17.Madde45–51


45– İCTİHÂD: Kıyâmet alâmetlerinin, şimdi çoğu çıkmış, her yere yayılmışdır. Bu alâmetlerden biri, câhiller çoğalacak, ilm adamları azalacakdır. Câhiller, dinde söz sâhibi olup, herkese yan­lış yol göstereceklerdir. Bu alâmetler, (Tezkire-i Kurtubî) muhta­sarındaki hadîs-i şerîflerde ve (Birgivî) vasıyyetnâmesinde uzun yazılıdır. O hâlde müslimânlar uyanık olmalıdır. Her söze güven­memelidir. Hutbelerde, kitâblarda ve gazetelerde, (Ehl-i sünnet) âlimlerini ve bunların kitâblarını bildirmeyip, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden, kendi kafalarına göre ma’nâ çıkaranlara inanmamalıdır. Mezhebsizler, yâ bid’at sâhibi sapıkdır, yâhud kâ­firdir. Bunların her ikisi de, her zemân din adamı kılığına girerek müslimânları aldatmışlar, doğru yoldan çıkarmışlardır. Mezhebsiz­lerin bildirdikleri âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, Ehl-i sün­net âlimlerinin nasıl ma’nâ verdiklerini aramalı, işin doğrusunu öğ­renmelidir. Bunun için de, güvenilen (İlm-i hâl) kitâblarını okuma­lıdır. (Ehl-i sünnet) âlimleri, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin hepsini incelemiş, kılı kırk yararak doğru ma’nâlarını bulmuşlar. Kitâblara yazmışlardır. Şimdi biraz arabî bilen din câhilleri, kendi­lerini müctehid sanıyorlar. Biz fakülteyi de bitirdik, diploma aldık diyerek islâm âlimlerini küçük görüyorlar. Hâlbuki, bir zemânda yaşamış olan müctehidlerin (İcmâ’), ya’nî sözbirliği ile bildirmiş ol­dukları birşey, dinde zarûrî olan şeylerden ise, ya’nî câhillerin bile işitdiği, heryere yayılmış bilgilerden ise, bu şeye inanmak da, uy­mak da farzdır. Böyle icmâ’a inanmıyan kâfir olur. İnanıp da uy­mıyan, fâsık olur. İcmâ’ ile bildirilmiş olan şey, zarûrî bilinen şey­lerden değil ise, buna inanmıyan kâfir olmaz. (Bid’at sâhibi) sapık olur. Uymıyan yine fâsık olur. Günâh işlemiş olur.

İbni Melek, (Usûl-i fıkh) kitâbında, icmâ’ bahsinde diyor ki, (Bir zemânda yaşamış olan müctehidler, birşeyin nasıl yapılacağın­da, sözbirliğine varamamış, başka başka söylemişler ise, bunlardan sonra gelen âlimlerin bunların sözlerinden birine uyması lâzımdır. Başka dürlü söylemeleri câiz değildir, bâtıldır. Böyle olduğunu bü­tün âlimler sözbirliği ile beyân buyurmuşlar, icmâ’ hâsıl olmuşdur). Şimdi dünyânın hiçbir yerinde bir müctehid yokdur. Müctehid, ic­tihâd derecesine yükselmiş derin islâm âlimi demekdir. Şimdi yer­yüzünde hiç müctehid bulunmadığını kendiliğimizden söylemiyo­ruz. Bunu bütün âlimler, Mevdûdînin yalancı şâhid yapmağa kal­kışdığı şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri de bildiriyor. Meselâ, İbni Âbidîn, Dürr-ül-muhtârdaki, (müezzinlerin çok bağırmaları, nemâzlarını bozar) yazısını açıklarken, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından dörtyüz sene sonra (Kıyâs) kalmadı. Ya’nî kıyâs yapan derin âlim kalmadı. Bir işi, başka işe benzeterek hükm çıkarabilecek (Mutlak müctehid) kalmadı buyuruyor. Evet her yüz senede bir ictihâd derecesine yükselmiş olan derin âlimler, ya’nî müceddidler geleceği hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Bu mü­ceddidler, (Mezhebde müctehid)dir. Bunlar kıyâslar yapmak, yeni ictihâdlarda bulunmak vazîfesini üzerine almamışlar, bulundukla­rı mezhebin imâmlarının ictihâdlarını tâzelendirmeğe, halkı irşâd etmeğe çalışmışlardır. Yeni ictihâdlara ihtiyâç olmadığını görmüş­ler, Ehl-i sünnet bilgilerini kuvvetlendirmeğe ehemmiyyet vermiş­lerdir. Müctehid olmıyan her müslimâna (mukallid) denir. Şimdi yeryüzündeki bütün müslimânlar, mukallidiz. Bir mukallid, ne ka­dar âlim olursa olsun bunun bir iş üzerinde, önce gelmiş müctehid­lerin bildirdiklerinin dışında ayrı bir ictihâdda bulunamıyacağı, İb­ni Melekin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği, yukarıda yazılı sözbirliğinden anlaşılmakdadır. (Ümmetim, dalâlet üzerinde bir­leşmez) hadîs-i şerîfi, âlimlerin bu sözbirliğinin hidâyet olduğunu, doğru olduğunu göstermekdedir.

46 — Mevdûdî, Çeştiyye tarîkatının büyüklerinden olan hoca Kutbüddîn Mevdûdî Çeştînin torunlarındandır. Ecmîrde medfûn olan Mu’înüddîn-i Çeştî, Kutbüddînin halîfelerinden Osmân Hâ­rûnînin halîfesidir. Kutbüddîn Mevdûdî 527 [m. 1132] de Çeştde vefât etdi. Çeşt, Hirât kariyyelerindendir. Mevdûdî, 1321 [m. 1903] senesinde Haydarâbâdda doğdu. 1399 [m. 1979] Eylül ayın­da Amerikada öldü. Pâkistânda defn edildi. Gazeteci olarak hayâ­ta atıldı. İlk olarak 1927 de (İslâmda Cihâd) kitâbını yazdı. Bu ki­tâbında ihtilâl fikrlerini yayıyordu. Arabcaya terceme edilince, Hasen-el-Bennânın düşüncelerine te’sîr ederek Mısrda devlete karşı gelmesine ve öldürülmesine sebeb oldu. Mevdûdînin ilmî ki­fâyetsizliği, böyle sayısız müslimânları, maddî ve ma’nevî ölüme sürüklemişdir. Çünki, hiçbir islâm âlimi, siyâsete karışmamış, ihti­lâli hâtırından bile geçirmemişdir. Milleti ilm ile, nasîhat ile irşâd etmişlerdir. İslâmiyyetin ihtilâl ile değil, ilm ile, adâlet, ahlâk ile yayılacağını bildirmişlerdir. Mevdûdî, islâmın bütün ana prensible­rini kendi mantığı ile çözmeğe kalkışmış, islâm âlimlerinden ve is­lâm bilgilerinden hep ayrılmışdır. Kitâbları incelenirse, kendi man-tığını, kendi düşüncelerini, islâmiyyet olarak yaymak çabasında ol­duğu kolayca sezilir. İslâmiyyeti, modern hükûmet şekllerine uy­durmak için çeşidli kılıklara sokmakdadır. İslâmın hilâfet müesse­sesine de, kendi hayâline göre şekl vermekde, halîfelerin hemen hepsine hücûm etmekdedir. İngilizler ve onların uşakları tarafın­dan, islâm âlimlerinin ve dolayısıyle, islâm bilgilerinin yok edilme­si, bunun sapık fikrlerinin yayılmasını kolaylaşdırdı. İslâm âlimle­rinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâblarını okuyup an-lıyacak seviyede olmıyan câhiller, onu bir âlim ve mücâhid sanıver­di. Onun siyâsî düşüncelerine geniş islâmî bilgi denildi.

Mevdûdî, müslimânların bu fetret hâlinden fâidelenmesini de becerdi. Dîni siyâsete âlet ederek, siyâsî kimselere yanaşdı. Hind müslimânlarının millî hareketlerine karışdı. Uyanık müslimânların ve islâm mücâhidlerinin başarılarını kendisine mâl etmek için, çok yazılar neşr etdi. Bu yazılarında, kendisine millî önderlik ve telkin edicilik süsü verdi. Çok kurnaz davranarak, partinin başına geçdi. Hâlbuki, Pâkistânın kurulması fikrini ortaya koyanlar ve bu yolda çalışanlar başkalarıydı ve sayıları çokdu. Başlarında Alî Cinnah bu­lunuyordu. (Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 313.cü sahîfesinde şî’î oldu­ğu bildirilen Alî Cinnah, Hind müslimânlarına istiklâl fikrini aşı­larken ve onları birleşmeğe çağırırken Mevdûdî, kendi çıkarına is­teklerde bulundu. Fitneyi önlemek için habs edilmesine fetvâ ve­rildi. Fitne basdırılıp, 1366 [m. 1947] senesinde Pâkistân devleti te­şekkül edince, 1950 yılında serbest bırakıldı. Ehl-i sünnetin temiz müslimânları, yeni devlet içinde islâm da’vâsını güderken, Mevdû­dî, (Kâdıyânî) denilen bozuk bir din ile fikrleri meşgûl etmeğe başladığından,1953 de mahkeme olunarak 26 ay dahâ habs edildi. O, habsde iken, müslimânları koruyan anayasa hâzırlanmışdı ve 1956 da kabûl edildi. Fekat habsden çıkar çıkmaz, ihtilâl fikri aşı­layan yazıları, ortalığı hemen karışdırdı. Anayasanın yasak edil­mesine ve örfî idârenin i’lânına sebeb oldu. 1962 de yeni anayasa yürürlüğe kondu. Fekat Mevdûdî râhat durmadı. İslâm cemâ’ati teşkilâtının kapatılmasına da sebeb oldu. 1964 başında tekrar habs olundu. Fekat genel afvdan istifâde ederek az zemân sonra kurtul­du. İnsan hakları ve adâlet diye bağırarak ihtilâl çıkarmak sevdâsı­na düşdü. Kişmirde karışıklıklara yol açdı. Hindliler bundan fâide­lenerek Kişmire saldırdı. Hükûmet korkunç ve güç durumlarla kar­şılaşdı. Bütün bu çılgınlıklarıyle kanâat edemiyen Mevdûdî, el al­tından Süûdî Arabistân ile de iş birliği yapdı. Mezhebsizliği her is­lâm ülkesine yaymak için kurulmuş olan Medînedeki Vehhâbî isti­şâre hey’etine a’za oldu. Fekat (Bir zâlime yardım edene, Allahü teâlâ o zâlimi musallat eder) hadîs-i şerîfi tecellî ederek, yanaşmak istediği kimseler tarafından yine habs olundu.

Karaşi medresesinin müdîri ve (Pâkistân medreseleri vifâkı)nın reîsi Muhammed Yûsüf Benûrî, 1397 [m. 1977] senesinde vefât et­di. (El-üstâd-ül mevdûdî) kitâbında, Ebül’ulâ Mevdûdînin ehliy­yetsiz ve mezhebsiz olduğunu uzun anlatmakdadır. Bu kitâb arabî olup, İstanbulda ofset ile basdırılmışdır. Yedinci sahîfeden başlıya­rak diyor ki: Mevdûdî, uğursuz bir tesâdüf olarak, çocukluğunda, Niyâz Fethpûrî isminde bir mülhidi kâtib yapdı. Bunun sapık fikr­leri ile bozuldu. Bunun yardımı ile, çeşidli mecmû’alara yazı vere­rek geçimini sağladı. Sonra, (Cem’ıyyet-ü ulemâ’il-Hind) idâresini ele aldı. Müfti Muhammed Kifâyetullah ve şeyh Ahmed Sa’îd-i Dehlevînin yardımları ile (Müslim) mecmû’asını çıkardı. 1352 [m. 1933] de (Tercümân-ül-Kur’ân) mecmû’asını çıkardı. Sonra dört arkadaşı ile birlikde, (Dâr-ül-islâm) idâresini kurdular. Bu arka­daşları, Muhammed Manzûr Nu’mânî, Ebül Hasen Alî Nedvî Lük­nevî, Emîn Ahsen-ü-İslâhî ve Mes’ûd Âlim-ül-Nedvî idi. Nihâyet, 1360 [m. 1941] de (El-cemâ’at-ül-islâmiyye) idâresini te’sis etdi. Akıcı kalemi ile yazılar neşr etdi. Şeyh Münâzır Ahsen-ül-Geylânî, Seyyid Süleymân-ün-Nedvî, Abdülmâcid Deryâbâdî gibi meşhûr kimselerin medh ve senâlarına kavuşdu. Fekat fikrlerini yaymağa başlayınca, ileriyi gören ilm adamlarında tereddüdler hâsıl oldu. Kitâblarına karşı ilk reddiyye yazan şeyh Münâzır Ahsen-ül-Gey­lânî oldu. Abdülmâcid Deryâbâdînin çıkardığı (Sıdk-ul-cedîd) mecmû’asında, (Yeni bir hâricî) başlığı ile ilk reddiyyesini yazdı. Sonra, Süleymân-ün-Nedvî ve Hüseyn Ahmed-ül Medenî, Mevdû­dîye reddiyyeler yazdılar.

Mevdûdînin sapıtmasına sebeb, din bilgilerini ehlinden öğren­medi. Arabî ilmlerde mehâret kazanamadı. Hakîkî din âlimlerinin sohbetlerine kavuşamadı.İngilizce ve arabî lisanlarını, okumakda ve yazmakda ve konuşmakda başarılı olmadı. Arabî olarak neşr et­diği kitâblarının hepsini urdu dili ile yazmış ve şeyh Mes’ûd âlim­ün-Nedvî ve talebesi tarafından arabîye terceme edilmişdir. Üzer­lerinde Mevdûdî ismi yazılı olduğundan, okuyanlar, Mevdûdînin arabî olarak yazdığını zan etmekdedirler.

Mevdûdî bir din adamı değildir. Bir siyâset adamıdır. Urdu di-linde akıcı bir kalemi vardır. Fekat, kitâblarının zararı, fâidelerin­den büyükdür. Şerleri, hayrlarına gâlibdir. Bilhâssa urdu dilinde neşr etdiği kitâblarında, Eshâb-ı kirâma dil uzatmakdadır. Halîfe-i râşidînden olan hazret-i Osmânı lekelemekdedir. İslâmiyyetin ıstı­lâhlarını ve âyet-i kerîmeleri değişdirmekdedir. Selef-i sâlihîne ha­kâret etmekdedir. Bütün yazıları, mevkı’ ve koltuk kapmak arzû­sunu açıkca göstermekdedir. Vehhâbîlerin kurmuş olduğu (Râbı­tat-ül-âlem-il-islâmî) teşkilâtının a’zâları ve Necddeki, Riyâddaki mezhebsizler, Mevdûdîyi seviyorlar. Arabî kitâblarını dünyâya ya­yıyorlar. (Sarrâ’) sâhibi Kusaymî ve (Câmi’at-ül-Medîne) müder­rislerinden Nâsır Albânî bunlardandır. Pâkistândaki din adamla­rından Muhammed Zekeriyyâ da, önce Mevdûdînin yazılarını be­ğeniyordu. Sonra sapıklığını, dalâletini anlayınca, kendisine nasî­hat mektûbu yazdı. Sonra, onun bozuk fikrlerini bildiren bir risâle neşr etdi. Doktor Abdürrazzâk Hezârevî Pâkistânî, bunu urdu di-linden arabîye terceme ve şerh ederek neşr eyledi. Bunu okuyan­lar, Mevdûdînin fikrlerini iyi anlar. Fikrlerinin bir kısmı fıskdır. Bir kısmı bid’atdir. Bir kısmı ilhâddır. Bir kısmı dinde câhil olduğunu gösteriyor. Bir kısmı, din bilgilerini iyi kavrıyamadığını bildiriyor. Çeşidli yazıları birbirlerini nakz etmekdedir.

Hindistânda, her fırkadan, her mezhebden âlimler, 27 Şevvâl 1370 ve 1 Ağustos 1951 günü, toplanarak, Mevdûdînin ve kurmuş olduğu (El-Cemâ’at-ül-İslâmiyye)nin müslimânları helâke ve dalâ­lete sürüklediğine karâr verip bu fetvâyı kitâb ve gazetelerle neşr etdiler. (El-Üstâzül-Mevdûdî) kitâbından terceme temâm oldu. Pâkistân âlimleri de, Mevdûdînin dâl ve mudil olduğuna karâr ver­miş, bu karâr, Ravalpindi şehrinde (Ahbâr-ül-cem’ıyye)de 22 Şu­bat 1396 [m. 1976] târîhinde yeniden neşr edilmişdir.

(El-meclis-ül’âlemî li-sıyânet-il-islâm) cem’iyyetinin 1409 [m. 1988] de Pâkistânın Keraçı şehrinde çıkardığı (Eş-şakîkân) kitâ­bında, Mevdûdînin ve Humeynînin sakalsız, başı açık resmleri var. Humeynînin Kur’ân-ı kerîme hakâret eden ve Peygamberleri kü­çülten ve Ehl-i sünnet olan müslimânların, yehûdîden ve hıristi­yandan dahâ kötü olduklarını bildiren yazıları ve Mevdûdînin ve bunun kurduğu (Cemâ’at-i islâmiyye)nin mecmû’alarında Humey­nîye medhiyeleri var. Bütün bunlar, Mevdûdînin de, râfızî olduğu­nu gösteriyor demekdedir. Mezhebsizler, Muhammed Abduhun, Mevdûdînin, Seyyid Kutbun ve râfızî babalarından Humeynînin propagandalarını yapıyor. Onların islâmiyyete aykırı yazılarını bir kahramanlık ve mücâdele olarak tanıtıyorlar.

47 — Seyyid Kutbun tutduğu yolu açıklamadan önce, onun akl hocası (Abduh) üzerinde de bilgi vermek fâideli olacakdır. Mu­hammed Abduh, 1265 [m. 1849] da Mısrda tevellüd ve 1323 [m. 1905] de orada vefât etmişdir. O zemân Mısrda çıkan (Vakâyı’-ul­Mısriyye) gazetesindeki ve El-Menâr mecmû’asındaki ve El-Ah­râm gazetesindeki yazıları, bozuk düşüncelerini ortaya koymakda­dır. Bir müddet Beyrutda da fe’âliyyetde bulundu. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun kötü maksadlarını anladığı için, yüz bulamayınca, Pârise gitdi. Orada, islâma karşı mason plânlarını uygulamayı hâ­zırlayan Cemâleddîn-i Efgânînin çalışmalarına katıldı. (El-Urve­tül-vüskâ) mecmû’asını çıkardılar. Sonra Beyruta ve Mısra gele­rek, Pârisde varılan karârları uygulamağa, gençleri aşılamağa baş­ladı ise de, hidiv Tevfîk Pâşa hükûmeti, derslerinin ve yazılarının zararlı olduğunu anlıyarak, onu mahkeme me’mûrluklarında kul­landı. Fekat o, bütün yazılarında islâmiyyeti yıkmağa, masonların plânlarını uygulamağa uğraşdı. Masonların yardımı ile, Kâhire müftîsi oldu. Ehl-i sünnete saldırmağa başladı. İlk iş olarak, Câ­mi’-ül ezher medresesi ders programlarını bozmağa, gençlere kıy­metli bilgilerin okutulmasını önlemeğe başladı. Üniversite kısmın­daki dersleri kaldırdı. Lise ve orta kısmdaki kitâblar, yüksek sınıf­larda okutuldu. Masonlar, dahâ önce Osmânlılarda da böyle yap­mış , tanzîmatda medreselerden fen dersleri kaldırılmış, din ders­leri de, yüksek bilgilerden mahrûm edilmişdi. Çünki, islâm dîni ilm üzerine kurulmuşdur. İlm olmayınca, hakîkî din adamı kalma­yınca, islâmiyyet bozulur. Bulut olmayınca, yağmur beklemek, mu’cize istemek olur. Allahü teâlâ bunu yapabilir. Fekat, âdeti böyle değildir. İslâm âlimi yetişebilmesi için, islâm ilmleri meydâ­na çıkıp, yayılıp, böyle yüz sene geçmesi lâzımdır. Düşmanlar, is­lâm güneşini söndürdü. Bunların önderliğini, ingilizler yapdı. Hazret-i Mehdî “rahmetullahi teâlâ aleyh” zemânında yeniden doğacak. Beyrutdaki mason locasının başkanı Hannâ Ebî Râşid, 1381 [m. 1961] de yayınladığı (Dâire-tül-me’ârif-ül-masoniyye) ki­tâbının yüzdoksanyedinci (197) sahîfesinde diyor ki, (Cemâled­dîn-i Efgânî, Mısrda mason locası reîsi idi. Âlimlerden ve devlet adamlarından üçyüze yakın üyesi vardı. Ondan sonra, imâm üstâd Muhammed Abduh reîs oldu. Abduh, büyük bir mason idi. Bu­nun, masonluk rûhunu arab memleketlerine yaydığını kimse inkâr edemez).

Muhammed Abduhun yapdığı reformları, değişiklikleri göre­rek onu islâm âlimi sananlar az değildir. Ehl-i sünnet âlimleri, onun yazılarına cevâb yazmış, maskesini yırtmışlardır. Ayrıca, El­malılı Hamdi efendi, (Fil) sûresinin tefsîrinde, bunun bozuk yazı­larından bir kısmını ortaya koymakdadır. Bozuk düşünceleri, şöy­le sıralanabilir:

1: Akl ile dîni, birbirinden ayrı sanarak, bunları ilk birleşdiren ben olacağım demekdedir.

2: Kendinden önce, islâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în” mantık, matematik, târîh, coğrafya okumadıklarını, fen dersleri öğrenmenin günâh sanıldığını, bu bilgileri islâma soka­cağını bildirmekdedir. Bunların, asrlardan beri, her medresede okutulduğunu ve bu konularda binlerce kitâb yazılmış olduğunu inkâr etmekdedir. Böylece, Ehl-i sünnet kitâblarının okutulmasına son verip, islâm düşmanlarının felsefe adı altında yazdıkları, din­sizlik propagandalarının, islâm memleketlerine yayılmasına çalış­makdadır. Bu düşman propagandalarına karşı koyan Câmi’ul-ez­her profesörlerine, ilm, fen, mantık düşmanı, gerici damgasını bas­makdadır.

3: 1297 [m. 1880] de resmî gazetede, dört evlenmeğe saldırmak­dadır.

4: Kendinden önce gelen binlerle islâm âliminin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, dîne, islâmlıkla ilgisi bulunmıyan şeyler sokduklarını, nassları anlarken yanıldıklarını söylemekde, bunları düzeltmekde olduğunu bildirmekdedir.

5: (İslâmiyyet ve nasrâniyyet) kitâbında, (Bütün dinler birdir. Dış görünüşleri değişikdir) demekde, yehûdî, hıristiyan ve müsli­mânların, birbirlerini desteklemelerini dilemekdedir. Londrada, bir papasa yazdığı mektûbda, (İslâmiyyet ve hıristiyanlık gibi iki büyük dînin el ele vererek kucaklaşmasını beklerim. O zemân, Tevrât ve İncîl ve Kur’ân birbirlerini destekleyen kitâblar olarak her yerde okunur ve her milletçe saygı görür) diyor. Hıristiyanlığı, hak din sanmakda, müslimânların Tevrât ve İncîl okuyacakları ze­mânı beklemekdedir.

6: Mü’minler doğru yoldan ayrılmış, bugünkü hâle gelmiş. Din ilmle el ele verecek, o zemân Cenâb-ı Hak nûrunu bütünlemiş ola­cak demekdedir. Allahü teâlâ nûrunu, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz zemânında temâmlamamış, islâm âlimleri ilm ile el ele vermemiş sanmakdadır.

7: (İslâmiyyet ve nasrâniyyet) kitâbında, (Bir kimseden, yüz bakımdan kâfirliği, bir bakımdan îmânı bildiren bir söz işitilse, o kimse îmânlı kabûl edilir. Herhangi bir felesofun, fikr adamının yüz bakımdan kâfirliği gösterdiği hâlde, bir bakımdan îmânı gös­termiyen söz söylemesini düşünmek, ahmaklıkdır. O hâlde, her­kes îmânlı bilinmelidir. İslâmiyyetde zındık kelimesi yokdur. Son­radan meydâna çıkmışdır) demekdedir. Küfrü açıkca görülmiyen bir müslimânın sözündeki bir îmân, onu küfrden kurtarır, kâidesi­ni yanlış anlatarak, bütün kâfirlere, felesoflara mü’min demekde­dir. Kendi de zındık olduğu için, bu kelimenin söylenmesini iste­memekdedir. (Künûz-üd-dekâik)da ve Deylemîde yazılı (Ümme­tim arasında zındıklar çoğalacakdır) hadîs-i şerîfini inkâr etmek­dedir.

8: Zilzâl sûresindeki, (Zerre ağırlığında hayr işliyen, karşılığına elbet kavuşur) meâlinde olan âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken, (Müslim olsun, kâfir olsun, sâlih amel işliyen herkes Cennete gire­cekdir) diyor. En câhillerin, en kalın kafalı olanların bile güleceği bu yanlış ve haksız savunmasını, onun hayranları, hattâ izinde yu­varlanan çömezleri bile kabûl etmemişdir. Bunlardan, Abduhcu Seyyid Kutb, Nisâ sûresinin yüzyirmidördüncü âyet-i kerîmesini tefsîr ederken, (Üstâd Muhammed Abduh, düşünüşünü nakz eden âyet-i kerîmelerin sarâhatini hiç hâtırlamıyor. Bu âyetler Abduhun görüşünü nakz etmekdedir) demek zorunda kalmışdır. Evet, Abduha Pârisde yutdurulan masonluk afyonunun dozu, o kadar çokdu ki, aklı ve şu’ûru, âyet-i kerîmeler arasındaki bağlan­tıları göremiyecek kadar altüst olmuşdu.

9: (Asr sûresi) tefsîrinde, (Îmân; akl ve vicdânın elde edemiye­ceği şeylere, taklîd ile inanmak değildir. Anadan, babadan işitilen birtakım sözleri ezberlemek, söylemek, îmân olmaz. İslâmiyyet taklîd düşmanıdır. Önceden gelmiş olmak, bir değer sağlamaz. Herşey akl ile araşdırarak çözülür) demekdedir. (Tevhîd) risâle­sinde ise, (Dinde bulunan birşeyi akl kavrıyamazsa, ona inanması lâzımdır) demekde, sözleri birbirini tutmamakdadır.

10: Mısrdaki Hilâl neşriyyâtının sâhibi ve (Medeniyyet-i islâ­miyye) târîhinin müellifi Curci Zeydân, Abduh için diyor ki, (Mu­hammed Abduh, eskilerin sözlerine bağlanmamış, onların koydu­ğu kâidelere değer vermemişdir.)

11: (Fâtiha) sûresinin tefsîrinde, (Kur’ân-ı kerîm, o zemân ya­şayan kimselere hitâb etmiş, bunlara bir üstünlükden değil, onlar da insan olduğu için, hitâb etmişdir) demekde, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kavuşdukları üstünlüğü bildi­ren hadîs-i şerîfleri inkâr etmekdedir.

12: (Fâcirlerin amel defteri Siccîndedir) meâlindeki âyet-i kerî­meyi kendisi tefsîr etmeğe kalkışarak, (Ba’zı kimselerin kitâbında (Sencum) Habeş dilinde çamur demek olduğunu gördüm. Bu keli­me Habeşden Yemene gelmiş olabilir. Âyetin ma’nâsı, fâcirlerin amelleri çamur gibidir, oluyor) diyor. Resûlullahın, Eshâb-ı kirâ­mın, derin islâm âlimlerinin tefsîrini beğenmeyip, âyet-i kerîmele­re, tesâdüf ve ihtimâl ile ma’nâlar veriyor.

13: (Fil sûresi) tefsîrinde, (Ebâbîl kuşları, sivri sinek olabilir. Asker de çiçek veyâ kızamıkdan ölmüş olabilir) diyor. Yüzyıl da­hâ sonra gelseydi, kimbilir nasıl ma’nâ verecekdi. Hâlbuki, bunla­rın ma’nâlarını Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” açıkça bil­dirdi. Tefsîr âlimleri, o ma’nâları bulup, kitâblarına yazdı.

14: (Vennâs) sûresini tefsîr ederken, (Her insanın içinde bir şeytân vardır. Fekat bu, insanın içinde kötülük arzûlarını doğuran bir kuvvet demekdir. Cinne benzetilen bir te’sîrdir) diyor.

İslâm âlimlerinin kitâblarından, bilgilerinden haberi olmıyan bu zevallı adam, akla, ilme, fenne uymalı diyerek ortaya çıkmakda, mezheb imâmlarını taklîd etmeği inkâr etmekde, bütün din bilgile­rini, zemânının fen buluşlarına, felsefecilerin o günkü düşünüşleri­ne uydurmağa kalkışmakdadır. İslâm âlimlerinin kitâblarını oku­mak istemediği, fen tahsîli de olmadığı için; kısa görüşlerine ve işit­diklerine göre din kitâbları yazmakda, din bilgisi yaymakdadır. Bu davranışları, kelâm, fıkh ve tesavvuf bilgilerinden haberi olmadığı­nı, islâmın zevkini tatmamış olduğunu göstermekdedir. İslâm âlim­lerinin yüksekliklerini sezmiş olsaydı ve nefsinin pençesinden kur­tulsaydı ve maddenin, rûhun hakîkatini anlasaydı, böyle saçmala­mazdı.

15: Bir yehûdi dönmesi olan Alî Mürtedânın kardeşi Radînin yazdığı (Nehc-ül-belâga) adındaki kitâbı şerh etdi. Müslimânlar arasında bölücülük yapan bu kitâbı dahâ önce, İbni Ebilhadîd Ab­dülhamîd Medâinî şî’î ve sonra Meysüm Bahrânî şî’î şerh etmişler­dir. Abduhun şerhi 1301 [m. 1885] de Beyrutda basılmışdır.

[m. 1885] de Beyrutda Medrese-tüs-sultâniyye talebesine yap­dığı propagandalarını bir araya toplıyarak (Risâlet-üt-tevhîd) ki­tâbını meydâna getirdi. Bu kitâbı, ölümünden bir sene sonra ba­sıldı.

48 — Son senelerin reformcularından, Seyyid Kutb da, İbni Teymiyye ve Muhammed Abduha hayranlığını, hemen her kitâ­bında i’lân ediyor. (İstikbâl islâmındır) kitâbında, yalnız (islâmiy­yet) kelimesini övmekde, bu kelimeyi nasıl anladığını, hangi mez­hebde olduğunu açıklamamakdadır. Doksandördüncü sahîfesin­de:

(İslâm ülkelerini tatar istilâlarından koruyanların ön safında çalışan ma’nevî önder, imâm-ı İbni Teymiyye idi) diyor.

Tatar sözü ile, Cengiz imperatorluğunu kasd ediyorsa, altıyüz ellialtı (656) senesinde Hülâgü kâfirinin ordusundaki gürcü, acem ve tatarlar Bağdâdı yakıp yıkarken ve yüzbinlerce müslimânı kı­lınçdan geçirirken, ibni Teymiyye dahâ dünyâda yokdu. Altıyüz­altmışbir (661) hicrî senesinde Harrânda doğmuşdu. (İslâm An­siklopedisi) beşinci cildinde (ibni Teymiyye, Moğollara karşı ci­hâd için va’z etmeğe me’mûr edildi. Altıyüzdoksandokuzda, va’z etmek için, Şâm civârında Şakhabda Moğollara karşı kazanılan zaferde bulundu) denilmekdedir. (Mir’ât-i Kâinât) kitâbının yüz­otuzyedinci sahîfesinde (Hülâgünün torunlarından sultân Mah­mûd Gâzân hân, altıyüzdoksandörtde Moğol devleti reîsi oldu. Bu sene, vezîri emîr Nevruzun nasîhatleri üzerine müslimân oldu. Kur’ân-ı kerîm okudu. O sene oruç tutdu. O gün, kumandanların­dan, vezîrlerinden, askerinden dörtyüzbin kişi müslimân oldu) di­yor. (Kısas-ı Enbiyâ)nın dokuzyüzotuzuncu sahîfesinde, (Gâzân Mahmûd hân, islâmiyyetin kuvvetlenmesi için elbirliği ederek kardeşçe çalışmasını, Mısr sultânı Nâsıra yazdı. Türkmâniyye sul­tânlarının dokuzuncusu olan Nâsır, bunu dinlemedi. Nâsırın aske­ri Mardin taraflarını yağma eyledi. Gâzân hân buna karşılık, altı­yüzdoksandokuzda Halebe geldi. Humusda Nâsır bozguna uğra­dı. Gâzân hân, Kapçak adındaki kumandanla bir mikdâr askeri Şâmı almak için bırakıp kendisi memleketine gitdi. Nâsır, Mısrda asker toplayıp Şâma gönderdi. Kapçak bunu işitince, Şâmı muhâ­saradan vaz geçip geri döndüler) demekdedir. Görülüyor ki, ön safda bulunan ma’nevî önder gibi yaldızlı kelimelerle övülen ibni Teymiyye, iki islâm askerinin harb etmesini kızışdırmış, kardeş kanı dökülmesine, binlerce müslimânın ölmesine sebeb olmuşdur. Seyyid Kutbun, ibni Teymiyyeyi bir islâm mücâhidi olarak göste­rebilmek için kötülediği Gâzân hân ise, Tebrizde, pek kıymetli bir san’at eseri olan, eşi görülmemiş büyük bir câmi yapdırmış; oniki büyük medrese, sayısız tekkeler, hanlar, hayr işleri meydâna getir­mişdi. Mekke ve Medîneye çok hediyyeler göndermiş, köyler vakf etmişdi. Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Şemseddin Sâmi beğ, Gâzân hân için, (Adâleti, hakkı yerine getirmeği pek severdi. Çok fazîlet­leri, üstünlükleri vardı. Seyyidlere, âlimlere saygılı idi) demekde­dir. İbni Teymiyye, Ehl-i sünnet âlimlerinin yapdıkları gibi bu iki islâm sultânına nasîhatlar verip, din kardeşi olduklarını söyleyip, (Kardeşlerinizin arasını bulunuz!) meâlindeki âyet-i kerîmeye uy­saydı, zâten iyi niyyetli olan Gâzân hân ile, sultân Nâsır “rahme­tullahi teâlâ aleyhimâ” birleşirler, yardımlaşırlar, büyük bir islâm imperatorluğu meydâna gelmesine sebeb olabilirdi. Târîhin gidişi, dünyânın yüzü bile değişebilirdi. Fekat, o bu hayrlı işi yapmadı. İlm adamlarını ve devlet başkanlarını birbirlerine düşürdü.

İbni Teymiyyeden önce, tatar kâfirleri islâm memleketlerini ya­kıp yıkarken ve milyonlarca müslimânı şehîd ederken müslimânla­rın dinlerini, îmânlarını koruyan, ibni Teymiyye gibi, bid’at sâhib­leri değildi. Burhaneddîn-i şehîd, Fahreddîn Râzi, Ömer Nesefî, Sadreddîn Konevî, şeyh Sa’dî Şirâzî ve dahâ nice Ehl-i sünnet âlimlerinin va’zları ve kitâbları ile Ahmed Rıfâî, imâm-ı Gazâlî, Necmeddîn Kübrâ, Ahmed Nâmıkî Câmî ve Abdülkâdir-i Geylâ­nî gibi mürşidlerin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yetişdir­dikleri binlerce Evliyâ idi. Bu büyük âlimler, Velîler, milletleri, memleketleri hem irşâd etdiler, hem de cihâd edip, er olarak kâfir­lerle döğüşdüler. Çoğu şehîd oldu. Târîh meydândadır.

49 — İbni Teymiyyenin doğru yoldan sapmış olduğunu kırki­kinci maddede bildirmişdik. Onun hayranlarının da, doğru yol ile ne kadar bağlılığı olabileceğini düşünmeğe bile lüzûm yokdur. Seyyid Kutb, (Cihân Sulhü ve İslâm) kitâbında da ona bağlılığını göstermekden geri kalmamışdır:

(Devletçilik sâhasında çalışmalar henüz pek azdır. İslâmın bu tarafı gereği kadar açıklanmamışdır) diyor. Bu bilgilerin, kendi ki­tâblarından öğrenilmesini istiyor. Altıyüz senelik Osmânlı devleti­nin kanûnları, anayasaları, fetvâları, arşivlerdeki vesîkaları, sayıl­mıyacak kadar çokdur. İslâmda devletciliği anlatan binlerce kitâbı incelemek için, ömr harc etmek lâzımdır. Avrupalı müsteşrikler ve İsrâil profesörleri, şimdi İstanbulda bunları inceliyor. Hayran kalı­yorlar.

(İslâm ve medeniyyetin problemleri) kitâbında da, islâm islâm diye yanıp yakılıp, islâm toplumu ve ilâhî yol ateşi ile tutuşduğunu anlatıp, talebe iken işitdiği garblı felsefecilerin yaldızlı sözlerini ve keskin zekâlı diplomatların geniş fikrlerini uzun uzun yazarak gençlere, bir kurtarıcı, bir mücâhid gibi görünüyor. Sapık düşünce­lerini çok kurnazca aşılamağa çalışırken:

(İslâm toplumunu inşâ ederken, bağlı olduğumuz şey, islâm fık­hı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, islâm yolu, islâm düstûru, islâm anlayışıdır) diyor.

Fıkh kitâbları ve asrlar boyunca yazılmış olan devletçilik ki­tâbları, islâm yolu değil imiş de, o kendi görüşü, anlayışı ile islâm düstûru yapıyormuş. İslâm âlimlerinin, mezheb imâmlarının, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkararak yazdıkları fıkh kitâbları bırakılacak, felsefeci Kutbun düşünceleri, bunların yerine konacakmış. Seyyid Kutb yine (Cihân Sulhu) kitâbında:

(İslâma göre, bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir âiledir. Irk ve din ayırımı yapmadan bütün beşeriyyete mutlak adâleti emr eder) diyor.

Gazâlînin, (Kimyâ-i se’âdet) kitâbında bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Îmânın teme­li ve en kuvvetli alâmeti, müslimânları sevmek, kâfirleri sevme­mekdir). Cenâb-ı Hak, Îsâ aleyhisselâma buyurdu ki, (Eğer, yerde ve göklerde bulunan bütün mahlûkların ibâdetlerini yapsan, dost­larımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç fâ­idesi olmaz). Mücâdele sûresinin son âyetinde meâlen, (Allahü te­âlâya ve kıyâmet gününe îmân edenler, Allahü teâlânın düşmanla­rını sevmezler) buyuruldu. Allahü teâlâ ve onun Peygamberi; mü’minlerle kâfirleri ayırmamızı emr ediyor. Yalnız mü’minlerin kardeş olduklarını bildiriyor. Seyyid Kutb ise, bütün insanların, din ayırımı olmadan, bir âileyi kuran kardeşler olduklarını yazmakda­dır.

50 — Seyyid Kutb, yine (Cihân Sulhü) kitâbında, (İslâmiyyet, diğer dinlere nefret ma’nâsını taşıyan dînî teassubu kabûl etmez) diyor. Kâfirleri sevmemeğe teassub damgasını vuruyor. Muham­med Ma’sûm hazretleri, yirmidokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki, (Kâfirleri sevmemek, onlara kalb ile düşmanlık etmek ve Dâr­ül-harbde bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muhârebe et­mek, Kur’ân-ı kerîmde açık olarak emr edilmişdir. Bunda şübheye yer yokdur. [Bekara sûresi 256.cı âyetinde, kimsenin ikrâh ile, ölüm ile tehdîd edilemiyeceği yazılıdır. Cihâd etmek, bu âyet-i ke­rîmeye muhâlif değil midir? Bunun cevâbı (Tâm İlmihâl) yirmi ve kırkbirinci maddelerinde yazılıdır.] Kur’ân-ı kerîme uymamız farz­dır). Zimmîlere karşı âdil olmak, onlara hiç kötülük yapmamak lâ­zımdır. Seyyid Kutb, Dâr-ül-harbdeki kâfirleri de zimmîler gibi sa­nıyor. Yine bu kitâbında:

(İslâm insanlara zorla kabûl etdirilmesi lâzım gelen bir din de­ğildir. Hiç kimseye zorla dîni kabûlü emr etmez) diyor. Hâlbuki, cihâd demek, Allahü teâlânın kullarının müslimân olmalarına mâ­ni’ olan, zâlim diktatörleri yok ederek, onları müslimân yapmak demekdir. Îmân edenler, hakîkî müslimân olur. Îmân etmeyip tes­lîm olanlar, zimmî olur. Allahü teâlâ, bütün kullarını zor ile müsli­mân yapmak, zor ile Cehennemden kurtarmak için cihâdı emr et­di. Nisâ sûresinin doksandördüncü âyetinde meâlen, (Mallarını, canlarını fedâ ederek, din düşmanları ile Allahın dînini yaymak için cihâd edenler, oturup ibâdet edenlerden dahâ üstündür) buyu­ruldu. Cihâd, gazâ, kâfirlere güç kullanarak (emr-i ma’rûf) yap­makdır. Cihâdı ferdler değil, devlet yapar. Seyyid Kutb, yine (Ci­hân Sulhu) kitâbında:

(İslâmın hiçbir zemânında harbden gâyesi, zor ile müslimânlığı insanlara kabûl etdirmek değildir. Böyle bir zorlamaya islâmın ne nazarî prensiblerinde, ne de târihî inkişâfında rastlamak mümkin­dir. İslâm, islâmı bilmeyen câhillerin ve islâm düşmanlarının zan etdiği gibi, aslâ kılınç ile intişar etmiş değildir. Dînin tabî’atinde ol­mıyan harb, hiçbir zemânda dîne da’vet vesîlesi olarak kullanılma­mışdır) diyor.

Seyyid Kutbun, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilen ve milyonlarca kitâbda sözbirliği ile yazılmış olan ve her milletin târîhlerinde sürülerce misâlleri bulunan islâm cihâdını ter­sine çevirmesi, beyâza kara demek gibi, şaşılacak birşeydir. Yuka­rıdaki yazılar, hiçbir müslimânın, hattâ hiçbir okumuş insanın ina­nacağı birşey değildir. Bunları yâ hiç okumamış bir câhil veyâ bir ahmak, yâhud da islâmiyyetle ilişiği olmıyan, Kâdıyânî (Ahmediy­ye) adındaki Hindistânda İngilizlerin ortaya koyduğu uydurma dindeki kimseler söyler.

Kendisi de Nisâ sûresinin yetmişüçüncü ve sonraki âyetlerini açıklarken, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi hakîkati yaz­mak zorunda kalmışdır. Fekat, bir yandan (Müslimân harbe, Al­lah yolunda döğüşmek, Allahın kelâmını yüceltmek için, Allahın nizâmını beşerî hayâta hâkim kılmak için çıkar. Sonra bu yolda öl­dürülür ve şehîd olur. Cihâd her zemân lâzımdır. İlâhî da’vet ile birlikde yürüyen bir unsurdur) derken ve cihâda teşvîk eden ha-dîs-i şerîfleri yazarken, bir yandan da, (Tevhîd ve hicretden yüz çevirirlerse, onları yakalayıp bulduğunuz yerde öldürün!) meâlin­deki âyetin tefsîrinde, yine kendi fikrlerini aşılamakda ve (Kâfir­ler islâmı kabûle zorlanmaz. Kat’iyyen dinlerine ta’n edilmez. İs­lâm, kendisine inanmıyanları saflarına zorla da’vet etmez. Bu din, başkalarını, kendisini kabûle zorlamaz) diyerek islâmiyyete iftirâ etmekde, bir sahîfe önce yazdıklarını inkâr etmekdedir. Yüzüncü âyet-i kerîmeyi, (Her kim Allah yolunda hicret ederse, yer yüzün­de bereket ve vüs’at bulur. Yolda ölürse, Allahü teâlâ ecrini verir) güzel tefsîr ederek, kâfir memleketinde kalan müslimânların, Dâr-ül-islâma hicret etmelerinin vâcib olduğunu doğru anlatıyor. Görülüyor ki, kâfir memleketinde bulunanlar islâm memleketine hicret edecekdir. Hükûmete karşı çıkarak, fitne uyandırmıyacak­dır. Seyyid Kutb, bu fitneye, cihâd demekdedir. Hâlbuki, cihâd, is­lâm devletinin, ordusu ile ve bütün yeni silâhları ile, modern harb üsûlleri ile, kâfir hükûmetlerle savaşarak, insanları, küfrden, zulm­den kurtarmak demekdir. Kâfir memleketlerinde bulunan müsli­mânların cihâdı, ferdlerin devlet kuvvetlerine karşı durmaları de­mek değildir. Kanûnlar çerçevesinde islâm bilgilerini yaymakla, is­lâmın kıymetini, fâidelerini herkese bildirmeğe çalışmakla ve islâ­mın güzel ahlâkını göstermekle olur.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, (Mektûbât)ının ikinci cildi, altmış­dokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki, (Kâfirlere karşı muhârebe­ye giderken, Allahü teâlânın ismini ve dînini yaymağa ve din düş­manlarını za’îfletmeğe niyyet etmelidir. Müslimânlara böyle emr edilmişdir. Cihâd da bu demekdir).

Tevbe sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ­ya ve kıyâmet gününe inanmıyan ve Allahü teâlânın ve Resûlünün harâm etdiklerine harâm demiyen ve hak olan islâm dînini kabûl etmiyen kâfirlerle, cizyeyi kabûl etdiklerini veyâ müslimân olduk­larını bildirinceye kadar harb ediniz) buyuruldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” halîfe olunca bir hutbe okuyup, (Ey Resûlün Eshâbı! Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine yer­yüzünün her tarafında memleketler vereceğini söz verdi. Hani, bu va’d edilen yerleri zabt ederek, dünyâda ganîmete, âhıretde gâzîlik ve şehîdlik rütbesine kavuşmak isteyen kahramanlar nerede? Dîni Allahın kullarına ulaşdırmak için can ve baş fedâ edecek, vatanla­rını bırakıp, din düşmanı diktatörler üzerine gidecek gâzîler nere­de?) diyerek Eshâb-ı kirâmı “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” cihâda, gazâya teşvik buyurdu. Bu nutk üzerine, Eshâb-ı kirâm, kâfirlerle, zâlimlerle cihâd etmeğe söz verdiler. Yerlerini, yurdları­nı bırakıp, yeryüzüne yayıldılar. Ölünciye kadar cihâd etdiler. Bu cihâd her asrda devâm ederek, müslimânlar kılınc gücü ile üç kıt’a üzerinde ilerledi. Aldıkları yerlerin ehâlîsi yâ müslimân oldu, yâ­hud, cizye denilen vergiyi vermeği kabûl ederek, islâmın adâletine sığınanları, kendi ibâdetlerinde serbest bırakıldı. Fekat, bunlar da mu’âmelâtda ve ukûbâtda islâmiyyete uymağa mecbûr tutuldu. Böylece, hükmen müslimân sayıldılar. Râhat ve huzûr içinde yaşa­dılar.

İslâmiyyet, dünyâda iki dürlü memleket, vatan tanımakdadır: (Dâr-ül-islâm) denilen islâm vatanı ve (Dâr-ül-harb) denilen kâfir vatanı. Dâr-ül-islâmda, müslimânlar ve cizye vermeği kabûl eden kâfirler yaşar. Bu kâfirlere, (Ehl-i zimmet) veyâ (Zimmî) denir. Bunlar, müslimânların hak ve hürriyyetlerine tam mâlik olarak, râhat ve huzûr içinde yaşarlar. Kendi ibâdetlerini serbestce yapar­lar. İslâmın adâletine, kanûnlarına uyarlar. (Dâr-ül-harb) denilen kâfir memleketlerine gelince, islâmiyyet bunların adâletine, em­niyyetine, râhatına, huzûruna hiç karışmaz. İslâmiyyet yalnız bun­ların îmân ederek hakîkaten müslimân olmalarını veyâ cizyeyi ka­bûl ederek hükmen müslimân sayılmalarını ister. Bu ikisinden bi­rine kavuşmaları için bunlara zulm eden diktatörlerle cihâd yapıl­masını müslimânlara emr eder. Güç kullanarak cihâd yapmak dev­let başkanının veyâ onun ta’yîn edeceği kumandanın emri ile olur. Herkesin kendi kendine kâfirlere saldırması, cihâd olmaz. Fitne çı­karmak olur. Şaşılacak şeydir ki, kendisi de Mâide sûresinin tefsî­rine başlarken, bu iki memleketi doğru olarak açıklamakda kendi görüşlerini saklamakdadır.

İmâm-ı Muhammedin (Siyer-i kebîr) kitâbının tercemesi, sek­senikinci sahîfesinde buyuruyor ki, (Cihâd emri yavaş yavaş geldi. İslâmiyyetin başlangıcında müşriklerle karşılaşmamak, onlardan uzak kalmak, onlara yumuşak davranmak emr olundu. Sonra, ikin­ci emr gelerek, kâfirlere yumuşak ve güzel sözlerle islâmiyyeti bil­dir! (Ehl-i kitâb) denilen yehûdîlerle hıristiyanlara yumuşak, güzel karşılık ver denildi. Üçüncü emr ile harb etmeğe yalnız izn verildi. Dördüncü emr ile kâfirler size eziyyet verince, onlarla harb ediniz, diyerek, karşı koymak farz oldu. Medînede islâm devleti teşekkül edince, beşinci olarak, dört aydan başka zemânlarda harb ediniz emri geldi. Altıncı olarak gelen âyet-i kerîmede devletin, ordunun kâfirlerle her zemân harb etmesi emr olundu. Böylece, cihâd et­mek, farz-ı kifâye oldu. Devlet cihâda hâzırlanmaz, cihâd etmezse, bütün müslimânlar Cehennem azâbı çeker. Devletin her zemân ci­hâda hâzırlanması lâzımdır. Böylece bütün millet azâbdan kurtu­lur. Sulh hâlinde ve arada anlaşma varsa, ansızın saldırılmaz. Önce, anlaşmanın bozulduğu haber verilir. Kâfirler Dâr-ül-islâma saldı­rınca, bu zâlimlere karşı, kadın, erkek, bütün müslimânların ordu­nun emrinde harb etmeleri farz-ı ayn olur).

Seyyid Kutb (Yoldaki İşâretler) kitâbında, cihâdı bizim bildir­diğimiz gibi, doğru olarak yazmış ise de, yukarıdaki düşüncelerini, orada da, tekrarlamakdan kendini alamamışdır. İslâmiyyeti, bir ki­tâbında başka dürlü, başka kitâbında ise başka dürlü anlatması münâfıklık alâmetidir. Komünistler de, başka memleketlerde baş­ka başka propaganda yapıyorlar. Kendilerini gizliyorlar. Yine (Ci­hân Sulhu) kitâbında:

(İslâmda huzûr ve barış, bütün insanlar arasında adâlet ve em­niyyeti gerçekleşdirmek ma’nâsına olan Allahın kelimesini (= irâ­desini) gerçekleşdirmekden ibâretdir) diyor.

İslâmiyyet, huzûru ve barışı, Dâr-ül-islâmda te’mîn eder. Bu­nun için de, Dâr-ül-islâmdaki müslimânların ve zimmîlerin, islâmın emrlerine ve yasaklarına uymaları yetişir. Çünki, huzûr ve barış, ancak Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına uymakla sağlanır. Bunlara uymıyanlar, yine islâmın gösterdiği cezâlarla doğru yola getirilir. Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin râhatları, huzûrları ve barış içinde yaşamaları için, müslimânlar harb etmez. Zâten harb ile kâ­firler huzûra ve barışa kavuşamaz. Kâfirlerin huzûra, barışa kavuş­maları, ancak müslimân olmaları veyâ cizyeyi kabûl etmeleri ile olabilir. Kur’ân-ı kerîme uyulan yerlerde huzûr, barış ve adâlet kendiliğinden hâsıl olur. Allahü teâlâ, zâten bunun için islâmiyyeti kullarına lutf etmiş, ihsân etmiş, göndermişdir. Muhammed aley­hisselâmın gönderilmesi, bütün insanlara rahmet olmuşdur. İşte müslimânlar, kâfirleri bu tek yoldan huzûra, barışa kavuşdurmak için cihâd eder. Yeryüzündeki bütün insanların müslimân olmakla şereflenmeleri için canlarını, mallarını fedâ ederler. Allahü teâlâ, bütün insanları müslimân olmaları için yaratdığını bildiriyor. Bü­tün insanlara, müslimân olmalarını emr ediyor. Kullarını bu se’âde­te kavuşdurmak için cihâd edenlere çok sevâb vereceğini söz veri­yor. Allahın kelimesini yaymak demek, (Kelime-i tevhîd)i yaymak demekdir. Cihâd demek, Kelime-i tevhîdi, ya’nî îmânı yaymak de­mekdir. İnsanlar arasında adâleti, huzûru, barışı ve emniyyeti ger­çekleşdirmek için, biricik çıkar yol, dünyânın her yerine Kelime-i tevhîdi yaymakdır. Dünyâ barışı, ancak böyle sağlanabilir. (Siyer-i kebîr) tercemesindeki hadîs-i şerîfde, (İnsanlar ile harb etmeğe emr olundum. Lâilâhe illallah kelimesini söyletinceye kadar, onlar­la döğüşürüm) buyuruldu. (Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Cihâd, bütün insanları, îmân etmeğe çağırmak, bu çağrıyı işitmelerine ve kabûl etmelerine mâni’ olan diktatörleri ile devletin harb etmesi­dir. Ferdlerin cihâdı ise, mal ile, fikr ile ve her lâzım olanı yapmak­la ve düâ etmekle islâm ordusuna yardım etmekdir. Cihâd etmek farz-ı kifâyedir. Düşman hücûm etdiği zemân, kadın, çocuk bütün milletin devlete yardım etmeleri farz-ı ayn olur. Devlet hazînesin­de para varsa, milletden, para, mal toplamak, tahrîmen mekrûh­dur. Devlet malı yetişmezse, milletden yardım istemesi câiz olur. Zor ile aldığı yardımları, sonra ödemesi lâzımdır.)

Cihâd yapabilmek için, müslimânların kâfirlerde bulunan harb vâsıtalarının hepsini yapmaları ve kullanabilmeleri ve sulh zemâ­nında buna hâzırlanmaları farz-ı kifâyedir. Yirminci asrın sonla­rında kâfirler her dürlü neşr ve propaganda yolu ile soğuk harb yapıyor. İslâmiyyete durmadan saldırıyorlar. Gençleri aldatmağa uğraşıyorlar. Müslimân devletleri bir yandan atom gücü, füzeler, jetler, elektronik âletler yapmalı, öte yandan da kâfirlerin soğuk harbine karşı koymalıdır. Kitâb, mecmû’a, gazete, radyo, televiz­yon ve filmler ile islâmiyyetin üstünlüğünü, fâidelerini, hem müs­limânlara, müslimân yavrularına öğretmeli, hem de bütün dünyâ­ya yaymalıdır. Bunu yapabilmek için, islâm bilgilerinin hem din, hem de fen kollarını iyi öğrenmelidir. Millet de devletin bu çalış­malarına yardım etmelidir. İslâm medreselerinde eskiden fen bil­gileri de okutuluyordu. İslâma hizmet etmek ve din düşmanlarının yalanlarını, iftirâlarını yüzlerine çarpabilmek istiyenlerin, bugün de, en az lise bilgilerini ve Ehl-i sünnetin temel bilgilerini iyi kav­ramaları lâzımdır. Bu ikisinden birinde eksiği olanların islâmiyye­te fâideleri değil, zararları dokunur. Yarım âlim insanın dînini alır sözü meşhûrdur. Bunları erkekler yapmalıdır. Erkekler çalışınca, kadınlara yapacak hiçbir ağır iş kalmaz. Devlet her köyde Kur’ân kursları açmalı, kız, oğlan her çocuğa Kur’ân ve ilm-i hâl öğretme­lidir. Bu vazîfeyi ihtiyârlar ve hanımlar yapmalıdır. Her müslimâ­nın, din bilgilerini öğretdikden sonra, oğlunu liseye ve üniversite­ye göndermesi lâzımdır. Müslimânlar çocuklarını okutmazsa, dev­let işleri, idâre ve kumanda makâmları, propaganda vâsıtaları, teş­rî’ ve icrâ organları kâfirlerin, mürtedlerin elinde kalır. Küfrü ya­yarlar. Müslimânlara işkence yaparlar. İslâmiyyete hizmet etmek için, erkeklerin üniversiteyi bitirmeleri ve dahâ da çalışmaları lâ­zımdır. İslâm ile küfr, hergün çarpışıyor. Birisi, elbette ötekini ye­necekdir. Bu ölüm kalım savaşına katılmıyan, bu korkunç savaş­dan haberi bile olmıyan ahmaklar, dünyâda da, âhıretde de cezâ, azâb göreceklerdir. İslâm düşmanları ile savaşan hükûmete elin­den geldiği kadar yardım edenler, cihâd, gazâ sevâbına kavuşacak­lardır. İslâm bilgilerinin yayılmasına mâni’ olan ve gazeteleri, rad­yoları ve televizyonları ile islâm dînine saldıran, milletlerini sömü­rerek, bütün gelirlerini kendi zevk ve eğlenceleri için insanları kö­le yapmak için kullanan azgın, zâlim kâfirlere karşı cihâd yaparak, ma’sûm insanları bunların pençelerinden kurtarmamız ve se’âdete kavuşdurmamız emr olundu. Bu emr, bu ibâdet, devlete, cihâd or­dusuna yardım etmekle olur. Devletden iznsiz yapılırsa, cihâd de­ğil, fitne çıkarmak ve anarşi olur. Allahü teâlâ çalışana yardım eder. Boş oturanı sevmez ve yardım etmez.

Müslimân ismini taşıyanların yetmişüç fırka olacağı, hadîs-i şe­rîfde bildirildi. Bu hadîs-i şerîf, (Berîka) ve (Hadîka) kitâblarında açıklanmakda ve (Buhârî) ve (Müslim) kitâblarında bulunduğu bildirilmekdedir. Îmânları başka başka olan bu fırkalar birbirleri ile birleşemez. Önce, inançlarının birleşdirilmesi lâzımdır. Müsli­mânların çeşidli fırkalarını birleşdirelim diyenler, hak üzerinde birleşmelerini istemelidirler. Çünki, bunların içinde yalnız (Ehl-i sünnet) âlimlerinin bildirdikleri doğrudur. Geri kalan yetmişiki fır­kanın, bozuk îmânlarından dolayı Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîflerde bildirilmişdir. Müslimânların hak üzerinde birleşebilme­leri için, hepsinin Ehl-i sünnet i’tikâdında, aynı inançda olmaları lâzımdır. Bunun için de, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiklerini yazan, kitâb, mecmû’a ve ga­zeteleri okumalı, bunları tanıdıklara göndermelidir. Bu bilgilerin yayılmasına çok çalışmalıdır. Mektebe giden çocuğunu her akşam kontrol etmeli, ahlâkını bozan, dînini ve îmânını çalmağa çalışan soysuz öğretmeni varsa, bunu meârif vekâletine bildirmeli, çocuğu vicdanlı, şerefli, ilm ve Hak adamı öğretmenleri bulunan okula nakl etmelidir. Evlâdının sonsuz felâkete sürüklenmesini önleme­li, din düşmanlarının tuzaklarına düşmemesi için çok uyanık olma­lıdır. Çocuklarını, Kur’ân-ı kerîm hocasına göndermelidir. Onların körpe dimağlarının, temiz rûhlarının, Kur’ân-ı kerîmin nûru ile ay­dınlanmasına çalışmalıdır. Çocuklar ancak böylece müslimân yeti­şebilir. Bir memleket, çocukların müslimân yetişmesi ile müslimân kalabilir. Bu yazılanlar fikrle olan cihâddır. Bu cihâd da, savaşla olan cihâd gibi farzdır.

51 — Seyyid Kutb (Cihan Sulhu ve İslam) kitâbında diyor ki: (Zekât, her sene esâs servetden yüzde iki buçuk mikdârında tahsîl edilir. Bu vergiyi her vergiyi tahsîl etdiği gibi, ancak devlet tahsîl eder. Sarf edilmesi ile vazîfeli olan da, devletdir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydâna gelen bir mu’âmele değildir. İşte zekât bir vergidir. Bunu devlet tahsîl eder ve belirli yerlere sarf eder. Zekât, elden ele geçen ferdî bir ihsân ve sadaka değildir.

Eğer bugün, ba’zı kimseler, mallarının zekâtını bizzat kendi el­leri ile ayırıp yine kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, islâmın farz kıl­dığı bir şekl ve nizâm değildir) diyor.

Seyyid Kutb, zekât üzerinde de, İbni Teymiyyenin sözlerini tekrar etmekden kendini kurtaramamış, burada da, Ehl-i sünnet âlimlerinden ayrılmışdır. Mevdûdî ile Hamîdullah da, böyle yazı­yorlar. Ehl-i sünnetin dört mezhebi, sözbirliği ile bildiriyor ki, (Zekât) demek, (Bir müslimânın tam mülkü olan Zekât malı)nın ya’nî halâl yoldan mâlik olduğu, elindeki zekât malının belli bir kısmını, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen sekiz sınıf müslimândan yedi­sine temlîk, teslîm etmesi, vermesi demekdir. Hanefî mezhebinde, bunlardan yalnız birine de verilebilir. Bu yedi kimse, fakîr, miskin, âmil, ya’nî hayvan zekâtını ve uşr denilen toprak mahsûlleri zekâ­tını toplayan kimse, hac ve gazâda olan kimse, evinden ve malın­dan uzak kalmış olan ve borclu olan kimse ve âzâd olacak köledir. Sekizinci sınıf, (Müellefe-i kulûb) denilen kimseler olup, kalbleri­ne îmân yerleşdirilmesi istenilen veyâ kötülükleri önlenmek isteni­len ba’zı kâfirler ve yeni îmân etmiş olan ba’zı za’îf müslimânlar idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunların üçüne de ze­kât verirdi. Fekat, hazret-i Ebû Bekr zemânında, Beyt-ül-mâl emî­ni olan hazret-i Ömer, İbni Âbidînde yazılı âyet-i kerîmeyi ve (Kü­tüb-i sitte)nin hepsinde bulunduğunu haber verdiği, Mu’âz hadîsi­ni okuyarak, Müellefe-i kulûb olanlara zekât verilmesini Resûlul­lah nesh eylemişdir dedi. Halîfe ve Eshâb-ı kirâmın hepsi, bunu kabûl ederek, nesh edilmiş olduğuna ve artık bunlara zekât veril­memesi için icmâ’ hâsıl oldu. (Nesh), Resûlullah hayâtda iken olur. (İcmâ’) ise, vefâtından sonra olur. Bu inceliği anlamıyanlar, bunu hazret-i Ömerin nesh etdiğini sanıyorlar. Eshâb-ı kirâma ve fıkh âlimlerine dil uzatıyorlar. (Bedâyı’) ve diğer kitâblarda bildirildiği gibi, islâmiyyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için, on­lara mal, para her zemân ödenir. Fekat bu Beyt-ül-mâlın zekât bö­lümünden değil, başka bölümünden ödenir. Görülüyor ki, Müelle­fe-i kulûb denilen kimselere ödeme yapılması yasak edilmemiş, onlara zekât verilmesi yasak edilmişdir.

Dört dürlü (Zekât malı) vardır: Altın ve gümüş, ticâret eşyâsı, dört ayaklı kasab hayvanları, toprak mahsûlleri. Toprakda yetişen maddelerin zekâtına (Uşr) denir. (Mecma’ul-enhür)de ve (İbni Âbidîn)de buyuruyor ki, (Zenginlerden her çeşid zekâtı devlet topluyordu. Halîfe Osmân “radıyallahü anh” (Altın ile gümüş ve ticâret eşyâsı) zekâtlarının verilmesini sâhiblerine bırakdı. Zekât toplayan me’mûrların millete zulm etmemeleri ve kul borcu olanın malından zekât almamaları için böyle yapdı. Borcluları da hapse girmekden kurtardı. Eshâb-ı kirâmın hepsi böyle yaparak, icmâ’ hâsıl oldu. Bu malların zekâtını sâhibi verince, hükûmet istiyemez. İsterse, icmâ’a karşı gelmiş olur). Mal sâhibi, zekâtını kendi vere­mez demek, hazret-i Osmân zemânındaki Eshâb-ı kirâmın sözbir­liğini hiçe saymak olur. (Ehl-i sünnet) âlimleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlamış, kendi görüşlerine, anladıklarına uymayıp, Eshâb-ı kirâmın icmâ’ına uymuşlardır.

(Ehl-i sünnet) âlimleri bildiriyor ki, (Zenginin, zekâtını fakîrin eline vermesi lâzımdır. Zengin olan bir kimse velîsi olduğu yetimi zekât niyyeti ile doyurursa, zekât vermiş olmaz. Yemeği çocuğa vermeli, çocuk kendi malını yimelidir. Zengin, altını masa üstüne koysa, bir fakîr de gelip, masadan alsa, kabûl olmaz. Fakîr veyâ vekîli alırken, zenginin görmesi lâzımdır. Zekât niyyeti ile fakîri evinde parasız oturtsa, kirâ almasa, kabûl olmaz. Çünki, fakîre mal vermesi lâzımdır.

Dört çeşid zekât malından, zekât hayvanlarının ve toprak mah­sûllerinin zekâtlarını ve şehre dışardan gelen ticâret eşyâsının ze­kâtını, hükûmet alır. Fekat, hükûmet de aldığını yalnız müslimân fakîrlere dağıtır. Ya’nî hükûmet, fakîrlerin vekîli olarak almakda­dır.

Zekât parası ile câmi’, köprü, çeşme, yol, baraj, hac, cihâd gibi hayr işlerinin ve âmme hizmetlerinin hiçbiri yapılmaz. Her çeşid zekâtı, yedi kimseden birine veyâ vekîline teslîm etmek lâzımdır. Devlet topladığı zekâtı başka işlerde kullanamaz. Yedi sınıfdan bir kimseye verir. Zenginin, zekâtını, fakîr olan akrabâya, sâlihlere, ilm öğrenen fakîrlere vermesi dahâ sevâbdır.) Hadîs-i şerîfde, (Ey ümmetim! Beni Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya ye­mîn ederim ki, fakîr akrabâsı varken, başkalarına verilen zekâtı, Allahü teâlâ kabûl etmez) buyuruldu. Ya’nî sevâbı olmaz. Müşeb­bihe gibi kâfir olan bid’at sâhiblerine (Mülhid) denir. Mülhidlere zekât verilmez.

Devleti devirip yok etmeğe ihtilâl denir. Meşrû’ devletin emr­lerine uymıyan müslimânlara âsî, bâgî denir. (İbni Âbidîn)de di­yor ki, (Bâgîlerin veyâ zâlim hükûmetlerin baskısı altında veyâ Dâr-ül-harbde bulunan müslimân, hayvan zekâtını ve uşru onlara vermeyip, fakîrlere kendisi dağıtmış ise veyâ verdiğinin, onlar ta­rafından yedi belli kimseden birine verilmiş olduğunu biliyor ise, bu zekâtları ve uşru meşrû’ hükûmet tekrar alamaz. Fekat altın ile gümüşün ve ticâret eşyâsının zekâtını almış iseler, zenginin bunla­rı tekrâr fakîrlere vermesi lâzım olur. Ba’zı kitâblar, bâgîlerin ve zâlimlerin, eğer müslimân iseler, her zekâtı almaları ve başka yer­lere de sarf etmeleri câiz olur demişlerdir. Bunları, fakîr saymışlar­dır). Buradan da, zekâtın fakîrlere verilmesi lâzım olduğu anlaşıl­makdadır.

Türkçe ilmihâl kitâblarının en kıymetlilerinden olan (Dürri yektâ) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, (Dört çeşid ze­kât mallarından ikisine, ya’nî altın ile gümüşe ve ticâret eşyâsına, (Emvâl-i bâtına) gizli mallar denir. Bir kimsenin gizli mallarını araşdırmak ve zekâtlarını istemek câiz değildir. Böyle malların mikdârını hesâb etmek ve zekâtını vermek işi, bunların sâhibleri­ne bırakılmışdır. Sâhibi, zekâtını dilediği fakîre vermekde serbest­dir. Zekât hayvanlarına ve toprakdan yetişen maddelere (Emvâl-i zâhire) denir. Emvâl-i zâhirenin mikdârını anlamak ve fakîrlere dağıtmak, bunların sâhiblerine bırakılmamışdır. Bu işleri müsli­mânların imâmı tarafından gönderilen me’mûr yapar. Bu me’mû­ra (Âmil) denir.)

Mal demek, insanlara, lâzım olan ve kullanmak için saklanabi­len şey demekdir. Birkaç buğday dânesi, bir kaşık toprak, bir içim su, mal değildirler. Çünki, insanların hepsi veyâ birkaçı, bunları saklamaz.

Kâğıd paralar, üzerinde yazılı kıymet ile kullanılmazsa, kendile­ri kıymetsiz olur. Çünki para olarak kullanılması yasak edilen, çar­şıda, pazarda geçmiyen bu kâğıd parçaları bir işe yaramaz ve kullan­mak için saklanılmaz. (İbni Âbidîn) “rahmetullahi teâlâ aleyh”, sarf ya’nî sarraflık satışını anlatırken, (Fülûs ya’nî bakır paralar, geçer akçe ise, üzerindeki değere göre para olur. Üzerindeki değeri kaldı­rılırsa, kıymetsiz mal olur) diyor. Kâğıd liralar da böyledir. Onüçün­cü sahîfesinde diyor ki, (Ödenecek senedlerin iki ma’nâsı vardır: Üzerinde yazılı olan değeri ve kâğıdın kendi değeri. Üzerindeki de­ğer (Deyn) olan, ya’nî insanın kendinde bulunmıyan malını göster­mekdedir. Kâğıdın kendi değeri ise pek azdır.) Hükûmetden alına­cak aylıkların senedleri, çekleri üzerinde yazılı değerlerin, deyn olan malı gösterdiği, İbni Âbidînin ondördüncü sahîfesi başında ya­zılıdır. Kâğıd liraların üzerindeki değerler de böyledir.

İnsanın tam mülkü olan, ya’nî tesarrufu, istifâdesi câiz ve müm­kin olan malın zekâtı verilir. İnsanın tam mülkü değilse, zekâtı ve­rilmez. Zekât malı insanın kendinde bulunuyorsa, (Ayn) denir. Başkasında bulunuyorsa (Deyn) denir. Alışverişde, malın ayn ve deyn olması başkadır. (Mebi’) ya’nî satın alınan mal, akd ya’nî söz­leşme yapılınca müşterinin mülkü olur ise de teslîm alınmadan ön­ce, kullanılması câiz değildir. Bunun için teslîm almadan önce tam mülkü değildir. Teslîm almadan, zekât hesâbına katılmaz. Satılan bir malın (Semen)i, ya’nî karşılığı, teslîm alınmadan önce, alışve­rişde ayn ise, ya’nî satış peşin ise, herkese verilebilir. Semen söz kesilirken deyn ise, ya’nî satış veresiye ise yalnız borcluya, ya’nî sa­tıcıya verilebilir. Bunun için semen, teslîm alınmadan önce de ze­kât hesâbına katılır.

İster ayn olsun, ister deyn olsun, tam mülk olan (Emvâl-i bâtı­na), nisâb mikdârı oldukdan bir sene sonra, elde bulunanın kırkda birini ayırıp, zekât olarak vermek farz olur. Bunların zekâtlarının beş şeklde verilebileceği, (Dürr-ül-muhtâr) kitâbında şöyle yazılı­dır:

1 — Deyn olan mal, fakîrde ise, hepsi veyâ bir kısmı, bu fakîre bağışlanırsa, bağışlanan malın zekâtı da deyn olarak verilmiş olur.

Zengindeki mal, zengine bağışlanırsa, bunun zekâtını, ayrıca fakî­re ayn olarak vermek lâzımdır.

2 — Ayn olan malın zekâtını, ayn olarak vermek lâzımdır. Ya’nî hâzır olan malın zekâtını vermek için kendinde olan bu ma­lın kırkda birini ayırıp fakîre verir.

3 — Deyn olan malın zekâtı deyn olarak verilemez. Ayn olarak vermek lâzımdır. Ya’nî başkasında bulunan malının zekâtını, hâzır olan malından vermek lâzımdır. Hâzır malı yoksa, başkasındaki ma­lından zekât mikdârını isteyip teslîm alıp, sonra bunu fakîre verir.

4 — Ayn olan malın zekâtını deyn olarak vermek câiz değildir. Ya’nî hâzır bulunan malın zekâtı olarak, fakîrdeki alacağını bu fa­kîre bağışlamak câiz değildir. Fekat, yanındaki malın zekâtı olarak, başka birisindeki alacağını alması için fakîre emr etmesi câiz olur. Çünki fakîr, o kimsedeki malı, altını eline alınca, ayn olur. Ayn olan malın zekâtı, ayn olarak verilmiş olur. Fakîrde deyn olan ma­lın zekâtı, o deyn maldan verilemez. Çünki, geri kalanı fakîrden al­dığı zemân, ayn olur. Aynın zekâtı, deyn olarak verilmiş olur. Bu ise câiz değildir.

5 — Fakîrden alacağı olan deynin bir kısmını bu fakîre bağışlar­sa, bu kısmın zekâtı da verilmiş olur. Geri kalan kısmın zekâtını, ayn olarak ayrıca vermek lâzım olur. Bağışlamış olduğunu, bu ze­kât yerine sayamaz. Çünki, geri kalanı teslîm alınca, ayn olur. Ay­nın zekâtı, deyn olarak verilmiş olur. Bu ise câiz değildir.

Fıkh bilgilerini dört mezhebe göre ayrı ayrı bildiren (Kitâb-ül­fıkh alel-mezâhib-il erbe’a) kitâbını hâzırlıyan hey’etin reîsi Ab­dürrahmân Cezîrî “rahmetullahi teâlâ aleyh” [1365 [m. 1946] da Mısrda vefât etdi.] diyor ki, (Kâğıd paraların zekâtını vermek üç mezhebde de lâzımdır. Hanbelî mezhebinde ise, karşılıkları olan altın veyâ gümüş ele geçince zekâtları verilir).

Kâğıd liraların kendi değerlerinin değil, üzerlerinde yazılı de­ğerlerin zekâtı verilmekdedir. Çünki, kendi değerleri pek az olup nisâba erişemez. Üzerlerindeki değerlerin de, deyn olan malı gös­termekde olduğu yukarıda bildirilmişdir. Deynin zekâtı, deyn ola­rak verilemiyeceği için kâğıd liraların zekâtı, kâğıd lira olarak ve­rilemez. Ayn olarak vermek, ya’nî deyn olan malı teslîm alıp da, fakîre vermek lâzımdır. Bundan başka, her dürlü borc, önce zekât malından ödenir. (Zekât malı) ya’nî altın ve gümüş ve ticâret ma­lı varken, başka mal, meselâ evde kullanılan halı, inci gibi zekâtı verilmiyen malı vererek borc ödemek câiz değildir. Kâğıd liraların zekâtı da, fakîre olan borcudur. Bu borcu, zekât malından öde­mek lâzımdır. Tüccâr olmayıp yalnız kâğıd parası ile zengin olanın zekât malı altındır. Çünki kâğıd liralar, altın karşılığıdır. Gümüş karşılığı değildir. (Dürr-ül-muhtar)da ve (İbni Âbidîn)de, sekizin­ci sahîfe başında diyor ki, (Bir kimsede altın, gümüş ve ticâret eş­yâsı ve zekât hayvanları gibi çeşidli zekât malları varsa, borcunu önce altın ve gümüşden ödemesi lâzım olur). Tüccâr olmıyan kim­senin satın alacağı mal, ticâret eşyâsı olmaz. Bu kimsenin herhan­gi birşeyi satın alıp, bunu zekât olarak fakîre vermesi câiz olmaz. Çünki, ticâret eşyâsı olmıyan mal, zekât olarak verilemez. Altın alıp vermesi lâzım olur.

Ticâret eşyâsının zekâtını vermek için, alış fiyâtı, altın veyâ gü­müş para üzerinden nisâb mikdârı ise, eşyânın kendisinin veyâ kıy­metinin kırkda biri verilir. Şernblâlî, (Dürer) hâşiyesinde diyor ki, (Fülus denilen metal paralar geçer akça iseler veyâ ticâret malı ise­ler, bunların kıymetlerinden zekât vermek vâcib olur.) (Hidâye) kitâbındaki hadîs-i şerîfde, (Kıymet hesâb edilip, ikiyüz dirhem için, beş dirhem gümüş verilir) buyuruldu. Görülüyor ki, fülûs ve­yâ kâğıd paraların zekâtı olarak kendileri değil, kıymetleri kadar altın verilir. Tüccâr olmıyanlar, kâğıd paralarının zekâtını yalnız altın olarak vermelidir. Zekâtı kâğıd para olarak vermek câiz de­ğildir. Tüccârlar ise, kâğıd paralarının zekâtını, altın olarak da, ti­câret yapdıkları maldan da verebilirler. Fekat, başka maldan vere­mezler. Dahâ çok bilgi almak için, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbına bakınız!

DİKKAT: Bir kimse çıkıp da, (Zekâtı altın olarak vermek, es­ki zemânda imiş. Şimdi, altın kullanılmıyor. Her yerde kâğıd para kullanılıyor. Şimdi, zekâtı altın olarak vermek lâzım demek, müs­limânlara güçlük çıkarmakdır. Allahü teâlâ, güçlük çıkarmayınız! Kolaylık gösteriniz buyuruyor. Kâğıd para kullanmak, umûm-i belvâ olmuşdur. Âlimler, umûm-i belvâ olan şeye izn vermişdir. Bunun için, bugün zekât, kâğıd para ile niçin verilmesinmiş?) der­se, bu söz doğru değildir, hem yanlışdır, hem de islâm âlimlerine if­tirâdır. Çünki:

Dinde güçlük göstermeyiniz demek, kolayınıza geleni yapınız demek değildir. İslâmiyyetin izn verdiği, câiz olan kolaylığı yapabi­lirsiniz demekdir. Meselâ, hasta olduğu için veyâ çok soğuk oldu­ğu için ayakları yıkamak güç olunca, mest üzerine mesh edilir. Çünki, islâmiyyet buna izn vermişdir. Fekat kolaylık olsun diye ayakları yıkamadan mest giyilmez. Çünki islâmiyyet bu kolaylığa izn vermemişdir. Hasta olan kimse, başkasının yardımı ile yıkar. Soğuk ise, suyu ısıtıp da yıkar. Mestlerini bundan sonra giyer. İslâ­miyyet, bu kolaylığa da izn vermişdir. Din âlimlerinin sözlerine ehemmiyyet vermeyip de, fıkh kitâblarının gösterdiği kolaylıkların dışına çıkmak câiz değildir. İslâmiyyeti, kendi aklına, kendi görü­şüne göre çevirmek isteyenlere (Dinde reformcu) veyâ (Zındık) denir. Şimdi Mısrda ve Hicâzda böyle zındıklar çoğaldı. İslâmiyye­ti istedikleri tarafa çekip çeviriyorlar. Bu zındıklara, bu sapıklara, asrımızın derin âlimi, müctehid, müceddid ve şehîd gibi parlak ism­ler takarak ve zehrli kitâblarını terceme ederek satan, böylece mil­letin dînini, îmânını yıkarak, para kazanan din tüccarları da mem­leketimizde çoğalmakdadır.

Âlimlerimizin, umûm-i belvâ olan, ya’nî, her yere yayılan ve sa­kınılması güç olan şeylere izn vermesi de böyledir. Ya’nî, kitâbları karışdırarak, çeşidli ictihâdlar arasında, çok za’îf olsa bile, en kola­yını arayıp bulmuşlar ve millete bildirmişlerdir. Umûm-i belvâ olunca, müctehidlerin en za’îf sözleri ile fetvâ vermek câiz olur. Fe­kat, hiç bir âlim, hiçbir zemânda hiçbir müctehidin câiz demediği bir şeye câiz dememişdir ve diyemez. Dinde reformcular, ya’nî mezhebsizler ise, akllarına gelen herşeyi yazarlar. Bunlara uyanla­rın ibâdetleri de, dinleri de bozulur.

Zekâtı altın olarak vermek, çok kolaydır. Hiç de güç değildir. Sarrafa gitmeğe, altın satın almağa lüzûm da yokdur. Zekâtını fa­kîrlere kâğıd para olarak dağıtmakda ısrâr eden bir zengin, (Eş­bâh) ve (Redd-ül-muhtâr) kitâblarının sâhiblerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ”, fakîrdeki alacağını, ona zekât olarak bırakmak is­tiyen bir zengin için bildirdikleri gibi yapar: Dağıtmak istediği ni­sâbdan az kâğıd paranın değerinde altını zevcesinden veyâ başka­sından ödünç alır. Sâlih bir fakîre (Birkaç tanıdığıma ve sana zekât vereceğim. Dînimiz zekâtın altın olarak verilmesini emr ediyor. Altınları kâğıd paraya çevirmekde size kolaylık olmak için senin zekâtını almak ve dilediği kimseye hediyye etmek üzere şunu vekîl yapmanı istiyorum. Böylece benim islâmiyyete uymamı sağlamış olacaksın. Bunun için de, ayrıca sevâb kazanacaksın!) der. Zengi­nin güvendiği bir kimse vekîl yapılır. Altınları fakîrin yanında ol­mıyarak, bu vekîle zekât niyyeti ile verir. Fakîrin bu vekîli, altınla­rı teslîm alıp, birkaç dakîka sonra bu altınları zengine hediyye eder. Zengin de kâğıd paralarını o fakîre ve başka fakîrlere, Kur’ân-ı kerîm kurslarına ve dîne hizmet eden müslimânlara dağı­tır. Câiz olmayan kimselere ve nemâz kılmıyanlara verirse, zekât vermemek azâbından kurtulursa da sevâblarına kavuşamaz. Altın­ları ödünç almış olduğu kimseye geri verir. Dahâ çok zekât verme­si îcâb ediyorsa, bu işi tekrâr eder.

Îmânı kuvvetli olana, ibâdetler güç gelmez. Kolay ve tatlı gelir.