18.Madde52-57


52 — Yine (Cihân Sulhu) kitâbında Seyyid Kutb diyor ki: (Ba’zı kimseler, din nâmına şöyle derler: Zekâtı verilmiş olan mal [herhangi bir mal veyâ para], birikdirilmiş mal sayılmazlar. Çünki malın hakkı zekâtdır. Zekâtı verdikden sonra malın tedâvülden çe­kilmesinde [Ya’nî hiçbir yerde kullanmamakda] bir suç yokdur derler. Bu, doğru değildir. Şahsî mülkiyyetin sâhibi, malı tedâvül­den çekip saklayamaz. Beyt-ül-mâlın ihtiyâcını kapatmak için, devlet ona el koyabilir. Fazlasını alıp fakîrlere taksim edebilir) di­yor.

Bu sözü de, bir bilgi, bir anlayışın ifâdesi değil, kendi görüşü ve düşüncesidir. İslâmiyyeti, kendi görüşüne, siyâsî düşüncesine uy­durmak istemekdedir. Mevdûdînin de övmek zorunda kaldığı imâm-ı Rabbânî hazretleri, (Mektûbât) kitâbının birinci cild, yüz­altmışbeşinci mektûbunda buyuruyor ki:

(Ebedî se’âdete kavuşmak istiyen, Muhammed aleyhisselâma uymalıdır. Ona uymakla şereflenmek için, dünyâyı büsbütün bı­rakmak lâzım değildir. Farz olan zekât verilince dünyâ terk edilmiş sayılır. Mal zarardan kurtulur. Çünki, zekâtı verilen mal zarardan kurtulur. Dünyâ malını zarardan kurtarmanın ilâcı, bunun zekâtı­nı vermekdir. Malın hepsini vermek dahâ iyi ise de, zekâtını ayırıp vermek de, hepsini vermek gibi olur).

Zekâtı verilmiş olan mal, ne kadar zemân saklanırsa saklansın, sâhibine zarar vermez. Zekâtı verilmiş olan malı tedâvülden çek­mek suç olmaz. Devlet bu mala el korsa, zulm etmiş olur. Suç ol­maz demek, âhıretde bunun için, süâle çekilmez ve azâb olunmaz demekdir. Fekat, bu mal ile hayrlı işler yapmanın, ticâretde ve san’atda kullanmanın, islâmiyyete ve müslimânlara yardım etme­nin sevâblarına kavuşulamaz. Âhıretdeki yüksek derecelere erişi­lemez. Büyük âlim Abdülganî Nablüsî hazretleri (Hadîka) kitâ­bında diyor ki, (Zekât, malı zarardan korur.) Resûlullah “sallalla­hü aleyhi ve sellem” (Zekâtını vermekle mallarınızı zarardan ko­ruyunuz) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, Münâvîde de senedi ile yazılı­dır. (Altınlarını, gümüşlerini saklayıp Allah yolunda dağıtmıyan­lara çok acı azâb vardır) meâlindeki âyet gelince, Resûlullah “sal­lallahü aleyhi ve sellem” (Zekât müslimânların mallarını temizle­mek için emr olundu. Zekâtı verilen mal kenz olmaz. Ya’nî sakla­nan mal sayılmaz) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde, (Zekâtı verilmiyen mal için kıyâmetde çok acı azâb vardır) buyuruldu. Seyyid Kutb, bu hadîs-i şerîflere inanmıyormuş gibi davranıyor. Taberânînin bildirdiği ve Münâvîde yazılı hadîs-i şerîfde, (Zekâtı verilen mal kenz değildir) buyuruldu. Resûlullah, zekâtı verilen mal birikdiril­miş mal sayılmaz diyor. Seyyid Kutb da, bu söz doğru değildir di­yor. Seyyid Kutbun nasıl bir adam olduğu, bu sözünden de anlaşıl­makdadır.

53 — Seyyid Kutb, yine (Cihân Sulhu) kitâbında: (Devlet yal­nız vergi yolu ile değil, şahsî mülkiyyetden ihtiyâcın gerekdirdiği mikdârı karşılıksız ve iâde etmemek üzere alır. Toplumun umûmî ihtiyâclarına harcar) diyor.

Allahü teâlânın emrlerini, kanûn şekline koymuş olan Cevdet pâşa, (Mecelle)nin doksanbeşinci maddesinde diyor ki, (Başkası­nın mülkünü kullanmak için emr olunamaz). Meselâ, filânın şu malını, falanca kimseye ver diye birisine emr olunamaz. Doksanal­tıncı maddesinde ve (Dürr-ül-muhtâr)da, (Bir kimsenin mülkü onun izni olmaksızın kullanılamaz) denilmekdedir. Mülk, insanın mâlik olduğu şeydir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Bir mü’minin malı, onun gönlü rızâsı olmadan alınırsa halâl olmaz) bu­yurdu. Bu hadîs-i şerîf imâm-ı Münâvînin (Künûzüddekâık) kitâ­bında ve imâm-ı Ahmedin (Müsned)inde ve Ebû Dâvüdda yazılı­dır. Buradan da anlaşılıyor ki, devlet milletden meşrû’ olmıyan ve meşrû’ mikdârı aşan birşey alamaz. Meşrû’ olmıyan vergileri de millete yüklemez. Alırsa, gasb etmiş, zulm etmiş olur. Gönül rızâ­sı olmadan, zorla aldığı bu malları sâhiblerine geri vermesi lâzım olur. Devletin millet malına el koyması, gasb etmesi, sosyalist memleketlerde olur. İslâmiyyetde sosyalist devlet olamaz. Hâcı Reşîd pâşa “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Mecellenin doksansekizin­ci maddesini açıklarken (İştirâk-i emvâl) ya’nî komünistlik, islâ­miyyetde aslâ câiz olmadığını bildirmekdedir. İslâmiyyetde kapita­list bir ekonomi sistemi de yokdur. Milleti kemiren bu iki zulm ocağını, zekât farîzası, kökünden temizlemekdedir. İslâmiyyetde sosyal adâlet vardır. Herkes çalışmasının, alın terinin karşılığına kavuşur. Kimsenin, başkasının malında gözü olmaz. Devlet de, milleti sömürmez. Devlet hazînesi olan (Beyt-ül-mâl)ın parasını da kendi keyflerinde kullanamazlar.

İslâmiyyetin emr etdiği vazîfeleri ve millete lâzım olan hizmet­leri devlet yapar. Bunların parasını (Beyt-ül-mâl) denilen devlet hazînesinden öder. Milletden zorla alması câiz olmaz. İslâm dev­letinin büdcesi, Beyt-ül-mâldır. Devletin gelirleri, Beyt-ül-mâlın gelirleridir. Devlet, Beyt-ül-mâlın kaynaklarını kurutmamalı ve is­râf etmemeli, gayr-i meşrû’ yerlere harc etmemelidir. Cihâd için ve hizmetler için, Beyt-ül-mâlın gelirleri yetişmezse, adâlet üzere milletden ödünç istemesi câiz olur. Fekat, sonra bunları ödemesi veyâ vermiş olanların bağışlamaları lâzımdır. Beyt-ül-mâlın kay­naklarını işletmezse ve Beyt-ül-mâlı gayr-i meşrû yerlere harc ederse, zulm etmiş olur. (Dürr-ül-muhtâr) sâhibi “rahmetullahi te­âlâ aleyh” beşinci cildde, bu konuda geniş bilgi vermekdedir. Dev­let, Beyt-ül-mâlın gelirlerini sağlar ve kullanırsa, bütün işlerini yapmağa yetişir. Milletden yardım istemek zorunda kalmaz.

Hâcı Reşîd pâşa “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Mecellenin otuzü­çüncü maddesini açıklarken diyor ki, kimsenin mülküne dokunma­ğa islâmiyyet izn vermemişdir. Zarûret hâlinde olan, ya’nî bunalan kimse bile, başkasının hakkına dokunamaz. Aç kalan kimsenin, başkasının ekmeğini, izni olmaksızın yimesine izn verilmiş ise de, sonra kıymetini ödemesi lâzım olur. Onun aç olması, ölüm tehlüke­sinde bulunması, bir kimsenin kendi mülkündeki hakkının yok ol­masına sebeb olamaz. Zarûret hâlinde bile başkasından alınan ma­lın ödenmesi lâzım olur. Zarûretlerin, yasak olan şeylerin yapılma­sına sebeb olmaları, kimsenin hakkının gitmesine sebeb olamaz.

(Müslimânların iyi gördüğü şeyi, Allahü teâlâ da iyi kabûl eder) hadîs-i şerîfindeki müslimân, derin âlim, ya’nî müctehid olan müs­limân demek olduğu, (Berîka)da yazılıdır. Bu âlimlerin “rahmetul­lahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiklerine uygun olmıyan şeyler, hiçbir zemân kabûl edilmez.

Ellisekizinci maddenin şerhinde diyor ki, hükûmetin emri ile birinin mülkü, kıymeti ile satın alınıp, yola katılabilir. Fekat, değe­ri ödenmedikçe, elinden zorla alınamaz. Hükûmet emr edince, zorla satın alınır. Fekat, parası verilmeden alınamaz.

Komünistlik yeni birşey değildir. (Burhân-ı kâtı’) lügat kitâbı­nın sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” Zerdüştün mîlâddan yedi asr evvel kurduğu ve Sâsânîler devrinde (Mejdek) adındaki birinin neşr etdiği (Mecûsî) ya’nî ateşe tapma dînini anlatırken diyor ki, Mejdek, acem şâhı Kubad zemânında idi. Buna göre:

(Ateşe tapılacakdır. Herşey, herkesin malıdır. Zevceleri değiş­dirmek halâldir. Herkesin malları ve yaşayışları eşitdir. Herkes birlikdedir. Şahsî tasarruf yokdur. Bütün insanlar müsâvî ve her­şeyde ortakdırlar. Biri, birinin zevcelerini isterse ona vermesi lâ­zımdır. Zenginler, malları fakîrlere vermeli, onların ihtiyâclarını gidermelidir) derdi. Bu din, tenbellerin, serserilerin ve hele kadı­na düşkün olan aşağı kimselerin işine geldiğinden çabuk yayıldı. Kubad şâh da, böyle zevkine düşkün biri idi. Bu da komünizmi kabûl etdi. Oğlu Nûşirvân, hükûmeti ele alınca, Mejdek alçağını, seksenbin adamı ile birlikde kılınçdan geçirerek komünizm belâsı­nı ortadan kaldırdı. Nûşirvân şâhın adâleti hadîs-i şerîfde övülmek­dedir. 1917 de Rusyada komünist ihtilâlini hâzırlıyarak binlerle va­tandaşın birbirini öldürmesine ve koca bir milletin küçük bir azılı azınlık elinde köle olmasına sebeb olanların, Nûşirvân şâhın yok etdiği ahmakların yolunda oldukları anlaşılmakdadır.

İslâm devletinin vazîfesi, milletin mallarını, canlarını ve ırzları­nı korumakdır. Mazlûmların haklarını zâlimlerden almakdır. Mil­letin mâlına, cânına, nâmûsuna [ya’nî karısına] dokunmağa, devle­tin hiçbir zemân hakkı yokdur.

54 — Yine (Cihân Sulhu) kitâbında: (Yağma, soygunculuk, gasb, hırsızlık, rüşvet, hîle ve fâiz, ihtikâr ve bunlara vesîle olan yollardan şahsî mülkiyyet meydâna gelmez. Devlet istediği zemân bunu temâmen veyâ kısmen hazîneye alabilir. Târîhi örnekler, bu hakkın temâmen devlete verildiğini göstermekdedir) diyor.

Bu sözü de pek yanlışdır. Evet bu haksız kazançlar halâl olmaz. Devletin bunları geri alması lâzımdır. Hem de, istediği zemân de­ğil, hemen alması lâzımdır. Fekat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sâhiblerine ulaşdırması lâzımdır. Devletin vazîfesi, âcizin hakkını zâlimden alıp, ona yardımcı olmakdır. Bunları mazlûma ulaşdırmayıp, hazîneye alırsa, devlet de zâlim olur. (İbni Âbidîn) beşinci cildde kadınlara Beyt-ül-mâldan aylık verilmesini anlatır­ken, (Harâmdan elde edilen, meselâ gasb edilen mallar, sâhibleri­ne geri verilir. Böyle mallar, Beyt-ül-mâlın olmaz. Bütün müsli­mânların ortak malı da olmaz) buyurmakdadır. Milletden gayr-ı meşrû’ toplanan, meselâ gasb edilen mallar da devletin olmaz. Sâ­hiblerine, sâhibleri ölmüş ise vârislerine geri verilir. Sâhibleri bilin­miyorsa, fakîrlere dağıtılır. Bunu bilenlerin de almaları, kullanma­ları harâm olur.

Harâm malı, sâhibini bildiği hâlde, geri vermeyip, bununla bir ibâdet yapan, meselâ câmi’ yapdıran, sadaka veren kimse, bundan sevâb beklerse, kâfir olur. Başkaları da, bunun harâm mal olduğu­nu bilerek, sevâb kazandığını söylerse, kâfir olurlar. Çünki, bu ma­lı, eğer bozulmuş ise benzerini, benzeri yoksa değerini sâhibine ve­yâ vârislerine geri vermesi, bunları bulamıyorsa, sevâbın onlara ol­masını niyyet ederek, fakîrlere dağıtması farzdır. Başka yerde kul­lanılması, harâmdır. Başkalarının da, bu malı, harâm olduğunu bi­lerek, almaları ve kullanmaları harâm olur.

Harâm olarak gelen malı, harâmdan veyâ halâldan gelmiş olan başka mal ile karışdırıp, bu karışımdan sadaka vererek sevâb bek­lerse, kâfir olmaz. Çünki, karışınca, kendi habîs mülkü olur. Sâhi­bine borçlu olur. Mislini veyâ kıymetini ödemeden önce, kendi kullanması harâm ise de, başkasının bundan alması ve kullanması harâm olmaz.

55 — Seyyid Kutb, (Cihân Sulhu) kitâbında: (Müslimânlar ihti­lâlci olur. Zulm, haksızlık yapan hükûmete karşı ihtilâl yapar) diyor.

Bu sözü de, islâm âlimlerinin bildirdiklerine uymamakdadır. Müslimânlar ihtilâl yapmaz. Fitne ve fesâd çıkarmaz. Zâlim olan hükûmete de isyân etmek günâhdır. Kanûnlara, emrlere karşı gel­mek, cihâd olmaz. Fitne çıkarmak olur. Seyyid Kutb ve Mevdûdî ve bunlara aldananlar, Hac sûresinin otuzdokuzuncu âyetine yan­lış ma’nâ verdikleri için, bu felâkete düşmüşlerdir. Bu âyetde me­âlen, (Mü’minlere saldıran zâlimlerle cihâd etmeğe izn verildi) bu­yuruldu. Mekkede kâfirler, müslimânlara zulm edip, yaralayınca, öldürünce, bunlarla döğüşmek için, tekrâr tekrâr izn istediler. İzn verilmedi. Medîneye hicret edilince, bu âyet gelerek, yeni kurulan islâm devletinin, Mekkedeki zâlimlerle cihâd yapmasına izn veril­di. Bu âyet-i kerîme, müslimânların, zâlim hükûmete isyân etmele­ri için değil, insanların islâm dînini işitmelerine, müslimân olmala­rına mâni’ olan zâlim diktatör orduları ile cihâd yapması için, islâm devletine izn vermekdedir. (Siyer-i kebîr) tercemesi, kırkbirinci sa­hîfedeki hadîs-i şerîfde, (Emîre isyân eden kimseye Cennet harâm­dır) buyuruldu. Yetmişbirinci sahîfesindeki hadîs-i şerîfde, (Âdil ve zâlim, her emîrin emri altında cihâd ediniz!) buyuruldu. Kitâb­larda yazılı olan cihâd, başka memleketlerdeki kâfirlerle harb et­mek demekdir.

İbni Adînin (Kâmil) kitâbında ve Beyhekînin (Şüa-bül-îmân) kitâbında bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Bozuk bir işi düzeltemedi­ğiniz zemân, sabr ediniz! Allahü teâlâ onu düzeltir) buyurulduğu­nu yazmakdadır. Bu hadîs-i şerîf, kanûnlara karşı gelmeği, ihtilâl yapmağı değil, meşrû’ yollardan nasîhat verip sabr etmeği emr bu­yurmakdadır. (Künûzüddekâık) kitâbında ve Tirmüzîde ve Tabe­rânîde bildirilen hadîs-i şerîfde, (Cihâdın en kıymetlisi, zâlim sul­tân yanında, doğru yolu gösteren bir söz söylemekdir) buyuruldu. Âlimlerin gücü yetdiği kadar hükûmet me’mûrlarına, emr-i ma’rûf yapması lâzımdır. Fekat emr-i ma’rûf yaparken, fitne çık­mamasına çok dikkat etmelidir. Görülüyor ki, müslimânlar ihtilâl yapmaz. Fekat, zulme, haksızlığa da teslîm olmaz. Meşrû’ yollar­dan hakkını arar. Hükûmetin meşrû’ emrlerine uymak, her müsli­mâna vâcibdir. Hiç kimsenin harâm olan emrleri yapılmaz. Fekat, buna isyân edilmez. Fitne çıkarılmaz. Zâlimlere karşı gelmemeli, onlarla münâkaşa etmemelidir. Meselâ, nemâz kılmamak, en bü­yük günâhlardandır. Âmir, kumandan, kâfir ve zâlim olup, emri al­tında olana nemâz kılma derse, baş üstüne kılmam demeli, senin yanında kılmam demeği düşünmelidir. Çünki fitne çıkarmak, ya’nî müslimânların ezilmelerine sebeb olmak harâmdır. O zâlimin ya­nından ayrılınca, nemâzı hemen kılmalıdır.

Hindistândaki islâm âlimlerinin büyüklerinden Abdülhak-ı Dehlevî, 1052 [m. 1642] de vefât etmişdir. Çok kıymetli hadîs kitâ­bı olan (Mişkât-ül-mesâbîh)i fârisî olarak şerh etmişdir. (Eşi’at-ül­leme’ât) ismindeki bu şerhde, (Kitâb-ül fiten) kısmında diyor ki: Eshâb-ı kirâmdan Huzeyfe “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlulla­ha “sallallahü aleyhi ve sellem” ilerde hâsıl olacak fitnelerden sor­dum. Çünki, bunların şerrine yakalanmakdan korkuyordum). Za­rarlı şeyden sakınmak, fâideli şeye kavuşmakdan dahâ mühimdir. Buradaki fitne, insanlar arasında karışıklık, döğüş demekdir. Ha­râm işlemenin yayılması da fitne ise de, bunu sormağa lüzûm yok­dur. Çünki, harâmlar bellidir. (Yâ Resûlallah, biz, müslimân olma­dan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, Senin şerefli vücûdün ile, islâm ni’metini, iyilikleri bizlere ihsân etdi. Bu se’âdet günlerinden sonra, yine kötü zemân gelecek mi dedim. (Evet gelecek!) buyur­du. Bu şerden sonra, hayrlı günler yine gelir mi dedim. Yine (Evet gelir. Fekat, o zemân bulanık olur) buyurdu). Ya’nî, bu zemânda, iyilik kötülükle karışık olur. Kalbler, ilk zemânlarda olduğu kadar sâf ve tertemiz olmaz. İ’tikâdların sahîh, amellerin sâlih ve idâreci­lerin adâletleri, birinci asrdaki gibi olmaz. Kötülükler, bid’atler, her tarafa yayılır. İyiler arasına kötüler, sünnetler arasına bid’atler karışır. (Bulanıklık ne demekdir) dedim. (Benim sünnetime uymı­yan ve benim yolumu tutmıyan kimselerdir. İbâdet de yaparlar. Günâh da işlerler) buyurdu. Hayr da yaparlar, şer de yaparlar. Bid’at işlerler. (Bu hayrlı zemândan sonra, yine şer olur mu) de­dim. (Evet. Cehennemin kapılarına çağıranlar olacakdır. Onları dinliyenleri Cehenneme atacaklardır) buyurdu. (Yâ Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir,) dedim. (Onlar da, bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar) buyurdu. Ya’nî, arabî konuşurlar. Âyet ve hadîs okuyarak, va’z ve nasîhat ederler. Fekat, kalblerinde hayr ve iyilik yokdur. (Onların zemânlarına yetişirsek, ne yapmamızı emr edersin) dedim. (Müslimânların cemâ’atine ve hükûmetine tâbi’ ol) buyurdu. (Müslimân cemâ’ati ve müslimân hükûmeti yoksa, ne yapalım,) dedim. (Bir kenâra çekil. Aralarına hiç karış­ma. Ölünceye kadar, yalnız yaşa!) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde, (Benden sonra öyle hükûmetler olur ki, benim yolumdan ayrılır­lar. Kalbleri şeytân yuvasıdır. Bunlara da itâ’at ediniz! Karşı gel­meyiniz! Sizi döğse de, mallarınızı alsa da karşı gelmeyiniz!)

Ya’nî, zâlim olan, malınıza, canınıza saldıran hükûmete de isyân etmeyiniz. Fitne çıkarmayınız. Sabr edip, ibâdetiniz ile meşgûl olu­nuz. Şehr içinde fitneden kurtulamazsanız, ormana sığınınız. Fitne­cilere karışmamak için, ormana gidip, ot, yaprak yimek zorunda kalırsanız, ormanda kalınız da, fitnecilere karışmayınız! (İyi dinle­yin ve bana itâ’at edin) buyurdu. Bu son emr, hükûmete karşı gel­memek, fitne çıkarmamak için, çok dikkatli olunuz demekdir. (Eşi’at-ül-leme’ât)dan terceme temâm oldu. Bu hadîs-i şerîflerden ve islâm âlimlerinin açıklamalarından anlaşılıyor ki, din adamları, devlete şekl vermek, kanûn yapmak işlerine karışmaz. Siyâset ile uğraşmaz. Politikacılara âlet olmaz. Şu veyâ bu devlet şeklinin sa­vunuculuğunu yapmaz. Ehl-i sünnet âlimleri, bu yasağa titizlikle uymuşlar, din adamlarının siyâsete karışmasının, yakıcı ateşi tut­mak gibi olduğunu bildirmişlerdir.

Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyân etmek ahmaklıkdır. Kendini tehlükeye atmak olur. Bu ise, harâmdır. Kâfir memleket­lerinde müsâfir olan müslimânın da, kâfirlerin mallarına, canlarına ve ırzlarına dokunması ve hükûmetlerine isyân etmesi câiz değildir. Kâfirlerin gönüllerini hoş ederek, onlardan fâidelenebilir. Dâr-ül­islâmda yaşayan zimmî kâfirlerin ve müsâfir gelen harbî kâfirlerin, ya’nî turistlerin ve tüccarların haklarını gözetmek, müslimânların haklarını gözetmekden dahâ mühimdir. Bunlara saldırmak, hattâ bunları gîbet etmek, çekişdirmek bile müslimânlara saldırmakdan dahâ kötüdür. Müslimânlar, boş yere hiç vakt geçirmez. Din bilgi­lerine ve fen bilgilerine çok çalışarak kuvvetlenir. Böylece, gâlib ve hâkim olurlar. Bir müslimânın cihâd yapması demek, ihtilâl, isyân yapması değil, din bilgilerini yayması demekdir.

İbni Âbidîn buyuruyor ki, (Sultân veyâ başka zâlimler, ikrâh ederek, zorlıyarak, ölümle, habs ile, işkence ile korkutarak emr edince, belli günâhları işlemek mubâh, hattâ farz olur. Emrini yapmamak günâh olur). (Berîka)da, doksanbirinci [91. ci] sahîfe­de diyor ki, (Hadîs-i şerîfde, (Emîrlerinize itâ’at ediniz!) buyurul­du. Emîr, en aşağınız olsa dahî, islâmiyyete uygun olan emrlerine uymak vâcibdir. Hiç kimsenin günâh olan emrine itâ’at edilmez. Fekat, isyân etmek fesâda sebeb olursa, bu emrine de itâ’at olu­nur. Çünki, büyük zarar işlememek için, küçük zararı irtikâb et­menin câiz olacağı (Eşbâh)da yazılıdır. Sultânın emr etdiği mubâh birşeyi yapmak vâcib olur). Abdülganî Nablüsî, (Hadîka)da, 143. cü sahîfede diyor ki, (Sultânın, kendi aklı ile, arzûsu ile verdiği emrlerine itâ’at etmek vâcib olmaz. Fekat sultân zâlim ise, eziyyet ve işkence ediyorsa, onun Allahü teâlânın hükmlerine uymıyan emr ve yasaklarına da uymak lâzım olur. Hele, itâ’at etmiyenleri öldürüyorsa, kendini tehlükeye atmak, kimseye câiz olmaz. (He­diyyet-ü ibn-il-imâd) kitâbına yazdığım şerhde ve (El-metâlib-ül­vefiyye) kitâbında bu konuda geniş bilgi vardır.)

İbni Âbidîn, bâgîleri anlatırken diyor ki, müslimânlar, bir memleketde emîn ve râhat ibâdet eder ve huzûr içinde yaşarlarsa, hükûmete karşı isyân etmeleri câiz olmaz. Hükûmet zulm yapar­sa, zulme karşı gelmeleri fitneye sebeb olursa, yine câiz olmaz. Böyle sultâna yardım etmek, zulme yardım etmek olur. Karşı ge­lenlere de yardım edilmez. Çünki, câiz olmıyan şeye yardım edil­mez. [Müslimânların ibâdet yapmalarına, çocuklarına din bilgisi öğretmelerine mâni’ olmak ve harâm işlemelerine, îmânlarının bo­zulmasına sebeb olmak, en büyük zulmdür.] Hükûmet zulm yap­mıyor ise iktidârı ele geçirmek için isyân edenlere (Bâgî) denir. Müslimânların bu hükûmete yardım etmeleri lâzım olur. Çünki hadîs-i şerîfde, (Fitneyi uyandırana la’net olsun!) buyuruldu. İsyân edenler, hükûmete ve müslimânlara kâfir der ve mallarına, canla­rına saldırırlarsa, bunlara (Hâricî) denir. Bu inanışları, şer’î delîli te’vîl sebebi ile ise, bunlar kâfir olmaz. Şimdi ba’zı kimseler de, kendileri gibi inanmıyan müslimânlara kâfir diyor, saldırıyorlar. Bu işleri delîlleri te’vîl ile olduğu için, kendilerine kâfir denilemez ise de, te’vîlden haberi olmıyanları kâfir oluyorlar. Sultân âdil ol­sun, zâlim olsun islâmiyyete uygun olan emrlerine itâ’at etmek vâ­cibdir. Devlet reîsi, mürted veyâ mecnûn yâhud islâmiyyeti tatbîk­den âciz olursa, azl ya’nî hal’ olunur. Azli fitneye sebeb olursa, za­rarı az olana tehammül edilir. Bir müslimân, kahr ve zor ile halîfe­nin yerine iktidârı eline alırsa buna itâ’at olunur. Kâfir hükûmetin ta’yîn etdiği müslimân vâlî, ahkâm-ı islâmiyyeyi tatbîk ederse, bu­na itâ’at olunur. Tatbîk edemezse veyâ vâlî de kâfir ise, müslimân­lar, içlerinden birini müftî, emîr ta’yîn ederler. Bu müftî, ahkâm-ı islâmiyyeyi icrâ eder. Buna da imkân olmazsa, esâret hayâtı olur. Fitneye sebeb olmamak lâzım olur. İbni Âbidînden terceme te­mâm oldu. Buradan anlaşılıyor ki, sultân Abdül’azîz hânın “rah­metullahi teâlâ aleyh” hal’i için şeyh-ul-islâm Hasen Hayrullah efendinin ve ikinci Abdülhamîd hânın “rahmetullahi teâlâ aleyh” hal’i için fetvâ emîni hâcı Nûri efendi imtinâ’ edince, yerine bir yobazın, silâh tehdîdi ile ve ölüm korkusu ile imzâladıkları fetvâ­lar meşrû’ değildi. Bu iki fetvânın sahîh olmadıkları, uydurma se­beblere dayandıkları (Türkiye târîhi)nde yazılıdır. Bunun için, bu iki sultân, ölünciye kadar meşrû’ halîfe idi. Yine bunun için, meş­hûr 93 harbinde ve Balkan ve Birinci cihân harblerinde Osmânlı­lar mağlûb oldu. Çünki, bu üç harbi, islâm hükûmeti değil, islâm­dan nasîbi olmayan komüteciler çıkarmış ve idâre etmişlerdi.

56 — Bir hürriyyet kahramanı şekline sokulmuş olan Seyyid Kutbun, (İslâmî etüdler) kitâbının tercemesinde, otuzikinci sahîfe­de: (Diktatörlerin ve taşkınların yüzüne durarak, haykırmayanlar, yâ büyük bir günâh işliyorlar, yâ münâfık oldukları için böyle dav­ranıyorlar. Yâ da bunlar hakîkî islâmı bilmeyen kara câhillerdir) di­yor. Böylece, müslimânlar arasında fitne ve ihtilâl çıkarmağı körük­lüyor. Hâlbuki, hadîs-i şerîfde, (Fitne uykudadır. Fitneyi uyandıra­na, Allah la’net etsin!) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir münker gördüğünüzde, bunu değişdiremezseniz, sabr edin! Allahü teâlâ onu değişdirir) buyuruldu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, emr-i ma’rûfu yu­muşak olarak yapmalıdır buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfde, (Zâlimin zulmünü değişdiremiyen, oradan hicret etmelidir) buyuruldu.

Seyyid Kutb, otuzüçüncü sahîfede: (İslâmiyyet, bir mücâdele, sonsuz bir savaşdır. Düâlar mırıldanmak, tesbîh dânelerini şıkır­datmak, aman Allahım sen koru sözlerine dayanarak, gökden hayr yağacağına güvenmek, islâmiyyet değildir) diyor. İmâm-ı Rabbânî hazretleri üçüncü cildin kırkyedinci mektûbunda Seyyid Kutbun da yazısına çok güzel cevâb vermekdedir. Bu mektûb, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının ikinci kısmında vardır. Okununca, Seyyid Kutbun nasıl bir yolda olduğu hemen anlaşılır. Allahü teâlâ düâ ve tevekkül etmeği emr ediyor. Düâ edenleri, tevekkül edenleri seve­rim diyor. Seyyid Kutb ise, düâ edenlerle, tevekkül edenlerle alay ediyor. Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler tesbîh söylemeği emr ediyor. Tesbîh okuyanları övüyor. O ise, bunu red ediyor. Savaşa hâzırlanmak, sebeblere yapışmak, en modern korunma vâsıtaları­nı yapmak, elbet lâzımdır. Dînimiz bunu emr etmekdedir. Fekat bu, müslimânlarda ve kâfirlerde ortak olan bir işdir. Müslimânlar­da ayrıca tevekkül ve düâ silâhı da vardır.

İbni Hacer-i Mekkî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Fetâvâ-i fıkhiy­ye) kitâbının yüzkırkdokuzuncu sahîfesinde buyuruyor ki, islâm âlimlerinin çoğuna göre, düâyı inkâr eden kâfir olur. Kur’ân-ı ke­rîme inanmamış olur. Düâ ile istenilen şey, yâ kabûl olup verilir. Yâhud âhiretde verilir. Yâhud, günâhın afv edilmesine sebeb olur. Allahü teâlâ, kulunun düâ etmesini, yalvarmasını sever. Düânın kabûl olması için şartlar vardır. Bunlardan biri, halâl yimek, halâl giymekdir. Biri de, kalb ile, ya’nî gönülden istemekdir. Hadîs-i şe­rîfde buyuruldu ki, (Allahü teâlâ, çok düâ edenleri sever. Düâ edip, ümmîdini kesmeyen, va’d olunan üç şeyden birine elbette ka­vuşur). Tesbîh kullanmanın sünnet olduğu, aynı kitâbın yüzelli­ikinci sahîfesinde yazılıdır. Hadîs-i şerîflerle bildirilen ibâdetlerin islâmiyyet olmadığını söylemesi, Seyyid Kutbun nasıl bir reformcu olduğunu açıkça göstermekdedir.

Otuzüçüncü sahîfede: (İslâm, kimsenin dîne zorla girmesi için bir harbin yapılmasını aslâ göz önünde bulundurmaz) diyor.

Kırkbirinci sahîfede: (İslâm peygamberinden ve onun yolunda gidenlerden istenilen şey, insanları bu dîne sokmak için yumuşak da’vetlerde cehd ve gayret göstermekdir) diyor.

Bu yazıların yanlış ve iftirâ olduğunu ellinci maddede uzun bil­dirmişdik. Müslimânlar herkese yumuşak davranır. Birbirlerine yumuşak olarak (emr-i ma’rûf) yaparlar. Dâr-ül-harbdeki kâfirler ile de iyi geçinmemiz emr olundu. Müslimânların düşmanlara kar­şı en kuvvetli silâhı, güler yüzlü ve tatlı dilli olmakdır.

Kırküçüncü sahîfede yine: (İlk fethlerin hepsi, islâmı, bütün be­şerin tek dîni hâline zor kullanarak değil de, serbest da’vet yoluy­la getirmekdi) diyor.

Bunun yanlış olduğunu bildiren hadîs-i şerîfler yukarıda bildi­rilmişdir.

Kırkbeşinci sahîfede: (İslâmiyyet herkese, yeryüzünde adâletin tehakkukunu emr eder) diyor.

(Müslimânların arasını bulun!) meâlindeki âyet-i kerîmeyi, bü­tün insanlar arasına yaymağa çalışmakdadır. İslâmiyyet, yeryüzün­deki kâfir memleketlerinde adâletin tehakkukunu emr etmez. Bu­ralara îmânın, islâm adâletinin ulaşdırılmasını, yerleşdirilmesini emr etmekdedir.

Ellidokuzuncu sahîfede: (Arab ülkelerinde ictimâî tesânüdü te­hakkuk etdirmek için dînî inançları, ahlâkî eğitimin esâsı olarak alırsak, bu ülkelerde revacda olan -yalnız islâm değil- bütün dinle­rin bize yardımcı olacaklarını göreceğiz) diyor.

Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Doğru olarak yalnız islâm dîni vardır) buyuruldu. Bu Mısrlı yazar ise, bütün bozuk, kötü dinleri, islâm dîni derecesine çıkarmakdadır. İslâm dîni varken, bozuk din­lere, düşüncelere, lüzûm olmadığını anlıyamamışdır.

Altmışdokuzuncu sahîfede: (Mal cem’iyyetin mülkiyyetinde olduğundan, ferd, malını ihtiyâcı olanlara fâizsiz ödünç vermekle mükellefdir) diyor. Mal, yalnız sosyalist ve komünist memleket­lerde cem’iyyetin mülküdür. İslâmiyyetde mal, ferdin mülküdür. Bunu elliüçüncü maddede uzun bildirmişdik. İslâmiyyetde ferdin malına başkaları karışamaz. Cem’iyyet, ya’nî devlet, kimsenin ma­lına el koyamaz. Karışırsa zulm etmiş, gasb etmiş olur. Kimse, kim­seye ödünç vermeğe zorlanamaz.

Yetmişinci sahîfede: (Zekât, ferdlerin vicdânlarına bırakılma­yan bir ödemedir. Devlet onu alır. Zekât, elden ele verilen ferdî bir bağış değildir) diyor.

Bu düşüncesinin de çok yanlış ve saçma olduğunu ellibirinci maddede bildirdik.

Yetmişbeşinci sahîfede: (İslâm, cem’iyyet nizâmını kurmuş, dünyâ nizâmlarını silâh zoru ile değil, fikr gücü ile yenmişdir) di­yor. Bu düşüncelerin de islâmiyyete uygun olmadığını ellinci mad­dede vesîkalarla isbât etdik. (Cihân Sulhu) kitâbında, (Devletcilik sâhasında çalışmalar henüz pek azdır. İslâmın bu tarafı gereği ka­dar açıklanmamışdır) dediğini kırkdokuzuncu maddede bildirmiş­dik. Burada ise, (islâm cem’iyyet nizâmını kurmuş...) diyor. Sözle­ri birbirini bozmakdadır. Her ilm kolunda da, böyle yeteri kadar bilgisi olmıyanların, derme çatma yazdıkları sıksık görülmekdedir.

Yetmişyedinci sahîfede: (Bugün onları, Peygamberin zemânın­da yapmış olduğu şeklde, kısa ve mufassal bilgilerle islâma da’vet etmemiz aslâ kifâyet etmez. O devrelerde, bugünkü gibi, islâm na­zariyyesi karşısında duran teferruatlı ictimâî nazariyyeler yokdu) diyor. İslâmiyyeti nazariyye, insan düşüncesi sanmakdadır. Bu ya­zıları, islâmiyyetden hiç haberi olmadığını gösteriyor. İslâmiyyet, nazariyye değildir. İslâmiyyet, Allahü teâlânın ve Onun yüce Pey­gamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” emrleri ve teblîgleridir. Bu emrler, bu beyânlar karşısında, insanların kısa akllarından, dü­şüncelerinden doğan nazariyyeler, hiçbir zemân dayanamaz. Çü­rür, erir, söner. Dâimâ mağlûb olur. Seyyid Kutb denilen kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ki­tâblarını okuyup, biraz anlamış olsaydı, haddini bilir, edebini takı­nırdı. Kendi bozuk düşüncelerini, islâmın rûhuna uymıyan saçma sözlerini islâmiyyet olarak gençliğe sunmakdan belki çekinirdi. Ehl-i sünnet âlimlerinin, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden çıkararak yazdıkları kıymetli kitâblarındaki bilgilere uymıyan böy­le saçma yazıları, islâmiyyet olarak yazmak ve yaymak, islâmiyye­ti bozmağa, içerden yıkmağa kalkışmak demekdir.

Yetmişdokuzuncu sahîfede: (Bütün inançları eşidlikle ve aynı hürriyyete da’vet ederiz. İnanç hürriyyetini korumak, müslimân devletin vazîfesidir. Bütün vatandaşlar gelir kaynaklarından mü­sâvî hakka sâhibdirler. Ferdî mülkiyyet sınırlıdır. Fazla malları al­ma hakkı cem’iyyetindir) diyor. Bu düşünceleri de islâmiyyetle ta­ban tabana zıddır. Yukarıda islâmiyyeti yaymalıdır, diyordu. Bura­da ise, her dîne hürriyyet verilmesini istiyor. Sözleri birbirini tut­muyor. Bir tarafdan da, islâmiyyeti, sosyalizme ve komünizme çe­virmeğe çalışmakdadır. Bunların cevâbı birkaç sahîfe önce uzun bildirildi.

Seksenyedinci sahîfede: (Devlet, lüzûmu hâlinde cem’iyyetini korumak için ihtiyâcı kadar parayı varlıklı ferdlerden kaydsız şart­sız alabilir) diyor. Bu yanlış düşüncesinin cevâbını da elliüçüncü maddede uzun bildirdik.

Doksanikinci sahîfede: (Bu işler için zekât kâfî gelmez ise, hü­kûmet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakîrlere iâde eder) diyor.

Seyyid Kutb, bu sosyalist düşüncelerini islâmiyyete yüklemeyip de, kendi malı olarak ortaya koysaydı çeşidli akıntılara kapılarak, şaşkına dönmüş olan gençler arasında, belki kendisine bir yer bu­labilirdi. Fekat, bir din adamı kılığına girerek, Ehl-i sünnet âlimle­rine saldırması ve kendi sosyalist düşüncelerini, islâmiyyet olarak tanıtmağa kalkışması, kendisini dünyâda da, âhiretde de rezîl et­mekde, Allahü teâlânın intikâmına hedef olmakdadır. Elliüçüncü maddeyi okuyunuz!

İkiyüzüçüncü sahîfede, maskesini temâmen kaldırıyor. İğrenç fikrlerini açığa çıkararak:

(İslâm, yeryüzündeki bütün insanları, dînî inançların değişikli­ğine bakmaksızın hürriyyete kavuşdurmak için koşan bir kuvvet­dir. Bu kuvvet, sapık kuvvetlerle karşılaşınca, mücâdele ederek, onları imhâ etmesi vazîfesidir) diyor. Müslimânları Dâr-ül-harbde­ki kâfirlerle bir tutmakda, Allahü teâlânın necs, pis dediği küfrün yayılması, hürriyyete kavuşması için savaşmağı, vazîfe bilmekde­dir. Fîsebîlillâh olan cihâdı böyle anlamakdadır. (Her çömlek, için­de olan şeyi sızdırır). Gülistândan gelen, gül kokar. Çöplükde ye­tişen Ebû Cehl karpuzu, elbet fenâ koku saçar. Resûlullah “sallal­lahü aleyhi ve sellem” efendimiz, (Çöplükde biten gülleri kokla­mayınız!) buyurdu. Dünyâda ve âhiretde se’âdete kavuşmak isti­yenler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okumalıdır. Bu âlimler, ferdlere, âilelere ve cem’iyyetlere lâzım olan her bilgiyi kitâblarına yazmışlardır. Akllı olan, bu bilgileri arar, bulur. Câhil ve sapık olanlar, bulamaz, yok sanırlar. Ehl-i sünnetden ayrılanların Ce­henneme gidecekleri, hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Allahü teâlâ, gençleri, sahte din adamlarının zararlarından, kitâblarından koru­sun! Âmîn.

57 — Seyyid Kutbun (İslâmda Sosyal Adâlet) kitâbı, arabcadan türkçeye terceme edilerek gençliğin önüne sürülmüşdür. Müter­cimlerin çok övdükleri Seyyid Kutb, bu kitâbında, maskesini yü­zünden büsbütün sıyırmakda, mezhebsiz, sapık olduğunu açıkça bildirmekdedir. Kitâbından aşağıda sunulan parçalar, bunun, islâm âlimlerinin yazılarından birşey anlıyamamış olduğunu göstermek­dedir. Yirmiyedinci sahîfede diyor ki:

(İslâmın bir asrda getirmiş olduğu nizâmın, o asra nisbetle de­ğişen birçok şartları karşısında, dahâ sonraki asrların hepsinde as-lını gayb etmeden kâbil-i tatbîk olduğuna bizleri kim te’mîn edebi­lir?)

İslâmiyyetin aslının her asrda değişmesini istiyor. Bizim gibi câ­hillerin, islâmiyyeti, dilediğimiz gibi değişdirebileceğimizi sanıyor. Müctehid olmıyan bizim gibi mukallidlerin islâm ilmlerine el ve dil uzatamıyacağımızı anlıyamıyor. İslâm bilgileri, din bilgisi ve fen bil­gisi olarak ikiye ayrılır. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık olarak bildirilen din bilgilerini, müctehid olan büyük âlimler de de­ğişdiremez. Zâten bugün, ictihâd derecesinde büyük âlim yokdur. Din bilgilerinin alışveriş, nikâh ve cezâ kısmlarını örf ve âdetlere göre değişdirmek câiz ise de, bunun da şartları vardır. İslâmiyyetin bildirdiği şartların dışında değişdirmek câiz değildir. Seyyid Kutb, islâmiyyeti değişdirmekle, Allahü teâlânın emrlerinin yerine, fran­sız ve sosyalist kanûnlarını getirmek istemekdedir. Nitekim, yukarı­daki maddelerde bu istekleri yazıldı. Cevâbları da verildi.

Otuzbeşinci sahîfesinde: (İslâmiyyet bir bütündür. Ayrılan par­çaları birleşmeli, ihtilâflar ortadan kalkmalıdır) diyor. Cevâb:

İslâmiyyetin din bilgileri ikiye ayrılır:

1 — Kalb ile inanılacak şeyler.

2 — Kalb ve bedenle yapılacak şeyler.

Kalb ile inanılacak bilgiler, elbet bir bütündür. Bu da, Resûlulla­hın bildirdiği ve Eshâb-ı kirâmın haber verdiği îmân bilgileridir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri Eshâb-ı kirâmdan öğrenip, kitâb­larına yazdılar. Bütün müslimânların, bu kitâblardan okuyup, inan­maları hep bir îmânda birleşmeleri lâzımdır. Müslimânlar birleşme­li, ayrılık, bölücülük olmamalıdır. Bunun için, bütün müslimânların, tek doğru yol olan (Ehl-i sünnet) inanışında birleşmeleri, Peygam­berimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdiği sapık fır­kalara bölünmemeleri lâzımdır. Başka dürlü birleşmek olmaz. Sey­yid Kutbun da bu îmân bilgilerini öğrenmesi, kendi kafasından ve hocası olan meşhûr mason Muhammed Abduhun kafasından çıkan saçma ve sapık düşünceleri din bilgisi olarak yaymaması, bölücülük yapmaması lâzımdı. Fekat, Seyyid Kutb, yukarıdaki yazısı ile hak olan dört mezhebe saldırıyor. Mezheblerin ortadan kaldırılarak, uy­durma bir müslimânlık yapılmasını istiyor. Cemâleddîn-i Efgânî, Abduh ve Mevdûdî gibi mezhebsizler ve Kâdıyânî [Ahmedî], Behâî ve Teblîg-ı Cemâ’at gibi sapıklar da hep bu yoldadır. Peygamberi­miz, Ehl-i sünnetin içinde bulunan dört mezhebin, ibâdetlerde bir­birinden ayrılığının rahmet olduğunu bildiriyor. Müctehidlerin icti­hâd etmelerini emr ediyor. Bu beğler ise, mezheblerin yok edilme­lerini, hıristiyan, yehûdî ve komünist kanûnlarından toplama, yeni bir din yapılmasını istiyorlar. Müslimânları aldatmak için, bu yeni dîne, şimdilik müslimânlık adını vermekdedirler.

Allahü teâlâ, ibâdetler ile ve evlenme, alış-veriş ve kul hakları ile ilgili bilgilerin hepsini açık ve kesin olarak bildirmedi. Kısa ve kapalı bırakdığı bilgileri Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” açıklamasını diledi. Peygamberi de, bunların hepsini tam açıklamadı. Kapalı bırakdığı bilgilerin açıklanmasını ve bunla­rın günlük hâdiselere tatbîk edilmesini müctehid âlimlere bırakdı. Bu âlimler, bu vazîfeleri yaparlarken, aralarında ayrılıklar oldu. Böylece mezhebler meydâna geldi. Müslimânlar ibâdetlerini ya­parken, memleketlerinin örf ve âdetlerine, iklim şartlarına ve ken­di fizik yapılarına uygun ve dahâ kolay olan mezhebi seçerek, bu mezhebi taklîd eder. Mezhebler müslimânlar için rahmetdir, ko­laylıkdır.

Yüzellialtıncı sahîfesinde: (Mülkiyyet, ancak şâri’in [ya’nî islâ­miyyeti koyanın] isbâtı ve takdîri ile tesbît edilir. Bu hak, cem’iy­yetin nâibi [mümessili] durumunda olan şâri’in husûsî olarak ferde temlîk etdiği birşeydir) diyor. Cevâb:

Mülk, elbet şâri’in izn vermesi ile mülk olur. Fekat, şâri’, ya’nî islâmiyyeti, emrlerini ve yasaklarını koyan, Allahü teâlâdır. (Mü­bellig), ya’nî islâmiyyeti bildiren, Allahın Peygamberidir “sallalla­hü teâlâ aleyhi ve sellem”. Yalnız mülk değil, her hak, Allahü te­âlâ izn verdiği için hak olmuşdur. Herkesin malı, mülkü, hakları, Allahü teâlâ izn verdiği, emr etdiği için mülk ve hak olmuşlardır. İşte bunun için, bir insan, rızâsı ile vermedikçe, kimse onun mülkü­nü elinden alamaz.

Yüzseksenbeşinci sahîfesinde: (Milyonlarca insanın basit bir meskene ve elbiseye muhtâç bulunduğu bir memleketde, milyon­larca lira sarf ederek muhteşem köşkler yapdırmak isrâf ve harâm­dır) diyor.

Zekâtını fakîrlere veren ve alın teri ile halâlinden kazanan kim­senin köşkler yapdırması, hiç harâm değildir. Halâl ve mubârekdir. Tenbel oturup, çalışmayıp, fakîr kalmak, yâhud kazandıklarını ha­râm şeylere verip, basît meskende kalmak, uygun değildir. Böyle tenbellerin ve malını harâmlara isrâf edenlerin yüzünden, çalış­kanlar niçin suçlu olsun? Zekâtını verenlerin köşklerde oturmala­rı, şık giyinmeleri, fennin bulduğu bütün kolaylıklardan fâidelen­meleri halâldir. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Verdiğim ni’metleri kullanmalarını severim) buyuruldu. Allahü teâlâ, (Çalışana veri­rim) buyuruyor. Çalışıp kazanmak ibâdetdir. Zenginlik günâh de­ğildir. Allahü teâlâ şükr eden zenginleri sever. Zengin olduğu için, kendini beğenmek, kendini başkalarından üstün görmek harâm­dır. (Kısas-ı Enbiyâ) kitâbında diyor ki:

(Aşere-i mübeşşereden ya’nî Cennete gidecekleri müjdelenen on kişiden Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” tüccâr idi. Medînede, Basrada, Kûfede ve Mısrda mülkleri ve geniş erâzîsi vardı. Bin hizmetçisi vardı. Fekat bütün gelirini fakîrlere dağıtırdı. Cennetle müjdelenenlerden Talha “radıyallahü teâlâ anh” da zen­gindi. Şık giyinir, süslü gezerdi. Yüzüğünde kıymetli yâkut taşı var­dı. Cennet ile müjdelenenlerden Osmân “radıyallahü teâlâ anh” da zengin tüccârdı. Tebük gazâsında onbin altın ve mal yüklü bin deve verip Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” düâsını aldı.

Zenginlik kusûr değildir. (Âhır zemânda zengin olmak se’âdet­dir) hadîs-i şerîfi (Râmûz-ül ehâdîs)de yazılıdır. İbrâhîm, Dâvüd ve Süleymân “aleyhimüsselâm” çok zengindiler. Eshâb-ı kirâmın fakîrlerinden çoğu, zenginler bizim gibi ibâdet etdikden başka, malları ile hayrlı işler yaparak çok sevâb kazanıyorlar diyerek, ag­niyâ-yı şâkirîne imrenirlerdi).

İkiyüzkırkyedinci sahîfesinde: (Hilâfet müessesesi, dört halîfe­den sonra, babadan oğula verâset yolu ile intikâl eden bir nev’ krallığa döndü. Milletin malı, bu şahsların akrabâsına, dalkavukla­rına mubâh, islâmiyyete bağlı istihkâk sâhiblerine harâm kılınmış idi. Benî Ümeyyenin iktidâra gelişi, zararlı oldu. Hazret-i Ömer birkaç sene dahâ hilâfetde kalsa idi veyâ hazret-i Alî, üçüncü halî­fe olsa idi, yâhud hazret-i Osmân iktidâra geldiğinde yirmi yaş da­hâ genç bulunsaydı, islâm târîhinin çehresi dahâ başka olurdu. Hazret-i Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakîrlere eşid tev­zi’ ederdi) diyor.

Bu yazılarında, hazret-i Osmânın, idâresiz, beceriksiz olduğu­nu gösteriyor. Hazret-i Osmânın din ve dünyâ bilgilerindeki, idâre ve siyâsetdeki yüksekliğini bildiren hadîs-i şerîfler sayısız denecek kadar çokdur. Bunlardan en meşhûrunu burada da bildirelim: (Es­hâbımın en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir. Sonra Osmândır. Sonra Alîdir) hadîs-i şerîfindeki üstünlük, her bakımdan üstünlük­dür. Hudeybiyede düşman, harb hâzırlığı yaparken, o tehlükeli ze­mânda, Peygamberimiz, düşmanlarla, konuşup anlaşmak için, haz­ret-i Osmânı sefîr olarak seçdi. Hazret-i Ömer vefât edeceği ze­mân, kendinden sonra halîfe olmağa lâyık ve muktedir gördüğü al­tı kişi arasında hazret-i Osmân da vardı. Peygamberimiz “sallalla­hü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâ, doğru sözü Ömerin dili üstüne koymuşdur) buyurdu. İşte, hep doğru, isâbetli konuşan bu Ömer “radıyallahü anh, (Osmân halîfe olmağa lâyıkdır, muktedirdir) di­yerek tavsiye ediyor. Seyyid Kutb ise, hayır, lâyık değildi. İslâmiy­yetin gelişmesi onun yüzünden durakladı diyor. Hazret-i Osmânın, halîfe iken idârî, siyâsî ve askerî başarıları (Hak Sözün Vesîkaları) kitâbının beşinci kısm, beşinci maddesinde uzun bildirilmişdir. Lütfen oradan okuyunuz!

Seyyid Kutbun, islâm halîfelerini kâfirlerin krallarına benzet­mesi ve milletin malını islâmiyyete bağlı olan istihkak sâhiblerine harâm etdiler demesi de, islâm halîfelerine iftirâdır. Bunun cevâbı­nı kırkdördüncü maddede uzun bildirmişdik. İnsâflı yazılmış olan târîhlerin ve din âlimlerinin kitâblarının sahîfeleri, onun, bu iftirâ­larını çürüten yazılarla doludur.

Seyyid Kutb, yine (İslâmda Sosyal Adâlet) kitâbının ikiyüzdok­sansekizinci sahîfesinde: (Hazret-i Ömerin müellefetülkulübe ze­kât verilmesini yasak eden tasarrufuna benzeterek, zekât giderle­rinden ba’zı farklı tasarruflarda bulunabiliriz. Fakîrlere nakd veyâ ayn olarak vermiyebilir, onlar için fabrika ve sanâyi te’sîsleri kura­biliriz. Ba’zı te’sîs ve teşekküllerde, onlar için hisse senedleri alabi­liriz. Onlara, bugünün medenî îcâbları ile bağdaşmıyan ve hebâ olup giden muvakkat ihsân ma’nâsından uzak dâimî bir rızk ve ge­lir kaynağı te’mîn edilmiş olur) diyor.

Eshâb-ı kirâmın hepsi derin âlim, müctehid idi. Hele dört halî­fe, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtında müşâvirle­ri, vefâtından sonra da vekîlleri idi. Hadîs-i şerîfde, (Benim ve ben­den sonra, dört halîfemin yoluna sarılınız! Onların yolu doğru yol­dur) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın sözbirliğine uymamız lâzımdır. Sözbirliği ile bildirdikleri bilgilerden, müslimânlar arasına yayılmış olanlarına inanmıyan kâfir olur.

Seyyid Kutb, kendisini hazret-i Ömer gibi müctehid sanıyor. Zekâtın verileceği yerleri değişdirmeğe kalkışıyor. Zekâtın kimle­re verileceğini ve nasıl verileceğini dînimiz açıkça bildirmişdir. Bin seneden beri, hiçbir âlim bunu değişdirmeğe kalkışmamışdır. Dîni­miz zekâtla, fakîrlere gelir kaynağı nasıl yapılacağını da çok güzel bildirmekdedir. İslâmiyyeti iyi anlamış olan bir müslimân, zekât parası ile islâmiyyete uygun olarak, fabrika ve sanâyi’ müessesele­ri nasıl kurulabileceğini ve cihâd için, hayr cem’iyyetleri için nasıl yardım edileceğini hemen anlar. Bunların nasıl yapılacağı (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında yazılıdır. İslâmiyyet, her asrda müslimânların nasıl çalışacağını ve çağın buluşlarından fâidelenme yollarını göstermişdir. Seyyid Kutb gibi mezhebsizlerin islâmiyyeti değişdirmeğe kalkışmalarına sebeb ve lüzûm kalmamışdır.

Dört çeşid zekât malından, toprak mahsûlleri ile hayvan zekâ­tını ve (Âşir) denilen zekât me’mûrunun idhâlâtcı tüccârdan topla­dığı zekâtı, müslimânların devlet başkanı alır ve yerlerine sarf eder. Şahsların ve kurumların ve müslimân olmıyan hükûmetlerin bu zekâtları toplamağa ve sarf etmeğe hakları yokdur. Bunlar, ze­kât toplama merkezleri, zekât bakanlığı kuramazlar. Bunlara veri­len zekâtlar kabûl olmaz. Müslimân olmıyan hükûmetin idâresin­de yaşıyan müslimânın, her çeşid zekâtı, Kur’ân-ı kerîmde bildiri­len kimselerden birine veyâ vekîl etdikleri bir kimseye, kendisinin veyâ vekîlinin vermesi lâzımdır. İbâdetleri, Ehl-i sünnet âlimleri­nin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâblarına göre yapma­lıdır.

Üçyüzbeşinci sahîfesinde, Nisâ sûresinin sekizinci âyetinin me­âli olan (Mîrâs taksîm olunurken, [mîrâscı olmıyan] akrabâ, yetîm­ler, yoksullar da hâzır bulunurlarsa, kendilerini [ondan birşey ve­rerek] rızklandırın!) hükmünü yazıyor. (Bu âyet-i kerîme, akrabâ, yetîmler ve fakîrlerin mîrâsda hisse alacağını açıkça ifâde etmek­dedir. Tabî’î olarak, mîrâsda değişiklikler ve tahsîsler yapılabilir. Ba’zı hisseler vârislerin ve toplumun hâline göre ta’yîn edilebilir. Âyet-i kerîmede hâzır bulunursa diyor. Bu, mevcûd olmak ma’nâ­sındadır) diyor.

İslâm âlimleri, bu âyet-i kerîme için, bir emr olmayıp, sevâb ve ihsân olduğunu bildiriyor dediler. Emrdir diyenler varsa da, bu âlimler de, sonra gelen mîrâs âyetleri ile, bu âyetin hükmü nesh ol­du, kalmadı buyurdular. Tefsîr-i Hüseynîde diyor ki, (Bu âyet-i kerîme, mîrâs dağılırken orada hâzır bulunanlar içindir. O meclis­de hâzır bulunan yetîmlere, fakîrlere göz hakkı olarak birşey sa­daka verilmesi iyi olur.) Senâüllâh-ı Dehlevî hazretleri, (Tefsîr-i Mazherî)de buyuruyor ki, (Mîrâs taksîm olunurken hâzır bulunan akrabâya, yetîmlere ve fakîrlere sadaka olarak birşey verilir. Sa’îd bin Cübeyr ve Dahhâk, bu âyet-i kerîmenin (Yûsîkümullah) âye­ti gelince, nesh edildiğini bildirdiler. Nesh edilmedi diyen âlimler de vardır. İbni Abbâs buyurdu ki, âkıl ve bâliğ olan vârisler, mî­râsdan az birşey ayırıp verirler. Vârisler küçük ise, vasî ve velîleri verir veyâ yetîm malıdır diyerek özr dilerler. Muhammed ibni Sî­rin diyor ki, Ubeydet-ül Selmânî yetîmlere mîrâs taksîm etdi. Son­ra bir koyun kesmelerini emr etdi. Pişirilip, bu âyetde bildirilenle­re yidirildi ve bu âyet olmasaydı, koyunun parasını ben verirdim dedi. Bunlara birşey verilmesi farz olmayıp, müstehab olması sa­hîhdir). Görülüyor ki, vârisler diledikleri kadar verirler. Kendile­rinden zorla birşey alınamaz. Seyyid Kutb, âyet-i kerîmedeki (hâ­zır bulunmak) kelimesini (herhangi yerde mevcûd olmak) şeklin­de değişdirmekdedir. Şimdiye kadar hiçbir islâm âlimi, böyle de­ğişiklik yapmamışdır. Kitâbı arabçadan türkçeye terceme eden de Seyyid Kutbun hatâsını anlamış olacak ki, vârislerden verâset ver­gisi alıp, vâris olmıyanlara verilmesi mümkindir, diyerek, âyet-i kerîmeyi büsbütün değişdirmekdedir. Câhillerin dinde söz sâhibi olduğu yerlerde, şeytâna iş kalmadığını, din âlimleri, çok önceden bildirmişlerdir.

(Fî-zılâl-il Kur’ân) adındaki kitâbında, Mâide sûresinin otuzü­çüncü âyetini tefsîre kalkışırken, dört mezhebin ictihâdlarını bildi­rip, (Biz bu husûsda, imâm-ı Mâlikin fikrini tercîhe şâyân görüyo­ruz. Onun fikrine tarafdârız) demekdedir. Bu yazısı da, onun mez­hebsiz olduğunu, kendisini mezheb imâmlarının üstünde gördüğü­nü ve (Usûl-i fıkh) ilminden haberi olmadığını göstermekdedir. Birkaç sahîfe sonra, hırsızın cezâsı verilmesinde, dört mezhebin ic­tihâdlarını bildirirken, (fekat, imâm-ı Ebû Yûsüf, İmâm-ı a’zama karşı çıkar. Her iki görüşden farklı üçüncü bir fikr ortaya atar) di­yerek, mezheb imâmlarına ve ictihâdlara karşı, terbiyesiz kelime­ler kullanmakdadır. İctihâdları, fikr, düşünce zan etmekdedir. İs­lâm dîni, edeb ve güzel ahlâk dînidir. İslâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, terbiyede ve güzel ahlâkda, islâm dîninin mümessili olmuşlardı. Onu dünyâya böyle tanıtmışlardı. Seyyid Kutb, bu bakımdan da, islâm âlimlerinden ayrılmakdadır.

Mâide sûresinin doksanüçüncü âyetini tefsîr ederken, (Kur’ân-ı azîmüşşânda vârid olan bu ifâdenin geliş tarzı üzerinde insanın içini râhatlatacak bir tefsîr tarzını, müfessirlerin zikr et­dikleri arasında bulamadım. Okuduklarım içerisinde en fazla ho­şuma giden her ne kadar hissen beni râhatlatacak durumda değil­se de, ibni Cerîr Taberînin zikr etdiğidir) diyor. Hâlbuki, meselâ müfessirlerin baştâcı Beydâvînin tefsîri ve bunun Şeyhzâde hâşi­yesi, bu âyet-i kerîmeyi dahâ geniş ve râhatlatıcı olarak açıklamak­dadır. Büyük islâm âlimi, râsih ilmli ve tesavvuf mütehassısı seyyid Abdülhakîm Efendi, bu âyet-i kerîmeyi, İstanbulda Bâyezîd câ­mi’inde, hem Beydâvî hâşiyesinden, hem de Ebüssü’ûd ve Ni’me­tullah tefsîrlerinden günlerce açıklıyarak, dinleyen kültürlü genç­leri hayrân etmiş, gönüllere ferâhlık vermişdi. Seyyid Kutb da, böyle zülcenâhayn bir derin islâm âliminin derslerinde ve sohbet­lerinde senelerle bulunmakla şereflenip, ilm ve ma’rifet deryâsın­dan birkaç damlaya kavuşsaydı, âyet-i kerîmelerin, sarâhatinden, ifâdesinden, işâretlerinden, delâletlerinden, iktizâsından ve tezam­munlarından birşeyler anlıyabilirdi. Tefsîr ve müfessir ne demek olduğunu, belki sezerdi. O derslerin feyzleri, taş gibi katı, zift gibi kara olan kalbleri yumuşatıp, tezkiye edip, hakkı bâtıldan ayırabi­lecek, islâm âlimlerinin, Selef-i sâlihînin büyüklüğü karşısında tit­reyebilecek bir hâle getirir. Evet, Ehl-i sünnet âlimlerinin yüksek­liklerini öyle anlar ki, se’âdet-i ebediyyeye kavuşmak için, onlara uymakdan başka çâre olmadığına tam inanır. İmâm-ı Rabbânî Ah­med Fârûkî “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, (Mektûbât) kitâbında, (Peygamberlerin vârisleridir) ve (Mürekkebleri, şehîdlerin kanın­dan dahâ ağır gelecekdir) hadîs-i şerîfleri ile medh olunan âlimle­rin, (Ehl-i sünnet) âlimleri olduğunu muhtelîf mektûblarında tek­râr tekrâr bildirmekdedir.

Seyyid Kutbun, Mâide sûresindeki âyet-i kerîmeyi ileri sürerek, yüzlerce tefsîr âlimini küçümsemesi, yalnız İbni Cerîri ayırarak onu övmesi, kendisinin mezhebsiz olduğunu ortaya koymakdadır. (Feth-ul-mecîd) ismindeki meşhûr vehhâbî kitâbının ikiyüzkırkdo­kuzuncu sahîfesinde de, İbni Cerîr bakınız nasıl övülmekdedir. (Yer yüzünde, Muhammed bin Cerîr bin Yezîd Taberîden dahâ âlim kimse yokdur. Müctehidlerden idi. Kimseyi taklîd etmezdi. Kendi mezhebinde yetişdirdiği çok talebesi vardı. Üçyüzon sene­sinde vefât etdi). Bunların ibni Cerîri medh etmeleri doğrudur. Fe­kat, bunu ileri sürerek, başka tefsîrleri ve müctehidleri küçümse­meleri, mezhebsiz olduklarını göstermekdedir.

(Hadîka)nın dörtyüzaltmışıncı sahîfesinde buyuruyor ki: (İ’ti­kâdda, taklîd ederek, işitdiğine îmân etmek câiz ise de, nazar ve is­tidlâl etmediği için, ya’nî inceleyip araşdırmadığı için, günâh işle­miş olur. Amelde, ibâdetlerde, araşdırmadan, bir mezheb imâmı­na tâbi’ olmak, sözbirliği ile câizdir. Uzun zemândan beri, mücte­hid olmak için lâzım olan şartları kendinde toplıyacak kimse kal­madığı için, her müslimânın dört mezhebden birini öğrenmesi lâ­zımdır. Bu da ancak, güvenilen bir kitâbı okumakla veyâ sâlih olan âlimden sorup anlamakla mümkin olabilir. Mutlak müctehid kalmadı. Bir mezheb içindeki mes’elelerde ictihâd ederek fetvâ ve­rebilecek, mezheb içi müctehidler, kıyâmete kadar bulunacakdır. Herhangi bir din kitâbını okuyarak ve din adamı geçinen herkese sorup anlıyarak, din bilgisi öğrenmek câiz değildir. Din adamı de­nilenler arasında câhiller, din bilgisi olarak kendi düşüncelerini ya­zan zındıklar, fâsıklar, münâfıklar, islâmiyyeti içerden yıkmak isti­yenler ve bunlara âlet olarak geçinenler her zemân vardır. Hakîkî din adamı olmak için, hem ilm, hem amel, hem de ihlâs, ya’nî tak­vâ lâzımdır. Din adamının, insanı se’âdete kavuşdurabilmesi için, en önce Ehl-i sünnet i’tikâdında olması lâzımdır. Ya’nî, Eshâb-ı ki­râmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” izinde bulunması ve ic­mâ-i ümmete uyması lâzımdır).

Seyyid Kutba gelince, dikkat edilirse o, bir gazetecinin ve bir politikacının tabî’î san’atı olan, yaldızlı, heyecanlı yazıları ile, oku­yucularını vecde getiren bir hatîbdir. O, kapalı bir hazîneyi satışa çıkaran dellâl gibi, islâmiyyeti yalnız övmekde, içini açıp, cevher­leri teşhîr etmeyip, islâm âlimlerini ve onların kitâblarını, sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini, din bilgisi olarak teşhîr et­mekdedir. Bir artist rolü ile, okuyucularını teshîre çalışırken, çok yerde tezadlara düşdüğünü, kendi kendini yalanladığını anlıyama­mışdır. Bir talebenin getirip gösterdiği şu yazısının okuyucularını küfre kadar götürmesinden çok korkulur: Mâide sûresinin yüzon­beşinci âyetini tefsîr ederken, (Semâdan sofra inme kıssası, hıris­tiyan kitâblarında, Kur’ân-ı kerîmde vârid olduğu gibi zikr edil­mez. Hazret-i Îsânın vefâtından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncîllerde..) demekdedir. Hâlbuki, (Hazret-İ Îsâyı öldürmediler. Onu asmadılar) âyet-i kerîmesini, dahâ önce kendisi uzun açıkla­mışdı. Âyet-i kerîmeler, Îsâ aleyhisselâmın öldürüldüğünü aslâ bildirmiyor. Nisâ sûresi 157.ci âyetinde (Îsâyı öldürmediler ve as­madılar) buyuruluyor. Diğer âyet-i kerîmede, (Teveffî) edildiğini, ya’nî göğe çıkarılma işinin tâm olduğunu haber veriyor. Seyyid Kutbun, tefsîr âlimi, din adamı değil, arabcası kuvvetli ve keskin zekâlı, geniş hayâlli, becerikli bir yazar olduğunu bütün kitâbları haykırarak haber veriyor. Politikacılar, emellerine kavuşmak için, sevilen ve sayılan şeyleri ele alarak, öyle canlandırırlar ki, yazıla­rında samîmî olup olmadıklarını, ancak o şeyi yakından tanıyanlar anlıyabilir. Anlıyamıyanlar da, vesîle edilen o şeyin hayrânı ol­duklarından, yazarın emellerine âlet olup, peşine takılır, onunla birlikde felâkete sürüklenirler. Nitekim, Seyyid Kutbun yazılarına mest olan binlerle Mısrlı gencin dünyâ ve âhıret azâblarına sürük­lendiklerini öğrenmiş bulunuyoruz. Şimdi de, dînini anlamağa su­samış olan gençlerin, bu mezhebsiz ve sapık yazılara ve bunları türkçeye yanlış ve bozuk terceme eden sahte din adamlarına alda­nacaklarını düşünerek, bunlara çok acıyor ve üzülüyoruz.

Câhil ve âciz kimselerde yayılmış bir hastalık var: Geçmişleri kötülemek, ecdâdı kusûrlu göstermek. Bu hâstalık, vehhâbînin ki­tâbında ve Seyyid Kutbda hâd (taşkın) hâle gelmişdir: (Eshâb-ı ki­râmdan sonra, nice yıllar, müslimânlar, Kur’ânla hayât arasına yı­kılmaz sedler çekmişler. Kur’ân, mihrâb nağmeleri, mezâr düâları olmuş. İşte Seyyid Kutb, islâmın bu büyük derdine parmak bas­mak için Fî-zılâl-il-Kur’ânı yazdı) diyorlar. Bunlara sorarız ki, Kur’ân-ı kerîmin bilgilerini, nûrlarını üç kıt’aya yayan, bugünkü medeniyyetin beşiğini kuran islâm üniversitelerini kimler açdı? Ecdâdımız, ilmde, cihâdda, fende ve ahlâkda, hayâtlarını Kur’ân-ı kerîme tâm uydurmuşlardı. Yazdıkları binlerle kitâb ve kurdukla­rı çeşidli islâm medeniyyetleri, dünyâ târîhlerinde öğülmekdedir. Ecdâdımızın ölülere Kur’ân okumaları ile alay eden Seyyid Kutb­cular şunu iyi bilsinler ki, kabr ziyâretini, ölülere Kur’ân okumağı, Resûlullah emr etmiş ve kendileri de yapmışdır. Ecdâdımız, bu emre, bu sünnete uymak için, ölüleri ziyâret etmiş ve rûhlarına Kur’ân-ı kerîm okumuşlardır. Böylece her işlerinde Kur’âna ve sünnete sarılmışlardır. (Seyyid Kutbun kitâbı rivâyetler silsilesi değildir) diyenler, onu övdüklerini sanarak, yüzkarasını ortaya çı­karmakdadırlar. Çünki, Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” rivâyet edilmiyen din bilgilerine bid’at denir. Hadîs-i şerîfde, (Biz­den rivâyet edilmiyen, sonradan meydâna çıkarılan din bilgileri bid’atdir, hepsi sapıklıkdır) buyuruldu. Başka bir hadîs-i şerîfde, (Bid’at ortaya çıkaranların hiçbir ibâdetleri kabûl olmaz. Onlar, Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfler, Seyyid Kutbcuların çok aldandıklarını, yalnız Ehl-i sünnetin kurtulacağı­nı açıkça göstermekdedir. Çünki, Seyyid Kutb, Selef-i sâlihînden gelen rivâyetleri kabûl etmiyor. Ehl-i sünnet ise Selef-i sâlihînin Resûlullahdan getirdikleri rivâyetlere sarılıyor. (Birgivî vasıyyet­nâmesi) şerhinde buyuruyor ki, (Ehl-i sünnet mezhebini ve bu âlimlerin bildirdiği i’tikâdı öğrenip, i’tikâdını buna göre düzelt­mek her müslimâna farzdır. Bunu herkes öğrenmelidir. Câhil kal­mamalıdır. Zîrâ, islâmiyyete uymıyan i’tikâdın büyük zararı var­dır. Zemânımızda bid’atler her tarafa yayıldı. Ehl-i sünnet vel-ce­mâ’at i’tikâdını bilen az kaldı. Bu câhillik bütün dünyâyı kapladı. İlmi ile amel eden âlimlerin sözlerine güvenilir. Çok kimseler var­dır ki, ilmden mahrûmdur. Fekat, âlim şekline girmiş, şöhret sâhi­bi olmuşlardır. Bunların şekllerine ve şöhretlerine aldanmamalı­dır. Yarım din adamı, din yıkar. Yarım dokdor, beden yıkar, sözü meşhûrdur. Zemânımızda, birçok câhil, şeyh ve mürşid adı ile ve büyük din âlimi adı ile, müslimânları aldatıyor. Allahü teâlâ, müs­limânları bunlara aldanmakdan korusun! Bu sapıklardan çok sa­kınmalıdır. Din adamı geçinen herkesin sözüne ve kitâbına uyma­malıdır. Fıkh kitâbından alınmamış, modaya göre verilmiş olan fet­vâlara, kararlara uymamalı, ehlini arayıp bulup, ondan sormalı, doğrusunu öğrenmelidir). İslâm âlimlerinin bu nasîhatlerini her müslimân, kulağına küpe yapmalı, aklını başına toplayıp, sapık ki­tâbların yaldızlı reklâmlarına, şaşırtıcı propagandalarına aldanma­malıdır.

Seyyid Kutbun sapık fikrlerine (Dirâyet tefsîri) diyenlere ne kadar şaşılır. Kur’ân-ı kerîmden Seyyid Kutbun çıkardığı bozuk fikr kırıntılarına değil, Kur’ân-ı kerîmden Allahın Resûlünün anla­yıp bildirdiği ve Ehl-i sünnet âlimlerinin bu bilgileri toplıyarak meydâna getirmiş oldukları hakîkî tefsîr kitâblarına sarılmalıdır. Kur’ân-ı kerîmin gölgesine sığınmak, böylece se’âdete kavuşmak istiyenler, şunun bunun yazdığı tefsîrlere değil, Ehl-i sünnet âlim­lerinin doğru tefsîrlerine inanmalıdırlar. İnsanı se’âdete kavuşdu­racak, Seyyid Kutbun vârisleri değil, Resûlullahın vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleridir.

Seyyid Kutbcular, ona Şâfi’î diyorlar. Hâlbuki, dört mezheb­den birinde olmak için, önce Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak lâzım­dır. Ehl-i sünnet âlimlerinden “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în”, ayrılan ve hele Ehl-i sünneti beğenmiyen kimsenin, dört mezhebden birinde olduğunu söylemesi, müslimânları aldatmak olur.

Seyyid Kutbun tefsîrinin tercemesine bakan bir müslimân, âyet-i kerîmelerin meâllerini okuyunca cidden zevk alıyor. Rûhu ferâhlıyor. Çünki, bu meâller, Ehl-i sünnet âlimlerinin tefsîrlerin­den alınmışdır. Fekat, Seyyid Kutbun yazılarını, onun islâmın ana kaynaklarına uymıyan sapık yazılarının tercemelerini okuyunca, müslimâna sıkıntı basıyor. Kalbi kararıyor. Seviyesinin düşüklüğü hemen duyuluyor. Îmânı, islâmı, felsefî düşüncelerle açıklamağa özendiği görülüyor. Bunun içindir ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, rûhlara hayât veren kitâbla­rını okuyup, bu yüce âlimlerin, büyüklüğünü sezebilen insaflı mü’minler, bugün de hakîkî tefsîr kitâblarını okumakda, o ma’rifet deryâlarından feyz almağa uğraşmakda, Seyyid Kutbun kitâblarını övmek şöyle dursun, bunları okumakdan gençleri korumağa çalış­makdadırlar.

Sapık fikrlerini tefsîrinin her yerine serpmiş ise de, okuyucula­rımızı tatmîn etmek için birkaçını kısaca bildirmeği fâideli gördük:

1 — Bekara sûresinin tefsîrine başlarken, (Her sûrenin kendi­ne hâs bir mûsikî te’sîri ve âhengi vardır) diyor. Resûlullah “sallal­lahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Gınâ, ya’nî mûsikî, kalbde münâfık­lığı artdırır) buyuruyor. Kur’ân-ı kerîm hiç böyle te’sîr eder mi? O, mûsikînin hâsıl etdiği zulmetleri temizler. Kalbi, rûhu nûrlandırır. (Birgivî vasiyyetnâmesi) şerhinde buyuruyor ki, (Mûsikî ile oku­nan şeyleri dinlememelidir. Zemânımızdaki tarîkatçılar çok câhil ve inâdcıdırlar. Tegannî ederek şi’r okuyorlar. Mûsikîden hâsıl olan şehvet lezzetlerine, ibâdetde lezzet hâsıl oldu diyorlar. Feyz hâsıl oldu diyorlar. Böyle kitâbsız, mezhebsiz sapıklar, Deccâl as­kerinin başlangıcıdırlar. Mü’minlere vasıyyet ederim ki, bunlara aldanmayınız! Dinden çıkarsınız! Ehl-i sünnet âlimlerinin yolun­dan ayrılmayınız! Kur’ân-ı kerîmi, ezânı, zikri ve düâyı tegannî ile okuyanları dinlemeyiniz! Bunları susdurunuz! (Tâtârhâniyye) fet­vâ kitâbı, bunları tegannî ile okumanın harâm olduğunda sözbirli­ği bulunduğunu yazmakdadır. Harâm olduğuna, fıkh âlimleri çok sened, vesîka ortaya koymuşlardır.)

2 — (Medîneye hicret bir mecbûriyyet altında yapıldı) diyor. Hâlbuki islâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hic­retin korku, sıkıntı ve mecbûriyyetle değil, Allahü teâlânın takdîri ve izn vermesi ile yapıldığını bildiriyorlar. (Mevâhib-i ledünniyye) de diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına Mekkeden Medîneye gitmelerini emr buyurdu. Kendisi Mekkede kalıp Allahü teâlâdan izn gelmesini bekledi. Birgün Cebrâîl “aley­hisselâm” gelip, Kureyş kâfirleri seni öldürecek. Bu gece yatağın­da yatma dedi. Ertesi gün hicret etmesine izn verilen âyet-i kerî­meyi getirdi). İslâm âlimleri, Resûlullah için, böyle edebli söyler ve yazarlardı.

3 — (Kur’ân sûrelerinin ba’zılarının başında bulunan harflerin tefsîrinde çeşidli görüşler ileri sürülmüşdür. Biz bu görüşlerden bi­rini alıyoruz ki, o da Kur’ân-ı kerîmin bu harflerden meydâna gel­miş olduğuna işâret sayılmasıdır) diyor. Ehl-i sünnet âlimleri bu­yuruyor ki, (Bu harfler, müteşâbihâtdandır. Ma’nâlarını Allahü teâlâ gizlemişdir. Ma’nâları çokdur. Bir kısmını yalnız sevgili Pey­gamberine ve Onun vârisleri olan ulemâ-i râsihîne bildirmişdir). Kur’ân-ı kerîmin arabî harflerle indirildiği, başka âyetlerde açıkca bildirilmekdedir. Bu harflere böyle ma’nâ vererek, hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin ve tefsîr âlimlerinin bildirdiklerini yaz­makdan kaçınması, küçümsenecek birşey değildir. Kur’ân-ı kerî­min esrârından ve tesavvuf büyüklerine ilhâm olunan me’ârif-i ilâ­hiyyeden haberi olmadığı buradan da anlaşılmakdadır.

4 — (Tefsîr ve tevhîd âlimleri yer ve gökden hangisinin önce yaratıldığını uzun anlatmışlardır. Fekat bunların bilmesi gerekirdi ki, öncelik ve sonralık, beşerî ıstılâhdır. Yine unutulmamalıdır ki, bu gibi istilâhlar, ancak hudûdsuz tasvîrlerin, mahdûd beşer havsa­lası tarafından kavranabilmesi için kullanılmışdır. İslâm mütefek­kirlerinin Kur’ân-ı kerîmdeki bu ta’bîrler üzerinde girişdikleri mü­nâkaşa, yunan felsefesi ile yehûdî ve hıristiyanlardaki dîni tartış­maların berrâk arab aklı ile, parlak islâm zekâsına karışmasının korkunç felâketinden başka birşey değildir) diyor. Seyyid Kutbun islâm âlimlerine, Selef-i sâlihîne karşı kullandığı kelimelere bakı­nız! Tefsîr ve kelâm âlimlerine karşı yapdığı bu hakâretleri ve edebsizlikleri, hangi müslimânın kalbini sızlatmaz? (Bunların bil­mesi gerekir ki) diyerek, o yüce âlimlere ders vermeğe kalkışıyor. (Unutulmamalıdır ki) diyerek, Resûlullahın övdüğü hayrlı asrın en üstünlerine câhil damgasını basıyor. İslâm âlimlerinin zemân, me­kân üzerinde yazdıkları kitâblardaki ince bilgileri işitmemiş oldu­ğu buradan anlaşılmakdadır. İslâm âlimlerinin kitâblarını okumuş ve anlamış olsaydı, islâmın gözbebeklerine dil uzatamaz, haddini bilir, edebini takınırdı. Evet o, (Dikenler), (Köyden bir çocuk) ve (Sihrli şehr) romanlarındaki gibi, akıcı bir ifâde ve yaldızlı kelime­lerle yazdığı tefsîrinde, gençlere bir âlim te’sîri yapmakda, körpe dimâgları kendine bağlamakda ise de, islâm âlimlerinin mubârek yazılarını okuyup, gafletden uyanmış olanlar, onun bu câzibeli ya­zıları arasına yerleşdirdiği zehrli fikrlerini, sapık tutumunu hemen anlamakdadırlar.

5 — (Bana göre, bu tecribe, yeryüzünde halîfe olacak şahsı ye­tişdirmek için yapılmışdır) sözünde olduğu gibi, tefsîrinin birçok yerinde, (Bana göre) diyerek, kendisini dev aynasında görmekde­dir. Câhil değil, echel olduğu buradan da anlaşılmakdadır. (Beydâ­vî) tefsîrini ve hâşiyesini ve (Tefsîr-i kebîr)i okuyup, Kur’ân-ı kerî­min zâhirî bilgilerini ve (Ni’metullah) tefsîrini veyâ Bursalı İsmâ’îl Hakkı hazretlerinin (Rûh-ül-beyân) tefsîrini okuyup, Kur’ân-ı ke­rîmin esrârından birşey anlamış olsaydı, kendi haddini bilir, belki edebli olurdu.

6 — Bekara sûresinin yüzonyedinci (117) âyetini tefsîr eder­ken, (Yaratanın hiç benzeri yokdur. İşte burada Vahdet-i vücûd felsefesi temâmen islâmî tesavvurun dışında kalır ve islâm, gayr-i müslimlerin vahdet-i vücûd anlayışını temâmen red eder) diyerek, tesavvufdan hiç haberi olmadığını bildiriyor. Tesavvuf büyükleri­nin ilhâm ve keşflerini felsefe sanıyor. Ulemâ-i râsıhîne gayr-i müslim diyecek kadar küstahlaşıyor. Çünki, islâmiyyetden önce mevcûd olan vahdet-i vücûd bilgilerini de, hak olan eski semâvî dinlerin tesavvufcuları ortaya koymuşdu. Yunan felsefecileri ve İskenderiyye mektebi kâfirleri, bu bilgileri din tesavvufcularından çalarak benimsemişlerdi. Vahdet-i vücûd bilgileri felsefecilerin buluşu değil, dinde yükselmiş mü’minlerin ma’rifetleri ve keşfleri­dir. Vahdet-i vücûd, (Se’âdet-i Ebediyye)nin çeşidli yerlerinde açıklanmışdır. Lutfen, kitâbın fihristinden yerlerini bularak oku­yunuz!

7 — Zümer sûresinin üçüncü âyetini tefsîr ederken, (Tevhîd ve ihlâs sâhibi, Allahdan başka kimseden birşey istemez. Hiçbir mah­lûka i’timâd etmez. İnsanlar, İslâmiyyetin bildirdiği tevhîdden ay­rıldı. Bugün bütün memleketlerde Evliyâya ibâdet ediliyor. İslâ­miyyetden evvelki arabların meleklere, heykellere tapındıkları gi­bi, onlardan şefâ’at istiyorlar. Allahın bildirdiği tevhîdde, ihlâsda, Allah ile kul arasında vâsıta ve şefâ’at etmek yokdur) diyor. Bu ya­zıları ile, vehhâbî olduğunu i’lân ediyor.

8 — Bu sosyalist yazar, kendisini tefsîr âlimi sanmakda, çeşidli âyet-i kerîmelere yanlış ma’nâ vermekdedir. Meselâ Nisâ sûresinin yedinci âyet-i kerîmesine, (Ana-babanın ve yakınlarının bırakdık­larında, erkeklere bir pay vardır. Ana babanın ve yakınların bırak­dıklarında kadınlara da bir pay vardır. Bunlar az veyâ çok farz kı­lındığı şeklde bir paydır..) demekdedir. Hâlbuki islâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bu âyet-i kerîmeye, (Ana­baba ve yakınların bırakdıklarında erkeklere pay vardır. Ana-ba­banın ve yakınlarının bırakdıklarında, kadınlara da pay vardır. Bı­rakılan mallar az olsun çok olsun, farz kılınan mikdârdaki payları onlara verilir) demişlerdir. Beydâvîde sebebi de açıklanmışdır. He­le bundan sonraki âyet-i kerîmeye, (Biz burada nesh husûsunda bir delîl göremiyoruz. Bizim görüşümüze göre bu âyet muhkemdir. Gereği şeklde amel etmek de farzdır) diyerek, kendi görüşüne gö­re tefsîr yapdığını yazmakdan da sıkılmamakdadır. Hâlbuki tefsîr âlimleri, bu âyet-i celîleye vâcib diyenler oldu ise de nedbdir. Ya’nî müstehabdır demişlerdir. Bütün islâm memleketlerinde de, böyle yapılagelmişdir.

Bundan önceki âyet-i kerîmeyi bildirdikden sonra, (Allahü te­âlâ, mal ve mülkü cem’iyyete tevdî etmişdir. Cem’iyyet, bu malları güzel kullanmakla mükellefdir. Cem’iyyet başlangıçda bütün mal­ların sâhibidir. Vârisler (vasîler) sâdece -cem’iyyetin izni ile- bu malları kullanma hakkına sâhibdirler) diyerek, islâm dînine iftirâ etmekde, reform yapmağa kalkışmakdadır. Tefsîr ismi altında, sos­yalist fikrlerini gençlere aşılama çabasındadır.

9 — (Cihân Sulhu) ve (İslâmî Etüdler) kitâblarında, (Zekât, bir vergidir. Bu vergiyi ancak devlet tahsîl eder. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydâna gelen bir mu’âmele değildir. Elden ele geçen ferdî bir ihsân ve sadaka değildir. Malların zekâtını kendi elleri ile ayırıp yine kendi elleri ile dağıtmak, islâmın farz etdiği bir şekl ve nizâm değildir. Zekâtı verilmiş mal, birikdirilmiş mal [ya’nî kenz] sayılmaz sözü doğru değildir. Devlet ona el koyabilir) diyor. Sey­yid Kutbun bu sözlerinin doğru olmadığı, islâmiyyete uymadığı, kendi yanlış düşünceleri olduğu (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında uzun ve vesîkalarla isbât edilmişdir. Zekâtı verilmiş malın kenz ol­madığı, hükûmetin bu mala hiçbir sebeble el koyamayacağı, bütün kitâblarda yazılıdır. (Ahkâm-üs-sultâniyye)de ve birçok kıymetli kitâblarda diyor ki, (Kur’ân-ı kerîmde zekât ve sadaka aynı ma’nâ­da kullanılmakdadır. Müslimânın malında, zekâtdan başka, kimse­nin hiçbir hakkı yokdur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Malda zekâtdan başka hak yokdur) buyurdu. Zekâtını vermek lâ­zım olan mallar ikiye ayrılır. Emvâl-i zâhire ve emvâl-i bâtına. Em­vâl-i zâhire, saklanamıyan mallardır. Ekin, meyve ve çayırda otlı­yan dört ayaklı kasâb hayvânları böyledir. Emvâl-i bâtına, saklana­bilen mallardır. Altın ile gümüş ve ticâret eşyâsı böyledir. Hükû­met, emvâl-i bâtınanın zekâtını istiyemez. Bunların zekâtını ver­mek, sâhibinin hakkıdır. Sâhibleri, kendi istekleri ile, hükûmete verirlerse, o zemân hükûmet alıp, islâmiyyetin emr etdiği yerlere vermekde, sâhiblerine yardımcı olur. Hükûmetin vazîfesi, yalnız emvâl-i zâhirenin zekâtlarını istemek ve yerlerine dağıtmakdır. Hükûmetin bu hakka mâlik olabilmesi için de, hür, müslimân, âdil olması ve zekât üzerindeki din bilgilerine sâhib olması şartdır. Hü­kûmet zekâtı toplamakda zâlim olup, yerlerine dağıtmakda âdil ise, buna zekât verilmesi de, vermeyip, mal sâhibinin kendisinin dağıtması da câiz olur. Zekâtı toplamakda âdil olup, dağıtmakda zâlim ise, bu hükûmete zekât vermemek vâcib olur. Vermek câiz değildir. İstekle veyâ zorla alırsa, zekât verilmiş olmaz. Mal sâhib­lerinin ayırıp, hakkı olanlara kendilerinin tekrâr dağıtmaları lâzım olur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” toplanan zekâtları, uygun gördüğü yerlere dağıtırdı. Sonra, Allahü teâlâ, zekât verile­cek yerleri birer birer bildirip başka yerlere sarf edilmemesini emr eyledi. Kâfire zekât verilmiyeceği sözbirliği ile bildirildi). (Ah­kâm)dan terceme temâm oldu.

(Dürr-ül-muhtâr), kefâlet bahsinin sonunda buyuruyor ki, (Tarsûsî dedi ki, sultânın, [ya’nî hükûmetin], kimsenin malına el koyması câiz değildir. Yalnız, Beyt-ül-mâl âmilleri, ya’nî zekât toplıyan me’mûrlar, vâlîler ve Beyt-ül-mâl kâtibleri müslimânla­rın mallarını kendi zimmetlerine geçirirlerse, millete hıyânet eder­lerse, hükûmet bunların haksız edindikleri mallarına el koyabilir. Evkâf kâtibleri, me’mûrları da böyledir. Bunlar da aşırı harcama­lar yapar, çalgılı, oyunlu sefâhet hayâtı yaşarlarsa, apartmanlar ya­parlarsa, hükûmet bunların mallarına el koyar ve vazîfeden azl eder. Haksız ele geçirdikleri mallarını vakfa i’âde eder. Hangi vakfdan aldıkları belli olmazsa, Beyt-ül-mâla verir. Halîfe Ömer “radıyallahü anh” Ebû Hüreyreyi “radıyallahü anh” zekât topla­mak için, Bahreyne vâlî göndermişdi. Sonra, onu bu işden azl et­di. Mallarına el koydu. Onikibin lirasını aldı. Bir zemân sonra, ona yine bu vazîfeyi vermek istedi ise de, kabûl etmedi. Böyle olduğu­nu, Hâkim ve başkaları haber vermekdedirler). İbni Âbidîn bu sa­tırları açıklarken buyuruyor ki, (Hükûmetin Beyt-ül-mâl me’mûr­larının mallarına el koyması demek, onların kendi zimmetlerine geçirdikleri zekât mallarını, ellerinden geri alarak, Beyt-ül-mâla vermesi, ya’nî yerine koymasıdır. Yoksa, hükûmet bu malları baş­ka yerlere harc edemez. Ebû Hüreyre buyuruyor ki, Ömer “radı­yallahü anhümâ”’ zekât toplamak için, beni Bahreyne gönderdi. Sonra, vazîfemden azl etdi ve onikibin liramı aldı. Bir zemân son­ra, yine bu vazîfeyi vermek istedi. Kabûl etmedim. Ebû Hâtem, bunu işitince, Yûsüf “aleyhisselâm” senden çok üstün, yüce bir Peygamber olduğu hâlde, bu vazîfeyi yapmağı dilemişdi. Sen niçin kabûl etmedin? dedi. Cevâbında, O, Yûsüf “aleyhisselâm” idi. Peygamber idi. Peygamber oğlu idi. Peygamber torunu idi. Pey­gamber torununun oğlu idi. Ben ise, Ümeyye oğluyum. Bilmedi­ğim şeyi söylemekden, bilmediğim işi yapmakdan, böylece Rabbi­me ve Onun kullarına karşı rezîl olmakdan ve malıma el konma­sından korkarım buyurdu. Ebû Hüreyre hazretlerinin mezhebine göre, zekât me’mûrlarının hediyye kabûl etmesi câiz idi. Hazret-i Ömerin mezhebinde ise, câiz olmadığı anlaşılmakdadır. Hazret-i Ömer, kendi mezhebine göre hareket ederek, hediyye olarak top­ladığı malları, elinden aldı.) Görülüyor ki, hazret-i Ömer, zengin­lerin mallarına el koymadı. Bil’akis, zenginlerin mallarına el uza­tan me’mûrların haksız kazançlarını geri alıp, sâhiblerine vermiş­dir. İslâmiyyetde, hiçkimse, hiçkimsenin malına, mülküne elkoya­maz. İslâmiyyet bu bakımdan da, komünistlikden, sosyalistlikden ayrılmakdadır.

10 — Seyyid Kutb, tefsîrinin çeşidli yerlerinde, (Zekâtdan baş­ka malda da fakîrlerin hakları vardır) hadîsini yazıyor ve zekâtı hükûmetin zorla alacağını, ayrıca sadaka vermiyenlerin fazla mal-larına hükûmetin el koyabileceğini bildiriyor. İşi komünistliğe ka­dar götürüyor. Bu fikrlerine sened yapabilmek için âyet-i kerîme­lere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâ veriyor. Kaş yaparken göz çı­karıyor. Yukarıdaki hadîs-i şerîf, sadakanın, zekât gibi farz olduğu­nu değil, nâfile ibâdetler arasında çok sevâb olduğunu göstermek­dedir. Çünki, zekât hakkını fakîrlere vermeyenlere Cehennemde azâb yapılacağı bildirildi. Sadaka hakkını vermiyenlere ise, hiç azâb bildirilmedi. Sevâbının çok olduğu bildirildi. Bunun gibi, (Müslimânın müslimân üzerinde beş hakkı vardır) hadîs-i şerîfin­de bildirilen, (Selâm vermek, hasta ziyâret etmek ve da’vet olunan yemeğe gitmek) haklarının da farz olmadıklarını islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Hâlbuki, (Zevâcir)den aldığımız aşa­ğıdaki hadîs-i şerîfler, zekâtın böyle olmadığını açıkça gösteriyor:

(Mallarınızı zekât vermekle koruyunuz. Hastalarınızı sadaka vere­rek tedâvî ediniz! Düâ ile belâdan korununuz!) ve (Zekâtı verilen mal, yer altına gömülse de, kenz ya’nî Allahü teâlânın kötülediği defîne sayılmaz. Zekâtı verilmiyen mal açıkda bırakılsa da, kenz olur) ve (Mü’minin kalbinde buhl ya’nî cimrilik ile îmân bir arada hiç bulunamaz!). İbni Hacer-i Mekkî hazretleri bu hadîs-i şerîfleri açıklarken, hadîs-i şerîflerde kötülenen buhl, ya’nî hasîslik zekât vermemek demekdir diyor.

11 — (Biz, onlara aşağılık maymunlar olunuz dedik) meâlinde­ki âyet-i kerîmede, cumartesi günü balık tutmuş olan yehûdîlerin maymun yapıldıkları açıkça bildirildiği hâlde, bu âyeti de değişdir­meğe kalkışmış, (Maymun derekesine düşdüler. Vücûdları ile maymun olmaları îcâb etmez) demiş, kendisini imâm-ı Mücâhid gibi bir müctehid bilmişdir. Büyük âlim Abdül’azîz Dehlevî “rah­metullahi teâlâ aleyh”, (Tefsîr-i Azîzî)de bunların şekl ve sûretle­rinin maymun şekline döndüklerini ve üç gün yaşayıp öldüklerini uzun yazmakda ve seyyid Kutb gibi söyliyenlere cevâb vermekde­dir.

12 — Yine bu tefsîrinde, (Kur’ânda esîrleri köle yapmak mev­zû’unda hiçbir hükm vârid olmamışdır. İslâm, köleliğin menba’ını kurutmuşdur) diyor. Bu görüşünün bozuk olduğunu kendi de anlı­yarak, lâfı değişdiriyor ve (İslâm, meşrû’ harb esîrlerinden ma’da, kölelik kaynaklarını kurutdu. Çünki, örflere muhâlif olan bir hük­mü o gün cem’iyyetlere zorla kabûl etdirecek kudretde değildi) di­yor. Bu saçma mantığı ile, hatâsını örtmeğe çalışıyor. Hicretin ye­dinci senesinde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber gazâsında aldığı esîrleri, Eshâbına köle ve câriye olarak dağıtdığını ve bu işin islâm devletlerinde asrlarca tatbîk edildiğini inkâr edemiyor. Fekat, islâmiyyetin kâfir cem’ıyyetlerine ahkâm getirdiğini sanarak, çok feci’ bir fikr de yürütüyor. (İslâm, hükmü­nü kabûl etdirecek kudretde değildi) diyor. Bu kudretsizliğin Alla­hü teâlâya varacağını, küfre sebeb olacağını düşünemiyor. Hâlbu­ki, islâm, kâfirlere hiçbir hükm ya’nî emr ve yasak getirmemişdir. İslâm ahkâmı, müslimânlara ve müslimân olan cem’iyyetlere mah­sûsdur. İslâm, kâfirlerden tek birşey istemekdedir. O da îmân et­meleridir. Zimmî kâfirlerin mu’âmelât ile mükellef olmaları, hük­men müslimân sayıldıkları içindir.

13 — Seyyid Kutb, kitâblı kâfir kadınları ile evlenmekde de kendi görüşlerini ileri sürmekde, müctehidlerle boy ölçüşmeğe kalkışmakdadır. Tefsîr yapmakda ve din kitâbları yazmakda tek sermâyesi, memleketi îcâbı arabî bilmesidir. Tek hüneri, iyi bir ter­cümân olabilen bu yazarın en büyük hatâsı, din bilgilerinde mukal­lid olduğunu anlıyamamış olmasıdır. Hâlbuki, nassları açıklamak­da ve nass bulunmıyan bilgilerde, yalnız müctehidlerin görüşlerine değer verilir. Müctehid olmıyanların, ya’nî bizim gibi mukallidlerin görüşleri din bilgisi olamaz. Müctehidlerin görüşlerine uymıyan görüşler ileri süren din câhillerine (Dinde reformcu) veyâ (Zındık) denir. Bunlar, din adamı görünerek, perde arkasından dîni yıkmak istiyen kimselerdir. Hakîkî din adamı demek, uzun seneler dirsek çürütüp, müctehidlerin açıklamalarını, görüşlerini öğrenerek, bun­ları zemânındaki insanların anlayışlarına göre, aktaran, bildiren hâlis müslimân demekdir.

Seyyid Kutb, memleketi îcâbı arabcayı iyi bildiği için, kırk se­neden beri incelediği ve hayrân olarak savunduğu sosyalist bilgile­rini Kur’ân-ı kerîm ile karşılaşdırmağa kalkışdı. İslâm âlimlerinin kitâblarını okumadığı için ve Mısr mason locası başkanı Mehmed Abduhun te’sîri altında kalarak, ömrünün son yıllarında, mezheb­sizliği ve vehhâbîliği tervîc eden kitâblar yazmağa başladı. [m. 1948] de çıkardığı (İslâmda Sosyâl Adâlet) kitâbı, bu yıkıcı, sapık fikrleri ile doludur. Kur’ân-ı kerîme sarılmalı diyerek, gençleri, kendi sapık fikrleri arkasında sürükledi. Keşki, kendi zemânında bulunan Abdülkâdir Udeh gibi ve Ahmed-i Advî Ezherî gibi, islâ­miyyeti iyi incelemiş ve anlamış mücâhidlerin yazılarını okumuş olsaydı, Ehl-i sünnet âlimlerinin yüksekliklerini öğrenir, bunların biricik kurtuluş yoluna sarılmak se’âdetine kavuşabilirdi. Fekat, ona dîni bütün islâm âlimi diyenler de, (İlmî ve felsefî araşdırma­ları, kendisine sarsılmaz bir îmân bahş etdi) sözünü gizliyememiş­ler, onun îmânının, islâm bilgilerine değil, felsefî düşünceler üzeri­ne kurulmuş, sapık bir yol olduğunu bildirmişlerdir.

Din adamı geçinen ba’zı kimseler, Seyyid Kutbun reformcu, sa­pık fikrlerine aldanmakla kalmıyor. Onun islâmiyyete uymıyan fikrlerini gençler arasına yaymağa uğraşıyorlar. Bu çalışmalardan kazanc sağlamağı düşünen ba’zı kimseler de, onun tefsîrini ve ki­tâblarının ba’zı yerlerini yanlış terceme edip, yüksek fiyâtla satı­yorlar. Kazançlarına engel olduğu için, hakîkati ortaya koyan, gençleri uyandıran kitâblarımıza saldırıyorlar. Ehl-i sünnet âlimle­rinin kitâblarından terceme etdiğimiz kitâblarımıza, ilm ile, vesîka ile karşı çıkamadıklarından, yalan ve iftirâdan başka çâre bulamı­yorlar. Böyle yalan söyliyenlere, (bu sözünüz, kitâblarımızın nere­sinde yazılıdır?) deyince, bir yer gösteremiyorlar. İftirâları, yalan­ları ortaya çıkıyor. Seyyid Kutbun (Fî-zilâl-il Kur’ân) tefsîrinin bo­zuk ve zararlı olduğunu göstermek için, islâm âlimlerinin büyükle­rinden Ahmed ibni Hacer-i Mekkî hazretlerinin fetvâsını okumak yetişir. Fetvâ şudur:

(İslâm âlimlerinin tefsîrlerinden almayıp da, kendi anladığını ve kendi görüşlerini tefsîr olarak yazan ehliyyetsiz kimselerin tef­sîrlerini milletin önüne sürenlere mahkemeler mâni’ olmalıdır. Böyle tefsîrler bâtıldır, bozukdur. Bu tefsîrleri milletin önüne sü­ren din adamları sapıkdır. Başkalarını da doğru yoldan sapdırma­ğa çalışmakdadırlar). (Fetâvâ-yı hadîsiyye)deki bu fetvâyı okuyan bir müslimân, câhil, sapık din adamlarının sözlerine aldanmamalı, onların kötüledikleri Ehl-i sünnet kitâblarına sarılmalı, yaldızlı sözlerle, plânlı üsûllerle övdükleri sapıkların bozuk, zehrli kitâbla­rını almamalı, okumamalıdır.