendilerinden birşey söylemediler. Bunlara (Müceddid) denir. Bunların geleceğini ve islâmiyyete hiz­met edeceklerini, hadîs-i şerîfler haber vermekde ve övmekdedir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Benden sonra, her yüz senede, bir âlim çıkar. Dînimi kuvvetlendirir) buyurdu. (Üm­metimin âlimleri, İsrâil oğullarının Peygamberleri gibidir) hadîs-i şerîfi ile bu müceddidler övüldü. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Şâfi’î ve bunlar gibi mezheb imâmı olan mutlak müctehid­ler ve imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî ve her asrdaki dört mezhebden birinde olan âlimler ve ileride gelecek olan hazret-i Mehdî bu müceddidlerdendir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în”. Dîni siyâsete ve dünyâ kazançlarına âlet eden ba’zı münâ­fıklar, kendilerini din adamı, mürşid tanıtıyor. Hadîs-i şerîfde bil­dirilen son asrın müceddidi kendilerinin olduklarını yazıyorlar. Câhiller de bunların müceddid olduklarını söylüyorlar. Hâlbuki Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, her asrın müceddidinin alâmetlerini de açıkladı. Hepsinin Eshâb-ı kirâmın yolunda olduk­larını bildirdi. Eshâb-ı kirâmın yolunda olanlar da, (Ehl-i sünnet) âlimleridir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Hadîs-i şerîfde bildirilen müceddidler, Ehl-i sünnet mezhebinin büyük âlimleridir. Bu müceddidler, kendi görüşleri, düşünceleri ile söylemezler. Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere kendi bilgilerine ve anlayış­larına göre ma’nâlar vermezler. Tefsîr ve hadîs âlimlerinin verdik­leri ma’nâların yayılmasına, kuvvetlenmesine çalışırlar. Mevdûdî, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” övmüş olduğu bu derin âlimlere, nasıl oluyor da câhil diyor?

İslâmiyyetin temel kitâblarında, hiçbir mevdû’ hadîs ve düş­manların, câhillerin dîne sokdukları bozuk inanışlar ve yanlış işler yokdur. Müceddidlerin vazîfeleri, islâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, din kitâblarını değişdirmek, bunlardaki din bilgilerini kıymetden düşürmek veyâ yeni bilgiler eklemek de­ğildir. Onların vazîfesi, bu kitâblardaki din bilgilerinden unutul­muş olanlarını meydâna çıkarmak, açıklamak ve herkese öğret­mekdir. İslâmın bu yüksek âlimlerine (Reformcu) denmez. (Mü­ceddid) denir.

Dinde reformcuların ikinci kısmı da, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere inanırlar, saygı gösterirler. Fekat, islâm âlimlerinin kitâb­larında bildirilen ma’nâları, bilgileri kabûl etmezler. Kur’ân-ı ke­rîmden ve hadîs-i şerîflerden, kendi kısa görüşlerine göre ma’nâlar çıkarırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin bilgilerinden birçok yerde ayrı­lırlar. Bunlara (Bid’at) veyâ (Dalâlet) fırkaları, ya’nî (Sapık) denir.

Bunların meydâna geleceğini de, Peygamber efendimiz “sallal­lahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber vermekdedir. (Ümmetim yet­mişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gi­decek, biri, inanış sebebi ile Cehenneme girmiyecekdir) hadîs-i şe­rîfi birçok kıymetli kitâblarda yazılıdır. Dört (Sünen) kitâbında bulunduğu ve Tirmüzînin kitâbında dahâ uzun olduğu (Milel ve Nihal) tercemesi birinci sahîfesinde bildirilmekdedir. (Buhârî) ve (Müslim) kitâblarında da bulunduğu (Berîka) ve (Hadîka) kitâbla­rında yazılıdır. En kıymetli kelâm kitâblarından olan ve medrese­lerin yüksek sınıflarında okutulan (Şerh-i mevâkıf) kitâbının altı­yüzdokuzuncu sahîfesinde ve imâm-ı Rabbânî (Mektûbât)ının ikinci cild, altmışyedinci mektûbunda da yazılıdır. [(Se’âdet-i Ebe­diyye) kitâbının 54.cü sahîfesine bakınız!] Bu hadîs-i şerîfi, bid’at fırkalarında bulunan sapıklar ve kâfirler kabûl etmemekdedirler.

Dinde reformcuların üçüncü kısmı, islâm düşmanı olan sinsi ka­firlerdir. Bunlar müslimân görünerek, dîni islâh ediyoruz, ana kay­naklarını meydâna çıkarıyoruz, ilk hâline getiriyoruz gibi yaldızlı sözler söyleyerek islâm dînini yıkmağa, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru ma’nâlarını değişdirmeğe, bozmağa çalışıyorlar. İslâmiyyeti, içerden yıkmak istiyorlar. Müslimân göründükleri için ve dîni islâh ediyoruz, hurâfelerden temizliyoruz, dedikleri için, câ­hil halk, bu kâfirleri hakîkî müceddid sanıyor. Bunlara aldanıyor. Böylece, çok başarı sağlıyorlar. Müslimânları aldatmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçını medh ediyorlar. Onlara hayrân ol­duklarını yazıyorlar. Fekat, onların kitâblarında yazılı olan bilgile­rin birçoğunu beğenmiyorlar. Bunlara hurâfe diyorlar. Bu büyük âlimlerin kıymetli kitâblarında yazılı olan hadîs-i şerîflerden, işle­rine gelmiyenlere, çıkarlarına engel olanlara, mevdû’ hadîsdir, uy­durma hadîsdir diyorlar. Kendi uydurdukları bozuk, zararlı şeyle­ri, doğru diye ortaya koyuyorlar. Böylece, bu büyük âlimlere leke sürmeğe çalışıyorlar. Bunlardan bir kısmı da, Ehl-i sünnet âlimle­rinden bir ikisini dillerine dolayıp kötülüyorlar, hattâ kâfir diyor­lar.

Biz müslimânlar, (Dinde reformcu) kelimesinden mezhebsizle­ri ve sinsi islâm düşmanlarını, ya’nî ikinci ve üçüncü kısmda olan­ları anlıyoruz. Yukarıdaki hadîs-i şerîfde inanışı doğru olup, bu yüzden Cehenneme girmiyecekleri bildirilen fırkaya (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) mezhebi denir. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, bir in­san, yâ müslimândır, yâhud kâfirdir. Müslimân da, yâ Ehl-i sünnet mezhebindedir, yâhud, bid’at ehlidir. Ya’nî, sapıkdır. Bundan an­laşılıyor ki, Ehl-i sünnet mezhebinde olmayan kimse, ya’nî mez­hebsiz olan kimse, yâ sapıkdır, yâhud kâfirdir.

Bugün islâm memleketlerini sarmış olan, yıkıcı dinde reform­culara aldanmamak için, müslimânların çok bilgili olmaları lâzım­dır. Meselâ; Sultân Abdülmecîd ve sultân Abdül’azîz hân “rahme­tullahi teâlâ aleyhimâ” zemânlarında, beş def’a sadra’zam olan ve (1287 [mîlâdî 1871]) de vefât edip, Süleymâniyye câmi’i bağçesin­de gömülen Âli pâşa mason idi. Dinde reformcu olan, Cemâled­dîn-i Efgânîyi İstanbula getirip dinde reformlar yapmak için, onun­la elele vererek çalışmağa koyuldu. Fekat, islâm âlimleri, uyanık davranarak, meydânı bunlara bırakmadılar. Cemâleddîni rezîl et­diler. Âli pâşa da, onu destekliyemedi.

Cemâleddîn-i Efgânî, binikiyüzellidörtde Efganistânda doğdu. Binikiyüzaltmışbirde Kâbile geldi. On sene kaldı. Felsefe kitâbla­rı okudu. Bir aralık, Ruslara Efganistân hakkında câsûsluk yapıp, jurnallar verdi. Ruslardan çok para aldı. Binikiyüzseksenbeşde Mısra geldi. Mason oldu. Âli pâşa, bunu İstanbula getirdi. Vazîfe verdi. O zemân, İstanbul dârülfünûn, ya’nî üniversite rektörü bu­lunan ve sadra’zam Reşîd pâşa tarafından Pârisde yetişdirilmiş olan ve kâfir olduğuna fetvâ verilen, mason Hasen Tahsin tarafın­dan buna o sene konferanslar verdirildi. Fekat, ulu orta konuşun­ca, o zemânın şeyh-ul-islâmı olan büyük âlim Hasen Fehmi efen­di “rahmetullahi teâlâ aleyh” tarafından kâfir olduğuna fetvâ ve­rildi. Hasen Fehmi efendi, zemânın derin âlimlerinden idi. Os­mânlı devletinin yüzonuncu şeyh-ul-islâmı idi. Rü’ûs imtihânında birinciliği kazanmışdı. Müderris ya’nî üniversite din bilgileri pro­fesörü oldu. Çok talebe yetişdirdi. Çeşidli vazîfelerde yükseldik­den sonra, şeyh-ul-islâm oldu. Sultan Azîz Mısra gitdiği zemân, hatîb efendinin okuduğu hutbeyi bu hâzırlamışdı. Câmi-ul-Ezhe­rin meşhûr âlimi (Şeyh Saka) hazretleri ile çok sohbet eyledi. Mısr âlimleri, ilmdeki kudretini takdîr etdiler. İşte bu âlim, ağır basa­rak, Cemâleddîn rezîl oldu. Âli pâşa, bunu İstanbuldan çıkarma­ğa mecbûr kaldı. (Edib İshak) adındaki bir Mısrlının (Eddürer) adındaki kitâbında, Cemâleddînin Mısrda mason locası başkanı olduğu yazılıdır. Mısrlılara ihtilâl fikrleri aşıladı. Şöhretini artdır­mak için, (A’râbî Pâşa) vak’asını hâzırlıyanlarla birlikde İngilizle­re karşı göründü. Mısr müftîsi (Muhammed Abduh) ile dost oldu. Reformist düşüncelerini ona aşıladı. Muhammed Abduh bir yazı­sında, (Cemâleddîni görmeden önce, gözüm kör, kulağım sağır, dilim dilsiz imiş) diyor. Londrada ve Pârisde, dinde reform diye çok zararlı yazılar yazdı. Binsekizyüzseksenaltıda Îrâna geldi. Orada da râhat durmadı. Zincirlere bağlanarak, beşyüz süvâri ile Osmânlı hudûduna bırakıldı. Bağdâda, Londraya gitdi. Îrân aley­hinde yazılar yazdı. Oradan İstanbula geldi. Burada da, Behâîler­le işbirliği yaparak, dîni siyâsete âlet etdi. Îrânda fesâd çıkarmağa uğraşdı. Bir sene sonra, çenesinde kanser çıkarak, binüçyüzondört (1314) hicrî ve binsekizyüzdoksanyedi (1897) mîlâdî yılında öldü. Maçka kışlası yanında, şeyhler mezârlığına gömüldü. Bir Ameri­kalı, bu masona mezâr yapdırdı. İkinci cihân harbinden sonra ke­mikleri Efganistâna götürüldü. Masonlar, bunun islâm düşmanlı­ğını, ihtilâlci ve fesadcı hareketlerini başka dürlü yazıyorlar. Bunu büyük gösterebilmek için, şeyh-ul-islâm efendiye ve islâm âlimle­rine câhil, gerici demekden sıkılmıyorlar. [Bunların islâmiyyete verdikleri zararlar, Prof.Dr. Muhammed Hüseynin arabî olarak yazdığı ve İnsan yayınlarının terceme etdirerek 1986 senesinde, “Modernizmin İslâm Dünyâsına girişi” ismi ile İstanbulda neşr et­diği kitâbda uzun yazılıdır.]

1362 [m. 1943] senesinde vefât etmiş olan, büyük islâm âlimi Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri buyurdu ki, (Dinde reform sapıklığını ortaya ilk çıkaran, (İbni Teymiyye) oldu. Bu sapıklık sonradan, câhiller ve islâm düşmanları tarafından küfre kadar gö­türüldü). İbni Teymiyye, 661 [m. 1263] de Harrânda tevellüd ve 728 [m. 1328] de Şâmda kal’ada habs iken hastalanarak öldü. Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmiyordu. Tesavvufu büsbütün inkâr edi­yordu. Muhyiddîn-i Arabî, Sadreddîn-i Konevî “rahmetullahi te­âlâ aleyhimâ” gibi islâmın göz bebeklerine kâfir diyordu. Hâlbuki, bir müslimâna kâfir diyenin kendisi kâfir olacağını bilmiyecek ka­dar câhil değildi. Ne yazık ki, islamiyyeti kendi görüşüne, dar ka­fasına uydurmağa kalkışmış, aklı ermediği hakîkatleri inkâr ede­rek, dalâlete düşmüşdü. İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve tesav­vuf ilminin mütehassıslarından Abdülvehhâb-i Şa’rânî “rahmetul­lahi aleyh”, (Tabakât-ül-kübrâ) kitâbında, İbni Teymiyyenin bu acıklı hâlini ortaya koymakda, önsözünde (Velîyi, ancak Velîler tanır. Velî olmayanın ve vilâyetden haberi olmayanın, vilâyete inanmaması, onun inâdcı ve câhil olduğunu gösterir. Şimdi ibni Teymiyyenin tesavvufu inkâr etmesi ve âriflere dil uzatması böyle­dir. Bunun gibi kimselerin kitâblarını okumamalı, yırtıcı hayvan­lardan kaçar gibi, onlardan sakınmalıdır. Tesavvuf büyüklerinden Ebül Hasen Şâzilî de, Evliyâyı inkâr edenlerin hâllerini uzun anlat­makdadır) demekdedir. İbni Teymiyyeciler, bunun için Abdülveh­hâb-i Şa’rânîye “rahime-hullahü teâlâ” düşman olmuşlar, islâmın bu büyük âlimini yalan ve iftirâ oklarına hedef yapmışlardır.

(İbni Teymiyye), ilk müslimânların, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uyduklarını, sonradan gelen mezheb imâmlarının, kendi görüşlerini de işe karışdırdıklarını söylüyor, Ehl-i sünnete çatıyor­du. Hâlbuki, onyedinci maddenin cevâbında bildirildiği gibi, Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahi teâlâ”, din bilgilerinde, hiçbir zemân naklden ayrılmamışlardır. Kendi görüşlerine uymamışlar­dır. Hele imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin “rahmetullahi aleyh” ken­di görüşünü naklden aşağı tutduğu, islâm âlimlerinin sözbirliği ile bildirilmekdedir. Böyle olduğu (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının yir­miyedinci maddesinde vesîkalarla açıklanmışdır. İbni Teymiyye, Ehl-i sünnet âlimlerine bu iftirâyı atarken, Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşüne göre tefsîr ediyordu. Böylece ilk müslimânlardan kendi­si ayrılmışdır. Bu hâli sözünde samîmî olmadığını göstermekdedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri yanlış anladıklarını, Eshâb-ı kirâmın bile, çok yerde yanıldıklarını bildiri­yordu. Allahın dînini, kendisinin düzeltdiğini, Kur’ân-ı kerîmin doğru ma’nâsını yalnız kendisinin anlamış olduğunu söylüyordu. Hadîs-i şerîflerle övülmüş olan birinci ve ikinci asrların büyük müctehidlerini ve bunların mezheblerini dünyâya yayan islâm âlimlerini beğenmiyordu. Bu yüzden, dinde söz sâhibi olanlar bir­leşerek, bunun tutduğu yolu incelediler. Sapık ve zararlı olduğu anlaşıldı. Babasından mîrâs kalan müderrislik kürsüsü elinden alındı. Fekat o, yine râhat durmadı. Müşebbihe denilen bid’at fır­kasının sözlerini ortaya çıkarıyor. Allahü teâlâya madde ve cism diyordu. Yaratanı insan şeklinde sanıyordu. Bu bozuk inancına o kadar saplanmışdı ki, birgün, Şâm câmi’inin minberinde, (Cenâb-ı Hak, gökden yere benim şimdi indiğim gibi iner) diyerek, minber­den aşağı indiğini, İbni Battûta haber veriyor. Dört mezhebin âlimleri, İbni Teymiyyenin bu sözünü red eden cevâblar yazarak, müslimânların i’tikâdlarının bozulmasını önlediler. Mısr, Şâm, Kuds kâdılıklarını yapmış olup, 733 [m. 1333] de vefât etmiş olan Şâfi’î fıkh ve hadîs âlimlerinden Muhammed ibni Cemâ’a’nin (Er­reddü-alel-müşebbihi fî-kavlihi teâlâ Errahmânü alel’ Arş-isteva) kitâbı bu kıymetli cevâblarla doludur. (Tâtârhâniyye) fetvâ kitâ­bında ve (Milel ve Nihal) kitâbında ve bütün kitâblarda (Mücessi­me) ve (Müşebbihe) fırkalarının, ya’nî (Allahü teâlâ cism gibidir. Arş üzerinde oturur, iner, yürür) gibi şeylere inananların kâfir ol­dukları yazılıdır. Yediyüzbeşde, Mısr sultânı Nâsırın yanında top­lanmış olan âlimler ve devlet adamları, böyle bozuk sözleri yaydı­ğı için, onu Kâhire kal’ası kuyusuna habs etdiler. Ehl-i sünnet âlim­lerinin câiz görmedikleri yanlış fetvâlar verdiği için de, yediyüzyir­mi senesinde Şâm kal’asına habs edildi. Peygamberlerin mezârları ile mukaddes makâmların ziyâreti hakkında sözleri de ortalığı ka­rışdırdı. Fitneye sebeb oldu. Bu yüzden, yediyüzyirmialtıda Şâmda tekrâr habs edildi. 728 [m. 1328] de, zindanda iken hastalanarak öl­dü.

İbni Teymiyye, Hanbelî mezhebinde olduğunu söylerdi. Hâl­buki, hak olan dört mezhebden birinde olabilmek için, Ehl-i sün­net mezhebine uygun îmân sâhibi olmak lâzımdır. Onun çok sözü, Ehl-i sünnet mezhebinde olmadığını, hattâ bu mezhebi beğenme­diğini gösteriyor. Kendisini bir müctehid, bir reformcu olarak tanı­tıyordu. Binotuzüç hicrî yılında vefât eden, Hanbelî âlimlerinden Mer’î, İbni Teymiyyenin hâl tercemesini yazmışdır. (Kevâkib) adındaki bu kitâbında onun mezheb imâmlarını taklîd etmeği ve hattâ icmâ’ı tanımıyan yazılarını bildirmekdedir. Kıyâs yapdıkla­rından dolayı, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırdığı hâlde, çok yerde ve hele (Mecmû’at ür-resâil) kitâbında, kendisi de pekçok kıyâs yapmışdır. Evliyânın büyüklüğüne inanmaz, türbelere yapılan zi­yâretlere saldırırdı. (Ancak üç mescide ziyâret için gidilir) hadîs-i şerîfini, (Ancak üç mescid ziyâret edilir) şekline çevirmiş, Resûlul­lahın kabrini ziyâret için bile gitmek günâh olur demişdir. İbni Ha-cer-i Heytemî hazretleri (Fetâvâ-yı fıkhiyye) kitâbında, buna uzun cevâb vermişdir. Hindistândaki âlimlerden, 1304 [m. 1887] sene­sinde vefât eden Muhammed Abdülhay Lüknevî ile, Hindistânda­ki mezhebsizlerden Muhammed Beşir arasında bu konuda geniş münâzaralar olduğu (Nüzhet-ül-havâtır) kitâbının ikiyüzyirmi­ikinci maddesinde yazılıdır. (Nüzhet-ül-havâtır) kitâbını yazan Allâme Abdülhay Hasenî, 1341 [m. 1923] de vefât etmişdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden olan (Ebül Hasen-i Eş’arî) hazretlerinin mezhebine ve bu derin âlimin, kaderi ve Allahü te­âlanın ismlerini açıklamasına ve azâb yapılacağını bildiren âyetle­re verdiği ma’nâlara çatmakda idi. Cehennem azâbının kâfirlere de sonsuz olmıyacağını söylerdi. Hükûmetlere verilen her çeşid vergi, zekât yerine geçer derdi. Dört mezhebin sözbirliği ile bildir­diklerine uymıyan sözlerin küfr olacağını kabûl etmezdi. Ehl-i sünnet âlimlerinin şanlarını, şöhretlerini çürütmeğe çalışırdı. Sâli­hıyyede, el-Cebel câmi’inde hazret-i Ömerin çok hatâ yapdığını söylemişdir. Bir toplantıda, hazret-i Alînin üçyüz def’a yanıldığını söylemişdir. Münâvînin (Künûz) kitâbında ve imâm-ı Ahmedin sahîhinde ve (Mir’ât-i kâinât) kitâbında yazılı olan hadîs-i şerîfde,(Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömerin dili üzerine koymuşdur) buyu­ruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfde, (Ömer hiç yanılmaz!) buyuruyor. İbni Teymiyye ise, Ömer çok yanılmışdır diyerek, bu hadîs-i şerîfe karşı gelmekdedir. Hâlbuki bu hadîs-i şerîfi bilmiyecek kadar câhil değildi. Hadîs bilgisi çok­du. Fekat, yanılması da, o kadar çok oldu. Evet, hazret-i Ömerden başka Eshâb-ı kirâmın çoğu, ictihâd ile anlaşılacak işlerde yanıl­mış olabilir. Fekat, onların yanılmaları, ictihâd hatâsı idi. Bunun için, o büyüklerin ve Ehl-i sünnet âlimlerinin, ictihâd ile anlaşıla­cak işlerde yanılmalarına da sevâb verilirdi. Çünki, hepsi mücte­hid idi. İbni Teymiyyenin îmân edilmesi lâzım olan bilgilerde ya­nılması ise, onu doğru yoldan uzaklaşdırmış, azâbının artmasına sebeb olmuşdur. Kendini din imâmları gibi müctehid sanarak, haddini bilememiş, felâkete sürüklenmişdir. İbni Teymiyye, dahâ aşırı da giderek, tesavvuf büyüklerine, Sadreddîn-i Konevîye, Muhyiddîn-i Arabîye, Ömer bin Fârıda “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’in” insafsızca saldırmışdır. Gazâlînin kitâblarında mev­dû’ hadîs doludur derdi. Kelâm âlimlerimize de dil uzatmakdan ge­ri kalmamışdı. Mezheblerin ictihâd ayrılığı olduğunu anlıyamamış, felsefî düşünüşlerin sonucu sanmışdı. Ehl-i sünnet âlimlerinin, is­lâm memleketlerindeki eskiden kalma kiliselere dokunulmamalı­dır, dediklerini suç saymış, bu yüzden de, din büyüklerine lâf at-mışdır.

Mevdûdî de, ibni Teymiyye gibi imâm-ı Gazâlîyi kusûrlu gös­termekdedir. Büyük âlim (İbni Hacer-i Mekkî) hazretleri, (El­a’lâm bi-kavâtı’ıl-islâm) kitâbında küfre sebeb olan şeyleri anlatır­ken, İbnüssübkî ve başka âlimlerin kitâblarından alarak buyuru­yor ki, (İmâm-ı Gazâlînin yazılarında kusûr bulan kimse, yâ hased edip onu çekemiyendir, yâhud da, zındıkdır). Hanefî mezhebi âlimlerinden İbni Âbidîn, (El-Ukûd-üd-dürriyye) kitâbının so­nunda diyor ki, (İmâm-ı Gazâlî âlim değildi diyen kimse, câhille­rin echeli ve fâsıkların en kötüsüdür. O, zemânının hüccet-ül-islâ­mı ve âlimlerin en üstünü idi. Fıkh ilminde çok kıymetli kitâbları vardır. Şâfi’î mezhebinin ba’zı hükmleri, Onun kitâbları üzerine kurulmuşdur).

İslâm âlimlerinden ba’zısı, ibni Teymiyyenin müslimânlıkdan çıkdığını, mürted olduğunu bildirmekdedirler. İbni Battûta, İbni Hacer-i Mekkî, Takıyyeddîn-i Subkî ve oğlu Abdülvehhâb, İz­zeddîn bin Cemâ’a ve ebû Hayyân Zâhirî Endülüsî gibi, sözleri sened olan derin âlimler, onu bid’at ehli, sapık saymışlardır. Evet onun sapık olduğunu bildirenler de, ilminin, zekâsının, zühdünün çokluğunu inkâr etmiyorlar. Fekat, (Mişkât)da yazılı hadîs-i şe­rîfde, (Kötülerin en kötüsü kötü din adamlarıdır) buyuruldu. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî elliüçüncü mektûbunda buyuru­yor ki:

(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü, insan­ların en kötüsüdür. İnsanların se’âdeti ve felâketi, âlimlere bağlı­dır. Büyüklerden biri şeytânı boş oturuyor görüp, sebebini sormuş. Şeytân demiş ki: Bu zemânın sapık âlimleri, bizim işimizi yapıyor. İnsanları yoldan çıkarmak için, bize iş bırakmıyorlar).

İmâm-ı Sübkî de, ibni Teymiyyenin ilmini, zekâsını çok övü­yordu. Burhâneddîn bin Müflih (Tabakât)da diyor ki, İmâm-ı Sübkî, Zehebîye yazdığı mektûbda, ibni Teymiyyeyi çok övmüş­

dü. Fekat, imâm-ı Sübkî de (Erreddü-li-ibni Teymiyye) kitâbında ve oğlu Abdülvehhâb da (Tabakât)da, onun Ehl-i sünnetden ay­rıldığını, dalâlete düşdüğünü yazmakdadırlar. Fikrlerini aşıladığı birkaç kimse ve hele talebesinden ibni Kayyım ile Zehebî, onu aşı­rı övmekdedir. Meşhûr kitâblara açıklamalar yaparak din adamı sayılan ve Kur’ân-ı kerîm ve değerli kitâbları yazmakla geçinen Aliyyülkârî ve Mahmûd Âlûsî ve kendini müctehid sanan Abduh gibi kimseler de, onun yoluna saparak Ehl-i sünnetden ayrılmış­lardır.

Son asrın derin âlimlerinden Yûsüf Nebhânî (Şevâhidül-hak) ki­tâbında ve Osmânlı âlimlerinin büyüklerinden şeyh-ul-islâm Musta­fâ Sabri efendi, (El-ilm ve akl) kitâbında ve Şâm âlimlerinden Ebû Hâmid bin Merzûk, iki cild kitâbında, ibni Teymiyyenin sapıtdığını vesîkalarla isbât etmişlerdir. Ebû Hâmidin kitâbı, İstanbulda kısal­tılarak, (Et-Tevessül-ü bin-Nebi ve bis sâlihîn) ismi verilip, 1395[m. 1975] senesinde ofset yolu ile basdırılmışdır.

İbni Teymiyyeyi doğru sananlar, onun muhâkeme ve habs edil­mesini haksız göstermek için de, (Tesavvufcular aleyhindeki yazı­ları, onları darıltdı. Talâk hakkındaki fetvâları, fıkh âlimlerini düş­man etdi. Sıfât-i ilâhiyye hakkındaki fetvâları da, kelâm âlimlerini gücendirdi. Bu yüzden kelâm, fıkh ve tesavvuf âlimleri buna karşı birleşerek cezâlandırıldı) diye kısaca yazıyorlar. Din âlimlerinin, bir iki kelime için, bir müslimâna düşman olacaklarına, ona zulm edeceklerine, tuzağa düşürmek için çalışdıklarına herkesi inandır­dıklarını sanıyorlar. Onu mazlûm, âlimleri ise, zâlim olarak tanıtı­yorlar. Hâlbuki, ibni Teymiyye, Ehl-i sünnete karşı, isyân bayrağı çekdi. İslâm âlemine fitne, fesâd ateşi saldı. Meselâ nahv âlimlerin­den Ebû Hayyân, (700) senesinde Kâhireye gelince, ibni Teymiy­ye buna (Nahv âlimi dediğimiz Sibeveyh de kim oluyor. Kitâbında tam seksen yanlış var ki, sen onları anlayamazsın) demişdir. Ebû Hayyân da, ilm adamına yakışmıyan sözleri karşısında, ondan uzak kalmağı uygun görmüşdür. (El-Bahr) adındaki tefsîrinde ve (Nehr) ismindeki muhtasarında, onu ayblamışdır.

İbni Hacer-i Askalânî (Dürer-ül-kâmine) kitâbında, Zehebî­den “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” alarak diyor ki, (İbni Teymiy­ye, ilm üzerinde konuşurken hiddetlenir, karşısındakini mağlûb etmeğe çalışır, herkesi gücendirirdi). İmâm-ı Süyûtî, (Kam’ul­mu’ârıd) kitâbında buyuruyor ki, (İbni Teymiyye, kibrli idi. Ken­dini beğenirdi. Herkesden üstün görünmek, karşısındakini küçüm­semek, büyüklerle alay etmek âdeti idi). Şâm âlimlerinden Mu­hammed Alî Beğ, (Hıttatüş-Şâm) kitâbında diyor ki, (İbni Tey­miyyenin hedefi, Luther adındaki papasın hedefine benzer. Fekat, hıristiyanlığın müceddidi muvaffak oldu. İslâm müceddidi muvaf­fak olamadı).

Pâkistânın büyük âlimlerinden Siyalküt şehrinin imâm ve hati­bi, Mevlânâ Muhammed Ziyâullahın (Vehhâbîliğin Hakîkati) kitâ­bı urdu dilinde olup, 1969 da basılmışdır. Doksanüçüncü sahîfesin­de diyor ki, Hindistânın büyük âlimi, dünyânın tanıdığı yüzlerce kıymetli kitâbın yazarı mevlevî Abdülhay Lüknevî, (hicri 1304 se­nesinde vefât etdi.) (Gays-ül-gamâm) kitâbında, (Sonra gelen Şev­kanînin de, önce gelen ibni Teymiyyet-el-Harrânî gibi, ilmi çok, aklı az idi. Tıbkı onun gibi idi. Hattâ ondan dahâ aşağı idi) demek­dedir.

Goldziher, İbni Teymiyyenin hak mezhebleri bid’at saydığını, islâmın ilk safvetini değişdirdiler diyerek, bunlarla döğüşdüğünü, Eş’arî mezhebi ile ve tesavvufla mücâdele etdiğini, Peygamberle­rin kabrini ve Evliyânın kabrlerini ziyâret etmeğe ma’siyyet dedi­ğini yazmakdadır.

Muhammed Abduhun yetişdirdiklerinden olup, onun yolunda giden Câmi’ul-ezherin eski rektörü Mustafâ Abdürrâzık pâşa di­yor ki, (İbni Teymiyye fetvâ verirken, bir mezhebe uymaz, buldu­ğu delîl ile hareket ederdi. Tesavvuf büyüklerinin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” keşfini inkâr ederdi).

İbni Teymiyye, Sadreddîn-i Konevî için diyor ki, (Muhyiddîn-i Arabînin arkadaşı olan Sadreddîn, akliyyât ile kelâm ilmlerinde, üstâdından dahâ ileride olmakla berâber, ondan dahâ kâfir, dahâ az bilgili, dahâ az îmânlıdır. Bunların mezhebleri kâfirlik olduğu için, dahâ hünerli olanları, dahâ çok kâfir oluyorlar). İslâm âlimle­rinin bir kısmı kendisine kâfir dedi. Çoğu ise sapık olduğunu bildir­diler. Yavuz Sultân Selîm hân “rahmetullahi teâlâ aleyh” devri âlimlerinden Muhammed Şeyh-i Mekkî, Süleymâniyye kütübhâ­nesi, Reşîd efendi kısmında bulunan fârisî (El-cânib-ül-garbî) kitâ­bında, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine yapılan saldırıları cevâblan­dırırken diyor ki, (İbni Teymiyye, kâfirlerin yıllarca yandıkdan sonra Cehennemden çıkacaklarını bildirmekde ve (Bir zemân olur; Cehennemin kapıları açılır. Dibinde otlar biter) hadîsini yaz­makdadır. Başka hadîsler de söylemişdir. Hâlbuki kâfirlerin Ce­hennemde sonsuz kalacakları, Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildiril­mekdedir. Tevâtür ve sözbirliği hâsıl olmuşdur. Âlimler, ibni Tey­miyyenin tevâtüre ve icmâ’a karşı geldiğini bildiriyor).

(Muhtasar-ı Kurtubî) doksanaltıncı sahîfesinde diyor ki, (Ce­hennemdekilerin hepsi çıkacak. Cehennemin hepsi boş kalacak di­yenler, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere karşı gelmiş oluyorlar. Cehennem azâbının kâfirlere ebedî olduğunu Ehl-i sünnet âlimle­ri ve âdil imâmlar sözbirliği ile bildirdiler. (Nisâ) sûresinin 169.cu âyetinde, (Kâfirler Cehennemde ebedî kalacaklardır) buyuruldu. (Mü’minlerin yolundan ayrılanları Cehenneme atarız) meâlindeki âyet-i kerîmeler, bunlara cevâbdır. Mü’minlerden günâhı çok olan­ların bulundukları Cehennemin birinci tabakası boşalacakdır. Kâ­firlerin bulundukları başka tabakaları hiç boşalmıyacakdır. Mü’minler şefâ’ate kavuşarak azâbdan kurtulacak, yalnız bunların yerleri boşalıp, Cehennemin yalnız birinci tabakasının dibinde ot­lar bitecekdir. İmâm-ı Kurtubî yukardaki hadîsin (Mevkûf) oldu­ğunu yazıyor. Resûlullahdan işitildiği bildirilmemişdir, diyor. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri de, Cehennemin kapıları hiç açılmaz. Kâfirler Cehennemde ebedî kalırlar, diyor. Cehennemden çıkıla­cak diyenler, mü’minlerin çıkacaklarını bildirmişlerdir.) İbni Tey­miyye, mü’minlerin Cehennemden çıkacaklarını bildiren hadîs-i şerîfleri kâfirlere teşmîl ederek, âyet-i kerîmeleri ve tevâtür ile ic­mâ’ı inkâr etmiş oluyor. Ehl-i sünnet âlimlerine kâfir demek, insa­nın küfrüne sebeb olur. Selef-i sâlihînin başka başka te’vîl yapma­dıkları âyetleri ve tevâtür hâsıl olmuş hadîsleri inkâr etmenin küfr olduğu (Redd-ül-muhtâr)da (Kâdîlık) bahsinde de yazılıdır. Tan­calı (İbni Battûta) adı ile meşhûr olan mâlikî âlimlerinden Mu­hammed bin Abdüllah, (Tuhfetünnüzzâr) târîhini İbni Cezî adın­daki kâtibine yazdırmış, bu kitâb çeşidli dillere terceme edilmişdir. Türkçeye ikinci tercemeyi Muhammed Şerîf beğ yapmış ve 1335 [m. 1917] yılında İstanbulda basılmışdır. Bunun 9. cu sahîfesi so­nunda (İbni Teymiyyenin ilmi çokdu. Fekat, aklında bozukluk var­dı) diyorlar. İslâmiyyete uymıyan çeşidli sözlerini bildiriyorlar. Meselâ (Şâmda idim. Cum’a nemâzında idim. İbni Teymiyye hut­be okudukdan sonra, benim şimdi indiğim gibi, cenâb-ı Allah dün­yâ göküne iner diyerek merdivenlerden indi. Mâlikî âlimi (İbni Zehrâ) bu sözün kötülüğünü cemâ’ate uzun anlatdı. Cemâ’atin ço­ğu câhil olup, İbni Teymiyyeyi hak yolda sanıyor. Onun yaldızlı sözlerini çok seviyorlardı. Bu mâlikî âliminin sözü ile İbni Tey­miyyenin üzerine yürüdüler. Elleri ile, na’lınları ile döğdüler. Ye­re yıkıldı. Sarığı düşdü. İpek takkesi meydâna çıkdı. Bunu behâne ederek, hanbelî kâdîsına götürdüler. Kâdî tarafından habs ve ta’zîr olundu. Mâlikî ve şâfi’î âlimleri, bu ta’zîrin haksız olduğunu söylediler. İş, melik Nâsıra intikâl etdi. Kurulan âlimler heyeti, İb­ni Teymiyyenin fitne çıkardığına karar verdi. Sultânın emri ile, Şâmda habs edildi) diyor. İbni Battûtanın bu yazısı, Yûsüf-i Neb­hânînin (Cevâhir-ül-bihâr) kitâbında, Abdülganî Nablüsî isminde de yazılıdır. Zemânının âlimlerince ve bütün müslimânlarca sapık­lığı anlaşılmış ve cezâsı verilmiş olan bir kimseyi mezheb imâmla­rımızın üstüne çıkaranlara ve bunlara inananlara, Allahü teâlâ di­râyet ve hidâyet ihsân eylesin. Müslimân yavrularını sapıklara al­danmakdan korusun! Âmîn.

İbni Hacer “rahime-hullahü teâlâ” hazretleri, (Cevher-ül-mun­zam) kitâbında buyuruyor ki, İbni Teymiyyenin hurâfelerinden, saçmalarından biri, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile isti­gâse, tevessül olunmasını inkârıdır. Ondan önce hiçbir islâm âlimi böyle söylemedi. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” bildiriyorlar ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile her zemân tevessül etmek çok iyidir. Yaratılmadan önce ve yara­tıldıkdan sonra, dünyâda da, âhiretde de, Onunla tevessül olunur. Yaratılmadan önce Onunla tevessül olunacağını gösteren şeyler­den biri, Peygamberlerin ve ümmetlerindeki Velîlerin Onunla te­vessül etmiş olduklarıdır. İbni Teymiyyenin iftirâ olan sözü ise hiç­bir asla ve esâsa dayanmamakdadır. Hadîs âlimlerinden Hâkim-i Nişâpûrînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Âdem “aleyhisselâm” hatâ edince, yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hakkı için beni afv ve mağfiret et dedi. Allahü teâlâ da, Muhammed aleyhisselâmı dahâ yaratmış değilim. Sen Onu nasıl tanıdın buyurdu. O da, yâ Rabbî! Beni yaratıp rûh verdiğin zemân, başımı kaldırdım. Arşın kenârla­rında, lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah yazılmış gördüm. Kullarının içinde en çok sevdiğinin ismini, kendi isminin yanınakoymuş olduğundan anladım dedi. Allahü teâlâ da, yâ Âdem! Doğru söyledin. Kullarım arasında en çok sevdiğim Odur. Onun hakkı için benden afv dileyince, seni hemen afv etdim. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı seni yaratmazdım buyurdu) buyurulmuş­dur. Burada Muhammed aleyhisselâmın hakkı demek, Allahü te­âlânın Onu çok sevmesi, Ona çok kıymet vermesi demekdir. Yâ­hud, Onun başka kullar üzerinde olan hakkı demekdir. Yâhud da, Allahü teâlânın Ona ihsân ederek, Onun için kendi üzerinde ta­nıdığı hak demekdir. Bunun gibi, bir hadîs-i şerîfde, kulların Al­lahü teâlâ üzerindeki hakkı nedir? diye soruldukda, (Burada hak demek, lâzım, vâcib olan şey demek değildir.) buyurulmuşdur. Çünki, Allahü teâlânın hiçbirşeyi yapması lâzım, vâcib değildir. Dilerse yapar. Dilemezse, yapmaz. Allahü teâlâdan Resûlullah hakkı için bir dilekde bulunmak, Resûlullah için istemek değildir ki, buna şirk denilsin. Allahü teâlâ Resûlünü çok sevdiğini, Ona yüksek mertebe verdiğini bildiriyor. İşte bu sevginin, bu yüksek derecenin hakkı, ya’nî hurmeti, kıymeti için, Allahü teâlâdan iste­nilmekdedir. Allahü teâlânın, Resûlüne olan ikrâmlarından, ihsân­larından biri de şudur ki, ya’nî Onun hakkı için, Onun yüksek de­recesi için yapılan düâları kabûl buyurur. Buna inanmıyanın bu ni’metden mahrûm kalması, kendisi için en büyük zarardır. Resû­lullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile, hayâtda olduğu zemân da tevessül edilmişdir. Nesâî ve Tirmüzî bildiriyorlar ki, Resûlullahın yanına bir a’mâ geldi. Gözlerinin açılması için düâ etmesini diledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ona (İstersen düâ edeyim, istersen sabr et. Sabr etmek, senin için dahâ iyi olur) buyurdu. Düâ etmeni istiyorum. Beni güdecek kimsem yokdur. Çok sıkılıyorum deyince, (İyi bir abdest al! Sonra bu düâyı oku!) buyurdu. Düânın tercemesi şudur: (Yâ Rabbî! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyorum. Senden istiyo­rum! Yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Dileğimin hâsıl olması için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allahım! Onu bana şefâ’at­ci eyle!) Bunu imâm-ı Beyhekî de haber veriyor. Ayrıca (kalkdı, gözleri görerek gitdi) de diyor. Bu düâyı okumağı ona Resûlullah öğretdi. Kendisi düâ buyurmadı. Onun teveccüh eylemesini, yal­varmasını, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile istigâse et­mesini, dilediğinin böyle hâsıl olmasını arzû buyurdu. Resûlullah hayâtda iken de, vefâtından sonra da kendisi ile istigâse olunurdu. Selef-i sâlihîn, Resûlullahın vefâtından sonra bu düâyı çok oku­muş, bununla murâdlarına kavuşmuşlardır. Halîfe Osmân “radı­yallahü anh” birinin bir dileğini kabûl buyurmuyordu. Bu kimse, Eshâbdan Osmân bin Hanîf hazretlerine gelip, yardım etmesini is­tedikde, ona bu düâyı okumasını öğretdi. Okuyup da, halîfenin yanına gidince, dileğinin kabûl olunduğunu Taberânî ve Beyhekî haber vermekdedirler. Taberânînin haber verdiği bir hadîs-i şerîf­de, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” düâ ederken, (Pey­gamberinin ve Ondan önce gelen Peygamberlerin hakkı için) bu­yururdu. Resûlullah ile veyâ başka Peygamberler veyâ Velîler ile (Teveccüh) etmek, (Tevessül) etmek, (İstigâse) etmek ve (Teşef­fu’) etmek, hep aynı şey demekdir. Ameller ile, ibâdetler ile teves­sül etmenin câiz olduğunu islâmiyyet bildirmişdir. Eski zemânda, bir mağaraya girip kapalı kalmış olanların, Allah için yapmış ol­dukları hâlis işlerini söyliyerek yalvardıkları zemân, mağara ağzı­nı tıkamış olan taşın açılarak kurtulduklarını hadîs-i şerîf haber veriyor. İşleri vesîle ederek yapılan düâ kabûl olunca, işlerin en iyilerini yapanları vesîle ederek yapılan düâlar elbette kabûl olur. Ömer-übnül-Hattâb “radıyallahü anh”, hazret-i Abbâsı vesîle ederek yağmur düâsı yapdı. Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı birşey demedi. Resûlullahı ve Onun mubârek kabrini vesîle etme­yip, hazret-i Abbâsı vesîle etmesi, kendini çok aşağı bildiği ve Re­sûlullahın akrabâsını kendinden üstün gördüğü için idi. Hazret-i Abbâs ile tevessül etmesi, aslında Resûlullah ile tevessül etmekdir. Tevessül, teveccüh ve istigâse sözleri, kendisi ile teveccüh, istigâse edilen kimsenin her zemân, teveccüh ve istigâse edenlerden dahâ üstün tutulduğunu gösteriyor denilemez. Resûlullah, bir düâsının kabûl olması için, Mekke muhâcirlerini vesîle yapmışdır. İstigâse, birisinden birşey istemek için, bunun çok sevdiği bir kimseden yar­dım istemekdir. Ya’nî bu kimse vâsıtası ile istemekdir. Bu kimse vâsıtası ile istenince, o şeye kavuşmak kolay olur. Düânın kabûl ol­ması için, Resûlullah ile veyâ kabrdeki bir Velî ile istigâse olunur. Böylece düâ kabûl olunur. Düâyı kabûl eden, yalnız Allahü teâlâ­dır. Buna sebeb, vesîle olan, Peygamberdir. Allahü teâlâ, hakîkî gavsdır. Resûlullah, mecâzî gavs olmakdadır. Buhârînin haber ver­diği hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü, önce Âdem ile, sonra Mûsâ ile ve sonra Muhammed aleyhimüsselâm ile istigâse ederler) buyurul­du. Bundan başka, Resûlullah ile tevessül, istigâse etmek demek, Onun düâ etmesini istemek demekdir. Çünki O, kabrinde diridir, istiyenin istediğini anlar. Sahîh haberde bildirildi ki: (Emîr-ül­mü’minîn Ömer “radıyallahü anh” zemânında kaht [kıtlık] oldu. Eshâb-ı kirâmdan birisi, Resûlullahın kabri yanına gelip, yâ Resû­lallah! Ümmetine yağmur yağması için düâ eyle! Ümmetin helâk olmak üzeredir, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu­na rü’yâda görünüp yağmur yağacağını haber verdi. Öyle de oldu. Rü’yâda ayrıca (Ömere git, Selâm söyle! Yağmur yağacağını müj­dele. Keys ile hareket etmesini söyle!) de buyurdu. Keys, yumuşak davranmakdır. Ömer “radıyallahü anh” sert idi. Dînin emrlerini yerine getirmekde şiddet gösterirdi. Bu kimse, Halîfenin yanına geldi. Olanı anlatdı. Halîfe dinledi ve ağladı. Bir habere göre rü’yâ­yı gören, Eshâbdan Bilâl bin Hâris Müzenî idi. Burada, rü’yâyı de­ğil, Sahâbînin, Resûlullahın kabrine gelerek tevessül etmiş olduğu­nu bildirmek istiyoruz. Görülüyor ki, Resûlullahdan, hayâtda iken olduğu gibi vefâtından sonra da, dileklerin hâsıl olmaları için düâ buyurması istenilir. Onun düâ ve şefâ’at etmesi ile dilekler hâsıl olduğu gibi, hayâta gelmeden önce ve hayâtda iken ve vefâ­tından sonra, Onu vesîle ederek yapılan düâ ve tevessüller de ka­bûl olmakdadırlar. Kıyâmet günü de ümmeti için Rabbinden, şe­fâ’atde bulunacak ve şefâ’ati kabûl olunacakdır. Böyle olduğunu, islâm âlimleri (İcmâ’) ile ya’nî sözbirliği ile bildirmişlerdir. Ab­düllah ibni Abbâsın “radıyallahü anhümâ” bildirdiği hadîs-i şerîf­de buyuruldu ki, (Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma, yâ Îsâ! Muham­med aleyhisselâma îmân et! Senin ümmetinden, Onun zemânına yetişecek olanların, Ona îmân etmeleri için de ümmetine emr et! Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Âdem Peygamberi yarat­mazdım. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Cenneti, Cehenne­mi yaratmazdım. Arşı su üzerinde yaratdım. Hareket etdi. Üzeri­ne, Lâ ilâhe illallah yazınca durdu, buyurdu.) Bu hadîs-i şerîfi, Hâ­kim sahîh senedlerle haber vermişdir. Böyle yüksek derece ve öl­çülemiyecek kadar çok kıymetli olan ve mevlâsının ni’metlerine kavuşmuş bir Peygamberi vesîle ederek Onun şefâ’atini dileyerek yapılan düâ kabûl olmaz mı? (Cevher-ül-munzam)ın yazısı (Şevâ­hid-ül-hak)dan alınarak buraya kadar terceme edildi. Nûh, İbrâ­hîm ve diğer Peygamberlerin de Muhammed aleyhisselâmı vesîle ederek yapdıkları düâlar, tefsîr kitâblarında yazılıdır.

(Şevâhid-ül-hak) İmâm-ı Sübkîden alarak diyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile tevessül etmek iki dürlü olur: Birincisi, Onun yüksek mertebesi, bereketi için Allahü teâlâ­dan istemekdir. Böyle düâ ederken, (tevessül), (istigâse) ve (teşef­fu’) sözlerinden herbiri kullanılabilir. Üçü de, aynı şeyi bildirmek­dedir. Bu kelimeleri söyliyerek düâ eden, Resûlullahı vesîle ede­rek, Allahü teâlâdan istemekdedir. Onu vâsıta kılarak Allahü te­âlâdan istigâse etmekdedir. Dünyâ işlerinde de, bir kimseden, onun çok sevdiğini vesîle ederek birşey istenilince, hemen ver­mekdedir. Tevessülün ikincisi, dileğe kavuşmak için, Resûlullahın Allahü teâlâya düâ etmesini, Ondan istemekdir. Çünki O, kabrin­de diridir. İstenileni anlar ve Allahü teâlâdan ister. Kıyâmet günü de şefâ’at etmesi istenilecek ve şefâ’at edecekdir ve şefâ’ati kabûl olunacakdır.

(Şevâhid-ül-hak)da, Şihâbüddîn-i Remlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinden alarak buyuruyor ki, (Peygamberler ve Ve­lîler öldükden sonra da, kendileri ile tevessül, istigâse olunur. Pey­gamberler ölünce mu’cizeleri bitmez. Velîler ölünce de, kerâmet­leri kesilmez. Peygamberlerin mezârda diri olduklarını, nemâz kıl­dıklarını, hâc yapdıklarını, hadîs-i şerîfler açıkca bildirmekdedir. Şehîdlerin de diri oldukları, kâfirlerle harb ederken, yardım etdik­leri bilinmekdedir).