16.Madde43-44


43 — İslâmiyyete en büyük düşmânın, müşrikler ile yehûdîler olduğu, (Mâide sûresi)nin seksenikinci âyetinde açıkca bildirilmiş­dir. İslâmiyyeti içerden yıkmak için, ilk fitneyi çıkaran yehûdî, Ye­menli Abdüllah bin Sebe’dir. Hakîkî müslimân olan (Ehl-i sün­net)e karşı, (Şî’î) fırkasını kurdu. Şî’îlerin en bozuk fırkası (Nu­sayrî)lerdir. Bu kâfirler, Allah Alîye ve çocuklarına hulûl etmişdir, esrârı yalnız bunlar bilir, diyorlar. İkinci cihân harbinden sonra, Hâfız Esad isminde bir Nusayrî, sapık, Şâmda kanlı bir ihtilâl ile Sûriye devlet reîsliğini ele geçirdi. İlk iş olarak, Hama ve Humus şehrlerinde katlî-am yaparak, binlerce sünnî müslimânı şehîd eyle­di. İngiliz hükûmeti, yehûdîler ile anlaşarak, islâmiyyet ile mücâde­le etmek için, Londrada (Müstemlekeler nezâreti) kuruldu. [İngi­liz hükûmetinin papazların emrinde olduğunu, İngiltereyi papazla­rın idâre etdiğini kitâbımızın başında bildirmişdik. Hıristiyanlar­dan, Îsâ aleyhisselâmda ülûhiyyet sıfatları bulunduğuna inananla­rın ve bunun için kendisine ve heykellerine tapınanların, müşrik olduklarını da yazmışdık.] Burada, yehûdî hîleleri öğretilip, her memlekete gönderilen câsûslardan Hemfer, 1125 [m. 1713] sene­sinde, Basrada avladığı Necdli Muhammedi, senelerce aldatarak, (Vehhâbî) fırkasını kurdular. Bu husûsda, (İngiliz câsûsunun i’ti­râfları) kitâbımızda geniş bilgi vardır.

Muhammed bin Abdülvehhâb, ibni Teymiyyenin ve talebesi ib­ni Kayyım-ı Cevziyyenin kitâblarını okuyarak, Hemferden öğren­diği, bölücü bilgilerini artdırdı.

1206 [m. 1792] senesinde vefât eden Muhammed bin Abdül­vehhâbın yolunda gidenlere (Necdî) ve (Vehhâbî) denir. (Fırka-i mel’ûne) de denilmekdedir. Beşinci sahîfeye bakınız! Abdülveh­hâb oğlu diyor ki:

(Altıyüz seneden beri dünyâya yayılmış olan müslimânların hepsi müşrik imiş, kâfir imiş. Doğrudan doğruya Allaha ibâdet et­mek farz olduğundan, ibâdet için, birşey vesîle edilmez. Allahdan başkasına düâ etmek, yardım istemek, şirk olur ve hiç afv edilmez. Peygamberlerden ve Evliyâdan birini söyliyerek bunlardan yardım isteyenler ve türbelere, adak ve sadaka ve başka şeyler yaparak hürmet edenler hep müşrikdir. Biz onların şefâ’atini umarız. Alla­hü teâlâya yaklaşmak için, onları vesîle yapıyoruz demeleri, onları şirkden kurtarmaz. Resûlullahın zemânındaki müşrikler de, sıkı­şınca yalnız Allaha düâ eder. Allaha yalvarırlardı. Râhata kavuş­dukları zemân, meleklere, Evliyâya ve putlara düâ ederlerdi. Şim­diki müşrikler de sıkışdıkları zemân filân pîre, falan şeyhe yalvarı­yorlar. Bu müşrikler, eski müşriklerden dahâ kötüdürler. Bir şey­he yalvaran müşrikler şöyle dursun, yâ Resûlallah, bana şefâ’at et, imdâdıma yetiş diyenler de kâfir olur).

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu­na cevâblar yazarak, bunun yanlış yolda olduğunu bildirdiler. Mu­hammedin kardeşi olan Abdülvehhâb oğlu Süleymân da, bunu kö­tüliyen büyük bir kitâb yazdı. (Savâık-ı ilâhiyye) ismindeki bu ki­tâb İstanbulda basdırılmışdır. Basra âlimlerinden Kabânî ismi ile anılan meşhûr molla Alî bin Ahmed Basrî şâfi’înin, (Fasl-ül-hitâb) ve (Keşf-ül-hicâb) kitâbları, bunun doğru yoldan sapdığını isbât et­mekdedir. Ahmed Kabânî 1235 [m. 1819] da vefât etdi.

(Delâil-i hayrât) kitâbında, Seyyidinâ, Mevlânâ gibi kelimeler bulunduğu için, bu kitâbı yakdırdı. Hâlbuki, sultân ikinci Abdülha­mîd Hân, hergün Delâil-i hayrât okurdu. Abdülvehhâb oğlu, elim­den gelseydi, Hücre-i se’âdeti yıkardım. Kâ’be üstündeki altın olu­ğu atar, yerine tahta oluk kordum derdi. Kendisine inanmıyanlara kâfir derdi. Ömer bin Fârıd ile Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin kâfir olduklarını söylerdi. (Ümmetimin mezheblere ayrılması rah­metdir) hadîs-i şerîfi ile alay ederdi. Vakflara inanmaz, islâmiyyet­de evkâf yokdur derdi. Kâdîların, hâkimlerin aldıkları ma’âş rüş­vetdir derdi. Kabânî Alî efendi, bunlara birer birer cevâb yazmış, hepsini vesîkalarla çürütmüşdür.

İbni Teymiyye, nehr, kaplıca, kaynarca, ağaç, dağ ve mağara gi­bi yerlere şifâ için gitmek, mezârlara adak yapmak, hep günâhdır, derdi. Kabr ziyâreti ve türbelerde kurban kesilmesi ve ölülerden yardım istenmesi şirkdir derdi.

Ehl-i sünnet âlimlerine göre, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kabrini ziyâret etmek sünnetdir. Vâcib diyenler de oldu. İbni Âbidîn (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesinde diyor ki, (İbni Teymiyyeden önce, hiçbir âlim kabr ziyâretini yasak etmedi. O, ye­ni bir bid’at çıkardı. Bütün müslimânların gözünden düşdü). Müs­limdeki hadîs-i şerîfde, (Kabr ziyâretini yasak etmişdim. Şimdiden sonra, ziyâret ediniz!) buyuruldu. Necmeddîn Ömer bin Haccî (El­cevâb fî reddi alâ İbni Teymiyye) kitâbında türbeleri ziyâret etmek câiz olduğunu isbât etmekde ve İbni Teymiyyeyi kuvvetli delîller­le red etmekdedir. Burhaneddîn İbrâhîm bin Muhammed de, aynı ismde güzel bir kitâb yazmışdır. Bu iki kitâb, Süleymâniyye kütüb­hânesi, Beşir Ağa kısmında mevcûddur.

Abdülvehhâb oğlu, İbni Teymiyyenin yasak dediği şeylere küfrdür dedi. Türbelere adak yapanlara, türbelerde düâ edenlere, etrâfında dönenlere, örtüsünü öpenlere, toprak alanlara ve Evli­yâdan “rahime-hümullahü teâlâ” yardım istiyenlere kâfir dedi. Bunları yapanlara kâfir demiyenler de kâfir olur dedi. (Keşf-üş­şübühât) kitâbında, (Şefâ’at, yâhud Allaha yakınlık niyyeti ile Peygamberlere, Evliyâya istigâse, ya’nî tevessül edenlerin kanları ve malları halâldır) diyerek müslimânları öldürmeği, mallarını yağ­ma etmeği emr etmekdedir. Bu kitâbı türkçeye de çevrilmişdir. Hâlbuki, dinde zarûrî olarak bilinen şeylere, meselâ Allahü teâlâ­nın var ve bir olduğuna, beş vakt nemâzın farz olduğuna inanmı­yan kâfir olur. Yoksa, açık bildirilmiş olan şeylere inanan bir müs­limâna, bir şübhe ile kâfir denilemez. İbni Teymiyye de; bunlara şirk demiş ise de, küçük şirk demek istemişdi. Abdülvehhâb oğlu Muhammed ise, küfr demek olan şirkdir diyor. Putlara tapınmak şirkdir. Buna açık şirk denir. (Şirk-i hafî) denilen gizli şirk ise, Al­lahü teâlâdan başkasından birşey istemekdir. İnsanlar, bu gizli şirkden kurtulamaz. Peygamberler “aleyhimüsselâm” bile, bu şirk­den kurtulmak için, Allahü teâlâya yalvarmışlardır. Bu gizli şirkin çeşidleri vardır. Nefse, şehvete uymak, gizli şirk olduğu gibi, riyâ da, şirk-i hafîdir. Gizli şirk, ibâdetin sevâbını giderir. Fekat, (Riyâ yapan kâfir olur; bunu öldürmek, mallarını almak halâl olur) diyen hiçbir âlim yokdur.

Güneşe, aya, yıldızlara, putlara, heykellere tapınarak secde et­mek küfrdür. Başka şeylere, tapınmadan saygı secdesi yapmak küfr değildir. Günâhdır. Bir şeye tapınarak onun için kurban kes­mek de küfrdür. Fekat, Allahü teâlâya tapınıp da, başka şeylere ta­pınmadan kurban kesmek, küfr olmaz. Harâm olur. (İbâdet) et­mek, ya’nî tapınmak demek, her fâidenin, her zararın ondan geldi­ğine, herşeyi onun yapdığına inanarak, ona yalvarmak demekdir. Allahü teâlâya tapınanların türbelerden toprak almaları, türbe et­râfında dönmeleri mekrûh olur denilmişdir. Vehhâbînin kitâbı ise, bunların hepsine şirk ve küfr diyor. Gelmiş geçmiş milyonlarca müslimâna kâfir diyor. Müseyleme-i kezzâb ile gazâ ederken şehîd olanların mezârlarını, tanınarak Fâtiha okunması için bir arşın ka­dar yüksek yapdıklarından dolayı, Eshâb-ı kirâma da “rıdvânullâ­hi teâlâ aleyhim ecma’în” dil uzatıyor. Bu yazıları Müseylemeci ol­duğunu göstermekdedir.

Mezârlar üzerine türbe, câmi’lere minâre yapmak, kaşık ile yi­mek bid’atdir dediler. Kerbelâdaki hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anh” türbesini yıkıp, içindeki milyonlar değerinde kıymetli eşyâyı yağma etdiler. Tâif şehrini yakıp, yıkıp, kadın, çocuk deme­yip, Ehl-i sünneti öldürdüler. Mallarını yağma etdiler. Buhârî ve Müslim gibi en kıymetli kitâblar, birçok hadîs, fıkh ve her fenden binlerce kitâb, ayaklar altında kaldı. İçlerinde Kur’ân-ı kerîm de vardı. Korkudan bunları kimse kaldıramıyordu. Yerleri bile kazıp mal aradılar. Şehri yangın yerine çevirdiler. Mekke-i mükerreme­deki türbeleri yıkdılar. Mevlidinnebî olan evi ve hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömerin ve hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” mevlidleri olan mubârek yerleri yıkdılar. Müez­zinlerin ezândan sonra salât ve selâm okumalarına şirk dediler. Si­gara kutularını ve çalgıları yakdılar. Vehhâbîlerin Ta’îfdeki müslimânlara yapdıkları zulmler ve işkenceler, (Kıyâmet ve Âhıret) ki­tâbının 338.ci sahîfesinde uzun yazılıdır.

(Sizlere fâide ve zararı olmıyan, Allahdan başkasına düâ etme­yiniz) ve (Allahü teâlâ ile birlikde başkasına düâ etmeyiniz!) meâl­lerindeki âyet-i kerîmeleri ve (Düâ, ibâdetin özüdür) hadîs-i şerîfi­ni göstererek, Allahdan başkasından birşey istiyen kâfir olur dedi­ler. Hâlbuki, âyet-i kerîmede yasak edilen düâ, ilm dilinde kullanı­lan düâ demekdir. Ya’nî tapınarak yapılan düâdır. Bu düâ, ancak Allahü teâlâya olur. Fekat, bir kimse, yalnız Allahü teâlâya tapını­lacağını, yalnız Ona düâ edileceğini, Allahü teâlâdan başka kimse­nin yaratıcı olmadığını, herşeyi Onun yapdığını bilerek, Peygamber­leri ve Evliyâyı vesîle eder, onların Allahü teâlânın sevgili kulları ol­duklarını ve Allahü teâlânın, onların rûhlarına, insanlara yardım edebilmek kuvvetini verdiğini düşünerek, rûhlardan yardım bekler­se, câiz olur. Onlar, mezârlarında, bilmediğimiz bir hayâtla diridir­ler. Rûhlarına, kerâmetler ve tesarruf kuvveti ihsân edilmişdir. Böy­le inanan kimseye müşrik denemez. Böyle olmakla berâber, müsli­mânlar, Evliyânın rûhlarından, kalblerinin temizlenmesini, feyz, ma’rifet ister. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mu­bârek kalbinden, onun kalbine kadar, kalbden kalbe akıp gelmiş olan bilgilerden, kendisine de vermesini ister. Mal, mevkı’ gibi dün­yânın geçici şeylerini istemezler. Bunları düşünmezler bile.

Allahü teâlâ, (Zümer) sûresinde, (Allahü teâlâdan başka şey­lere tapınanlar, bunlara ibâdetimiz, ancak Allahü teâlânın yanın­da bize şefâ’at etmeleri içindir derler) meâlindeki âyet-i kerîmede, bu sözlerinin onları Cehennemden kurtaramıyacağını bildiriyor. Ehl-i sünneti putlara tapınan kâfirlere benzeterek, Allahü teâlâya yaklaşmak için, Allahın sevgili kullarını vesîle yapıyoruz demeleri, onları şirkden kurtarmaz diyorlar. Evet, puta tapınanlar müşrik olduğu için, müşriklerin bu sözleri, kendilerini şirkin cezâsından kurtarmaz. Allahü teâlânın sevgili kullarını vesîle yaparak düâ et­mek şirk değildir ki, Ehl-i sünnetin şirkden kurtulmağa ihtiyâcları olsun. Bir kimse, bir adamı kasden öldürse, mahkemede (Bu ada­mı öldürmeği düşünmemişdim. Adam öldürmenin suç olduğunu biliyordum) dese bu sözü dinlenmez. Cezâsı verilir. Hâlbuki, bu sözü doğrudur. Cezâsı, bu sözleri için değil, adam öldürdüğü için verilmişdir. Suçsuz birisi de, bu sözleri söylese, bunun bir düşma­nı, bunu mahkemeye verip (Bu sözleri söylemiş olana cezâ ver­mişdiniz. Buna da cezâ verin!) dese, buna cezâ verilmez. Çünki, önceki kimseye verilen cezâ, adam öldürdüğü içindi. Kâfirlerin Cehenneme gitmeleri de, bu sözleri söyledikleri için değildir. Al­lahü teâlâdan başka şeylere tapındıkları içindir.

Müşrikleri bildiren bu âyet-i kerîmeye benzeterek, mü’minlere kâfir denemez. Çünki, kâfirler, müşrikler, Allahü teâlânın iyilik ve kötülükleri yaratdığını, herşeyi yalnız Allahü teâlânın yapdığını söyleseler de, Lât ve Uzza denilen heykellere ve meleklere tapını­yor, onların tapınmağa hakları olduğuna, her istediklerini Allahü teâlâya yapdıracaklarına inanıyorlar. Bu inançla onlara secde edi­yor, onlar için kurban kesiyor ve adak yapıyorlar. Müslimânlar ise, Resûlullaha ve Evliyânın rûhlarına kurban kesmez. Allahü teâlâ için keser. Sevâbını Velînin rûhuna gönderir. (Şefâ’at yâ Resûlal­lah) demek, yâ Resûlallah, seni çok seviyorum. Çünki, Allahü te­âlâ, seni sevmeği emr ediyor. Seni sevdiğim için, Allahü teâlâ, be­ni senin şefâ’atine kavuşdursun demekdir. Bunu kısa söylemek, Kur’ân-ı kerîmdeki (Köye sor!) âyet-i kerîmesine benzemekdedir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, tavâf ederken, (Hacer-i esved) taşına karşı, (Sen birşey yapamazsın! Fekat, Resûlullaha uyarak seni öpüyorum) dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitince, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ha­cer-i esved, kıyâmet günü, insanlara şefâ’at eder) buyurduğunu söyledi. Hazret-i Ömer de, hazret-i Alînin bu sözüne teşekkür et­di. Bir taşın fâidesi olunca, Peygamberlerin ve Allahü teâlâya sev­gili olanların fâideleri olmaz mı? Allahü teâlâ, sevdiklerinin düâla­rını, şefâ’atlerini kabûl edeceğini bildirdi.

Kırküçüncü madde başından buraya kadar, Ahmed Cevdet pâ­şa “rahmetullahi teâlâ aleyh” târîhinin yedinci cildinden alındı. Derin âlim, kerâmetler hazînesi, (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî) haz­retleri (Risâle-i Hâlidiyye) kitâbında buyuruyor ki, müslimânlar bir sebebe yapışırken, bunun, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olduğunu düşünür. O işi sebeblerin yapacağını düşünmezler. Müş­rikler ise, o işi putların yapacaklarına veyâ Allahü teâlâya yapdıra­caklarına inanır. Bu iki inanış arasını ayıramıyanlar, inkâr girdâbı­na sürüklenerek helâk olmakdadırlar.

(Şevâhid-ül-hak)da, Seyyid Ahmed Dahlânın (Hulâsa-tül-ke­lâm) kitâbından alarak diyor ki, Resûlullah ile ve başka Peygamber­ler ile “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm” ve Evliyâ ile te­vessül eden ve kabrlerini ziyâret ederken, (Yâ Resûlallah, senden şefâ’at istiyorum) diyen müşrik olur diyorlar. Kâfirler için gelmiş olan, (Allahdan başkasına düâ etmeyiniz!) ve (Allahdan başkasına düâ edenden dahâ sapık kimdir?) ve (Allahdan başka düâ etdikleri­niz, hiçbirşey yapamazlar. Onlardan isterseniz, işitmezler. İşitseler de cevâb veremezler. Kıyâmet günü, sizin şirkinizi inkâr ederler) meâlindeki âyet-i kerîmeleri ileri sürerek, mü’minlere müşrik diyor­lar. Abdülvehhâb oğlu Muhammed, (Bu âyetler, kabre karşı söyle­yenin, şefâ’at istiyenin müşrik olduğunu gösteriyorlar. Müşrikler de, putlarının birşey yaratmadıklarını, her şeyi yaratanın yalnız Allah olduğunu söylüyorlardı. Fekat, putlarımız Allah yanında bize şe­fâ’at edeceklerdir derlerdi. Böyle söyledikleri için müşrik oldular. Mezârdan, türbeden şefâ’at istiyenler de, böyle müşrik olmakdadır)

dedi. Bu sözleri çok yanlışdır. Çünki mü’minler, Peygamberlere, Evliyâya tapınmıyor. Onları Allahü teâlâya şerîk yapmıyorlar. Bun­ların mahlûk olduklarına, âciz kul olduklarına inanıyorlar. İbâdet olunmağa hakları vardır demiyorlar. Bir şey yaratabilir, fâide ve za­rar verir demiyorlar. Onlar, Allahü teâlânın sevdiği kullar oldukları için, Allahü teâlâ onları seçmiş olduğu ve Onların bereketleri ile kullarına merhamet etdiği için, Onlarla bereketlenmek istiyorlar. Hâlbuki, yukarıda yazılı âyet-i kerîmelerin bildirdiği müşrikler, put­ların ibâdete hakları vardır diyorlar. Böyle inandıkları için müşrik oluyorlar. Putların fâide ve zarar yapmadıkları kendilerine söylenin­ce, Allahın yanında bize şefâ’at etmeleri için tapınıyoruz diyorlar. Mü’minleri putlara tapan kâfirlere benzetmelerine doğrusu çok şa­şılır. Mü’minlerin tevessül etmeleri şirk olsaydı, Resûlullah “sallal­lahü aleyhi ve sellem” ve Eshâbı ve Selef-i sâlihîn hiç tevessül et­mezlerdi. Hâlbuki, Resûlullah düâ ederken, (Yâ Rabbî! Senden is­teyip de verdiğin kullar hakkı için, bana da ver!) derdi. Böyle söyle­menin, tevessül etmek olduğu meydândadır. Bu düâyı Eshâbına öğ­retmişdi ve (Böyle düâ ediniz!) buyurmuşdu. İbni Mâcenin bildirdi­ği hadîs-i şerîfde, (Câmi’e gitmek için evden çıkarken bu düâyı oku­yunuz!) buyurulmuşdur. Bu hadîs-i şerîfi Celâleddîn-i Süyûtî (Câ­mi’ul-kebîr) kitâbında yazmakdadır. İslâm âlimleri bu düâyı her gün okurlardı. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Alînin annesi Fâtıma bint-i Esedi kabre korken, (Yâ Rabbî! Anam Fâtıma bint-i Esedi, Peygamberin ve ondan önceki Peygamberlerin hakkı için, mağfiret eyle!) dediğini Taberânî ve İbni Hâbbân ve Ha­kîm bildirmekdedirler. Ayrıca, İbni Ebî Şeybe ve İbni Abdil-Berr de, dahâ geniş olarak bildirmişlerdir. Hepsi Süyûtînin (Câmi’ul-ke­bîr)inde yazılıdır. Dahâ yukarıda bildirdiğimiz, Osmân bin Hanîfin haber verdiği hadîs-i şerîf, Tirmüzîde, Nesâîde ve Beyhekîde ve Ta­berânîde ve Buhârî târîhinde yazılıdır. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir a’mâya öğretdiği bu düâda açıkca tevessül olunmakdadır. Bunlar ise, Resûlullahın bu düâsını yasak etmekde, bunu okuyan kâfir olur demekdedirler. Resûlullah “sallallahü aley­hi ve sellem” hayâtda iken, Eshâb-ı kirâm bu düâyı hep okurlardı.

Abbâsî devletinin ikinci halîfesi olan Ca’fer Mansûr, Mescid-i nebevîde ziyâret yaparken imâm-ı Mâlike sordu: (Düâ ederken, kıbleye mi döneyim? Yoksa Resûlullahın kabrine mi döneyim?) dedi. Çünki, düâ ederken, Kıble ile (Hucre-i se’âdet) arasında du­rulmakdadır. İmâm-ı Mâlik: (Resûlullahdan yüzünü nasıl ayırabi­lirsin? O, senin için ve baban Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâ­tü vesselâm” için vesîledir! Yüzünü Ona çevir ve Onunla istişfâ’ eyle!) dedi. İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, (Cevher-ül-mun­zam)da, bu haberin çok sağlam olduğunu, dil uzatılamıyacağını bil­dirmekdedir. İmâm-ı Mâlikin, Resûlullahın kabrine dönerek düâ etmek mekrûhdur dediğini söyliyenler, bu yüce İmâma iftirâ et­mekdedirler.

(Yalnız Peygamberlerle tevessül olunur. Peygamberlerden başkası ile tevessül olunmaz) demek de doğru değildir. Çünki, hazret-i Ömer, yağmur düâsı yaparken, hazret-i Abbâs ile tevessül eyledi. Orada bulunan Eshâb-ı kirâmın hiçbiri buna karşı birşey söylemediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efen­dimiz, (Allahü teâlâ doğruyu Ömerin diline ve kalbine yerleşdir­mişdir) buyurduğu için, hazret-i Ömerin hazret-i Abbâs ile teves­sül etmesi, kuvvetli sened, sağlam vesîkadır. Hazret-i Ömerin, yağ­mur düâsında: Resûlullah ile tevessül etmeyip de, hazret-i Abbâs ile tevessül etmesi, Peygamberlerden başkaları ile de tevessül et­menin câiz olduğunu herkese anlatmak için idi. Çünki, Peygam­berler ile tevessül edilmenin câiz olduğunu herkes biliyordu. Baş­kaları ile tevessülün câiz olmasında şübhe edenler vardı. Hazret-i Ömer, bunun da câiz olduğunu anlatdı. Hazret-i Ömer, Resûlullah ile “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” tevessül etseydi, başkaları ile yağmur düâsı yapmanın câiz olmadığı anlaşılırdı. Buna bakarak, ölü ile tevessül olunmaz demek doğru olmaz. Resûlullahın “sallal­lahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, Eshâb-ı kirâmın ço­ğu Onunla tevessül etmişlerdir.

Bir yandan, (Allahdan başka hiçbirşey te’sîr etmez. Te’sîr eder diyen kâfir olur) diyorlar. Öte yandan da, (Diri ile tevessül olunur, ölü ile olunmaz. Diri te’sîr eder, ölü te’sîr etmez) demekdedirler. Sözleri birbirini tutmamakdadır. Mü’minler ölüyü de, diriyi de ve­sîle, sebeb bilirler. Herşeyi yaratan, te’sîr eden yalnız Allahü teâlâ­dır derler.

Tevessül etmek şirk olur derken, câhil halkın ba’zı sözlerini ileri sürüyorlar. Velîye, (şu işimi yap) diyenler oluyor. Velî olmı­yan bayağı kimseleri Velî sanıp onlardan kerâmet bekliyorlar. Herne kadar, böyle yanlış söyliyen ve sanan câhiller de, Allahdan başka hiçbir kimsenin fâide ve zarar yapamıyacaklarına inanmak­dadırlar. Bereketlenmek için tevessül etmekdedirler. Fekat, bunla­rın yanlış ve şübheli sözlerini önlemek istediklerini söyliyorlar. Onlara deriz ki, böyle yanlış, şübheli şeyler söyliyenlerin hiçbiri, Allahdan başkasının fâide ve zarar vereceğini hâtırlarına bile getir­mezler. Hepsi, bereketlenmek için tevessül etmekdedirler. Evliyâ yapdı deyince, Onlar te’sîr ediyor demezler. Şübheli sözleri önle­mek istiyorsanız, bütün mü’minlere niçin müşrik damgası basıyor­sunuz? Her nasıl olursa olsun, tevessül eden kâfir olur diyorsunuz. Yukarıdaki sözünüzü doğru söyliyorsanız, yalnız şübheli gördüğü­nüz sözleri yasaklamalısınız! Tevessül ederken edebli olmağı sağ­lamalısınız! Hem de, sizin şirk şübhesi olduğunu ileri sürdüğünüz sözler, mecâzî [iki ma’nâlı] kelimelerdir. Bu yemek beni doyurdu. Bu ilâç ağrıyı durdurdu demek gibidir. Ehl-i sünnet âlimleri “rah­metullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, böyle sözlere akla ve islâmiyye­te uyan ma’nâlar vermişlerdir. İnsanı doyuran yemek, ekmek de­ğil, Allahü teâlâdır. Yemek, Allahü teâlânın yaratdığı bir sebebdir demişlerdir. Mü’min, müslim, böyle birşeyin te’sîr etdiğini anlatan söz söyleyince, bunu işiten, mecâz ma’nâsı vermelidir. Söyleyenin Mü’min ve Müslim olması, bu ma’nâ ile söylediğine alâmetdir. (Me’ânî) ilminin âlimleri, böyle olduğunu, sözbirliği ile bildirmek­dedirler.

İbni Teymiyye ve talebesi, tevessül etmeğe harâm dedi. Vehhâ­bîler, tevessül etmek şirkdir dediler. Hâlbuki, Peygamberimiz “sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve bütün müslimânlar tevessül etmişlerdir. Bü­tün ümmetin harâm ve küfr işleyecekleri olacak şey değildir. Ha-dîs-i şerîfde, (Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez!) buyuruldu. Âl-i İmrân sûresinin yüzonuncu âyetinde, (Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz!) buyurdu. Böyle bir ümmetin dalâlet, sapıklık üzerinde birleşecekleri düşünülebilir mi?

Hanefî âlimlerinden ibni Hümâm, (Düâ ederken, Kabr-i şerî­fe dönmek, kıbleye dönmekden efdaldir) buyurdu. İmâm-ı a’zam ebû Hanîfenin (Kıbleye dönmek efdaldir) dediğini söylemek, bu yüce İmâma iftirâdır. Çünki, İmâm-ı a’zam (Müsned) kitâbında, Abdüllah ibni Ömerin (Kabr-i şerîfe dönmek ve kıbleyi arkaya almak sünnetdir) buyurduğunu yazmakdadır. İmâm-ı a’zam, (Kabr-i şerîfe dönmek müstehabdır) dediğini bütün hanefî âlimle­ri bildirmekdedir. Resûlullah, mubârek kabrinde diridir. Ziyâret edenleri tanır. Hayâtda iken yanına gelen, mubârek yüzüne karşı dururdu. Kıble bunun arkasında kalırdı. Kabr-i şerîfini ziyâret ederken de, elbet böyle olacakdır. Bir kimse, Mescid-i harâmda, kıbleye karşı duran hocasının, babasının yanına gelip birşey söyle­se, elbet buna karşı söyler, Kâ’be, arkasında kalır. Resûlullahın mubârek yüzüne karşı durmak, babaya, hocaya karşı durmakdan elbet dahâ lâzımdır. Dört mezhebin âlimleri, ziyâret ederken Kabr-i şerîfe dönmek lâzım olduğunu sözbirliği ile bildirdiler. İmâm-ı Sübkî, (Şifâ-üs-sikâm) kitâbında, dört mezheb âlimlerinin bu yazılarını ayrı ayrı bildiriyor. (Şifâ-üs-sikâm) kitâbı, 1395 [m. 1975] senesinde İstanbulda ofset yolu ile, yeniden basılmışdır.(Âlûsî tefsîri)nin, İmâm-ı a’zamın tevessül etmeğe karşı olduğunu yazması doğru değildir. Hanefî âlimlerinden hiçbiri, İmâm-ı a’za­mın böyle dediğini haber vermemişdir. Hepsi, tevessülün müste­hab olduğunu bildirmişlerdir. Âlûsînin yazısına aldanmamalıdır.

(Mevâhib-ül-ledünniyye) şerhinde, Zerkânî diyor ki, (Yâ Rab­bî! Sana senin Peygamberin ile istişfâ’ ediyorum. İnsanlara rahmet olan ey Peygamber! Rabbin huzûrunda bana şefâ’at et! deyince, Cenâb-ı Hak, yapılan düâyı kabûl buyurur). Zerkânînin (Mevâ­hib-ül-ledünniyye) şerhi sekiz cild olup, 1393 [m. 1973] de Lübnan­da üçüncü baskısı yapılmışdır.

Yukarıda bildirilen vesîkalar, ortaya çıkan bid’ati kökünden çürütmekdedir. İmâm-ı Beyhekî bildiriyor ki, bir köylü, Resûlulla­hın huzûruna gelip, yağmur yağması için düâ etmesini istedi ve (Senden başka sığınağımız yokdur. İnsanların koşacakları yer, an­cak Peygamberleridir) dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel­lem” buna karşı birşey söylemedi. Hattâ, Enes bin Mâlik diyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hemen kalkıp min­bere çıkdı. Yağmur yağması için düâ etdi. Düâ bitmeden yağmur yağmağa başladı. (Buhârî)de diyor ki: Resûlullahın yanına bir köy­lü gelip kahtlıkdan şikâyet eyledi. Resûlullah, düâ etmeğe başladı. Hemen yağmur yağdı. Resûl “aleyhisselâm”, bunun üzerine (Ebû Tâlib sağ olsaydı çok sevinirdi) buyurdu.

Büyük âlim ibni Hacer-i Mekkî hazretleri (Hayrât-ül-hisân) kitâbında diyor ki, (İmâm-ı Muhammed Şâfi’î, Bağdâdda bulun­duğu günlerde, imâm-ı Ebû Hanîfenin kabrine gelir, selâm verir, dileğinin hâsıl olması için, İmâmı vesîle yaparak düâ ederdi). İmâm-ı Ahmed de, İmâm-ı Şâfi’î ile tevessül ederdi. Hattâ, oğlu Abdüllah buna şaşınca, (Ey oğlum, imâm-ı Şâfi’î, insanlar içinde güneş gibidir. Bedenlerin âfiyeti gibidir) buyurmuşdu. Batı mem­leketlerinde düâ ederken imâm-ı Mâlik ile tevessül ederlerdi. İ­mâm-ı Şâfi’î bunu işitince, inkâr etmedi. İmâm-ı Ebül-Hasen-i Şâ­zilî buyuruyor ki, (Allahü teâlâdan birşey istiyen, düâ ederken imâm-ı Gazâlî ile tevessül eylesin!). İmâm-ı Şâfi’înin her zemân, (Ehl-i beyt-i nebevî) ile tevessül eylediği, ibni Hacer-i Mekkînin (Savâ’ık-ı muhrıka) kitâbında yazılıdır “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în”.

Allahü teâlâ tâ’atleri, ibâdetleri, se’âdete ve yüksek derecelere kavuşmak için vesîle kıldığı gibi, seçdiklerini, sevdiklerini ve sev­memizi ve saymamızı emr etdiği Nebîleri, Velîleri ve Sâlihleri de düâların kabûl edilmesi için sebeb yapmışdır. Bunun içindir ki, Es­hâb-ı kirâm ve önce ve sonra gelen âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” düâ ederlerken istigâse, ya’nî tevessül eylemiş­lerdir. Hiçbiri bunu inkâr etmemişdir. Dinde reformcular, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâ vererek ve birçok sa­hîh haberleri inkâr ederek, müslimânların îmânlarını bozuyorlar. Ehl-i kıbleyi doğru yoldan ayırmağa uğraşıyorlar. Allahü teâlâ, her kime hayr ve se’âdet nasîb etdi ise, yukarıda yazılı vesîkaları öğrenerek bid’at ehline aldanmak felâketinden kurtulur. (Şevâ­hid-ül-hak)dan terceme temâm oldu. Yukarıda adı geçen (Hulâ­sat-ül-kelâm) kitâbının ikinci kısmı 1395 [m. 1975] senesinde, İs­tanbulda ofset yolu ile basdırılmışdır.

44 — Mevdûdî, (İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbının birinci baskısında, islâm dînine ve Ehl-i sünnet âlimlerine iftirâlar yapdı. Pâkistândaki doğru îmânlı müslimânlar, kendilerini savunmağa başladılar. Onun iftirâlarını, sapık düşüncelerini vesîkalarla red et­diler. Bu haklı cevâblar karşısında şaşkına dönen Mevdûdî, kitâbı­na çeki düzen vermek zorunda kaldı. Yazılarının bir kısmını değiş­direrek, bir kısmını da câhilce te’vîllere kalkışarak yeniden basdır­dı. Yeğitliğine leke sürdürmemek için, (Yanlış anlaşılan yerleri tekrâr gözden geçirip, kalb kırıcı tenkîdleri önlemeğe çalışdım) ön­sözünü de kitâbının başına koydu. Fekat, bu kitâbında da, Ehl-i sünnet âlimlerine müslimânlar tarafından sunulmuş olan (imâm, Huccetül-islâm, Kutbül-ârifîn, Şeyhul-islâm) gibi saygı kelimeleri­ne dil uzatmakdan, Ehl-i sünnet âlimlerini bu yüksek derecelere lâyık görmediğini açığa vurmakdan vaz geçmedi. Fekat kendisi, Ehl-i sünnetden ayrılmış olan, doğru yoldan sapıtmış olduğu vesî­kalarla ortaya çıkarılmış bulunan ibni Teymiyyeyi ve Abdühu överken ismlerinin başına İmâm, Üstad kelimelerini yazmakdan geri kalmamışdır. Ehl-i sünnet âlimleri için çok gördüğü saygı ke­limelerini, bunlara bol bol ihsân etmekdedir. Kimlere hangi saygı kelimelerinin kullanılabileceği İbni Âbidîn, beşinci cild, dörtyüz­sekseninci sahîfesinde geniş bildirilmekdedir.

(İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbının baş tarafında: (İslâm dî­ni, dinsiz felsefeden büyük farkı olan, kendine mahsûs bir felsefe ortaya koyar. Kâinât ve insan hakkındaki bilgileri dinsizlerin bilgisi­ne temâmen zıddır) diyor. İslâm dîninde felsefe bulunduğunu ve is­lâm âlimlerinin feylesof olduklarını anlatıyor. Bu sözleri, Avrupalı­ların islâmiyyeti dışardan görerek anlamalarına ve anlatmalarına benzemekdedir. İslâm âlimlerinin feylesof derecesine düşürülmele­ri, islâm âlimlerinin büyüklüklerini anlamamak olduğu, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında ve (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbının 450.ci sahîfesinde uzun bildirilmişdir. Lütfen oralardan okuyunuz!

İslâm bilgileri ikiye ayrılır: Din bilgileri, fen bilgileri. Dinde re­formcu, din bilgilerine (skolastik bilgiler) demekdedir. Fen bilgile­rine (rasyonel bilgiler) diyor. İslâmın fen bilgileri müşâhede, ted­kîk ve tecribe ile elde edilmekdedir. Avrupa ve Amerikadaki din­sizlerin kâinât ve insan üzerindeki fen bilgileri de böyledir. Bunla­rı birbirinden temâmen zıd diyerek ayırmak, islâmda fen bilgisi ol­duğunu inkâr etmek demek olur. Bu da, kaş yaparken göz çıkar­mağa benzer. Yüce islâm âlimi İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin (Câhil­lerin dîne yardım etmeğe kalkışması, dîne fâide değil, zarar verir) sözünü burada yazmak yerinde olmakdadır.

Otuzüçüncü sahîfesinde: (Hilâfet müessesesinin za’îflemesine sebeb olan iki şeyden biri, hazret-i Osmânın, selefleri kadar lider­lik ehliyyetine mâlik bulunmamasıydı) diyor.

Bu sözü ile, hazret-i Osmâna idârecilikde leke sürmeğe kalkışı­yor. Seyyid Kutb adındaki Mısrlı yazar da (Adâletül-ictimâiyyetü fil-islâm) kitâbında, hazret-i Osmâna böyle saldırmakdadır. Haz­ret-i Ömerin tavsiye etdiği ve Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile seçdiği ve hadîs-i şerîflerle üstünlüğü bildirilen Zinnûreyn hazretlerine dil uzatmak, bunun pek büyük bir suç olacağını anlıyamamak kadar câhil olmanın, yâhud islâmiyyeti perde arkasından sinsice yıkmağa kalkışmanın alâmetidir. Çünki, Eshâb-ı kirâmın hepsi: (İnsanların en üstünleri, benim asrımda yaşıyanlardır) ve (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir, herhangi birine uyarsanız hidâyete kavuşursunuz) ya’nî kazanırsınız, hadîs-i şerîfleriyle ve (Kâfirlere karşı çok şiddet­lidirler) ya’nî herbiri çok kuvvetlidirler âyet-i kerîmesi ile övül­mekle şereflenen birer kahramandırlar. Hazret-i Osmânı, hilâfet müessesesinin za’îflemesine sebeb göstermek, bu şerefleri anlıya­mıyanların yapacağı bir şeydir. Târîh meydândadır. Hazret-i Os­mân zemânında alınan memleketlerin sayısı, öncekilerden kat kat fazla idi. İslâm toprakları, Filipinlerden Tunusa kadar genişlemiş­di. İdârî, askerî ve sosyal sâhada yapdığı ilerlemeleri anlatmağa bu kitâbımızın hacmi müsâid değildir. Hazret-i Osmânın idârî, askerî ve ekonomik sâhalardaki çalışmaları ve başarıları (Hak Sözün Ve­sîkaları) kitâbı beşinci kısmında uzun bildirilmişdir. Lütfen oradan okuyunuz! Hazret-i Osmânın şehâdetini ona kusûr gösterenler, İs­râil oğullarının şehîd etdiği Peygamberler için ve (Benim çekdiğim eziyyet kadar, hiçbir Peygamber sıkıntı çekmedi) hadîs-i şerîfi için ne düşündüklerini açığa vurmakdadırlar. Hazret-i Ömerin de, bir köle tarafından şehîd edilmesine dil uzatmamaları, müsâid ortamı bulamadıklarından ileri geldiği besbellidir. Bu câhillere tekrar bil­direlim ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi mükemmel lider, kahraman birer mücâhid idi. Mekkede, i’dâm sehpâsındaki konuşmasında, düş­manlara meydan okuyan Habîb hazretlerinden, Şâm fâtihi Ebû Ubeydeye ve İstanbula gelen ordunun mücâhidleri arasında bulu­nan hazret-i Hâlide varıncaya kadar, herbirinin her bakımdan üs­tünlüklerini yazmak birer destân teşkîl eder.

(Peygamber ölçülerine uygun olan hilâfet, zâlim saltanatlara geçdi. Hükümranlık, bir kerre dahâ Allaha karşı olanların eline geçmiş oldu. İslâmiyyet iktidardan uzaklaşdırılmış bulunuyordu. Ateizm, iktidar ve hâkimiyyeti hilâfet nâmı ile gasbetdi. Hüküm­darlara, Allahın dünyâ üzerindeki gölgesi denildi) gibi sözler, îmâ­nı olanların ağzına ve kalemine yakışacak şeyler değildir. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden olan hazret-i Muâviyeye karşı böyle çılgın­ca kelimeler kullanan ve yeryüzündeki müslimânların son halîfesi Sultân Muhammed Vahîdeddîn hâna kadar gelen yüzlerce halîfeye “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” küfr damgası basan bu saç­ma yazılara cevâb vermeğe değmez. Sultânların, zıllullah olduğunu bildiren hadîs-i şerîfi evirip çevirip te’vîle kalkışması ve Ehl-i islâ­mı Allahü teâlâyı cism olup, gölge yapar sanacak kadar ahmak ye­rine koyması, kendisini düşdüğü çukurdan kurtaramaz. İslâm halî­felerinin hepsi müslimândı. Hele Osmânlı halîfeleri, islâmiyyete sâ­dık bende olmakla iftihâr etmişlerdir. Osmân Gâzînin “rahmetul­lahi teâlâ aleyh”, birçok kitâblarda, meselâ (Kısas-ı Enbiyâ)da ya­zılı olan vasiyyetnâmesini okuyan, bunu iyi anlar.

(Müteaddid mezheblerin zuhûruna sebeb olan skolastik düello­yu, mu’tezile akîdesini, ateist ve septik temâyülleri teşvik eden, yu­karıda bildirdiğimiz şartlar oldu) diyor. Mezheblerin zuhûrunu, fit-ne ve fesâd şartlarına bağlaması da, şaşılacak şeydir. Mezheblerin zuhûr edeceğini Resûlullah haber verdi. Bunların, meydâna çık­masının, Allahdan rahmet olduklarını beyân buyurarak, dört mez­hebi övdü. Mezhebler dünyâlık şartlarla doğmadı. Dînî, ilmî, ilâhî sebeblerle meydâna çıkmışdır. İslâmiyyeti dışardan görenler, özü­ne işleyemiyenler, mukaddes ve ma’nevî tezâhürleri maddeye ve görünüşe bağlamak çabasındadır.

Mevdûdî perde arkasından tesavvufa da şiddetle çatmakda, (Yunan, Îrân ve Hind semâlarından gelen felsefe, edebiyyât ve ilm paylaşıldı. Müslimânlığı kabûl eden müşrik cem’iyyetlere mensûb halklar, birçok müşrik inancını ve fikrlerini berâberlerinde getirdi­ler. Putperestliği islâma sokarken, dünyâya düşkün olan âlimler de onlarla elele çalışdı. Kabrlere ve Evliyâya ibâdet etmeğe yer ver­mek düşüncesiyle, âyetlerin ma’nâları tahrîf edildi. Hadîsler yanlış anlatıldı) diyor.

Bu sözleri de, başdanbaşa yalan ve iftirâdır. Yunan, Îrân ve Hind felsefesi, İslâmın hiçbir temel kitâbında yer almamışdır. Bil’akis, Ehl-i sünnet âlimleri bunlara birer birer cevâb vermiş, İs­lâma uymıyanları red etmişdir. Hele onların sözlerine islâm ede­biyyâtı yanında, edebiyyât kelimesini söylemeğe bile tenezzül eden olmamışdır. Mevdûdî, bu yazıları ile, eğer yetmişiki bozuk fırkalara yâhud câhil halk arasındaki bid’atlere çatmak istiyorsa, bunlara islâmiyyet ve din âlimleri ismi altında saldırması da, dü­şüncesinin iyi olduğunu göstermez. Çünki, bunların hiçbiri islâmiy­yeti temsîl edemez. Ehl-i sünnet âlimleri, her asrda, onlara (Emr-i ma’rûf) yapmış, iyi olan taraflarını, yanlış ve kötü olanlardan ayır­mışlardır. Bu yolda, binlerle kitâb yazmışlardır. Mevdûdî gibilerin yardımlarına ihtiyâç bırakmamışlardır. Mevdûdî, islâmiyyete yar­dım etmek istiyorsa, birkaç câhilin, birkaç sapığın bozuk sözlerini ve işlerini ileri sürerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin ışık saçdığı, islâ­miyyetin en parlak asrlarını bozuk, karanlık göstereceği yerde, o mubârek âlimlerin nasîhatlarını, îkâzlarını meydâna çıkarmalıdır. Böylece, müceddid kelimesine verdiği ma’nâda samîmî olduğunu da göstermiş olur. Hem de, islâmiyyete hâlis hizmet etmiş olur. Fe­kat, o böyle yapmak istemiyor. Îrânlıların kötü âdetlerinin müsli­mânlar arasında yayıldığını, böylece islâmiyyetin bozulduğunu öne sürüyor. Bu konuda da fikrleri şaşırtmakda, olayları yanlış anlat­makdadır.

Evet, Îrânın ve Romanın kötülükleri karışdı. Bu, bir târîhî ha­kîkatdir. Fekat islâmiyyete değil, islâmiyyetden evvel yaşıyan arablar arasına karışmışdı. Hattâ onun dediği gibi, putperestlik de Kâ’beye kadar girmişdi. Zâten bunun içindir ki, Peygamberimiz “aleyhisselâm” meydâna çıkıp da, iyilikleri emr ve kötülükleri ya­sak etmek vazîfesine başlayınca, hemen bütün arablar düşman ol­du. Hepsi acınacak bir hâlde idiler. Arab yarımadası, cehâlet ve dalâlet içinde idi. İyi sözü anlıyamadılar. Se’âdete çağıran yü­ce Peygamberi “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtihi aleyhim ecma’în” red etmekden çekinmediler. İslâmiyyetden önce, ateşe tapan Îrân­lıların ve puta tapan Romalıların kötülükleri, Arabistân yarımada­sına yayılmışdı. Îrânda (Mejdek) adındaki bir kimse, yeni bir din uydurarak, mal ve kadın ortaklığını heryere yaymışdı. Mülkiyyet hakkını yasaklamışdı. Bugünkü komünistliği dahâ o zemân Îrâna yerleşdirmişdi. Îrânın sosyal hayâtını ve ahlâkını altüst etmişdi. Sonra (Nûşirvân) Şâh, bu kötü akıntıyı durdurmağa çalışdı.

Romalılara gelince, bunların ahlâkı dahâ kötü olmuşdu. Bu kö­tülük, Yunanlılardan gelmişdi. Kıyrevanlı (Aristip) adındaki bir feylesof, bir ahlâk teorisi kurarak, hayâtın ve ahlâkın gâyesi, zevk ve safâdır. Herşeyden lezzet almakdır. İnsanın ihtirâsını, arzûları­nı, lezzetlerini yerine getiren herşey iyi şeydir. İnsan bunların pe­şinde koşmalıdır diyordu. Bu ise, ahlâkın iflâsı demekdi. Gayr-i meşrû’ olan lezzetler nasıl iyilik olabilir? Yalnız bunun için çalışan­lar, gâyelerine kavuşabilmek için, hırsızlık, hiyânet, iffetsizlik ve adam öldürmek gibi kötülükleri hoş görüyorlardı. İşte Yunan me­deniyyetinin ahlâk prensibi böyle idi. Dinsiz olan medeniyyet böy­le olur. Bu yolda olanlar çok kimseleri ye’se ve intihâra sürükle­mişdi. Çünki, herkes, elemsiz, kedersiz olamaz. İstediği lezzete ka­vuşamaz. Gâyesine kavuşamayınca, hayâtdan kurtulmak ister. Bu yolda olanlardan (Ajeryas) adındaki bir Yunan feylesofu, zevk ve safâ gâyesine kavuşamıyanların, intihâr etmesini yiğitlik sayarmış. Söylediği heyecânlı nutkların te’sîri ile, dinleyicileri arasında he­men intihâr eden olurmuş. Yirminci asrda da aşağı bir lezzete, şeh­vânî bir isteğe kavuşamadığı için, karşısındakini öldürenler ve inti­hâr edenler çoğalmışdır. İşte bu yüzden, Yunanlılar ve Romalılar zevk ve safâya dalmışdı. Bunun sonu, sosyal hayâtın bozulması, ekonominin yıkılması olmuşdu. İki medeniyyet de böylece sön­müşdü. Romalılar bu kötü huyları Arab yarımadasına da götürür­ken, islâmiyyet imdâda yetişdi.

İslâmiyyet gelince, Arab yarımadasındaki cehâlet bulutları da­ğıldı. Fazîlet ve irfân ışıkları parladı. İnsanlar ve kabîleler arasına kardeşlik yerleşdi. Asrlarca geride kalmış olanlar, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” itâ’at ederek yükseldiler, kuv­vetlendiler. Bir zemânlar saltanatlarına hayretle bakdıkları şâhla­ra, krallara meydân okudular. Memleketlerini alarak islâm mede­niyyetini oralara yaydılar. Târîh meydândadır! Kitâblar, vesîkalar, eserler ortadadır!

Mevdûdî, (İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbının 37. nci sahîfe­sinde: (Yunan felsefesi ve manastır hayâtına âid ahlâk ve umûmî olarak hayâta karşı kötümser davranışlar, müslimân cem’iyyetler­de tabî’î bir hâle geldi. Böylece, islâmî ilmi ve edebiyyâtı dalâlete sürükledi ve monarşiyi destekledi. Bütün dînî hayâtı yalnızca bir­kaç muayyen âyin ve merâsime inhisâr etdirdi) diyor.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” her asr başında bir mü­ceddid geleceğini ve dîni kuvvetlendireceğini müjdeledi. Böyle de oldu. İslâmiyyet her asrda, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” önderliği ile, her sâhada beşeriyyete ışık saldı. Medeniyyete kaynak oldu. Mevdûdî, hayrân olduğu İbni Teymiyyeyi, bir güneş yapabilmek için, koca islâm medeniyyetini yok etmeğe, hadîs-i şerîflerle övülen Tâbi’înin ve sonraki asrın nûrlu semâlarını karanlık göstermeğe çalışmakdadır. İslâm kitâb­larını ve Avrupada insaflı kalemler tarafından yazılmış olan doğru târîhleri okuyanlar, onun bu yıkıcı taktiğini anlamakda güçlük çek­mezler.

Yukarıda bildirdiğimiz hadîs-i şerîfdeki müceddid kelimesinin ma’nâsını da, Ehl-i sünnet âlimlerinden ayırmağa uğraşmakdadır. Ehl-i sünnet âlimlerinin, meselâ İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, ha-dîs-i şerîfde haber verilen Mehdî için, üçüncü bin yılın müceddidi olacakdır demelerine de çatmakdadır. Bu arada, müslimânlara, te­savvufculara, (eski tip müte’assıb kimseler) diye hakâret etmekde­dir. (Ma’neviyyât, muska ve düâ ile cihâd kazanılacak, beddüâ ile tanklar imhâ edilecek) diye mukaddes inanışlarla alay etmekdedir. Böyle inanan hakîkî müslimânlara avâm, câhil damgasını basmak­dadır. Hazret-i Mehdînin bu ma’nevî değerlerden uzak, (hayâtın ana problemlerinde derin nüfûza sâhib, modernlerin en moderni) olacağını savunmakdadır. Onun getirdiği yeniliklere karşı, âlimle­rin ve tesavvufcuların feryâd edeceğinden korkduğunu bildirmek­dedir. Hâlbuki, âhır zemânda Mehdî hazretlerinin çıkacağı ve Îsâ aleyhisselâmın gökden inerek ikisinin buluşduğu yıllarda, yer yü­zünde islâm âlimleri kalmıyacak, islâm bilgileri ortadan kalkmış olacakdır. Mevdûdînin hadîs-i şerîflerle övülmüş olan ilk zemânla­ra yüklemeğe uğraşdığı cehâlet, sapıklık, âhır zemânda hâsıl ola­cakdır. Böyle olacağını, hadîs-i şerîfler bildirmekdedir. Mevdûdî gibilerin Ehl-i sünnete saldırmaları, Ehl-i sünnet bilgilerini söndür­meğe çalışmaları da hadîs-i şerîfde bildirilen o kara günlerin yak­laşdığını göstermekdedir. Mehdî hazretleri çıkıp Ehl-i sünnet bilgi­lerini tâzeliyeceği zemân, işte o mezhebsizler, o sapıklar, o dinde reformcular, kendisine karşı koyacaklar, feryâd edeceklerdir. Mehdî hazretleri de, onları kılıçdan geçirecekdir. İmâm-ı Rabbânî “kaddesallahü teâlâ rûha-hül’azîz”, birinci cildin ikiyüzellibeşinci mektûbunda, Mehdînin Medînedeki sapık din adamlarını öldüre­ceğini yazmakdadır. Mevdûdî, Mehdînin, (tabî’at üstü hareketler, ya’nî kerâmetler, ilhâm ve rûhânî başarılar sâhibi olmayıp, diğer inkılâbcı liderler gibi mücâdeleci bir adam) olacağını sanmakdadır. (Mehdî, yeni bir fikr ekolü vücûde getirecek) ve (Bu dünyâda, Le­nin ve Hitler gibi, günâhkâr liderler görüldüğü gibi, fazîlet sâhibi bir lider de meydâna gelecekdir) demekdedir.

Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerinden, çok konuda ayrılan Mevdûdî, Mehdîyi de herhangi bir lider olarak düşünüyor. Büyük âlim Ahmed ibni Hacer-i Mekkî “kaddesallahü teâlâ rûha­hül’azîz” (Elkavlül-muhtasar fî alâmât-il Mehdî) kitâbında, Meh­dînin ikiyüze yakın alâmetini bildirmekdedir. Bu alâmetleri ha-dîs-i şerîflerden çıkarmışdır. Bu kitâbı okuyup anlayabilen bir kimse, Resûlullahın haber verdiği hakîkî Mehdî ile Mevdûdînin şekllendirmeğe özendiği hayâlî Mehdî arasındaki farkları kolayca görebilir.

(İslâmda ilk müceddid Ömer bin Abdül’azîz idi) diyor. Bu da, Mevdûdînin kısa görüşüdür. Ömer bin Abdül’azîz, ilk yüzyılın mü­ceddidlerinden biri idi. Fekat, ilk müceddid değildi. İslâm âlimleri­nin ve târîhcilerin sözbirliği ile bildirdiğine göre, ilk müceddid, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdır. Resûlullahın vefâtından sonra, Ara­bistân yarımadasında, mürted olanları kahr eden, yeni müslimân olanlar arasında yayılmağa başlayan fitne ve fesâdı kaldıran odur “radıyallahü anh”.

Ellidördüncü sahîfede: (Ömer-i sânînin vefâtını müteâkib ikti­dârın dinsiz ellere geçmesi, İslâmın yoluna engel olarak çıkdı. Fe­kat Emevî ve Abbâsîler islâmın inkişâfını önleyemedi. Hadîs ve fıkh âlimleri rasyonel ilme âşina bulunmadıkları için, islâmî sistem muâsır fikr temâyüllerinin ışığı altında tefsîr ve îzâhdan mahrûm kaldılar. Kötü te’sîrlere mürâce’atdan başka ellerinden birşey gel­medi. İmâm-ı Ebül Hasen-i Eş’arî ve sonra gelenler de muvaffak olamadılar. Çünki skolastik ilme sâhib olmalarına rağmen rasyo­nel ilmde yetişmemişlerdi. Mu’tezileye muhâlefetde o kadar ileri gitdiler ki, dinde yeri olmayan şeyleri dîne sokdular. Âlimler ve hükümdârlar ve halk kitleleri hep birlikde Allahü teâlânın kitâbı­na ve Peygamber efendimizin sünnetlerine karşı sırt çevirdiler. Devleti yöneten ma’hud bir zümrenin lüks hayat, hırs ve tama’ gâ­yesi ile açdıkları harbler sebebi ile vahîm bir şeklde geri kalındı. İlm ve san’at yok oldu. Bu sırada İmâm-ı Gazâlî yetişdi. Bağdâd halîfesinin i’timâdını kazandı. Fekat o, serâydan uzaklaşıp Yunân felsefesini red etmeğe çalışdı. [Ehl-i sünnet içindeki] bütün mez­hebleri, za’îf tarafları için ve İslâma uymayan temâyülleri için ten­kîd etdi. Çürümekde olan me’ârif sistemini ihyâ etdi. Dünyevî ilmler ile İslâmî ilmler birbirinden uzaklaşmışdı. Fekat o, hadîs il­minde eksikdi. Rasyonel ilmle aşırı uğraşmışdı. Tesavvufa da eğil­mesi onun için noksanlıkdı. Bu üç tehlükeden kaçınarak, İslâmın fikr ve ahlâk rûhunu ihyâ işi İbni Teymiyyeye nasîb oldu.) diyor.

Evet, İslâm hükümdârları arasında, etraflarını saran dalkavuk­ların, münâfıkların te’sîri ile zulme, günâha kayanlar olmuşdu. Fe­kat islâm âlimleri, kitâbları ile, sözleri ile emr-i ma’rûf yaparak, on­ları doğru yola çekmeğe çalışdılar. Böylece en kötüleri dahî dinsiz hükûmetlerin en iyilerinden dahâ âdil, dahâ fâideli olmuşdu. Bu hakîkati dünyâ târîhleri yazmakdadır. İngiliz lordlarından Daven­portun kitâbını okuyanlar, Mevdûdînin yalnız yanıldığını değil, bir iftirâ, bir düşmânlık savaşında olduğunu kolayca anlıyabilir. Şunu önemle açıklamak isteriz ki, islâm halîfelerinin Eshâbdan olmıyan­ları zulm etmiş, günâh işlemiş olabilirler. Fekat, hiçbiri, aslâ kâfir değil idi. Hiçbir sûretle islâm düşmanı değil idiler. Hepsinin ilm hey’etleri, şeyh-ul-islâmları ve müşâvirleri vardı. Hiçbiri islâmın inkişâfına mâni’ olmayı hâtırına bile getirmemişdir. İslâma hizmet için çırpınmışlardır. Herbirinin sonraki nesle bırakdıkları câmi’ler, mektebler, medreseler, yollar, hastahâneler, çeşmeler, hamâmlar, köprüler, çeşidli hayr ve san’at müesseseleri, sayılamıyacak kadar çokdur. İzleri ve hattâ çoğunun kendileri meydândadır. Milyonlar­la müslimân, bugün de bunlardan fâidelenmekdedirler. İnsanlık îcâbı olan kusûrlarını ileri sürerek, onları kötülemeğe kalkışmak, islâm düşmanlarının taktiğidir. İslâm âlimlerinin sultânlardan uzaklaşması, onların kötü olduğunu göstermez. Âlimler, (Zengine, zengin olduğu için yaklaşan, tevâdu gösteren kimsenin, dîninin üç­de ikisi gider) hadîs-i şerîfine uyarak, her zenginden, her şöhret sâ­hibinden çekinmişlerdir. Fekat, onlara emr-i ma’rûf yapmakdan da geri kalmamışlardır. Bu ikisi arasındaki inceliği anlıyamıyan Mev­dûdî, islâm âlimlerine ve halîfelerine çala kalem saldırmakdadır. Onların birkaç kusûrunu yazacağına, iyiliklerini, islâma hizmetle­rini yazmak şerefine kavuşsaydı, cildlerle kitâb doldururdu. Hele Osmânlı halîfelerinin hepsi “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” âlim, sâlih ve âdil zâtlar idi.

Hadîs ve fıkh âlimlerini rasyonel bilgiden mahrum sanmak, is­lâm âlimlerinin büyüklüğünü anlamamak demekdir. İslâm âlimi demek, ulûm-i nakliyyede ictihâd derecesine varmış ve tecribî ilm­lerde, kendi zemânında bulunmuş olanları iyi öğrenmiş ve kalb ma’rifetinde, vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye mertebesine kavuş­muş bir zât demekdir.

Mevdûdînin islâm halîfelerine dinsiz diyecek kadar alçakça saldırması karşısında şaşıran gençlere doğruyu bildirmek için (Mir’ât-i kâinât) târîh kitâbının, halîfelerden ba’zıları hakkındaki yazılarını, değişdirmeden, aşağıya yazdık. Demîrînin, meşhûr kitâ­bında, (İvez) isminde, (Hulefâ-i râşidîn) ile Emevî ve Abbâsî halî­felerinin hâl tercemeleri uzun yazılıdır. Aşağıda, ismlerin önünde­ki sayılar, halîfelik sırasını, parantez içindekiler, hicrî doğum ve ölüm yıllarını göstermekdedir:

6: Mu’âviye “radıyallahü anh” yazarak, ona düâ ile başlıyan bu kitâbda diyor ki, Resûlullahın Kur’ân-ı kerîmi yazan kâtiblerin­dendi. Hayr düâlarını aldı. Aklı, zekâsı, afvı, sehâsı, idâre kudreti çok idi. Yumuşak huylu, heybetli ve cesûr idi. Sanki sultân olmak için yaratılmışdı. Sûdanı, Efganistânı, Hindistânın çok yerlerini, Kıbrısı ise bizzat kendi giderek aldı. İstanbula asker gönderdi. Hi­lâfeti sahîh idi.

Mezhebsizler, hazret-i Mu’âviyeyi “radıyallahü teâlâ anh” kö­tülemek için, hazret-i Alî ile “”radıyallahü teâlâ anh” olan muhâ­rebesini öne sürüyorlar. Her muhârebede hâsıl olması gerekli bu­lunan acıklı hâlleri, bire bin katarak, anlatıyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunlara kitâba, sün­nete ve akla uygun cevâblar verince, şaşırıp kalıyorlar. Oğlu Yezî­din kötülüklerini anlatmağa başlıyorlar. Halîfeliğin babadan oğula geçmesi gibi kötü bir çığır açdı. Hilâfeti sultânlığa çevirdi diyorlar. İbni Âbidîn, cemâ’at ile nemâzı anlatırken, (Bir müslümânın halî­fe olması için, âlimlerden ve idârecilerden ileri gelenlerin seçmesi veyâ önceki halîfenin, bunu kendi yerine geçirmesi lâzımdır. Güç kullanarak, hükûmeti ele geçiren müslimânın da halîfeliği sahîh olur. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, öleceği zemân hazret-i Ömeri halîfe yapdı. Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ aleyhim ec­ma’în”, bunu kabûl etdi) diyor. Görülüyor ki, Mu’âviyenin ve on­dan sonra gelen bütün halîfelerin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în”, yerlerine kendilerinin yetişdirdikleri ve nasîhat verdikleri oğullarını veyâ güvendikleri başkalarını halîfe yapmaları, islâmiy­yete uygun, haklı bir işdir. Onun sonradan zulme başlaması, baba­sına bir kusûr olamaz. Hicretden ondokuz yıl önce doğdu. Altmış (60) senesinde vefât etdi.

[Mevdûdînin islâm halîfelerine ve Ehl-i sünnet âlimlerine çala­kalem saldırması, hiçbir ilmî kıymet taşımadığı gibi, târihî ve dînî bilgilere de taban tabana zıddır. Sâf, temiz gençlerin, bu sözümüze tâm inanmaları için, Mevdûdînin çok övdüğü şâh Veliyyullâhın (İzâle-tül-hafâ) kitâbının beşyüzyetmişbirinci sahîfesini, fârisîden türkçeye terceme ediyoruz:

Mu’âviye bin Ebî Süfyân “radıyallahü anhümâ”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbından biridir “radıyallahü an­hüm ecma’în”. Sahâbe arasında güzel fazîletleri ile tanınmışdır. Onu kötü zan etmekden çok sakınınız! Ona dil uzatmak tehlükesi­ne düşmeyiniz. Harâm işlemiş olursunuz! Ebû Dâvüdün bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Eshâbıma dil uzatmayınız! Uhud dağı kadar altun sadaka verseniz, onların bir avuç arpa sadakalarının sevâbı kadar olamaz!) buyuruldu. Yine onun bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlul­lah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Haseni göstererek, (Bu, benim oğlum, olgundur. Allahü teâlânın bunun vâsıtası ile, ümme­timden iki orduyu barışdırmasını umarım) buyurdu. Tirmüzînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, hazret-i Mu’âviye için, (Yâ Rabbî! Onu hâdî ve mühdî eyle!) buyuruldu. Ya’nî, onu doğru yolda bulundur ve başkalarının da doğru yola kavuşmalarına vâsıta yap buyurdu. İbni Sa’d ve İbni Asâkirin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, hazret-i Mu’âviye için, (Yâ Rabbî! Ona kitâb öğret ve memleketlere sâhib et ve azâbdan koru!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onun halîfe olacağını biliyordu. Ümmetine çok acıdığı için, başlarına geçecek olanın doğru yolda bulunması ve doğru yo­la götürmesi için düâ etmesi îcâb edeceği meydândadır. Hazret-i Hasenin “radıyallahü teâlâ anh” bildirdiği ve Deylemînin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Birgün gelir, Mu’âviye devlet reîsi olur) buyuruldu. Hazret-i Mu’âviye buyuruyor ki, Resûlullahın “sallalla­hü aleyhi ve sellem” bana, (Ey Mu’âviye! Devlet başkanı olduğun zemân, iyilik et!) buyurduğu günden beri, halîfe olacağım zemânı bekliyordum. Eshâb-ı kirâmdan Ümm-i Hirâmın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden ilk olarak, denizde gazâ edenler, elbette Cennete girecekdir) buyuruldu. Müslimânlardan ilk deniz gazâsı yapan, hazret-i Osmân zemânında, hazret-i Mu’âviye idi. Ümm-i Hirâm “radıyallahü teâlâ anhâ” da, bu müjdeye kavuşmak için, hazret-i Mu’âviyenin askeri arasında bulundu ve karaya çıkınca [Kıbrısda] şehîd oldu. Resûlullahın bu düâları bereketi ile, hazret­i Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” âdil ve emîn bir halîfe oldu. Re­sûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” birkaç kılını sakladı. Vefât ederken, bereketlenmek için, bunların burnuna konmasını vasıy­yet eyledi.

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, hazret-i Alî ile hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anhümâ” arasında olan (Sıffîn) muhârebesini de haber verdi. (Buhârî) ve (Müslim)in bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (İki büyük asker, birbiri ile harb etmedikce, kıyâ­met kopmaz. İkisi de, bir da’vâ uğruna döğüşür) buyuruldu. Buhâ­rîdeki hadîs-i şerîfde, Ammâr bin Yâseri göstererek, (Seni, bâgî [âsî] kimseler öldürecekdir) buyuruldu. Hazret-i Mu’âviyenin as­keri tarafından öldürüldü.

(İzâle-tül-hafâ)nın altıyüzbirinci sahîfesinde diyor ki, Emevî halîfelerini kötüliyen hadîs-i şerîfler olduğu gibi, bunları öven ha-dîs-i şerîfler de vardır. Bir hadîs-i şerîfde, (Hilâfet Medînede, sal­tanat Şâmda olur) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (Onikinci halîfeye kadar, islâmiyyet azîz olur. Hepsi, Kureyşdendirler) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfde övülen oniki halîfenin yarıdan fazlası, emevî halîfeleridir. İbni Mâcenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Doğudan siyâh bayraklılar gelecek, arablarla harb edeceklerdir. Onların halîfelerine tâbi’ olunuz! On­lar, doğru yolu gösteren halîfedirler) buyuruldu. Bu ve benzeri ha-dîs-i şerîfler, Abbâsî halîfelerini övmekdedir.

İkinci kısmın üçyüzotuzuncu sahîfesinde diyor ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” irşâd vazîfesini, Onun gibi yapan halîfeye (Halîfe-i râşide) denir. Bunlar tâm ve hakîkî halîfelerdir. Bu vazîfeyi temâm yapmıyan, islâmiyyete uymıyan halîfeye (Halî­fe-i Câbire) denir.

Üçyüzkırkikinci sahîfesinde diyor ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” irşâd vazîfesi, üç kısm idi. Birincisi, Allahü teâlânın emr ve yasaklarını, güç ve kuvvet kullanarak yapdırmak idi. Buna (Saltanat) denir. İkinci vazîfesi, Allahü teâlânın emrleri­ni ve yasaklarını öğretmekdi. Üçüncü vazîfesi, (İhsân) olup, kalb­leri temizlemekdi. Hulefâ-i Râşidîn, bu üç vazîfeyi birlikde yapdı. Sonra gelenler, yalnız saltanat vazîfesini yapdılar. Öğretmek vazî­fesi, mezheb imâmlarına, ihsân vazîfesi de tesavvuf büyüklerine verildi. Beşyüzaltmışyedinci sahîfede yazılı hadîs-i şerîfde, bu halî­felere (Melik-i adûd) denildi. Bunlara mecâzen halîfe denilmişdir. Dahâ sonra (Hulefâ-i câbire) gelir. (İzâle-tül-hafâ)dan terceme te­mâm oldu.]

7: Yezîd bin Mu’âviye, 60 da halîfe olup, 64 de Havvârinde ve­fât etdi. Orada defn edildi. Havvârin Şâm ile Tedmür arasındadır (23-64). [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 133.cü sahîfesine bakınız!]

8: İkinci Mu’âviye bin Yezîd, çok akllı, çok dindâr, çok âdil idi. Kırk gün sonra hilâfetden çekildi. (44-64).

9: Mervan bin Hakem, fıkh âlimi idi. Çok zekî idi. Çok akllı idi. Kur’ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Günâhlardan sakınırdı. Müttekî idi. Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” pek sevdi­ği dâmâdı idi. Mührünün üzerinde (Allaha güvenirim, ondan iste­rim) yazılı idi. (2-65)

10: Abdülmelik bin Mervan, hadîs ve fıkh âlimi idi. Zühdü ve ibâdeti çok olmakla meşhûr idi. Tâbi’înin büyüklerinden imâm-ı Nâfî’ (Medînede, Abdülmelikden dahâ derin fıkh âlimi, dahâ çok ibâdet eden, hac bilgisine ve edeblerine ondan dahâ vâkıf ve Kur’ân-ı kerîmi ondan dahâ güzel okuyan kimse görmedim) bu­yurmuşdur. Âlimlerin çoğuna göre, Medînenin yedi fıkh âlimlerin­den birisi, Abdülmelikdir. Tâbi’înin büyüklerinden imâm-ı Şa’bî buyuruyor ki, (Her görüşdüğüm âlimden kendimi yüksek gördüm. Yalnız, Abdülmeliki kendimden yüksek buldum.) Âsîlerin başı olup çok kan döken Muhtarla harb ederek, onu öldürdü. Hilâfeti şer’an sahîh idi. Kâ’beyi ta’mîr etdi. 1040 [m. 1631] da dördüncü Murâd hânın ta’mîrine kadar onun binâsı devâm etdi. Bundan ön­ce, rum altınları ve acem gümüşleri kullanılırdı. İlk islâm parasını basan budur. Sicilya ve Adana fâtihidir. Oğlu Meslemeyi İstanbu­lu almağa gönderdi. Mesleme “rahmetullahi teâlâ aleyh” Ayasof­yada nemâz kıldı. Arab Câmi’ini yapdı (26-86).

11: Velîd bin Abdülmelik, sâlih, çok ibâdet ve hayrât ve hase­nât sâhibi idi. Kur’ân-ı kerîmi her üç günde bir hatmederdi. İyilik­leri, ihsânları hesâba sığmazdı. Halîfe olur olmaz, amcası oğlu Ömer bin Abdül’azîzi Medîne vâlîsi yapdı. Dörtyüz sandık altın sarf edip, Şâmda Ümeyye câmi’ini yapdırdı. İslâmiyyetde ilk has­tahâne ve aşhâne [imâret] yapan Velîddir. Din adamlarının borç­larını, kendi öderdi. Kuteybiye ismindeki kumandanı Buhârâyı Türklerden sulh ile aldı. Endülüs, Ankara, Semerkand ve Hind fâ­tihidir. Mührünün üzerinde (Yâ Velîd, öleceksin ve hesâba çekile­ceksin!) yazılı idi (46-96).

12: Süleymân bin Abdülmelik, âlim, gayretli, fasîh, beliğ, hayrı sever, âdil idi. Zulm yapmakdan çok sakınırdı. Birgün biri gelip, çiftliğini elinden aldıklarını söyleyince, Allahdan çok korkduğu için, tahtından inip, yerden halıyı kaldırıp, yanağını toprağa koydu. O zâlim me’mûra emr yazılıncaya kadar yanağımı toprakdan kal­dırmam, diye yemîn etdi. Emr hemen yazılıp, çiftçiye verildi. Sey­yid Abdülhakîm Efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” not defte­rindeki şu yazı da, islâm halîfelerinin adâletini göstermekdedir: Halîfe Süleymân, Tâbi’înden Ebû Hâzim hazretlerine sordu ki, öl­mek istemiyoruz. Bunun sebebi nedir? Buyurdu ki, yâ Süleymân! Âhıretinizi harâb, dünyânızı ma’mûr eylediniz. Ma’mûr bir yer­den, harâb yere gitmeği elbet istemezsiniz (60-99).

13: Ömer bin Abdül’azîz bin Mervan “rahmetullahi teâlâ aleyh” (61-101). [Bu halîfenin iyi bir müslimân ve âdil olduğunu, Mevdûdî de yazmak zorunda kalmışdır.

Mevdûdî, Ömer bin Abdül’’azîzin “rahmetullahi teâlâ aleyh” birinci müceddid olduğunu bildiriyor ve sayılamıyacak kadar iyi­liklerinden, hiç olmazsa bir kaçını yazıyor da, kendinden sonra Ömer bin Abdül’azîzin halîfe olmasını yazıp i’lân eden halîfe Sü­leymâna, bu iyiliklerden bir pay ayırmıyor. Halîfelerin oğullarını, yakınlarını halîfe yaparak, hilâfet müessesesini bozduklarını, böy­lece islâm cumhûriyyetini krallar gibi, dikta ile idâre etdiklerini ya­zıyor. Hepsinin kusûrlarını, hatâlarını araşdırıp sıralıyor ve kötü, kâfir damgasını basıyor da, iyiliklerini hiç görmüyor. Hâlbuki on­ların, oğullarını, yakınlarını halîfe yapmaları da, islâmiyyete uy­dukları içindi. Bu da gösteriyor ki, dinde reformcular, islâm dînine uyanları kötülemekde, islâmiyyeti kendi düşüncelerine, kendi gö­rüşlerine uydurmak isteyenleri beğenmekde ve övmekdedirler.]

14: Yezîd bin Abdülmelik, önce nefsine düşkündü. Halîfe olun­ca, sâlih olup, adâlet eyledi (71-105).

15: Hişâm bin Abdülmelik, çok akllı, güzel idâreli, halîm, ke­rîm idi. Herkes onu severdi. İyiliği ve adâleti her yere yayılmışdı. Beyt-ül-mâla gelen malın halâldan alınmış olduğuna kırk kişi şâ­hid olmayınca, kabûl etmezdi (71-125).

16: Velîd bin Yezîd, belîğ, fasîh idi. Aklında noksânlık görüldü­ğünden bir sene sonra, Kur’ân-ı kerîm okurken öldürüldü (92­126).

17: Yezîd bin Velîd bin Abdülmelik, akllı, zekî, dîne bağlı idi. İçkiyi yasak etdi (90-126).

18: İbrâhîm bin Velîd bin Abdülmelik, yetmiş gün halîfeliği Mervanla harb içinde geçdi (?-126).

19: Mervan bin Muhammed bin Mervan, cesûr, akllı, idâreci idi. Çok memleketler aldı. Hâricîlerle harb edip reîsleri Dahhâkı katl eyledi. Abbâsîlere mağlûb olup öldürüldü (72-132).

20: Abdüllah seffâh bin Muhammed bin Alî bin Abdüllah bin Abbâs, âlim, âkıl, tedbîrli, fasîh ve çok cömerd idi. Çiçek hastalı­ğından öldü. Abbâsîlerin ilk halîfesidir (104-135).

21: Mensûr bin Muhammed, ilmi, edebi çokdu. Eğlenceye düş­kün değildi. Cesûr, sabrlı idi. Çok ibâdet yapardı (95-158).

22: Mehdî bin Mensûr, âlim, cesûr, zekî, çok cömerd idi. Her­kes onu severdi. İ’tikâdı çok temizdi. Zındıkları katl etdi (126­169).

23: Hâdî bin Mehdî, âlim, âkıl, fasîh ve cömerd idi. Mühründe (Allaha inanır ve güvenirim) yazılı idi. (147-170).

24: Hârûnürreşîd bin Mehdî, hergün ve her gece yüz rek’at ne­mâz kılardı. Bir yıl hac, bir yıl gazâ ederdi. Her işinde islâmiyyete yapışırdı. Güzel huyları kendisinde toplamışdı (148-193).

Târîh kitâbının, vesîkaları ile birlikde olan yazıları, yukarıda kı­saca bildirildi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Gazâlî, imâm-ı Nevevî, ibni Hacer ve imâm-ı Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî “rahi­me-hümullahü teâlâ” gibi âlimler de böyleydi. Mevdûdî, Seyyid Kutb ve Hamîdullah gibilerin böyle olmadıkları meydândadır. İs­lâm ilmlerinden ve islâm âlimlerinden haberi olmıyan ve islâmiy­yetin içine, özüne nüfûz edemeyip, müsteşrik kâfirler gibi dışardan gören kimseleri, islâm âlimi sanmak kadar saflık olamaz. Mevdû­dînin skolastik bilgiler dediği medrese ilmleri, (Ulûm-i nakliy­ye)dir. Rasyonel bilgiler dediği fen bilgileri de (Ulûm-i akliy­ye)dir. Bunların her ikisi de, islâm bilgileridir. Fıkh ve hadîs âlim­leri için, islâm bilgilerinden birisini biliyor, ötekini bilmiyor diye­cek kadar alçalmak, bir müslimânın yapacağı şey değildir. İslâm âlimleri, Kur’ân-ı kerîm ile, hadîs-i şerîfler ile övülmüş olan çok yüksek zâtlardır. Peygamberlerin vârisleridirler. Aralarında iş bö­lümü yaparak, herbiri ayrı ilm kolunu yaymak vazîfesini kendi üzerine almışdır. Bu iş bölümü, câhilleri şaşırtmakda, onları başka ilm kollarında yükselmemiş sanmakdadırlar. Abdülvehhâb-i Şa’rânî hazretleri, (Mîzân) kitâbının başında buyuruyor ki: (Fıkh bilgilerinin mütehassısı ve fıkh ilminin kurucusu olan Ebû Hanîfe hazretleri, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri gibi büyük bir Velî idi. Onun gibi kerâmetler sâhibi idi. Fekat, kalb ma’rifetlerini yaymak, rûhları temizlemek vazîfesini üzerine almayıp, beden ile yapılacak ibâdetleri ya’nî fıkh bilgilerini yaymak vazîfesini, üzerine almışdı. Yetişdirdiği müctehidler de böyle idi.) İslâmı içerden yıkmak is­teyen sinsi düşmanların, gençleri aldatmak için, islâm âlimlerini bu yoldan da lekelemeğe saldırdıkları görülmekdedir. Böyle söy­liyen bir kimsenin, kendi yıkıcı plânlarını gizlemek için, islâmiyye­ti ve islâm âlimlerini yaldızlı ve yuvarlak kelimelerle ballandıra ballandıra övmesine aldanmamalıdır. Meselâ, imâm-ı Muham­med Gazâlînin fârisî (Kimyâ-i se’âdet) kitâbını okuyan kimse, onun tıb bilgisindeki derinliğini hemen anlar. Karaciğerde kanın temizlendiği, safranın ve lenfin ve zararlı maddeler eriyiklerinin burada kandan ayrıldığı, bu işde dalağın, böbreklerin ve safra ke­sesinin rollerini, kandaki madde mikdarları değişmesinden sıhha­tin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitâblarında olduğu gibi anlat­makdadır. İslâm âlimleri, skolastik ilmde olduğu gibi, rasyonel ilmde de çok üstün oldukları için, her asrda, her işlerinde muvaf­fak olmuşlar, islâm memleketleri, medeniyyetin beşiği olmuşdur. Onların üstünlüğünü dünyâya yayan binlerce kitâbları meydânda­dır. Dünyâ kütübhânelerini doldurmakdadır. Birçokları yabancı dillere çevrilmişdir. Sinsi düşmanlardan başka herkes, bu hakîkati görmekde ve bildirmekdedir. Onların eserlerini anlamak için, (Keşfüzzünûn) kitâbına bakmak kâfîdir. Hadîs-i şerîfde Cehenne­me gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkadaki islâm ismini taşıyan münâfıklar, o zemânlarda da, şimdiki (Dinde reformcular)ın yap­dıkları gibi, dinden olmıyan hurâfeleri islâmiyyete sokmuşlardı. Fekat, Ehl-i sünnet âlimleri, bunları birer birer inceleyerek ayıkla­dılar. Bugün Ehl-i sünnetin temel kitâblarında, hiçbir hurâfe, hiç­bir mevdû’ hadîs yokdur. Şemseddîn Sehâvînin, Şevkânînin, İbni Teymiyyenin, Abduhun, Aliyyül Kârînin ve İzmirli İsmâ’îl Hakkı­nın, Ehl-i sünnet kitâblarında, meselâ Beydâvî tefsîrinde ve Gazâ­lînin İhyâsında mevdû’ hadîsler vardır demeleri doğru değildir. Bu büyük âlimlere iftirâdır. Bu husûsda, kitâbımızın ellialtıncı madde­sinde geniş bilgi verilmişdir. Lutfen oradan da okuyunuz!

İslâmın beş temel ibâdetinden biri olan cihâdı lüks hayât için, keyf ve hırs için yapılıyor demesi de, Mevdûdînin kişiliğini ortaya koymakdadır. Cihâd yapmağı emr eden âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler tevâtür hâlini almış olduğundan, burada ayrıca bildirmeğe lüzûm görmüyoruz. (İslâmda Cihâd) kitâbında kendisi de bunları i’tirâf etmekdedir. Ecdâdımız keyf için, tama’ için cihâd yapmadı. (İ’lâ-i kelimetüllah) için yapdı. Cihâdı devlet yapar. Ordu yapar. Milletin cihâdı, ordunun emrinde çalışmakla olur.

Mevdûdî, hak olan mezheblerle, bâtıl olan fırkaları birbirine karışdırmakdadır. Ehl-i sünnetin gerek i’tikâddaki ve gerekse ameldeki mezheblerinin hiçbirinde mevdû’ ve islâma uymayan bir­şey yokdur. Yetmişiki bozuk fırkanın mevdû’, sapık ve islâma uy­mayan tarafları vardır. İmâm-ı Gazâlî hazretleri ve ondan önce ve sonra gelen âlimlerin hepsi bu bozuk fırkaları tenkîd etdiler. Mev­dûdînin, Filipinlerden ve Hindistândan Portekize kadar ve Buhâ­râdan Merrâkişe kadar üç kıt’aya ilm ve san’at saçan, üniversiteler kurmuş olan islâm me’ârifine bozuk damgasını basması da, güneşi balçıkla sıvamağa kalkışmak gibidir. Bu yazıları yazandan ziyâde, bu yazarı islâm âlimi sananlara dahâ çok şaşılır.

Mevdûdî, (İslâmda İhyâ Hareketleri)nin yetmişdokuzuncu sa­hîfesinde: (Şâh Veliyyullah Dehlevî i’tikâddaki asrlık şübheleri izâle etdi. Yeni rûh ile zihnleri aydınlatdı) diyor.

Şah Veliyyullah Ahmed Sâhib Dehlevînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” de kendisi gibi, dinde reformcu olduğunu bildiriyor. Müsli­mânların îmânları asrlarca şübhelerle dolu idi demek, hep mez­hebsizlik çöplüğünden çıkan pis kokuların esintileridir. Veliyyul­lah-ı Dehlevînin, Ehl-i sünnet olduğuna eserleri şâhid olduğu gibi, Abdüllah-i Dehlevî hazretleri de bildirmekdedir. Mevdûdîyi de, şübheli îmânın, îmân olmadığını anlamıyacak kadar câhil sanmıyo­ruz. Fekat asrlar boyunca müslimânların îmânlarının şübheli îmân olduğunu söylemek, câhillikden dahâ kötü bir sapıklıkdır. Yeryü­zündeki müslimânların yüzde doksanını teşkîl eden Ehl-i sünnetin îmânları her asrda doğru idi ve inandıkları şeyde de şübheleri yok idi. Bozuk fırkalar zâten, müslimânlığı temsîl edecek bir sayıda de­ğil idi.

Seksenbirinci sahîfesinde, (Hilâfet fikri ve doktrini ile saltanat arasındaki fark, Şah Veliyyullah tarafından îzâh edilmiş ve hadîs-i şerîfden, eskilerin pek bilemediği tablolar onun tarafından çizil­mişdir) diyor.

Şâh Veliyyullahın (Musaffâ) denilen kitâbında, (Çağımızın bu­dala adamları ictihâdı terk etdiler. Deve gibi, burunlarına takılı halka ile nereye gitdiklerini bilmiyorlar. Hepsi ayrı ayrı yollar tut­muşlar. Müşterek şu’ûra sâhib olmamaları acınacak hâllerdendir) dediğini överek bildiriyor.

Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, hiçbir kitâbında Ehl-i sünnet âlim­lerine budala dememişdir. Dört mezhebden ayrılmış olan sapık fırkalardan şikâyet etmekdedir. Şâh Veliyyullahın, Ehl-i sünnet âlimlerine olan saygısını anlatmak için, onun (İzâle-tül-hafâ) kitâ­bının ikinci cildinin üçyüzyetmişyedinci sahîfesinden birkaç satırı terceme ediyoruz: Resûlullah buyurdu ki, (Fârisden [ya’nî Îrân­dan] büyük âlimler hâsıl olacakdır). Buhârî ve Müslim ve Tirmü­zî ve Ebû Dâvüd ve Nesâî ve İbni Mâce ve Dârimî ve Dâre-Kutnî ve Hâkim ve Beyhekî ve dahâ nice büyük hadîs âlimleri “rahme­tullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep Fârisde yetişdikleri gibi, Ebüt­tayyib [Kâdı Tâhir Taberî] ve şeyh Ebû Hâmid [İsferâînî] ve şeyh Ebû İshak-ı Şîrâzî ve Cüveynî [Abdüllah bin Yûsüf] ve oğlu imâm-ül Haremeyn Abdülmelik bin Abdüllah Cüveynî ve imâm-ı Muhammed Gazâlî gibi fıkh âlimleri Fârisde yetişmişlerdir. Hattâ imâm-ı Ebû Hanîfe ve Mâverâ-ün-nehrdeki ve Horasandaki tale­beleri de Fâris âlimleridir ve bu hadîs-i şerîfdeki müjdeye dâhil­dirler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Her yüz senede bir müceddid hâsıl olacakdır) buyurdu. Buyurduğu gibi, her yüz senede bir müceddid hâsıl olup, dîni kuvvetlendirdiler. Birinci yüzyılda, Ömer bin Abdül’azîz, meliklerin zulmlerini kaldırıp, adâletin esâslarını kurdu. İkinci yüzyılda, imâm-ı Şâfi’î îmân bilgi­lerini açıkladı ve fıkh bilgilerini ayırdı. Üçüncü yüzyılda Ebül-Ha­sen-i Eşarî Ehl-i sünnet bilgilerini şekllendirdi ve bid’at sâhibleri­ni susdurdu. Dördüncü asrda Hâkim ve Beyhekî ve benzerleri, ha­dîs ilminin temellerini kurdular. Ebû Hâmid ve benzerleri de fıkh bilgilerini yaydılar. Beşinci asrda imâm-ı Gazâlî yeni bir çığır açıp, fıkh, tesavvuf ve kelâm bilgilerinin birbirlerinden ayrı şeyler ol­madıklarını bildirdi. Altıncı asrda, imâm-ı Fahrüddîn-i Râzî, ke­lâm bilgilerini yaydı. İmâm-ı Nevevî de fıkh bilgilerini yaydı. Böy­lece zemânımıza gelinceye kadar her asrda bir müceddid gelerek dîni kuvvetlendirdi. Yukarıdaki hadîs-i şerîfi ve benzerlerini, ola­cak şeyleri haber veren mu’cizedir diyerek geçmemelidir. Bildiri­len şeylerin ehemmiyyetini ve kıymetlerini de anlamalıdır.

Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (El-inti­bâh) kitâbının üçüncü kısmında diyor ki:

İslâmın vâciblerinden biri, (Ahkâm-ı ilâhî)yi öğrenmekdir. Bu da, Kitâbdan, Sünnetden, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin eserlerin­den ve Kitâb ile Sünnetden istinbât olunan bilgilerden öğrenilir. Ahkâm-ı ilâhiyyeyi bildiren ilme (Fıkh) ilmi denir. Fıkh âlimleri­ne (Fukahâ) denir. Fukahânın muhtelif mezhebleri vardır. Sonra gelen âlimler, bu mezhebleri seçmekde ve bunlarla amel etmekde, birbirlerinden ayrılmışlardır. Bunların çoğu, meşhûr olan mez­heblerden birini seçmeli, her işde bu mezhebi taklîd etmeli dedi. Kitâbdan, Sünnetden nasîbi olmıyan ve âlimlerin kitâblarından anlamıyanlar için, böyle taklîd etmek mubârekdir. Fekat taklîd ederken, Kitâba ve Sünnete uymağı niyyet etmiş olmaları şartdır. Bir iş için, müctehidin ictihâdının, açık bir âyete veyâ hadîse uy­madığını çok zan ederse, bu işde, Kitâba ve hadîse dahâ uygun olan başka müctehide uymalıdır. Bu iş için başka mezhebe uymak yasakdır dememelidir. Sonra gelen âlimler arasında bir kimse, Sünneti ve Eserleri iyi öğrenmiş ve islâm fukahâsından birinin sözlerini iyi incelemiş ise, bir fakîhin sened edindiği hadîsi, râvîle­ri ile biliyor ise ve muhâlif görünen hadîsleri karşılaşdırarak bun­lardan hükm çıkarabilip, mezhebine hizmet edebiliyor ve mezhe­binin imâmının usûlüne uyarak yeni hükmler çıkarabiliyorsa, böy­le âlimlere (Müctehid-i fil-mezheb) denir. Bu yol da mubârekdir. Müslimânların çoğu, kendi memleketlerinde yayılmış olan bir mezhebi veyâ babalarından, hocalarından işiterek öğrendikleri bir mezhebi taklîd ediyorlar. Yalnız bir mezhebin kitâblarını okuya­bilen ve delîlleri incelemesini bilmiyen kimseler için bu yol uygun­dur. Din bilgileri, (Zâhir bilgiler) ve (Nevâdir bilgileri) ve (Tahrîc bilgileri), ya’nî âlimlerin çıkardıkları bilgiler olmak üzere üçe ayrıl­mışdır. (Fıkh), (Tesavvuf) ve akâid fenlerinde hep bu üç ilm var­dır. Bu üç fende, bu üç bilgiyi birbirlerinden ayırabilen ve her bil­gi için hükm koyabilen kimseye (İslâm âlimi) ve (Müctehid) denir. Kitâbdan, Sünnetden ancak bu âlim anlar. Begavî, (Tehzîb) kitâ­bında ve İmâm-ül haremeyn, (Hidâye)de ve Rafi’î, (Şerh-i Ve­cîz)de ve İzzeddîn bin Abdüsselâm, (Gâye)de ve Nevevî, (Şerh-i Mühezzeb)de ve Ebû Amr ibni Salâh, (Edeb-ül-fütyâ)de ve Bed­rüddîn Zerkeşî, (Kitâb-ül-bahr)de diyorlar ki, ilm ikidir. Birincisi­ni öğrenmek herkese lâzımdır. İkincisini öğrenmek, farz-ı kifâye­dir. Bunu, taklîdden çıkıp, müctehid olan âlim öğrenir. Bir şehrde, böyle bir âlim bulunursa, başkalarının öğrenmesi lâzım olmaz. Böyle âlim hiç bulunmazsa, hepsi âsî olur. Böyle bir âlim, bir mez­hebe bağlı kalmadan, Kitâbdan, Sünnetden, İcmâ’dan ve Kıyâsdan hükm çıkarır ise, buna (Müctehid-i Müstekıl) denir. Uzun zemân­dan beri, böyle müctehid yokdur.

Müstekıl olmıyan müctehid dörtdür. Birincisi, delîl aramakda ve hükm çıkarmakda, mezhebinin imâmını taklîd etmez. İmâmının yolunda olduğu için, onun mezhebinde olduğu için, onun mezhe­binde olduğu söylenir. Buna, (Müctehid-i müntesib) denir. Bu, mutlak müctehiddir. Her zemânda bulunması lâzımdır. İkincisi, mezheb imâmının usûl ve edillesine bağlı olan (Eshâb-ı tercîh)dir. Buna, (Müctehid-i mukayyed) denir. Üçüncüsü, mezhebinin delîl­lerini bilir. Dördüncüsü mezheb bilgilerini anlar ve nakl eder.

İctihâd derecesinde olmıyan, ilm ile uğraşmıyan avâmın bir mezhebi taklîd etmesine izn verilmişdir. İctihâd derecesinde ola­nın taklîd etmesi ise, mezmûmdur. (El-İntibâh)dan terceme te­mâm oldu. El-İntibâhın (İthâf) ismindeki hâşiyesinde, (Mezheb taklîdini bırakıp, doğruca âyete, hadîse göre iş görmeli sözünü Şâh Veliyyullah söylememişdir. Bu sözü Şevkânî söylemişdir) diyor. (Şevkânînin sözü efdal ve ekmeldir) diyerek, mezhebsiz olduğunu ortaya koyuyor.

Şâh Veliyyullahın yukarıdaki yazıları, Mevdûdînin sapık oldu­ğunu, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în” kıymetlerini anlamamış olduğunu açıkça göstermekdedir. Her asrda gelen islâm âlimlerinin, hadîs-i şerîfle övülmüş oldukla­rını, hepsinin aynı yolda olup, Resûlullahın yolunu yaymış ve kuv­vetlendirmiş olduklarını bildirmekdedir.

Seksenüçüncü sahîfesinde, büsbütün sapıtıyor. Bakınız ne he­zeyânlar savuruyor:

(Hanefî ve Şâfi’î mezheblerindeki fıkh bakımından görüş ayrı­lığı dolayısıyle, herbiri kendi görüşünü müdâfe’a için, ötekine ga­razkâr hükmler veriyor ve karşısındakine aşırı derecede tehlükeli bir hâl alıyor. Her mezheb teferru’at ile dolup taşmakda ve hakî­katler, tefsîr bolluğu içinde gayb olmakdadır) diyor.

Bu hezeyânlar, mezheb imâmlarına, büyük bir iftirâdır. Hiçbir fıkh kitâbında, dört mezhebden biri için garez ve hased ile yazılmış tek bir kelime yokdur. Hattâ her mezheb, zor durumda kalınca, başka mezhebi taklîd etmeği, câiz görmekdedir. Abdülganî Nablü­sî “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleri (Hulâsat-üt-tahkîk) kitâ­bında, bunu uzun anlatıyor. Bu kadar bozuk, saçma ve bu kadar açık yalan ancak perde arkasından islâma saldıran bir sapığın ya­pacağı bir işdir. Kitâbımızın 97. ci sahîfesinde, bu konuda geniş bil­gi vardır. Lütfen oradan okuyunuz! Zevallı Mevdûdî, islâmın mü­him konuları olan kelâm ve fıkh bilgilerine dalmağa özenmiş, fekat acemi olduğundan boğulup gitmişdir.

Doksanıncı sahîfede, Şâh Veliyyullahı överek, onun (Tefhîmât) kitâbından şu satırları aldığını bildiriyor:

(Bu zemânda ilâhî bilgilerin rûhuna uygun olan gerçek, Hanefî ve Şâfi’î mezheblerini birleşdirmekdir. Tefsîrleri tekrar gözden ge­çirmeli ve hadîs-i şerîflere karşı olan kısmları elemeli, esâssız ve değersiz ne varsa çıkarmalıdır).

Bunları okuyunca, dînini ve mezhebini bilen ve seven bir müs­limânın tepesi atacak gibi oluyor. Şâh Veliyyullah gibi büyük bir zâtın böyle sapık fikrler yayması inanılacak şey değildir. Bunu din kardeşlerimize isbât etmek ve Mevdûdînin yüzkarasını açığa çı­karmak için, Pâkistândan (Et-tefhîmât-ül-ilâhiyye) kitâbını getirt­dik. İki cild olup 1387 [m.1967] de Pâkistânda basılmışdır. İkinci cildin yüzkırkikinci sahîfesinde diyor ki, (İslâmiyyetin aslı âyet ve hadîsdir. Başka kaynak yokdur. Dünyâ işlerinde hükm vermek için ictihâd etmek de câizdir. Bir iş için eskiden hükm verilmiş ise bu değişdirilemez. Din bilgilerinde kıyâs ve icmâ’ yokdur). Mez­hebsizler, (İctihâd kapısı kapanmaz. Her zemân ictihâd yapılır) di­yerek din bilgilerini değişdirmek istiyorlar. Bu sözlerine Şâh Ve­liyyullahı sened gösteriyorlar. Hâlbuki, Şâh Veliyyullahın yukarı­daki yazısı, din bilgilerinde ictihâdı ve kıyâsı hiç kabûl etmediğini açıkça bildiriyor. Mevdûdî gibi ve Seyyid Kutb gibi mezhebsizle­rin sözlerinin ve senedlerinin çürük olduğunu gösteriyor. İkiyüz­doksanıncı sahîfesinde buyuruyor ki, (Buhârî ve Müslim ve Sü­nen-i Ebî Dâvüd ve Tirmüzî gibi hadîs kitâblarını ve Hanefî ve Şâ­fi’î fıkh kitâblarını okuyunuz! (Avârif-ül me’ârif) kitâbına ve (Nakşibendiyye risâlesi)ne sarılınız! Bu büyükler, zikrleri ve (yâd-i dâşt)ı öyle açık yazmışlardır ki, bir mürşidin öğretmesine lüzûm kalmamışdır. Tesavvuf büyüklerinin nisbetlerine kavuşmak, çok büyük bir ni’metdir). Üçyüzbirinci sahîfesinde diyor ki, (Resûlul­lahı “sallallahü aleyhi ve sellem” rü’yâda gördüm. Hangi mezhe­bin ve hangi tarîkatın dahâ iyi olduğunu, dahâ çok sevdiğini sor­dum. Bütün mezhebler ve tarîkatlar müsâvîdir. Hiçbirinin diğe­rinden üstünlüğü yokdur buyurdu). (Tefhîmât)ın birinci cildinin ikiyüzyetmişyedinci ve ikiyüzyetmişdokuzuncu sahîfesinde diyor ki, (Müslimânlar mezheblere ayrılmışdır. Âlimler, Resûlullahdan gelmiş bulunan islâmiyyeti bildirmişlerdir. Birçok bilgilerde bir­leşmiş, bir kısmında da ufak ayrılıklar olmuşdur. Fekat, sivâd-i a’zam, ya’nî çoğunluk, doğru yola sarılmış, kendilerine uymıyan­ları inkâr etmişlerdir. Muhâlifler, korkudan saklanmış veyâ (Ta­kıyye) ya’nî ikiyüzlülük yapmışlardır. Bu hâlleri de bid’at sâhibi olduklarını göstermekdedir. Hak mezheblerin birleşdiği bilgilere sarılmalı, ayrıldıklarını da inkâr etmemelidir. Peygamber olmıyan belli bir kimsenin mezhebine uymak farzdır diyen kâfir olur. O kimse yaratılmadan önce de islâmiyyet vardı. Fıkh âlimleri bildir­mişlerdi. Müslimânlar, her zemân doğru mezheblerden birine uy­muşlardır. Çünki, o mezheb imâmının, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” gelen islâmiyyeti doğru olarak bildirdiğine inan-mışlardır. Kalbime öyle geliyor ki, ençok yayılmış olan Hanefî ve Şâfi’î mezheblerinde bugün mevcûd olan bilgileri hadîs kitâbları ile karşılaşdırmak uygun olur. Aslı bulunmıyan bilgileri çıkarınca, iki mezheb birleşmiş gibi olur. Geride kalan bilgilerde ortak olan­lar alınır. Ortak olmıyanlar da ruhsat ve azîmet olarak ayrılmış olur. Zarûret hâlinde, ruhsat olanına uyulur) diyor. Burada mez­hebsizlere de kesin cevâb vermekde, (Bunlardan olmıyan müsli­mânlar müşrikdir) sözlerinin küfr olduğunu açık olarak bildir­mekdedir. [Şâh Veliyyullahın (Aslı bulunmıyan bilgiler) dediği, câhil din adamlarının yazdıkları kitâblara kendiliklerinden ilâve etdikleri bilgilerdir. Böyle bilgiler Hanefî ve Şâfi’î mezheblerinin temel kitâblarında ve hadîs-i şerîflerde yokdur. Böyle bilgiler te­mizlendikden sonra, iki mezheb arasında ayrılık çok az olduğu görülür. Çünki hadîs-i şerîflerde açık bildirilmiş olan bilgilerde iki mezheb arasında, hattâ dört mezheb arasında hiç fark yokdur. Açıkça bildirilmemiş olan bilgilerin çoğunda da fark yokdur. Farklı olanlar azdır. Farklı olanların kolay olanlarına (Ruhsat) denir. Kolay olmıyanlarına (Azîmet) denir. Kitâbımızın başında bu konuda geniş bilgi verilmiş idi. Lütfen oradan da okuyunuz!] Mevdûdînin koz olarak yalnız son cümlesini aldığı yukarıdaki ya­zı, hiç de onun görüşünü desteklememekde, mezhebleri câhillerin, bid’at sâhiblerinin karışdırdıkları iftirâlardan kurtarmakdadır. Ni­tekim, ikiyüzseksenüçüncü sahîfesinde, bunu dahâ açıklıyarak bu­yuruyor ki, (Allahü teâlânın râzı olduğu şey, önce Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri araşdırmakdır. Bir kimse, bu ikisini anlıyabilir­se, bunlardan bilgi çıkarabilirse, büyük ni’mete kavuşmuş olur. Bunları anlıyamazsa, geçmiş âlimlerden bunları doğru olarak, sünnete uygun olarak anlamış ve anladıklarını açıkca bildirmiş ol­duğuna inandığı birinin re’yine [ya’nî mezhebine] uymalıdır. Ara­bî bilgileri, medrese derslerini bunları anlamak için öğrenmek lâ­zımdır. Başka niyyetlerle öğrenmemelidir!). Görülüyor ki, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî de, müctehid olan âlimlerin başka bir müc­tehide uymalarını men’ etmekde, bizim gibi câhillerin ise, hak olan mezheblerden birine uymamız lâzım geldiğini bildirmekde­dir.

Şâh Veliyyullahın (El-insâf) ve (İkd-ül-Ceyyid) kitâblarında dört mezhebi öven değerli yazıları (Se’âdet-i Ebediyye)de uzun bildirilmişdir. Bu iki kitâbı arabî olup, 1395 [m. 1975] de, İstanbul­da, ofset yolu ile yeniden birlikde basdırılmışlardır. Türkçe (Ni’met-ül-İslâm) kitâbında (Mezhebler birleşdirilemez. (Mülef­fik) olmak bâtıldır) diye meydân okuyor. Hindistânda yazılmış olan arabî (Fetâvâ-yül-haremeyn) ve fârisî (Seyf-ül-ebrâr) kitâbla­rında ve Abdülvehhâb-i Şa’rânî hazretlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Mîzân) kitâbının önsözünde (Mezheb) ne demek olduğu­nu çok güzel anlatıyor. Mezheblerin birleşdirilemiyeceğini vesîka­larla isbât ediyorlar. Bu üç kitâb, İstanbulda, ofset yolu ile ayrı ay­rı basdırılmışdır. Bin seneden beri söz birliği ile (olamaz) denilen bir işi yapmağa ön ayak olmak, islâmiyyeti tersine çevirmek de­mekdir. Bunu savunanlar, müslimân mıdır, yoksa islâm düşmanı mıdır? Bunun takdîrini okuyanlara bırakıyoruz.

Şâh Veliyyullah-ı Dehlevînin (Heme’ât) kitâbı, başdan başa, tesavvufu, tarîkatleri anlatmakda ve övmekdedir. Fârisî olup, bin­dokuzyüzkırkdörtde, Pâkistânda basılmışdır. Çeşidli sahîfelerinde diyor ki: Sâlik, hadîs kitâblarını ve Sahâbe ve tâbi’înden gelen ha­berleri inceliyecek kadar âlim değilse, dört mezhebden birini tak­lîd etmelidir. Bütün tarîkatler, i’tikâdda, farzları yapmakda ve ha­râmlardan sakınmakda birbirlerinin aynıdır. Zikrler ve nâfile ibâ­detleri yapmakda ayrılmışlardır. Zikr ederken, dünyâ düşünceleri gelirse, teveccühü kuvvetli olan zâtın yanında oturup, ona tevec­cüh etmelidir. Yâhud, meşâyıh-ı kirâmın temiz rûhlarına teveccüh etmeli, kabrlerini ziyâret edip, cezb olunması için yalvarmalıdır.

Zikrden nefse sıkıntı gelirse, bunun, çeşidli sebebleri vardır. Bun­lardan biri, bulunduğu tarîkat meşâyıhına, ya’nî mürşidlerine kar­şı edebe aykırı davranmakdır. Sâlik, sebebini anlıyamazsa, şeyh te­veccühü ve firâseti ile anlar ve bildirir. Bu fakîr [ya’nî Veliyyullah Dehlevî], bâtınım ile, rûhlar âlemine teveccüh etdim. Her tarîka­tin, buraya ayrı nisbetleri olduğunu anladım. Türbelerde i’tikâf et­mek de, ilerlemeğe yardım eder. Selef-i sâlihîne dil uzatmak, yol kesen sebeblerdendir. Zikr meclislerine meleklerin rahmet saçdık­ları, zikr edenlerin etrâfını nûr kapladığı çok görülmekdedir. Bir insanın rûhu, Peygamberlerin veyâ Evliyânın temiz rûhları ile ve­yâ meleklerle bağlantılı olursa başkalarına bildirilmiyen şeyler bu­na bildirilir. İnsan bir kimsenin Velî olduğunu anlayıp, onu sever­se, rûhu onun rûhuna bağlanır. Yâhud mürşidini veyâ sâlih olan ceddini severek onun rûhuna bağlanır. Ondan feyz alır, fâidelenir. Evliyânın kabrlerini ziyâret etmek, Kur’ân-ı kerîm okuyup, sada­ka verip, sevâbını rûhlarına göndermek, eserlerine, evlâdına saygı göstermek, onların rûhları ile bağlanmağa yardım eder. Onları rü’yâda görür. Tehlükeli yerlerde, kendi şekllerinde görünerek yardım eder, kurtarırlar. Rûhlardan fâidelenmeğe (Üveysî olmak) denir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin cezbi çok kuvvetli oldu­ğu için, kabrinde, diri olanlar gibi tasarruf yapmakdadır. Bu fakîr [ya’nî Veliyyullah-ı Dehlevî], meşâyıhın rûhlarına teveccüh ede­rek, çeşidli fâidelere kavuşdum. Meşâyıhın vefâtından beşyüz sene geçince bedendeki tabî’î kuvvetler, hiç kalmaz. Kabrlerini ziyâret edenlere te’sîrleri dahâ fazla olur. Rûha teveccüh ederek, ondan istifâde iki sûretle olur: Birincisi, rûhlarının birbirlerine bağlandı­ğını düşünmekdir. Bu, birisini aynada görmeğe benzer. İkincisi, kabrini ziyâret edip, onu düşünmekdir. Bu, gözünü açıp, birini kar­şısında görmeğe benzer.

Veliyyullah-ı Dehlevî “rahmetullahi aleyh”, (İzâle-tül-hafâ) ki­tâbının beşyüzyirmiikinci sahîfesinde diyor ki, (Dört mezhebin ruhsatlarını, ya’nî kolaylıklarını toplamak, Kur’ân-ı kerîmde ve ha-dîs-i şerîflerde açık bildirilen nasslarla ve selef-i sâlihînin icmâ’ı ile ve açık olan kıyâs ile yasak edilmediği zemân câiz olur.) Görülüyor ki, Şâh Veliyyullah, mezhebleri birleşdirmeli demiyor. Kolaylıkla­rını almağı bile, şartlara bağlıyor. İzâle-tül-hafâ kitâbı fârisî olup, Urdu diline tercemesi ile birlikde, 1386 [m. 1966] da Pâkistânda basılmışdır.

Mevdûdî, (İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbında, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmağa devâm ederek, doksanbirinci sahîfesinde, yine onun (Musaffâ) adlı kitâbından alarak, (İctihâd her devrde lâzımdır. Muayyen bir mezhebe uymasa bile, yeni hükmler çıkar­mak lüzûmludur. Çünki, her zemânın husûsiyyetlerine göre ilâhî mükellefiyyetler şartdır. Şimdiye kadar yazılmış olan mezheb ki­tâbları hem yetersiz, hem de ayrılıklarla doludur. İslâmın prensip­leri ile bu ayrılıkları izâle etmek tek çıkar yoldur) diyor.

Ağzının suyunu akıtarak uçurduğu, pek hoşuna giden bu ba­lonları da, Veliyyullah-ı Dehlevînin şişirmiş olduğunu söylemek­dedir. O büyük âlimi kendine yalancı şâhidi yapmakdadır. Bu ifti­râları, kendi iç yüzünü ortaya koymakda, maskesini kaldırmakda­dır. Bakınız, şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, meşhûr (İzâle-tül-hafâ) ki­tâbının önsözünde ne buyuruyor:

(Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiş olan ahkâmın çoğu, mücmeldir. Selef-i sâlihînin tefsîrleri olmadan çözülemez, anlaşılamazlar. Bir kişinin bildirmiş olduğu hadîs-i şerîflerin çoğu, Selef-i sâlihînden çok kimse bildirmedikçe ve müctehidler bunlardan ahkâm çıkar­madıkça, sened olamazlar. O büyüklerin çalışmaları olmasaydı, birbirlerine uymuyor sanılan hadîs-i şerîfler bir araya getirilemez­lerdi. Bunun gibi, bütün din bilgileri, meselâ (İlm-i kırâet) ve (İlm-i tefsîr) ve (İlm-i akâid) ve (İlm-i sülûk) [ya’nî tesavvuf ilmi], o büyüklerden gelmiş olmadıkça, sened olamazlar. Bütün bu bil­gilerde, Selef-i sâlihîne kaynak olan, ışık tutan, Eshâb-ı kirâmdır. Selef-i sâlihînin yapışdıkları direk, Hulefâ-i râşidînin etekleridir. Bu aslı, bu direği kırmağa çalışan kimse, bütün din bilgilerini yık­mış olur).

(İzâle-tül-hafâ)nın yirmibirinci sahîfesinde diyor ki, (Müctehid olmak için, fıkh bilgilerinin çoğunun, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve icmâ’dan ve kıyâsdan, edille-i tafsîliyyelerini bilme­si lâzımdır. Her hükmün delîlini bilmelidir. Delîle zann-ı kavî hâ­sıl etmelidir. Bu zemânda, müctehid olabilmek için bu beş ilmde mütehassıs olmak şartdır: İlm-i kitâb-ı kırâet ile ilm-i tefsîr, ilm-i hadîs ki, her hadîsi senedleri ile bilmesi ve sahîhi, za’îfi hemen ta­nıması, üçüncüsü, ilm-i ekâvîl-i selefdir. Ya’nî her mes’ele için se­lef-i sâlihînin ne dediklerini bilmelidir ki, İcmâ’dan dışarıya çık­masın. Bir mes’ele üzerinde iki başka kavl olmuş ise, kendisi bir üçüncü yola sapmasın. Dördüncüsü, ilm-i arabîyyet, ya’nî, lugât, nahv, mantık, beyân, me’ânî, belâgat ve sâir arabî ilmlerdir. Beşin­cisi, ilm-i turuk-ı istinbât ve vücûh-i tatbîk-i beynel-muhtelifeyn­dir. Böyle derin bir âlime müctehid denir. Böyle bir âlim, cüz’î mes’elelerden birinde çok düşünür. Buna benziyen her hükmü, delîlleri ile birlikde inceler. Muhakkak bilmelidir ki, Kur’ân-ı ke­rîmi tefsîr edebilmek için de, bu beş ilmde derin mütehassıs olmak lâzımdır. Bunlardan başka, âyet-i kerîmelerin sebeb-i nüzûlünü bil­diren hadîs-i şerîfleri de bilmeli. Selef-i sâlihînin “rahmetullahi te­âlâ aleyhim ecma’în” tefsîr için söylediklerini bilmeli, hâfızası, an­layışı çok kuvvetli olmalı. Âyet-i kerîmelerin siyâk, sibâk ve tevcih­lerini ve benzeri şeyleri iyi anlamalıdır.) Mevdûdî ve Seyyid Kutb ve Hamîdullah gibi ictihâd yapmağa ve tefsîr yazmağa kalkışanlar, bunları okusunlar da, islâm âlimlerinin büyüklüklerini, yükseklik­lerini anlasınlar. Fekat o anlayış da, büyük meziyyetdir. Bunu an­lamıyanların veyâ anlamağı ve anlaşılmasını istemiyenlerin, islâm âlimi maskesi altında, islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışdıkları orta­ya çıkmakdadır. Allahü teâlâ, böyle sinsi islâm düşmanlarına al­danmakdan müslimânları muhâfaza buyursun! Kıymetli okuyucu­larımızın, mezhebsizlerin yanlış ve çok tehlikeli yazılarına aldan­mamaları için, (ictihâd) üzerinde aşağıda, ayrı bir madde hâlinde bilgi vermeği uygun gördük.