19.Madde58-60


58 — (Teblîg-i cemâ’at) adı ile islâm memleketlerini dolaşıp, müslimânlara va’z ve nasîhat eden kimseler görülüyor. Bunlar, Hindistândan, Pâkistândan üçer beşer kişilik kâfileler hâlinde çı­karak dünyânın her yerine gidiyor. İslâmiyyeti yaymağa çalışıyo­ruz diyorlar. Eshâb-ı kirâmın yolunda olduklarını söylüyorlar. Ha­nefî mezhebinde olduğunu, ibni Teymiyyeyi çok beğendiğini söyli­yenleri de var. Fâideli ve doğru konuşuyorlar ise de, islâm âlimle­rinin ismlerini ve sözlerini ağızlarına almamaları ve Ehl-i sünnet bilgilerinden bir kısmını ört-bas eder görünmeleri şübhe ve üzün­tü uyandırdığından, Hindistânda ve Pâkistândaki ba’zı din adam­ları bunların sapık olduklarını yazmakdadırlar.

Kendilerine (Cemâ’atüt-teblîg) diyorlar. Merkezleri Delhîde­dir. [Pâkistânın Karaşi ve Lahor şehrlerinde de büyük şu’beleri vardır.] Her gitdikleri yerde nemâz kılmak üzerinde çok duruyor­lar. Fâideli ve lüzûmlu din bilgileri söylüyorlar. Bu çalışmalarına Urdu lisânında (Kest) diyorlar. Bunların teşkilâtını kuran, Mevlâ­nâ Muhammed İlyâs isminde bir Hindli olduğunu söylüyorlar. Bu adam hicretin 1303 ve mîlâdın 1886 senesinde Kandla şehrinde doğmuşdur. Reşîd Ahmed Kenkühînin talebesi idi. Onun yanında on sene kaldığı (Mevlânâ İlyâs uranki dînî da’vet) kitâbının 43 ve 49 ncu sahîfelerinde bildirilmekdedir. Bu kitâbı İlyâsın yakın tale­besinden biri yazmışdır. Reşîd Ahmed 1323 [m. 1905] de ölünce, Halîl Ahmed Sehârenpûrîden okudu. Halîl Ahmed 1346 [m. 1928] de Medîne-i münevverede öldü. Urdu lisânında yazdığı kitâbda İb­lîsin, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” dahâ âlim oldu­ğunu bildiriyor. Reşîd Ahmed, (Berâhîn-i kâtı’a) kitâbında, ellibi­rinci sahîfesinde, Halîl Ahmedin bu kitâbı için, mubârek bir kitâb­dır diyor ve (Beyt-i ayn-ı islâm) denilen yerde saklıyor. Reşîd Ah­med, hâcı İmdâd-ullah-ı Medenînin halîfesi idi. Hâcı İmdâdullah, 1317 [m. 1899] da Mekkede öldü. Reşîd Ahmed, önce İsmâ’îl-i Dehlevîden okudu. Bu İsmâ’îl, Abdülvehhab oğlunun (Kitâb-üt­tevhîd)ini urdu diline terceme ederek, (Takviyet-ül-îmân) ismini vermişdir. Otuzsekizinci sahîfesinde, (Resûlullah “sallallahü aley­hi ve sellem” öldü, çürüdü. Toprak oldu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kıyâmetde şefâ’at edeceğine inanan kafir olur, müşrik olur) diyor. İlyâsın bir hocası da, Eşref Alî Tehânevîdir. Bu da Çeştiyye tarîkatinden hâcı İmdâd-ullahın halîfelerindendir. Ur­du dili ile yazdığı (Behiştî Zîver) adındaki kitâbında, birinci kıs­mında Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yüksek derecesi­ni çocuk, deli ve hayvanlar derekesine düşüren çok çirkin şeyler yazmakdadır. İlyâsın üç hocası da, kitâblarındaki böyle yazıları ile müslimânları hayrete düşürmüşlerdir. İlyâs, bunları övmekde, bü­yültmekde ve aşırı saygı göstermekdedir. Onlar için, zemânın evli­yâsı, kutbları demekdedir. (Melfûzât-ı hazret-i mevlânâ İlyâs rah­metullahi aleyh) ismindeki kitâbın yüzondördüncü sahîfesi bu medhiyyelerle doludur. Şeyhi Reşîd Ahmed için, eğer onu görme­seydim kalbim itmînâna kavuşmıyacakdı. Gece uyanınca, onun ya­tak odasına gider, onun yüzüne bakar, gelir uyurdum. Onun sevgi­si, damarlarımdaki kan gibi her yerime işlemişdir demekdedir. Bu sözleri (Mevlânâ İlyâs urankî) kitâbının 44. cü ve 49. cu sâhifele­rinde yazılıdır. (Mücâdele sûresi)nin son âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ve Kıyâmet gününe îmân edenler, Allaha ve Resûlüne uy­mıyanları [ya’nî kâfirleri] sevmezler. Babaları, oğulları, kardeşleri, akrabâları olsalar da, kâfirleri sevmiyenlerin kalblerini Allahü te­âlâ îmânla doldurur) buyuruldu. Teblîg-i cemâ’atcıların hepsi, İlyâ­sı ve hocalarını çok büyültüyorlar, çok övüyorlar. İsmlerini söyle­yince ve işitince “rahmetullahi aleyh” diyorlar. Yukarıda bildirdiği­miz kitâblarını her yere yayıyorlar.

Ehl-i sünnet âlimleri, Teblîg-i cemâ’atcıları red etmek, sapık ol­duklarını ortaya koymak için çok kitâb yazdılar. Onlar, bu kitâbla­ra hiç cevâb veremedi. Abdül’Alîm Sıddîkî, İlyâsın ve hocalarının islâmiyyeti içerden yıkmakda olduklarını yazmakdadır. (El-müste­ned) ve (El-mütenebbî-ül-Kadyânî) ve (El-üstâz-ül-Mevdûdî) ve (Ed-devlet-ül-Mekkiyye) ve (Hediyyet-ül mehdiyyîn) kitâbının so­nunda da uzun yazılıdır. Bu beş kitâb arabîdir. 1395 [m. 1975] se­nesinde İstanbulda Hakîkat Kitâbevi tarafından ofset yolu ile tek­râr basdırılmışdırlar.

İlyâs 1363 [m. 1944] de öldü. Yerine oğlu Muhammed Yûsüf geçdi. Yûsüf, 1335 [m. 1917] de Delhîde tevellüd ve 1394 de Lahor­da vefât etdi. Delhîde defn edildi. (Hayât-üs-Sahâbe) ismindeki üç cild kitâbı 1395 [m. 1975] de türkçeye terceme ve neşr edilmişdir. Bu kitâbında Eshâb-ı kirâmı çok övmüş olduğundan, okuyanların takdîrlerini çekmekdedir. Fekat, (âyinesi işidir kişinin, lâfa bakıl­maz) sözü meşhûrdur. Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerine inanan ve onları seven kimsenin, onların yolunda bulunması lâzımdır. Onla­rın yolu, Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdikleri yoldur. Eshâb-ı ki­râmı sevmenin alâmeti, (Ehl-i sünnet)in dört mezhebinden birinin (Fıkh kitâbları)nı öğrenmek ve bu bilgilerin yayılmasına çalışmak ve bunlara uygun yaşamakdır. Muhammed Yûsüfün yerine Hin­distânda Sehârenpur şehrindeki Mezâhir-i ulûm medresesinde ha­dîs muallimi olan şeyh İn’âm-ül-Hasen geçdi. Hindistânda Luck­now şehrinde 1310 [m. 1891] de kurulmuş olan (Nedvet-ül-ule­mâ)nın emîri [reîsi] olan Ebül-Hasen Alî Nedvî, 1395 [m. 1975] de Lucknowda basılmış (Ed-da’vet-ül islâmiyye) kitâbında, imâm-ı Rabbânî Ahmed Serhendîyi ve hizmetlerini övdükden sonra, 1246 da öldürülmüş olan İsmâ’îl-i Dehlevîyi ve 1320 de ölen Nezir Hü­seyn Dehlevîyi ve hâcı İmdâd-ullahın halîfelerinden Muhammed Kâsım Nanawtavî tarafından 1288 [m. 1871] de kurulmuş olan Di­yobend medresesini ve 1362 de ölen Eşref Alî Tehânevîyi ve teb­lig-i cemâ’ati ve kurucusu Muhammed İlyâsı çok medh ve senâ et­mekdedir. Muhammed Kâsım Nanawtavî 1317 [m. 1899] da öldü. İsmâ’îl-i Dehlevînin (Takviyet-ül-îmân) kitâbının 1396 [m. 1976] senesinde Pâkistânda basılmış olan (Takvîm-ül-beyân) adındaki fârisî tercemesini okuduk. İsmâ’îlin câhil olduğu kadar ahmak da olduğunu öğrendik. Hakkı bâtıla karışdırarak kötülemeğe uğraşan bir mezhebsiz olduğunu iyi anladık. Allahü teâlâ, müslimânları böyle sapık yazıları okumakdan, bunlara aldanarak, sonsuz felâke­te sürüklenmekden muhâfaza buyursun! Âmîn.

Hindistânın cenûbunda bulunan Kerala eyâletinin Malappu­ram şehrinde, Samasta denilen (Cem’ıyyet-ül-ülemâ)nın neşr etdi­ği aylık (El-muallim) mecmû’asının 1399 [m. 1979] Şevval ayı, do­kuzuncu ve dahâ sonraki birkaç sayılarında, Ehl-i sünnet âlimle­rinden Mevlevî Ebû Ahmed, (Cemâ’at üt-teblîga)daki şübhenin keşfi başlığı altında diyor ki: Hindistânın şimâl kısmlarında, çeşid­li fırkalar ortaya çıkmış, dîni tecdîd edeceklerini, her yere yaya­caklarını söylüyorlar. Çok kimse, bunların yaldızlı sözlerine baka­rak, kendilerinin ve kurucularının i’tikâdlarını incelemeksizin on­lara tâbi’ oluyorlar. İçyüzleri ortaya çıkınca, tekrâr ayrılanları, on­ların yalanlarını, hiylelerini anlatanları çok oluyor. Târîhe bakılır­sa, böyle sapık kimseler çok görülür. Bunlar nefslerine, bozuk dü­şüncelerine kapılmış zevallılardır. İslâmiyyetin delîllerine istedik­leri gibi yanlış ma’nâlar veriyorlar. İbni Teymiyyenin ve Abdül­vehhâb oğlu Muhammed Necdînin çürük ilkelerine kayıyorlar. Din bilgilerinden haberi olmıyanlar, bunları doğru yolda sanıyor. Dîne hizmet etdiklerine inanıyorlar. Bu sapık fırkalardan biri mevlânâ İlyâsın ortaya atdığı yoldur. Kendilerine (Cemâ’at-üt­teblîgiyye) diyorlar. Dünyâyı dolaşıyorlar. İbâdetleri ile, câzibeli sözleri ile ve giyinişleri ile dînine bağlı, sâlih kimseler olarak görü­nüyorlar. İnanışlarını, tutdukları yolu hiç bildirmiyorlar. Tohumla­rını Kerala topraklarına da saçmağa başladılar. (Samasta Kerala) âlimleri, bunların kitâblarını, inanışlarını, ortaya çıkışlarını, kuru­cularının hayâtını, yolunu ortaya koyarak, kendileri ile cihâda baş­ladılar. Bunları inceliyenler, hiylelerini, bid’at ehli olduklarını an-lıyorlar. Bunların Ehl-i sünnet ve cemâ’atin hak yolundan sapmış, bid’at ve dalâlet yolunda olduklarına fetvâ verdiler. Hindistânın şimâlindeki ve cenûbundaki ve Seylan adasındaki Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bu fetvâları ic­mâ’ hâlini aldı. Biz de, Allahü teâlânın tevfîki ile ve selef-i sâlihî­nin izlerine sarılarak, bozuk inanışlarını ve sapık yollarını aşağıda bildireceğiz.

(Cemâ’at-üt-teblîgıyye) sapık yolunun kurucusu, İsmâ’îl oğlu Muhammed İlyâsdır. 1303 [m. 1886] senesinde doğmuş, 1363 [m. 1944] de ölmüşdür. Önceleri (Mezâhir-ül-ulûm) medresesinde ders verdi. Bu işde muvaffak olamayınca, şeyhlik yapmağa başla­dı. Câhil halka muska ve düâlar yaparak geçimini sağladı. Bu ara­da (Teblîg) tarîkatini kurdu. Medâris şehrindeki (Külliyyet-i ka­id-i millet) medresesi amîdi [reîsi] Cemâl Muhammed sâhib, Cen­derke gazetesinin 24 Temmuz 1976 nüshasında, bu tarîkat hak-kında uzun bilgi vermekdedir.

Delhîde bulunan (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) reîsi ve arkadaşı Mu­hammed İdris Ensârî, Delhîde Cemâl matba’asında basılmış olan (Teblîg-i Düstûrül’amel) risâlesinde, bu tarîkatin kuruluş sebebini şöyle bildiriyorlar: (İyi düşünülür ve târîh incelenirse, dört temel üsûl ile insanlar huzûra ve se’âdete kavuşdurulamamışdır. Bu da, Âl-i İmrân sûresinin 139. cu âyeti olan (Siz onlardan şerefli, yük­seksiniz. Çünki îmânınız var)dan anlaşılmakdadır. Birincisi, islâm dîninin maksadı, bâtıl nizâmını, ya’nî sapık inanışları ve huyları de­ğişdirmekdir. İkincisi, bunları değişdirmek, ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” seçdikleri yol ile olur. Üçüncüsü, müs­limânların, gerek birer birer, gerekse toplu olarak bugüne kadar yapdıkları çalışmalar, bu maksad için değildi ve Peygamberlerin yolunda olmadılar. Dördüncüsü, bunun için sâlih olan bir cemâ’at, ya’nî (Cemâ’at-i islâmiyye) kurmak ve bunun, islâmın gösterdiği yolda çalışması lâzımdır. İşte bu işi, Allahın sâlih kullarından Mu­hammed İlyâs yapdı. İslâm yolunda çalışmak istiyenleri toplaya­rak, (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) denilen yeni bir topluluk meydâna ge­tirdi) diyorlar.

Şu laflara bakınız! Ümmet-i Muhammediyyenin bindörtyüz se­neden beri, gerek birer birer, gerekse toplu olarak yapdıkları çalış­malar, Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” yolu değilmiş ve insanlar arasına yayılmış olan bâtıl inanışları değişdirmek için değilmiş. Bunun için, yeni bir cemâ’at kurmak lâzım olmuş. Bunu Cemâ’at-i teblîgiyyenin emîri bildiriyor! Ümmet-i Muhammediy­yeyi parçalamak, Ehl-i sünnetin dışında yeni sapık bir çığır açmak istiyenler, hep böyle söyliyerek ortaya çıkdılar. Ümmet-i islâmiy­yenin hepsi, doğru yoldan ayrıldı, hidâyet yolundan sapdılar diye­rek, yeni bir tarîkat kurdular. Uydurdukları, bozuk, kötü ilkeleri, böylece ortaya koydular.

Yine bunun gibi son zemânlarda Ebül-a’lâ Mevdûdî isminde­ki kimse Pâkistânda, (Cemâ’at-i islâmî) denilen bir teşkîlât kurdu. Bunu kurmasının sebebini urdu dilinde çıkardığı (Min Müslimân ur mevcûdühû siyâsî) risâlesinin onbeşinci sahîfesinde, şöyle anla­tıyor: (Çok araşdırmış, incelemiş. Bugünkü islâm halkasını boy­nundan çıkarmağa karar vermiş. Eğer böyle yapmasaymış, o da il­hâd ve dehriyye denilen dinsizlerin yolunda kalırmış. Ecdâdın­dan, dedelerinden gelen din, ilhâd ve dehrîlik imiş. Bunun için, kelime-i tevhîdin ma’nâsına tam uygun olarak yeni bir din ortaya koymuş. Bulunduğu zemânın ilk hakîkî müslimânı kendisi imiş. Müslimân olsun, olmasın, herkesi bu yeni dîne çağırıyormuş).

Muhammed İlyâs da böyle söylüyor. Bu ümmet-i Muhamme­diyyenin, asrlardan beri yapdıkları herşey Peygamberlerin yoluna uygun değilmiş. Muhammed Manzûr-i Nu’mânî, İlyâsın (Ümmet-i Muhammediyyenin şimdi yapdıkları ibâdetler, hep rüsûm ve âdet­lerdir. Din öğretenler, din idârecileri, rüsûm ve âdetlere bağlı kal­mışlardır) dediğini (Melfûzât) risâlesinin onikinci sahîfesinde bil­dirmekdedir. (Teblîg-i cemâ’at) önderlerinden Muhammed Hasen hân, (Miftâh-ut-teblîg) önsözünde diyor ki, (Zemânımızda din iş­leri başı boş kaldığı için, çok kimse şirk, küfr ve ilhâd akıntısına ka­pılmışdır. Allahü teâlâ insanların bu hâline acıyıp, mu’cize olarak, müslimânları gafletden uyandırmak ve onlara din rûhunu aşılamak için Şeyh Muhammed İlyâsı gönderdi. Bu mücâhid, Delhî şehrinin cenûbundaki Mivat kasabasında, zemânın şartları izn verdiği ka­dar, insanları uyandırmağa çalışdı) diyor. Bütün ümmet küfrde, dalâletde olunca, İlyâs doğru yolu acabâ nereden buldu denirse, buna cevâb vermeleri kolay olmıyacakdır sanırız.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, (Teblîg-i cemâ’at) fır­kası, diğer eşkiyâ arkadaşlarının söyledikleri gibi, (Bu ümmet-i Muhammediyye dalâlete düşdü. Doğru yoldan ayrıldı) diyorlar. Bu sözleri, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdi­ğine taban tabana zıddır. Çünki Tirmüzînin bildirdiği hadîs-i şerîf­de, (Ümmetim, dalâlet üzerinde birleşmez) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf müctehidlerin ya’nî islâm âlimlerinin sözbirliği yapdıkları bil­gilerin hep doğru olacağını kesin olarak bildirmekdedir. Yalnız âlimler değil, aklı başında olan herkes, böyle olduğunu hemen an­lar.

Şimdi, bu (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) fırkasının nasıl teessüs etdi­ğini bildirelim: Hindistânın meşhûr din ve târîh adamlarından Ebül-Hasen Alî Nedvî, Cemâ’at-üt-teblîgiyyenin kurucusu İlyâsın sözlerini şöyle bildiriyor: 1345 [m. 1926] senesinde, Medîne-i mü­nevverede iken, bu işe başladım. (Bu hareketi, senin elinde ger­çekleşdireceğiz) diye rü’yâda müjdelendim. Bunlar, (Muhammed İlyâsın dîne da’veti) kitâbının yetmişyedinci sahîfesinde urdu dili ile yazılıdır. Bir sahîfe sonra da, Medîneden Hindistâna döndük­den sonra, insanları dîne da’vet etmeğe başladı. Bu iki satır yazı­dan anlaşılıyor ki, bu da’vet Allahü teâlânın emri ile başlamış ve Allah tarafından kendisine rü’yâda müjdelenmiş. Bu yolun iç yü­zü, (İlyâsın melfûzâtı) kitâbında geniş açıklanmakdadır. Bu kitâb­da, talebesinden, Muhammed Manzûr Nu’mânî, arkadaşlarına, hocasının şu müjdesini vermekdedir: (Rü’yâ, Peygamberliğin kırkaltı parçasından biridir. Riyâzetler çekmekle, mücâhedeler yapmakla hâsıl olmıyan terakkîler, ba’zı seçilmişlere rü’yâda hâsıl olmakdadır. Bunlara rü’yâda hâsıl olan bilgiler, Peygamberliğin parçalarıdır. Bunlarla terakkî hâsıl olmaz mı? İlm ma’rifeti artdı­rır. Ma’rifet de, insanı Allaha yaklaşdırır. Bunun için, Allahü te­âlâ, (Yâ Rabbî ilmimi artdır) demeği emr etdi. Rü’yâda insana sa­hîh ilmler verilir. Bundan dolayı, bu emîrinizin çok uyuması için düâ ediniz! A’sâbım bozularak, uykum azaldığı zemânlar, uyku­mu artdırmak için tabîbe mürâceat ediyor, verdiği ilâcları kullanı­yorum. Bu teblîg ile da’vet etmek yolu bana rü’yâda gösterildi.

(Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz. İnsanların iyiliği için yaratıldı­nız. İyilik yapılmasını emr eder, kötülükden nehy edersiniz) me­âlindeki âyetin tefsîri bana rü’yâda bildirildi. Ben, Peygamberler gibi, insanları da’vet için yaratıldım. Âyetdeki (yaratıldınız) sözü, bu da’vetin yalnız bir yerde yapılması ile, bir şehrde kalmakla te­mâm olmıyacağını, bulunduğu yerden çıkarak, şehrleri, evleri do­laşmak lâzım olduğunu gösteriyor). Bunlar, kitâbın ellinci sahîfe­sinde yazılıdır. Şu sözlere bakınız! Kur’ân-ı kerîm rü’yâda tefsîr ediliyor. Rü’yâda kendisine sahîh ilmler verildiğini, bunların mü­câhede ve riyâzet ile elde edilemiyeceğini iddiâ etmekdedir. Âyet-i kerîmedeki (Uhricet) kelimesinden, hiçbir müfessirin bildirmedi­ği yeni bir ma’nâ çıkarmakdadır. Talebesinden, kendisinin çok uyuması için çalışmalarını istemekde ve yazısından anlaşılacak da­hâ nice şeyler bildirmekdedir. Bunlar, Kur’ânı kendi re’yi, görüşü ile tefsîr etmek değil midir? Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Kur’ânı kendi re’yi ile tefsîr edenin yeri Cehennem ateşi olsun!) hadîs-i şerîfi ile, müslimânları böyle tefsîr etmekden men’ etmekde, korkutmakdadır. Bu hadîs-i şerîfi Tirmüzî bildiriyor. Sa­ğını solundan ayıramıyan, farzı sünneti tanıyamıyan kimselerin teblîg için seyâhate çıkmaları, hep bu rü’yâdaki tefsîrden ileri gel­mekdedir. İslâmiyyet, şarkdan garba kadar her yere yayıldıkdan sonra, bunların emr-i ma’rûfu temâmlamak için, ev ev dolaşmala­rı da, hep rü’yâda emr olunmuşdur. Allâme ibni Cerîr Taberî ve Selef-i sâlihînden birçok müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi tefsîr et­mişler ve allâme imâm-ı Süyûtî “rahmetullahi teâlâ aleyh” bunla­rı (Dürr-ül-mensûr) kitâbında bildirmişdir. Bu kitâbın ikinci cüz altmışdördüncü sahîfesinde buyuruyor ki, Abd ibni Hamîd ve İb­ni Cerîr ve İbn-ül-Münzir, imâm-ı Mücâhidden alarak, (Siz hayrlı ümmetsiniz. İnsanların iyiliği için yaratıldınız) meâlinde olan âyet­deki insan, arabdan başkalarıdır. Hayrlı ümmet de arabdır. Görü­lüyor ki, tefsîr âlimlerinin hiçbiri bu âyete İlyâs gibi ma’nâ verme­mişdir. Demek ki, onun teblîg hareketi, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere ve Selef-i sâlihînin yoluna uygun değildir. Uykuda, rü’yâ­da yapılan bir tefsîre dayanmakdadır. Bu ise, dinde ibtidâ’dir. Bid’at çıkarmakdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bu dînimizde dinde bulunmıyan birşey meydâna çıkınca red edi­niz!) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf (Buhârî) ve (Müslim)de yazılıdır.

[Nablüsî de “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Hadîka)nın 128. ci sa­hîfesinde geniş açıklamakdadır. Yüzaltmışsekizinci sahîfesinde di­yor ki, (Uyurken görülen rü’yâlar, rûhânî ilhâmlar gibi, ahkâm-ı is­lâmiyyeyi bildiren sebeblerden değildirler). Yüzyetmişinci sahîfe­sinde diyor ki, (Allahü teâlânın, hiç kitâb okumamış birinin kalbi­ni açması, ma’rifetlerle, hakîkatlerle doldurması câizdir. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf işitince, bunların tefsîrlerini yaparak âlimleri hayretde bırakır. Fekat, bu zât iktidâya sâlih olmaz. Velîdir. Fekat imâm ve mürşid değildir. İslâm âlimi olmak için, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ahkâmına vâkıf olmak lâzımdır). Yüzseksenye­dinci sahîfesinde diyor ki, (Dînin unutulması, ya’nî islâmiyyetin âdet hâline gelmesi, ya’nî islâmiyyete değil, akla ve kendi görüşü­ne uyulması, dört şeyden ileri gelmekdedir: Birincisi, öğrendikleri­ni yapmamak. İkincisi, bilmeden yapmak. Ya’nî, Allahü teâlânın emrlerini öğrenmeyip, kendi aklına, görüşüne uymak ve herkesin de böyle olması için çalışmak. Bunların doğru ve fâideli oldukları­na inanıp, bunları beğenmiyenlere düşman olmak. Üçüncüsü, ya­pacağı şeylerin ahkâmını önceden öğrenmemek. Dördüncüsü, in­sanların din bilgilerini öğrenmelerine mâni’ olmak. Öğrenmek ve gençlere öğretmek istiyenlere, gerici, çağ dışı diye iftirâ etmek.

Tesavvuf büyükleri, Velîler, mürşidler “kaddesallahü teâlâ es­rârehüm”, hep islâmiyyete uymuşlardır. Yüksek derecelere böyle kavuşmuşlardır. İslâmiyyete uymak, islâmiyyetin dört delîline uy­mak demekdir. Bu dört delîl, Kur’ân-ı kerîm ve Sünnet ve İcmâ’ı ümmet ve Kıyâs-ı fükahâdır. Bu dört kaynakdan başka şeylere tâ­bi’ olanlar Cehennem azâbına gideceklerdir. Bunlar, se’âdet-i ebe­diyye yolunu kesiciler, bâtılı hak şeklinde gösteren yalancılardır.) (Hadîka) kitâbının birinci cildi hakîkat Kitâbevi tarafından basdı­rılmışdır.]

İbni Hacer-i Askalânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Peygamber­lerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” başkasının rü’yâsı, islâmiy­yetin hükmlerini bildirmez. İslâmiyyetin hükmleri, vahy ile ve icti­hâd ile anlaşılır) dedi. O hâlde, rü’yâ ile âyet-i kerîme nasıl tefsîr olunabilir? İnsanlara, rü’yâ ile nasıl hükm edilebilir? Rü’yâya uya­rak, bunlar dünyânın heryerine nasıl gönderilebilir? Böyle yap­makla, ahkâm-ı islâmiyye değişdirilmiş olmuyor mu?

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmi, insanlara beyân edilmesi, anlatıl­ması için gönderdiğini bildiriyor. Cemâ’at-üt-teblîgiyyenin reîsi ise, kendisine Kur’ânın rü’yâda tefsîr edildiğini söyliyor. Buna gö­re ve bu görüşde olan Ebül’alâ Mevdûdînin (Tenbîhât)ında iddiâ etdiğine göre, Kur’ân-ı kerîmin, bilinen tefsîr kitâbları ile açıklan­ması, lüzûmsuz olmakda, rü’yâda gösterilenleri anlıyacak kadar, arabî lügat kitâbları kifâyet etmekdedir. Dinde reformcu olan bu iki kişi, her bid’at sâhibi gibi, hem Kur’ân-ı kerîme kendi görüşle­rine göre ma’nâ veriyorlar, hem de, Kitâb ve sünnet yolunda ol­duklarını söyliyorlar. Bu ise açık bir yalancılıkdır.

(Düstûr-ül-amel) dedikleri, beyânlarında diyor ki, (Teblîg-i ce­mâ’atcıların maksadları, akîdeleri üçdür:

1 — İ’lâ-i kelimetüllah,

2 — İslâmiyyeti yaymak,

3 — Bu akîdede olanları birleşdirmek. Mezhebde, ahlâkda ve eğitimde islâhât yapmak.) Bunların akîdelerini, inançlarını iyi an­lamak için, kitâblarını incelemek lâzımdır. İnançlarının birkaçını bildirelim:

Teblîgcilerin emîrleri olan Muhammed İlyâsın (Gâyemiz, Re­sûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbına bildirdiklerini öğretmekdir. Her memleketi dolaşarak, nemâzı anlatmak ve nasî­hat vermemiz, bu hareketimizin başlangıcıdır, [Melfûzât s. 31]) sö­zünden anlaşılıyor ki, bunlar Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel­lem” bildirdiklerini, kendi anladıklarına, mesleklerine göre anlat­makdadırlar. Arkadaşlarından Zahîr Hasena diyor ki, (Bizim yo­lumuzu, yalnız nemâz kılmağı öğretmek zan ediyorlar. Allaha ye­mîn ederim ki, hareketimiz nemâzı bildirmek değildir. Yeni bir kavm yetişdiriyoruz) [Dînî da’vet s. 205]. Bu sözü, maksadını açık­ca ortaya koymakdadır. İlyâsa tâbi’ olanların, biz herkesin nemâz kılması için çalışıyoruz demelerinin doğru olmadığı açıkca anlaşıl­makdadır. Böyle davranmaları, herkesi aralarına alabilmek için bir başlangıç, bir tuzak olmakdadır. Nitekim, (Mekâtîb)in 66. cı sahî­fesinde, (Bu fakîre göre, Teblîgimiz, islâmiyyete, tarîkate ve hakî­kate şâmildir). Bu söz, İlyâsın, bir rü’yâsı üzerine kurulmuş olan bu cemâ’atin, yeni bir islâmiyyeti ve tarîkati câmi’ olduğunu gösteri­yor. Çünki, din demek bu üç esâs demekdir. İslâm ismi altında maskelenen yeni bir din, rü’yâ üzerine kurulmuş bir din getirmek­dedirler. Yukarıdaki sözlerinin, bid’at ve dalâlet olduğu meydân­dadır.

İlyâsın tâbi’lerinden Muhammed İdrîs Ensârî diyor ki, (Bu ce­mâ’atin akîdesi, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullahdır) [Düstûr s. 4]. Bu akîde, müslimânlığın temel akîdesidir. Fekat, bu­nu müslimân olmadıkları sözbirliği ile bildirilmiş olan Kâdıyânîler [ya’nî Ahmedîler] ve Behâîler de söylemekdedir. Bunlar da, böyle söyliyerek, yeni bir bid’at fırkası meydâna getirdiler. (Bir işi, bir ibâdeti yapmak, birşeyi yasak etmek için, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirmiş olması lâzımdır. Başka delîl lâzım değil­dir) dediler. [Düstûr s. 5]. Böylece [Edille-i şer’ıyyeden olan] İcmâ’ ve Kıyâsı inkâr etdiler. Bununla berâber, kendisinin mutlak müc­tehid olduğunu söylemedi. Çünki söylemiş olsaydı, geçmişini ve bilgisinin derecesini bilenler arasında, buna inanacak kimse olmaz­dı.

Bir kimsenin bu cemâ’ate dâhil olmasını (Düstûr-ül-amel) şöy­le bildirmekdedir: (Kelime-i şehâdet)i söyliyen ve ma’nâsına ina­nan herkes, bu cemâ’atin a’zâsından olur. Bu cemâ’ate girecek ola­nın bağlı olduğu fırka, kavm ve bulunduğu memleket ne olursa ol­sun bir te’sîri yokdur. [S. 5]. Bu yazı gösteriyor ki, müslimân oldu­ğunu söyliyen herkes, ister Kâdıyânî olsun, ister başka bid’at fırka­larının birinde bulunsun, ya’nî hâricî, kaderiyye, mu’tezile, mevdû­diyye ve vehhâbiyye gibi sapıklardan olduğuna bakılmadan, bu fır­kaya ortak olabilmekdedir. Ortak olanlar yalnız hadîs-i şerîf ile amel ederler. Selef-i sâlihînin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în” yapdıklarına ve icmâ’a ve kıyâsa kıymet vermezler. Dört mezhebden birine tâbi’ olmazlar. Bununla berâber, islâmiyyete ve tesavvufa ve hakîkate tâbi’ olduklarını söylerler. Bu ise, açık bir dalâlet, şaşkınca bir sapıklıkdır. Teblîg-i cemâ’at denilen bu yol, Cemâ’atül-islâmiyye denilen Ebül’alâ Mevdûdînin sapık fırkasına benzemekdedir.

Kendi emîrlerinin seçilmesinde de diyor ki, (İslâm nizâmında Emîrlik çok mühimdir. Cemâ’at-üt-teblîg içinden seçilen Emîr, is­lâmiyyetin bildirdiği ulül-emr demekdir. Bunun ma’rûf olan emr­lerine her ferdin itâ’at etmesi, Allahın ve Resûlünün emrlerine itâ’at etmek gibi farzdır.) [S. 6] (Emîrin, islâmiyyete uygun olan emrlerine, i’tirâz etmeden itâ’at etmek vâcibdir. Emrlerinin se­nedlerini, delîllerini araşdırmak câiz değildir. Emrlerini yapma­mak, yâhud rızâsına uygun olmıyanı yapmak büyük günâhdır. Al­lahü teâlânın müâhazesine, azâbına sebeb olur). [S. 7] Görülüyor ki, Emîrlerini Peygamber derecesine yükseltmekdedirler. Sekizin­ci sahîfesinde diyor ki, (Emîrin, mühim bir emr vereceği zemân, cemâ’atin ileri gelenleri ile müşâvere etmesi, sonra Şûrâ meclisi a’zâları ile müşâvere etmesi, ya’nî bunlara danışması vâcibdir. Reyleri dağılırsa, bunlardan, dilediğini tercîh ederek, bunu emr eder). Görülüyor ki, bunlar yalnız hadîs-i şerîflere ve emîrlerine itâ’at etmekdedirler. Sanki, Kur’ân-ı kerîmde, yalnız emîrlerine itâ’at olunması emr edilmiş, ona itâ’at farz olmuşdur. Ona uymı­yandan Allahü teâlâ intikâm alacakdır. Şûrâ üyelerinin ve idâreci­lerinin söylediklerine uymasa dahî, emîre itâ’at lâzım olmakdadır. Bu şûrâ üyeleri ve idârecileri ve emîrleri, kendilerinden olmakda, ya’nî hangi fırkadan olduğu ve ne kadar ilm sâhibi olduğu ve baş­ka hiçbir şart araşdırılmadan, yalnız Kelime-i şehâdet söylemekle biraraya toplanmış bulunan kimselerdendir. Hâlbuki, Selef-i sâli­hîn [ya’nî Ehl-i sünnet âlimleri] Ülül-emr olacak zâtın nasıl olaca­ğını bildirdiler. Allâme Ebüssü’ûd efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Ülül-emr, hak yolda olan âmirler ve âdil olan hâkimlerdir. Hulefâ-i râşidîn denilen dört halîfe ve bunların izinde olanlar böyledir.) İmâm-ı Kerhî, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında ve dahâ sonra olan âmirlerdir. Hâkimler, aske­rî âmirler böyledir) dedi. Ba’zılarına göre ise, Ülül-emr, islâm âlim­leri demekdir. Teblîg-i cemâ’atçıların kendi aralarında seçdikleri emîrlerin böyle olmadıkları meydândadır. Bu emîrlerine itâ’at et­menin vâcib olduğunu, itâ’at etmiyenin büyük günâh işlemiş olaca­ğını söylemeleri de, hiçbir temele dayanmamakdadır.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ümmetinin başına ge­lecekleri bildirirken, (Benî İsrâil yetmişiki millete ayrıldı. Ümme­tim de, yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yalnız bir fırka kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehenneme gidecekdir) buyurdu. Eshâb-ı kirâm, bunu işitince, (O hangisidir, yâ Resûlallah) dedi­ler. (Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi, Tirmüzî yazıyor ve Abdüllah bin Ömerin haber verdiğini bildiriyor. İmâm-ı Ahmedin ve Ebû Dâvüdün yazdıklarına ve haz­ret-i Mu’âviyeden haber aldıklarına göre de, (Bunlardan yetmişi­kisi Cehennemde, geri kalan biri Cennetdedir. Bu da, bir cemâ’at­dir) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf (Mişkât) kitâbının (İ’tisâm) bâbında da yazılıdır. Ey müslimânlar! Bu hadîs-i şerîfde bildirilen tek kur­tuluş fırkasını ve bunların Cennete girmeğe sebeb olan i’tikâdları­nı arayıp bulmalıyız ve bunların i’tikâdına uymıyan sapık fırkalar­dan sakınmalıyız! Bu sûretle Cehennemin ateşinden, alevlerinden kurtulmağa çalışmalıyız! Gavs-ul-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ikinci hadîsde bildirilen (Cemâ’at)i ve birinci hadîs-i şe­rîfi şöyle açıklamakdadır: (Mü’minin Sünnete ve Cemâ’ate tâbi’ olması lâzımdır: Sünnet Resûlullahın gösterdiği yoldur. Cemâ’at da, (Hulefâ-i râşidîn) denilen dört halîfe zemânlarındaki Eshâb-ı kirâmın sözbirliği yapdığı şeylerdir. Müslimânın, bid’at sâhibleri­nin çoğalmalarına mâni’ olması, onlara yaklaşmaması, selâm ver­memesi lâzımdır. Mezheb imâmı Ahmed bin Hanbel, bid’at sâhi­bine selâm veren, onu sevmiş demekdir buyurdu. Çünki, hadîs-i şerîfde, (Selâm vermeği yaygın hâle getiriniz! Böylece sevişiniz) buyuruldu). Bunlar (Gunyet-üt-tâlibin) kitâbının 90. cı sahîfesinde yazılıdır. Muhakkiklerin sonuncusu olan büyük âlim Ahmed ibni Hacer-ül-Heytemî “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, (Savâık-ul-muh­rika) kitâbının 149. cu sahîfesinde, bunları geniş bildirmekde, bu arada, (Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılanlara (Mübtedi’) denir. Bunlar, birinci asrda ortaya çıkmağa başladılar) demekdedir.

İbni Hacer-i Heytemî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Feth-ul-ce­vâd) kitâbında diyor ki, (Mübtedi’, Ehl-i sünnetin sözbirliği ile bil­dirmiş olduğu i’tikâda uymıyan kimsedir. Bu sözbirliğini Ebül’Ha­sen Eş’arî ve Ebû Mansûr Ma’türîdî “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler). (Fetâvâyı hadîsiyye) kitâbının 205. ci sahîfesinde diyor ki, (Bid’at sâhibi demek, inanış­ları Ehl-i sünnet inanışından ayrı olan kimse demekdir. Ehl-i sün­net inanışı, Ebül’Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Ma’türîdînin ve bunlara tâbi’ olanların inanışıdır. İslâmiyyetin beğenmediği birşe­yi meydâna çıkaran herkes bid’at sâhibi olur). Şâfi’î âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Kalyûbî Mısrî (Kenz-ür-râgıbîn) hâşiyesinin dördüncü cildinde diyor ki, (Ebül-Hasen Eş’arînin ve Ebû Mansûr Ma’türîdînin bildirdiklerinden ayrılan kimse (Sünnî) değildir. Bu iki imâm Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâ­bının yolundadırlar).

Yukarda yazılanlardan anlaşılıyor ki, bu ümmet yetmişüç mil­lete ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cehennemden kurtulacak­dır. Her mü’minin bu bir fırkayı arayıp bulması ve bunlara tâbi’ ol­ması vâcibdir. Bunlar, Ebül-Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Mâ’türî­dînin yolunda olanlardır. Zemânımızda ortaya çıkıp yeni bir islâm fırkası kuranın, yalnız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) demekle kalıp, Ehl-i sünnet velcemâ’at i’tikâdında olması nasıl doğru olabilir? (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) isminde yeni türeyen bu fırkanın sözleri ve yazıları gösteriyor ki, bu fırkaya girmek için yal­nız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) demek şartdır. Bunu söyliyen kimse, hangi sapık fırkadan olursa olsun ve Resû­lullahdan başka kimseye hattâ Eshâb-ı kirâma ve müctehid imâm­lara itâ’at etmese de, bu fırkaya girmekdedir. Kâdıyânî, Nîcerî, Vehhâbî, (Cemâ’at-i islâmiyye)ci ya’nî Mevdûdîci ve müslimân ol­mıyan başka yollardaki kimselerin, bu cemâ’atden olduklarını gö­rüyoruz. Bu hâlleri ümmet içinde fesâd çıkarmak, bölücülük yap­mak değil de, ne olabilir?

Acabâ içlerine aldıkları böyle sapık kimseleri, sonra islâh et­miyorlar mı? Kitâblarından anlaşılan ve yapdıklarından görülen, bunun tersidir. Mezhebler üzerinde konuşmağı men’ ediyorlar. Herkesi kendi akîdesinde serbest bırakıyorlar. (Düstûr-ül-amel)’in 16. cı sahîfesinde, (Bölücü ve lüzûmsuz mes’ele üzerinde durul­maz. Tevhîdin aslı ve islâmın esâsı incelenir) diyor. (Miftâh-ut-teb­lîg) kitâblarının 218. ci sahîfesinde de, aynı şeyler yazılıdır. Kuru­cuları olan Muhammed İlyâs, (Melfûzât)ının 116. cı sahîfesinde, (Yolumuzun aslı, îmânı kuvvetlendirmekdir. Akâid bilgilerini ge­nişletmek doğru değildir. Yoksa, kalblerde fitne, zihnlerde şübhe­ler hâsıl olur) diyor. (Mekâtîb)inin 142. ci sahîfesinde, (Ara sıra, bid’at kelimesini kullanıyorsunuz. Böyle sözleri söylemeyiniz! Böyle sözler, insanlar arasında fitne çıkmasına sebeb olur) demek­dedir.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, bunlarda Ehl-i sünnet i’tikâdı yokdur. Yetmişüç fırkadan herbiri aralarına serbestçe ka­rışabilir. Hattâ müslimân olmıyanlar da, dâhil olur. İ’tikâd bilgile­ri üzerinde durmazlar. Hattâ bunların öğrenilmesini men’ etmek­dedirler. Yalnız Peygamberlerin yolunda olduklarını söylerler. Ha-dîs-i şerîfde bildirilmiş olan, i’tikâdı doğru tek fırkayı araşdırmaz­lar. Bunu taleb etmenin fitneye sebeb olacağını söylerler. Bid’at ve benzeri kelimeleri kullanmazlar. Böyle sözler, fitne çıkarır derler. Bütün bu sapık davranışları ile birlikde, kendilerinin Ehl-i sünnet velcemâ’at mezhebinde olduklarını söylerler. Hâlbuki, bu hak mezhebdekilere göre, bunların dalâletde olduklarında hiç şübhe yokdur.

İslâm âlimleri, müslimânların bid’at sâhibleri ile görüşmelerini, onlara yaklaşmalarını, konuşmalarını yasak etdiler. Abdülkâdir Geylânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, bid’at ehlinin mezheb­lerinin bozuk olduklarına inanmak, onlara uymamak lâzım geldi­ğini, onları sevmemenin çok sevâb olduğunu bildirdi. Peygamberi­miz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bid’at sâhibine düşman gözü ile bakan kimsenin kalbini Allahü teâlâ emân ve îmân ile doldurur. Bid’at sâhibini kötü bileni Allahü teâlâ, Kıyâmet gününün korku­larından korur. Bid’at sâhibine hakâret edene, Allahü teâlâ, Cen­netde yüz derece ihsân eder. Bid’at sâhibini güler yüzle karşılıyan veyâ ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu islâmiyyeti beğenmemiş olur) buyurdu. Mugîre­nin Abdüllah ibni Abbâsdan haber verdiği hadîs-i şerîfde de, (Bid’at sâhibi, bid’atinden vazgeçmedikçe, Allahü teâlâ, onun hiçbir ibâdetini kabûl etmez!) buyuruldu. Fudayl bin İyâd “kad­desallahü teâlâ sirrehül’azîz” buyurdu ki, (Bid’at sâhibini seven kimsenin ibâdetlerini Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır.) Bid’at sâhibini sevmiyenin ibâdetleri az olsa bile günâhlarının afv olunması umulur. (Yolda, bir bid’at sâhibi ile kar­şılaşmamak için yolunu değişdir!) Bu hadîs-i şerîfler ve nasîhatler, (Gunye) kitâbının doksanıncı sahîfesinde yazılıdır. Kendilerinin müslimân olduklarını söyliyen ve Ehl-i sünnet olarak tanıtan (Ce­mâ’at-üt-teblîgiyye)ciler, her fırkadan olan sapıkları aralarına alı­yorlar. Ehl-i sünnet olsun, ehl-i bid’at olsun, her müslimân bunla­rın fırkasına girebiliyor. Böyle oldukları hâlde, hak yolda bulun­duklarını iddi’â ediyorlar. Bu gidişleri, iki zıd şeyi [meselâ ateşle barutu] birlikde bulundurmak gibi olmakdadır. Bu ise muhâldir, olacak şey değildir.

Cemâ’at-üt-teblîgıyyenin kurucusu olan Muhammed İlyâs rü’yâda gördüklerini yeni bir din olarak ortaya koyarken mezheb­sizlerden kendisine bulaşan mikropları da aşılamakdadır. (Mekâ­tîb)in doksanıncı sahîfesinde diyor ki, (Hatm-i Kur’ân ve zikr cem’iyyetlerinde bulunmak, elbet iyidir. Din büyükleri bunu bil­dirmişlerdir. Fekat bu işde bid’at sâhiblerine benzemek tehlükesi olduğu için, böyle yerlerde bulunmamak ihtiyâtlı olur. Peygambe­rimize (Sana salât ve selâm olsun) derken, Onun hâzır olduğunu ve gördüğünü düşünmek veyâ bid’at sâhibleri (?) gibi söylemek teh­lükesi de böyledir. Evet, aşırı muhabbet ile şu’ûru gayb ederek söylemek câiz ise de, şeytân karışıp îmânını bozabilir. Bu ise, dahâ büyük tehlükedir).

Şu söze bakınız! Resûlullahın hâzır olduğunu ve gördüğünü düşünerek, O yüce Peygambere “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” salât ve selâm söylemek, aşırı muhabbet sebebi ile, istemiyerek ol­sa bile, câiz değil imiş. Îmânın bozulmasına sebeb olacağı için, bundan sakınmak lâzım imiş. Bu sözler, vehhâbîlik inancıdır. Hat­tâ, aşırı muhabbet ile söylemeği yasak etmesi, vehhâbîliği de aşan bir sapıklıkdır. Müslimân olan, bunu yasak etmez. Bu adam, aca­bâ nemâz kılarken, bütün müslimânların (Esselâmü aleyke Eyyü­hen-Nebiyyü!) demelerini nasıl karşılamakdadır? Bakınız! Huc­cet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” (İhyâ-ül’ulûm) kitâbında ne buyuruyor! (Önce, kalbine Resûlullahın mubârek şeklini getir. Sonra, Esselâmüaleyke eyyühen-Nebiyyü oku ve bu sözünü işiteceğine ve sana cevâb vereceğine inan) (Birinci cild, s. 129). Osmânlı âlimlerinden Muhammed Hakkı efendi “rahmetul­lahi teâlâ aleyh”, 1301 [m. 1884] de Mekkede vefât etmişdir. (Ha­zînet-ül-esrâr) kitâbının 166. cı sahîfesinin birinci makâmında, (Müslimân, kendisinin Resûlullahın karşısında olduğunu düşün­meli, Onu kendisi ile Allahü teâlâ arasında şefâ’atçı, vesîle ve im­dâda yetişici bilerek, ta’zîm, saygı ve edeb ile salât ve selâm söyle­melidir. Bu makâmda, en uygunu, esselâmü aleyke eyyühen-Ne­biyyü demekdir...) diyor.

Ârif-ü billah Seyyid Muhammed Osmân Mirgânî Mekkî Hane­fî, 1268 [m. 1852] de Mekkede vefât etmişdir. (Akreb-üt-turuk-ı ilelhak) kitâbının ondördüncü sahîfesinde diyor ki, (Resûlullahın karşısında olduğunu, seni gördüğünü ve sesini işitdiğini düşün! Uzakda isen de, Allahü teâlâ sesini işitdirir ve seni gösterir. Bura­da, yakın ile uzak arasında fark yokdur). Bütün bu yazılar, Resû­lullahı “sallallahü aleyhi ve sellem”, kendilerinin karşısında düşü­nenleri gördüğünü, seslerini işitdiğini göstermekdedir. Cemâ’at-üt­teblîgıyyeyi kurmuş olanın buna inanmadığı anlaşılmakdadır. O, aşırı muhabbet ile olsa bile, bunu yasaklamakda, kendisini düşü­nenleri görmez ve seslerini işitmez demekdedir. Bu sözü ise, veh­hâbîlik inançlarının temeli olan (Ölü işitmez) demekdir. Bu konu­da sözün en doğrusu, derin âlimlerin sonuncusu olan Ahmed ibni Hacer-i Heytemînin (Fetâvelkübrâ) kitâbının, ikinci cild, doku­zuncu sahîfesinde yazılı olan fetvâsı olup şöyledir:

Süâl — İnsanın rûhu çıkacağı zemân, Resûlullahı görür mü? Görünce, Ona, bu zât için ne dersin denirmiş. (Bu zât) kelimesi, yanında bulunan kimse için kullanılır. Aynı zemânda pekçok kim­se ölmekdedir. Bunların herbirine (Bu zât) denildiğine göre, Resû­lullahın, bir anda çeşidli yerlerde görüldüğü anlaşılmakdadır. Bu nasıl oluyor?

Cevâb — (Evet Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ölmek üzere olan herkese görünmekde ve (Bu zât için ne dersin?) denil­mekdedir. Böyle olması, Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü göstermekdedir. (Bu) kelimesi, yanında bulunan kimseyi göster­mekde kullanılır. Bu söz, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel­lem” çeşidli yerlerde, çeşidli şekllerde bir anda görülebileceğine inanmayana cevâbdır. Hâlbuki, akl yolu ile de buna inanılır. Resû­lullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zât-i şerîfi bir ayna gibi olmakda, herkes bu aynada kendi güzelliğinin, çirkinliğinin sûreti­ni görmekdedir. Aynanın güzelliğinde hiç değişiklik olmaz. Kabr hayâtı ve âhıret hayâtı, dünyâ hayâtına benzemez. Dünyâda, her insanın tek bir şekli vardır. Evliyânın, dünyâda da, çeşidli şekller aldığı çok görülmüşdür. Kadîb-ül-ban Hasen Mûsulînin ve başka­larının böyle göründükleri meşhûrdur). 570 de Mûsulda vefât et­mişdir.

Yirmidokuzuncu sahîfedeki iki fetvâsından birincisinde diyor ki, (Ölüler, kendilerini ziyâret edenleri tanırlar. İbni Ebiddünyâ­nın haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, din kardeşinin kabri­ni ziyâret edip oturunca, meyyit onu tanır ve selâmına cevâb verir) buyuruldu. Diğer hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, tanıdığı bir mü’min kardeşinin kabri yanından geçip, selâm verince, onu tanır ve selâ­mına cevâb verir) buyuruldu. İkinci fetvâsında diyor ki, (Ölü, diri­lerin seslerini işitir. İmâm-ı Ahmedin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Meyyit, kendini yıkayanı, taşıyanı ve kabre koyanı tanır) buyurul­du). 1362 [m. 1943] senesinde, Ankarada vefât etmiş olan derin âlim, büyük Velî, Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri, İbni Ha-cer-i Mekkî için, (İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Her sözü sağlam ve huccetdir) buyurdu.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâzır olmasında, gör­mesinde nasıl şübhe edilebilir? Peygamberlerin, hattâ Velîlerin te­miz rûhları, bedenlerinden ayrılınca, mertebeleri artar. Melekler gibi tam tasarruf sâhibi olurlar. Böyle olduğunu Ehl-i sünnet âlim­leri sözbirliği ile bildirdi. Bunu yalnız, Muhammed bin Abdülveh­hâb inkâr ediyor. Allahü teâlâ onu dalâletde bırakdı. Cemâ’at-üt­teblîgıyyenin başı İlyâs da, onun sapık akıntısına kapıldı. Buna ina­nanların gözlerini aydınlatmak ve mülhidlerin yüzlerini kızartmak için, âlimlerin sözlerinden bir misâl dahâ verelim:

Hindistândaki âlimlerin büyüklerinden şâh Veliyyullah-i Deh­levî, (Huccet-üllahil-bâliga) kitâbında C. 1, Sh. 35 de diyor ki, (İn­san ölünce, rûhunun madde âlemi ile ilgisi kalmaz. Kendi aslına döner. Melekler gibi olur. Onlar gibi, insanlara ilhâm eder, yardım yapar. Allahü teâlânın dîninin yayılmasına, kuvvetlenmesine yar­dımcı olur. Bu yolda çalışanlara imdâd eder. Takım takım yardıma geldikleri görülür). Bu söz, mubârek rûhların melekler gibi iş yap­dıklarını gösteriyor. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâ­zır olduğuna ve işitdiğine inanmıyanı iknâ’ etmek için, bu söz ye­tişmez mi? Bütün varlıkların aslı ve Allahü teâlâya yaklaşdıran bi­ricik sebebin O olduğunu islâm âlimleri sözbirliği ile bildirdiler.

Allâme Abdürraûf Münâvî, (Er-ravd-un-nadîr) kitâbında diyor ki, (Temiz rûhlar, bedenlerinden ayrılıp, makâmlarına yükselince, hiçbirşey kendilerine perde olmaz. Herşeyi görür veyâ melekler­den öğrenirler. Bu, öyle bir sırdır ki, çok az kimseye bildirilmişdir. Mubârek rûhlar böyle olunca, hepsinin en üstününün nasıl olaca­ğını düşünmeli ve iyi anlamalıdır!)

Ahmed Zeynî Dahlân hazretleri, (Takrîb-ül-üsûl)de diyor ki, (Âriflerden çoğu bildirdi ki, Velî ölünce, rûhunun mürîdlerine olan bağlılığı devâm eder. Bunun bereketi ile, nûrlar, feyzler hâsıl olur. Böyle olduğunu, Kutbül-irşâd Abdüllah-ul-Haddâd hazretle­ri uzun açıklamış, bu arada şöyle demişdir: Velî öldükden sonra, kendine yakın olanlarla ilgilenir. Diri iken olan ilgisinden dahâ çok ilgilenir. Çünki, diri iken, kulluk vazîfelerini yapmakla da meşgûl­dür. Ba’zan bu meşgûliyyetleri ağır basar. Hele bu zemânda, ço­ğunlukla böyle olmakdadır. Seçilmişler ölünce, şeklleri, bedenleri gayb oluyor. Fekat, hakîkatleri mevcûd kalır. Kabrlerinde diridir­ler. Velî, kabrinde diri olduğu için ilmi, aklî ve rûhânî kuvvetleri hiç değişmez. Hattâ öldükden sonra, hepsi dahâ artar). Sahîfe 58. Bütün Velîler için böyle olunca, Peygamberler için ve hele hepsi­nin en üstünü olanı için nasıl olduğunu anlamalıdır. Bu açık hakî­kati, ancak mezhebsizlik zehri ile bozulmuş olan ve dinden çıkmış mülhidlerin tuzaklarına düşmüş olan inkâr eder. Allahü teâlâ, bu büyük belâdan bütün müslimânları korusun! Âmîn. (El-muallim) mecmû’asından terceme temâm oldu. Bunların arabî aslları, (El­üstâz Mevdûdî) kitâbı ile birlikde, İstanbulda ofset yolu ile basdı­rılmışdır.

59 — Hindistânın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berile­vî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fet­vâ kitâbında, yirmisekiz süâle cevâb vermekdedir. Bu fetvâları, Ehl-i sünnet âlimlerinin beyânlarına tam uygundur. Bunlardan on adedi, teberrüken aşağıda bildirilmişdir:

Süâl 1: Hindistândaki ingiliz câsûsları, kendilerine (Neyâşire) diyorlar. Cebrâîl aleyhisselâmın ve meleklerin ve cinnin ve şey­tânların ve göklerin ve mi’râc mu’cizesinin ve Cennetin ve Cehen­nemin var oldukları ve bedenlerin müslimânların inandığı şeklde, tekrâr dirilecekleri doğrudur diyorlar. Fekat, bunları bildiren âyet-i kerîmelere, (Bâtıniyye) denilen kimselerin bir kısmının yapdıkları gibi, uydurma ma’nâlar veriyorlar. Bu söylenen şeyler, maddeden yapılmış değildir. Ma’nâ ve hayâlî şeylerdir, diyorlar. Âdetlerin ve fizik kanûnlarının dışında birşey var olamaz diyorlar. Böylece, Allahü teâlânın, tabî’at kanûnları dışında birçok şeyler yaratacağını inkâr ediyorlar. Mu’cizelere inanmıyorlar. Bunlara, tabî’atda gördükleri, öğrendikleri şeylere göre, ma’nâ veriyorlar. Allahın dînini yaymak için yapılan cihâdda, kâfirlerden alınan esîrlerin köle olarak kullanılması harâmdır, zulmdür. Vahşîlerin yapdığı şeydir, diyorlar. Bütün dinlerde bildirilmiş olan bu işi, Al­lah emr etmemişdir, diyorlar. Tefsîr kitâblarının ve hadîs kitâbla­rının hiçbirine inanmıyorlar. Bunların içindekilerin hepsini âlimler uydurmuşdur, diyorlar. Elimizde doğru olarak yalnız Kur’ân var. Biz Kur’âna yeni bilgilerimize göre ma’nâ veririz. İlk müslimânla­rın anladıklarına ve onlardan bize ulaşanlara inanmayız diyorlar.

Böyle söyliyenlere (Müslimân) ve (Ehl-i kıble) denir mi? Çünki bu câsûslar, müslimân olduklarını bildiriyor ve (Kelime-i şehâdet) söyliyorlar ve kıbleye karşı nemâz kılıyorlar. Hattâ, hakîkî müsli­mân kendilerinin olduğunu ve hâlis islâm dîninin de onların söy­ledikleri gibi olduğunu iddiâ ediyorlar. Bunlara müslimân mı di­yeceğiz, kâfir mi diyeceğiz? Söylediklerine yanlış, bozuk mu diye­ceğiz?

Cevâb 1: Hiç öyle değildir. Vallâhi, bunların müslimânlıkla hiç ilgileri yokdur. Bunlar, ingilizlerin beslediği islâm düşmanlarıdır. Kâfirlerin, mürtedlerin en kötüleridirler. Çünki bunlar, dinde za­rûrî olarak bilinen şeyleri inkâr ediyorlar. Bunların kelime-i şehâ­det söylemeleri ve Kâ’benin kıble olduğunu söylemeleri, (Mü’min) olduklarını ve Ehl-i kıble olduklarını göstermez. Zarûrî olan, açık, meydânda olan din bilgilerini değişdirmeğe, âlimlerin hiç biri ve i’tikâd ve fıkh kitâblarının hiç biri izn vermemişdir.

Süâl 2: Bunların ingiliz câsûsu oldukları anlaşıldı. Bunlardan işitdiklerini, anlayıp da, bunlara müslimân diyenler, hattâ islâm âli­mi, dinde söz sâhibleri olduklarını söyliyenler, din büyükleri için söylenmiş olan kelimelerle bunları övenler, ismlerini söyliyerek, bunlar zemânımızın bir dâneleridir. Kitâbları, gençler için bulun­maz ni’metdir. Yazıları, kemâl sâhibi olduklarına şâhiddir. Dînimi­zin direğidirler. İslâm dîninin bekçisidirler, diyenler için ne buyu­rursunuz? Böyle övenler, onların kitâblarını basanlar, yazanlar ve din büyüklerinin kitâblarıdır diye reklâmlarını yapanlar için ne dersiniz?

Cevâb 2: Dinde zarûrî olan şeylerden birine inanmayan kâfir olur. Bunun kâfir olduğunda ve Cehennemde sonsuz azâb çekece­ğinde şübhe eden de kâfir olur. Bunun kâfir olacağı, (Bezzâziyye) ve (Dürr-ül-muhtâr) ve Kâdı İyâdın (Şifâ) ve İmâm-ı Nevevînin (Ravda) ve İbn-i Hacer-i Mekkînin (el-A’lâm) kitâblarında açıkca bildirilmişdir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Bir hıristiya­nı, bir yehûdîyi ve dîn-i islâmdan ayrılanlardan birini kâfir kabûl etmeyen kimsenin kâfir olacağında şübhe eden kimsenin de kâfir olacağını, islâm âlimleri söz birliği ile bildirdiler. Bu söz birliği adı geçen kitâblarda yazılıdır. Kâfir olmasında şübhe eden de kâfir olunca, onu müslimân bilenin nasıl olacağını ve hele, onu islâm âlimlerini öven kelimelerle medh edenin nasıl olacağını düşünme­lidir. Bu sözümüzden, böyle kimseleri islâm âlimi sananların ve bunların küfr saçan sözlerini, yazılarını övenlerin, yayanların, kâ­fir olacaklarını iyi anlamalıdır. Övmek, yaymağa çalışmak ve rek­lâmını yapmak, râzı olmağı, beğenmeği gösterir. Küfre rızâ, küfr olur. Küfre rızâ demek, kâfirin küfr üzere kalmasını istemek değil­dir. Onun küfrünü beğenmek demekdir.

Süâl 3: (Bid’at ehli) ne demekdir?

Cevâb 3: Bid’at sâhibinin Ehl-i sünnetden ayrılmasına sebeb, eğer hazret-i Alînin hazret-i Ebû Bekrden ve hazret-i Ömerden dahâ üstün olduğuna inanması ise, böyle inananın (Bid’at sâhibi) olacağı (Hulâsa) ve (Hindiyye) ve başka birçok kıymetli kitâbda yazılıdır. Bu iki halîfenin veyâ ikisinden birisinin halîfe olmasına inanmayan için fıkh âlimleri kâfir olur, dedi. Kelâm âlimleri ise, yine bid’at sâhibi olur, dediler. İhtiyâtlı davranarak, bid’at sâhibi olur demelidir. Eğer, Allahü teâlâ mahlûkdur derse veyâ şimdi mevcûd olan Kur’ân-ı kerîm noksandır ve Eshâb tarafından ve da­hâ sonraları değişdirilmiş yerleri vardır derse yâhud hazret-i Alî veyâ oniki imâmdan biri, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” dahâ üstündür derse, kesinlikle kâfir olur. Buna, mürtedlere yapılan gibi yapılacağı, (Hindiyye), (Zahîriyye), (Ha­dîkat-ün-nediyye)de ve fıkh kitâblarında yazılıdır. (Makâlet-ül­müfessire an-ahkâm-il-bid’at-il-mükeffire) kitâbında bu husûsda geniş bilgi vardır.

[İbni Âbidîn, nikâhı câiz olmıyanları anlatırken diyor ki, bir kimse, eğer hazret-i Alîye tapınıyorsa veyâ Cebrâîl aleyhisselâm Kur’ân-ı kerîmi Alîye getirmeğe emr olundu. Şaşırıp Muhammed aleyhisselâma getirdi derse veyâ hazret-i Ebû Bekr Eshâbdan de­ğildir derse yâhud hazret-i Âişeye kazf ederse, ya’nî zinâ etdi der­se kâfir olur. Hazret-i Alî, iki halîfeden dahâ üstündür derse veyâ Eshâbdan herhangi birini seb, şetm eder, söğerse, ya’nî kötülerse, kâfir olmaz, bid’at ehli olur.

Üçüncü cildde diyor ki, bir kimse, iki halîfeyi seb ederse, bu iki­sine la’net ederse, kâfir olur. Dürzî ve mülhid ve İsmâ’ilî denilen kimseler, islâmın beş şartını yapıyorlar ise de, tenâsüha inandıkla­rı ve şerâba, zinâya halâl dedikleri ve âyet-i kerîmelere bozuk ma’nâlar verdikleri için kâfir oluyorlar.

İbni Âbidîn, (Ukûd-üd-dürriyye) kitâbında, şeyh-ul-islâm Ab­düllah Efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” şî’îler hakkındaki fet­vâsını uzun yazmakda, küfre varanlarını bildirmekdedir.]

Süâl 4: Bâtıniyye denilen kimseleri övenler, bunlar için ilmin yıldızları ve âlimlerin güneşleri ve zemânımızın büyük âlimi ve as-rımızın önderi gibi sözlerle övenler için ve bu sözlere inananlar için ne dersiniz?

Cevâb 4: Bu övülenler, mürted oldukları bildirilenlerden ise ve övenleri böyle olduğunu biliyorlarsa, bunlar da, mürted olur. Övü­lenler mürted değil iseler, bunları da övmenin çok çirkin, çok kötü olduğu meydândadır. İbni Ebiddünyâ ve Ebû Ya’lâ ve Beyhekînin Enes bin Mâlikden ve İbni Adînin Ebû Hüreyreden haber verdik­leri hadîs-i şerîfde, (Fâsık medh olunduğu zemân, Rabbimiz gada­ba gelir) buyuruldu. Böyle medhlere izn vermek, neşr etmek, rek­lâmını yapmak, bunlardan râzı olmağı gösterir. Kötülükden râzı olmak da kötüdür. [Eshâb-ı kirâmın ve bütün Ehl-i sünnetin düş­manı olduğu anlaşılan ahund Humeynîyi medh edenleri, onun dî­nî ve siyâsî yolunu beğenenleri işitiyoruz. Bunların, bu hadîs-i şerî­fi ve fetvâyı dikkat ile okumaları ve ibret almaları, gafletden uyan­maları lâzımdır.]

Süâl 5: Allahü teâlâ ve Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yalan söyleyebilir demeği nasıl karşılıyorsunuz?

Cevâb 5: Yalan söylemek, noksanlıkdır, çirkindir. Allahü teâlâ­da ve Resûlünde çirkin şeylerin bulunmadığı sözbirliği ile bildiril­mişdir. (Sübhânessübbûhan ayb-i kezbin makbûh) kitâbımda bunu uzun bildirdim. Kelâm ve tefsîr âlimlerinden vesîkalar yazdım. Böyle söyliyenlerin doğru yoldan sapmış, bozuk kimseler oldukla­rını arab ve acem âlimleri çeşidli kitâblarında bildirmişlerdir. Ha­dîsde üstâdımdan allâme Ahmed bin Zeyn bin Dahlân-i Mekkînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Ed-Dürer-üs-seniyye) kitâbında bun­ların dalâletleri geniş anlatılmış ve Medîne-i münevvere müftîsi mevlânâ Ebüssü’ûdun “rahmetullahi teâlâ aleyh” bunları red eden yazıları bildirilmişdir. Bunlar şeytânın yoluna kapılmışlar, şeytân askeri olmuşlardır. Şeytânın askerleri, elbette perişân olacaklardır demekdedir.

Süâl 6: Zemânımızda (Gayr-ül-mukallidîn) ya’nî mezhebsiz denilen kimseler türedi. Bunlar, dört mezhebden hiçbirine uymu­yorlar ve başkalarının uymalarını da istemiyorlar. Kendilerine (Ehl-ül-hadîs) adını vermişler. Biz yalnız hadîse uyarız, diyorlar. Câhil, din tahsîlinden mahrûm, hakkı bâtıldan ayıramıyan, doğru­yu eğriyi seçemiyen kimselerin, Mısrda, Hicâzda ve Irakda, Şâm­da biraz arabî öğrenerek kendilerini din adamı tanıtanların, din kitâbı yazdıklarını görüyoruz. Bunlar için ve kitâbları için ne der­siniz?

Cevâb 6: Hanefî mezhebi âlimlerinden allâme seyyid Ahmed Tahtâvî, (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesinde, zebâyıh bahsinde diyor ki, (Fıkh âlimlerinin yolundan, sivâd-i a’zamdan ayrılan, Cehenneme götüren yola sapmış olur. Bunun için, ey mü’minler! (Ehl-üs-sün­ne vel-cemâ’a) denilen (Fırka-i nâciyye)nin, ya’nî Cehennemden kurtulmuş olduğu Peygamberimiz tarafından bildirilmiş olan tek fırkanın yoluna sarılınız! Çünki, Allahü teâlânın yardımı ve koru­ması ve se’âdete ulaşdırması, yalnız bu yolda bulunanlar içindir. Allahü teâlânın gadabı ve azâbı bu fırkadan ayrılanlar içindir. Bu fırka-i nâciyye, bugün, dört mezhebin içinde toplanmışdır. Bu dört mezheb, Hanefî, Şâfi’î, Mâlikî ve Hanbelî mezhebleridir. Bu dört mezhebden birinde bulunmayan kimse, bid’at ehli ve Cehennem ehli olur). [Ya’nî, sapık veyâ kâfir olur.] Büyük imâm Süfyân-ı Sev­rî “radıyallahü anh” (fıkh âlimi olmayan, hadîs-i şerîflere uyarsa, dalâlete sürüklenir) buyurdu. Büyük imâm İbnülhacerül Mekkî (El-Medhal) kitâbında da bunu haber vermekdedir. (El-bârîkat­uş-şârika alâ mârîkat-ül-müşârika) kitâbımda mezhebsizlere karşı fetvâlarım ve risâlelerim mevcûddur.

Süâl 7: Ba’zıları, mezhebsizlerin Ehl-i sünnet olduklarını, hattâ diplomalı din adamı olduklarını söylüyorlar. Ehl-i sünnetden yal­nız ufak tefek bilgilerde ayrıldıklarını, bu ayrılığın da, Hanefî, Şâ­fi’î, Mâlikî mezheblerinin birbirlerinden ayrılıkları gibi fâideli ol­duğunu, böylece, islâm dînine yardım etdiklerini söylüyorlar. Bu­nun için, mezhebsizlerin de, Hanefî ve Şâfi’î mezhebinde olanlar gibi olması ve onları din kardeşi bilmemiz, gönülden sevmemiz ve saymamız lâzım gelmez mi? Müctehid olmadığı hâlde, hadîse uya­rak iş yapmak, muhabbet serhoşlarının, Allah âşıklarının yolu de­ğil midir? Eshâb-ı kirâmdan Ebû Zer-i Gaffârî “radıyallahü anh” de, (Mallarınızı yığarak kenz, defîne yapmayınız!) hadîs-i şerîfi ile amel etmedi mi? Mezhebsizler için, böyle söyliyenlere karşı ne dersiniz?

Cevâb 7: Böyle sözler, hiç doğru değildir. Böyle söyleyenler de, onlardan olur. Hattâ onlardan dahâ kötüdürler. Bid’at sâhibi­ne nasıl hurmet olunabilir? Taberânînin Abdüllah bin Beşîrden haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibine hurmet eden, islâm dîninin yıkılmasına yardım etmiş olur) buyuruldu. Taberânînin (Kebîr)inde ve Ebû Nu’aymın (Hilye)sinde, Mu’âzdan “radıyalla­hü anh” haber verilen hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibine hurmet et­mek için yürüyen kimse, islâmı yıkmağa yardım etmişdir) buyu­ruldu. Böyle hadîs-i şerîfler çok vardır. İctihâd derecesine yüksel­memiş olanın, ibâdetlerini, işlerini hadîs-i şerîflere uyarak yapma­sı ve dört mezhebden birine uymaması, dalâletdir, sapıklıkdır. Mü’minlerin yolundan ayrılmakdır. Nahl sûresinin kırküçüncü âyetinde meâlen, (Bilmediklerinizi zikr ehlinden sorunuz!) buyu­ruldu. Ebû Dâvüdün Câbir bin Abdüllahdan haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bilmediklerinizi sorunuz. Cehâletin ilâcı süâldir) buyurul­du. Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, bilmiyenlerin bilenlerden so­rup öğrenmelerini emr etmekdedirler. Buradan anlaşılıyor ki, mezhebsizler için, yukarıda yazıldığı gibi konuşanlar ve bunları ka­bûl edenler ve inananlar da onlardan olur. Dalâletde, sapıklıkda ortakdırlar.

Süâl 8: İki seneden beri Hindistânda bu çeşid insanlar türedi. (Nedvet-ül-ulemâ) dedikleri bir cem’iyyet kurmuşlar. Bunu, islâ­miyyete hizmet ve müslimânları uyandırmak için yapdık diyorlar. Burada her çeşid insan, i’tikâdları bozuk kimseler toplanmış. Mez­hebsiz kimseler ve Ehl-i sünnet mezhebinden birkaç kişi, yüksek kürsîlere oturmuşlar, nutk söylüyorlar. Buna ne dersiniz!

Cevâb 8: Bu yapdıkları harâmdır. Dalâletdir. İlmi az olan müs­limânları, mezheblerine karşı soğutmakdır. Müslimânlar, sapık din adamlarının Ehl-i sünnet âlimi olarak tanınanlar ile işbirliği yap­dıklarını, hepsinin kürsîlerde oturduklarını görünce, onları da bü­yük ve kıymetli sanırlar. Onlara da hürmet ederler. Bu ise, büyük günâhdır. İslâm dîni, bid’at sâhiblerine hakâret edilmesini, sert davranılmasını emr ediyor. Onlara saygı gösterilmesini men’ edi­yor. İslâm âlimleri, akâid kitâblarında, meselâ (Şerh-ul-mekâsıd) kitâbında, (Bid’at sâhiblerine sert davranmak, onları aşağı gör­mek, red ve tard etmek lâzımdır) dediler. Müslimânlar, onları yük­sek yerlerde görünce, kalbleri meyl eder. Sözlerini dinlerler. Şey­tânın aldatması ile, onları sevmeğe başlarlar. Bunların doğru yol­dan kaymalarına sebeb, onlarla işbirliği yapanlardır. Ayrı inanışlı kimselerin biraraya gelmeleri, dînin yıkılmasına sebeb olur. Müsli­mânları uyandıracağız diyenler, bunları zehrlemekde, felâkete sü­rüklemekdedirler.

Süâl 9: Nedveyi kurmakdan maksadları, sünnî ve diğer bid’at fırkaları arasındaki ayrılığı yok etmek imiş. Birbirlerinin sözlerini, inanışlarını red etmemeleri, kardeşce geçinmeleri lâzım imiş. Âlimler, birbirlerine uymayan inanışlarını, düşüncelerini söyleme­meli ve yazmamalı imiş. Bütün müslimânların ve talebelerinin de böyle yapmalarına örnek oluyorlarmış. Ayrılık, münâkaşa, helâk olmaya sebeb olur. Nefsin arzûlarından, kendini beğenmekden ile­ri gelir, diyorlar. Bu sözleri doğru mudur? Yoksa, bozuk ve azgın­lık mıdır?

Cevâb 9: Bid’at yayıldığı zemân, bunu red etmek ve zararları­nı, kötülüğünü yaymağa çalışmak, farzdır. Bunun farz olduğunu islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Selef-i sâlihîn ve bugü­ne kadar gelen âlimler, hep böyle yapdılar. Bid’at sâhiblerini red etmeyen, onları kendi hâline bırakan kimse, müslimânların sözbir­liğinden ayrılmış olur. İslâm cemâ’atinden uzaklaşmış olur. Bid’at­leri ve bid’at işleyenleri sevmiş olur. Bu ise, Ehl-i sünnet mezhebi­ni ve bu doğru yolda olan müslimânları kötülemekdir. Ma’rûfu nehy etmek ve münkeri emr etmekdir. Müslimânları, Allahü teâlâ­nın la’netine sürüklemekdir. Büyük âlim, müslimânların imâmı Ahmed ibnü Hacer-il-Mekkî hazretleri (Es-Savâ’ık-ul-muhrika) kitâbının önsözünde diyor ki, (Bu kitâbdaki yazıların hakîkatları­nı, özlerini kavrayacak kadar derin ilme mâlik olmadığım hâlde, bu yazıları yazmağa beni sürükleyen sebeb, Hatîb-ül-Bağdâdînin (El-Câmi’) kitâbında bildirdiği şu hadîs-i şerîf olmuşdur: (Fitneler, bid’atler yayıldığı ve Eshâbım kötülendiği zemân, hakîkati bilen, bildiğini bildirsin! Bildiğini bildirmeyenlere, Allahü teâlâ ve me­lekler ve bütün insanlar la’net eylesin! Allahü teâlâ, bunların ibâ­detlerini ve hiç bir iyiliklerini kabûl etmez).) (Böyle davranmak, fesâd çıkarmak olur, günâhdır. Bunlar kendilerini yok etmekdedir­ler) sözü, Allahü teâlâya iftirâdır. İslâm âlimlerini kötülemekdir. Ehl-i sünnet mezhebinden ayrılmakdır. Mühim bir farzı inkâr et­mek, buna harâm demekdir.

Süâl 10: Bu Nedvenin en büyük maksadı, Ehl-i kıble arasında­ki ayrılıkları yok etmek, Ehl-i sünnet ve ehl-i bid’at olan çeşidli inanışdaki müslimânları birleşdirmek, ayrılıkları kaldırmak, hepsi­ni süt ve şeker gibi fâideli ve tatlı hâle getirmek imiş. Kalblerinin birlikde atmasını, birisinin zararına, acısına hepsinin ortak olması­nı sağlamak imiş. İnanışları ayrı ise de, Kelime-i şehâdet getiren herkesin kardeş olduklarını bildirmek imiş. Bunu, (Ey müslimân­lar! Birbirinizle kardeş olunuz!) hadîs-i şerîfindeki emre uymak için yapıyorlarmış. Hiçbir şeyde ayrılık yapmamak, birbirini kötü­lememek lâzım imiş. Böyle birleşmek, Allahü teâlânın emri, farzı imiş. Yalnız böyle birleşenlerin nemâzı, orucu, tâ’atları kabûl olur imiş. Böyle birleşmiyenler dünyâ ve âhiret se’âdetine kavuşmaz­mış. Hattâ, Ehl-i kıble birbirlerini sevmedikce, îmân sâhibi olamaz. Cennete giremezmiş. İnsanların her günâhının afv edilmeleri mümkin ise de, birbirleri ile geçimsizlikleri ve düşmanlıkları afv edilmez imiş.

Cevâb 10: Yukarıdaki yazıların hepsi islâmiyyete uygun değil­dir. Müslimânlara zararlıdır. İnsanları dalâlete sürüklemekdir. Böyle olduğunu, çeşidli hadîs-i şerîfler ve din imâmlarının sözleri göstermekdedir. Bid’at sâhibleri ile görüşmeği yasaklayan ve on­lardan uzaklaşmayı emr eden hadîs-i şerîflerden birkaçını bildire­lim: (Sahîh-i Müslim)de Ebû Hüreyreden haber verilen hadîs-i şe­rîfde, (Onlardan kaçınız! Sizi dalâlete götürmesinler. Fitneye dü­şürmesinler) buyuruldu. Ebû Dâvüdün Abdüllah ibni Ömerden haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Hasta olurlarsa, ziyâretlerine gitme­yiniz!) buyuruldu. İbni Mâcenin Câbirden haber verdiği hadîs-i şe­rîfde, (Karşılaşınca, onlara selâm vermeyiniz!) buyuruldu. Ukaylî­nin Enes bin Mâlikden “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği ha-dîs-i şerîfde, (Onlarla birlikde bulunmayınız! Onlarla birlikde yiyip içmeyiniz. Onlardan kız alıp vermeyiniz!) buyuruldu.

[Bu hadîs-i şerîf, bid’at sâhibleri ile arkadaşlık etmeği, onlarla birlikde yiyip içmeği, onlardan kız alıp vermeği yasaklamakdadır. (Hindiyye) ve (Bahr-ür-râık) kitâblarının sâhibleri “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” diyor ki, (Zındıklar, bâtınîler, ibâhîler ve inanışla­rı küfre sebeb olan bütün mezhebsizler, putlara, ya’nî heykellere ve yıldızlara tapınanlar gibi müşrikdirler. Bu müşriklerle evlenmek ve câriye olarak vaty etmek harâmdır.)

Yukarıda yazılanlardan anlaşılıyor ki, dört mezhebden birinde bulunmıyanın, ya’nî Ehl-i sünnet olmıyanın inanışı küfre sebeb olursa, müşrik olur. Bunlarla nikâhlanmak ve kesdiklerini yimek harâm olur. Küfre sebeb olmıyanı, bid’at ehli olup, bunlarla ni­kâhlanmak harâm olmuyor. Nikâhları sahîh oluyor ise de, bunlar­la birlikde yaşamak, hattâ selâmlaşmak, hadîs-i şerîflerle yasak edildiği için, bunlarla evlenmemelidir. Ehl-i sünnet ile evlenmeli­dir.]

İbni Hibbânın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Onların cenâzelerinin nemâzını kılmayınız! Onlarla birlikde nemâz kılmayınız!) buyu­ruldu. Deylemînin Mu’azdan haber verdiği hadîs-i şerîflerde, (Ben onlardan değilim. Onlar da benden değildirler. Onlara karşı cihâd etmek, kâfirlerle cihâd etmek gibidir) buyuruldu. İmâm-ı Ca’fer-us-Sâdık, babası Muhammed Bâkırdan, bu da babası Zey­nel’âbidîn Alîden, bu da babası Hüseynden, bu da imâm-ı Alîden “radıyallahü anhüm” haber verdiler ki, Ebû Ümâmeye söylenilen hadîs-i şerîfde, (Kaderî ve mürci’î ve hâricî fırkasında bulunanlar­la görüşme! Bunlar, (bid’at sâhibleridir) dînini bozarlar. Yehûdî­lerin ve hıristiyanların yapdıkları gibi, hıyânet ederler) buyuruldu. İbni Asâkirin Enes bin Mâlikden haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibini gördüğünüz zemân, ona karşı sert davranın! Alla­hü teâlâ, bid’at sâhiblerinin hepsine düşmandır. Onlardan hiçbiri sırat köprüsünden geçemiyecek, Cehennem ateşine düşecekler­dir) buyuruldu. Ebû Dâvüdün ve Hâkimin hazret-i Ömerden ha­ber verdikleri hadîs-i şerîfde, (Kaderiyye fırkasında olanlarla bir­likde bulunmayınız! İşlerinizi onlara danışmayınız!) buyuruldu.

Ahmed ibni Hanbelin ve Ebû Dâvüdün ve Tirmüzînin ve İbni Mâ­cenin Abdüllah ibni Mes’ûdden ve Taberânînin Ebû Mûsel-Eş’arî­den “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” haber verdikleri hadîs-i şerîfde, (İsrâil oğulları [ya’nî yehûdîler] günâh işlediler. Âlimleri,bunlara nasîhat verdi; dinlemediler. Âlimleri, sonra bunlarla gö­rüşdüler. Berâberce yiyip içdiler. Allahü teâlâ aralarına düşmanlıksokdu. Dâvüd aleyhisselâmın ve Îsâ aleyhisselâmın ağızlarından bunlara la’net etdi) buyurdu.

Tirmüzî ve Ebû Dâvüd ve İbni Mâce, Nâfiden alarak bildiriyor­lar ki, Abdüllah ibni Ömere bir adam gelerek bir kimseden selâm getirdi. Abdüllah, buna, (O kimsenin bid’at sâhibi olduğunu işit­dim. Bid’at sâhibi ise, benden ona selâm götürme) dedi. Hasen-i Basrî ve Muhammed ibni Sîrîn (Bid’at sâhibleri ile birlikde bu­lunmayınız!) dediler. Eyyûb-i Sahtiyânî diyor ki, Talak bin Habîb ile oturuyordum. Sa’îd bin Cübeyr yanımızdan geçdi. Bana döne­rek, (Onunla oturma! O, bid’at sâhibidir) dedi. Esmâ bin Ubeyd diyor ki, Alî ibni Sîrînin yanına bid’at sâhibi olan iki kişi gelerek, sana bir hadîs soracağız dediklerinde, hayır, sormayınız, dedi. Bir âyet soracağız dediklerinde, hayır, buradan gidiniz, yoksa ben gi­derim, dedi. Gitdiler. Orada bulunanlar, Kur’ân-ı kerîmden bir âyet üzerinde konuşsaydın ne olurdu, dediler. Onların âyet-i ke­rîmeyi değişdirerek okumalarından ve bu değişikliğin kalbimde yer etmesinden korkdum, dedi. Selâm bin Ebî Muti’ diyor ki, bid’at sâhibi bir kimse Eyyûba gelip, sana bir kelime soracağım dedikde, senden yarım kelime bile dinlemem, dedi. Bir kimse Sa’îd bin Cübeyre birşey sordu. Cevâb vermedi. Sebebi sorulduk­da, bid’at sâhibidir, onunla konuşulmaz, dedi. Ebû Ca’fer Mu­hammed Bâkır “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki, (Münâkaşa edenlerin yanında oturmayınız! Bunlar âyet-i kerîmelere diledik­leri gibi ma’nâ verirler). İmâm-ı Ahmed ibni Hacer-i Mekkî, (Mişkât) kitâbının şerhinde, Abdüllah ibni Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”, benden selâm söylemeyiniz dediğini bildirirken, çünki, bid’at ehlinden kaçınmakla emr olunduk demekdedir. (Mirkat) kitâbında, (Kaderiyye fırkasında olanlarla birlikde bulunmayı­nız!) hadîs-i şerîfini bildirirken, çünki, agyâr ile görüşmek, insanı helâke, felâkete sürükler, demekdedir. (Şir’at-ül-islâm) kitâbında diyor ki, selef-i sâlihîn “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bid’at ehli ile birlikde bulunmazdı. Çünki, hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibleri ile birlikde bulunmayınız! Onların kötülükleri, uyuz has­talığı gibi bulaşıcıdır) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Kaderiyye fır­kasında olanlara selâm vermeyiniz! Hastalarını ziyâret etmeyiniz! Cenâzesinde bulunmayınız! Onların sözlerini dinlemeyiniz! Onla­ra sert cevâb veriniz! Hakâret ediniz!) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîf­de, (Allahü teâlâ bid’at sâhibine sert cevâb verenin kalbini îmânla doldurur. Korkulu şeylerden korur. Bid’at sâhibine kıymet vermi­yen kimseyi Allahü teâlâ kıyâmetin korkularından korur) buyurul­du. (İrşâd-üs-sâri şerhu sahîh-il-Buhârî) kitâbında diyor ki, bid’at ehli olan kimsenin tevbe etdiği anlaşılmadıkça, ondan uzaklaşmak lâzımdır. Bu za’îf kul [ya’nî Ahmed Rıdâ Hân], bu konuda bir ri­sâle hâzırlamakdayım. Bid’at ehlinden kaçmak, onlara sert dav­ranmak lâzım olduğunu Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden vesîkalar yazarak açıklamakdayım. Ayrıca âlimlerin sözlerini de bildirmekdeyim. Bu kitâbım, gözlerin nûru ve gönüllerin şifâsı ola­cakdır.

Bid’at sâhibleri ile berâber bulunmanın zararları bu kadar çok olunca, onları sevmenin ve övmenin zararlarının ne kadar olaca­ğını düşünmelidir. Hadîs-i şerîfde, (Kişi, sevdiği ile berâberdir) buyuruldu. İmâm-ı Alînin ve başkalarının bildirdikleri hadîs-i şe­rîfde, (Yemîn ederim ki, Allahü teâlâ, insanı sevdikleri ile berâber haşr edecekdir) buyuruldu. Taberânînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, insanı sevdiklerinin arasında haşr edecekdir) buyu­ruldu. Ebû Dâvüdün ve Tirmüzînin, Ebû Hüreyreden bildirdikle­ri hadîs-i şerîfde, (İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir. Herkes, kiminle arkadaşlık etdiğine baksın!) buyuruldu. (Fih-un-Nesrîn bi-cevâbil-es’ilet-il-ışrîn) kitâbımda yukarıdaki hadîs-i şerîfler üzerinde geniş açıklamalar vardır.

Nedvet-ül-ulemânın maksadı, mel’ûn şeytânın maksadıdır. Bil­gisi az olan müslimânları doğru yoldan kaydırmağa uğraşmakda­dırlar. Müslimânları birleşdirmek farzdır, sözleri ile yeni bir din ortaya koymakdadırlar. (İbâdetler kabûl olmaz. Böyle olmayan­lar, berekete ve se’âdete kavuşamaz) sözleri de, Allahü teâlâya if­tirâdır. Bid’at ehli ile çekişmeğe ve onları düşman bilmeğe günâh demeleri ve bu günâhı afv olmaz bilmeleri ve afvı imkânsızdır de­meleri de, kendilerinin Ehl-i sünnet vel-cemâ’atin hak yolundan ayrıldıklarını ve âyet-i kerîmeleri inkâr etdiklerini gösteriyor. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Allahü teâlâ, şirkden başka dilediği kim­selerin bütün günâhlarını afv eder) ve (Allahü teâlâ, bütün günâh­ları elbette afv eder) buyuruldu. Onların, bu günâhın afvı imkân­sızdır demeleri, bu âyet-i kerîmeleri inkâr olmakdadır. (Allahın kulları, kardeşler olunuz!) hadîs-i şerîfine de yanlış ma’nâ vermek­dedirler. Bu hadîs-i şerîfin ma’nâsı, (Umdet-ül-Kâri) ve başka ki­tâblarda da bildirildiği gibi, (Kardeşler olmanızı sağlayacak şeyle­ri yapınız!) demekdir. Buna göre, bid’at sâhiblerinin, hak yolda bulunan müslimânlarla kardeş olabilmeleri için, bid’atlerini terk etmeleri ve sünnet-i seniyyeyi kabûl etmeleri lâzımdır. Bid’atlerin­de devâm edip de, Ehl-i sünnet olan müslimânları kendileri ile kar­deş olmağa çağırmaları, açık bir dalâlet, sapıklık ve çirkin bir hîle­dir. (Fetâvelharemeyn)den terceme burada temâm oldu. Bu kitâb arabî olup, İstanbulda ofset yolu ile basdırılmışdır. Kitâbın yazarı Ahmed Rızâ hân Berilevî “rahmetullahi aleyh”, 1340 [m. 1921] de Hindistânda vefât etmişdir.

60 — Dinde reformcular, islâmiyyetin bir emrini yok etmek is­teyince, son koz olarak hadîs-i şerîflere saldırıyorlar. Bu emrin da­yandığı hadîs mevdû’dur diyorlar. Bu sözlerine de inandıramıya­caklarını anlayınca, mevdû’ olmasa bile, za’îf hadîsdir, za’îf hadîs­le hükm verilmez diyorlar. Meselâ, erkeklerin altın yüzük takması, harâmdır. Dinde reformcular, bunu bildiren hadîs za’îfdir. Altın yüzük harâm değildir diyorlar. Bu sözleri, kendilerini yalanlamak­dadır. Çünki, za’îf hadîs ile hükm verilemiyeceğine göre, (Altın yü­zük harâmdır) hükmü çıkarılmış olan hadîsin sahîh olması lâzım gelir. Doğrusu da budur. Ehl-i sünnet âlimleri, hadîs-i şerîfleri in­celerken, kılı kırk yarmışlar, mevdû’ hadîslerin hepsini elemişler­dir. Farzları, halâl ve harâmları, yalnız sahîh ve meşhûr hadîsler­den çıkarmışlardır. İbni Melek “rahmetullahi aleyh”, (Menâr şer­hi) kitâbında, (Za’îf olan hadîs ile vücûb sâbit olmaz. Hadîs ve fıkh âlimlerince, sahîh olduğu anlaşılamıyan bir hadîs ile amel olun­maz) diyerek, bu hakîkati anlatmakdadır. İbni Âbidîn “rahmetul­lahi aleyh”, (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesinde abdesti anlatırken buyu­ruyor ki, (Müctehidin bildirdiği hükmlerin delîllerini, senedlerini aramak, mukallide lâzım değildir).

Ehl-i sünnet âlimlerine saldıran ve fıkh kitâblarına saygısız olan kimsenin mezhebsiz olduğu anlaşılır. Abdüllah bin Îsâ San’ânî “rahmetullahi aleyh” (Seyfülhindî fî ibâneti tarîkat-iş-şeyh-in-Nec­dî) kitâbında, sahîh hadîslere mevdû’ diyenlerin mezhebsiz olduk­larını, Ehl-i sünneti yıkmağa uğraşdıklarını vesîkalarla isbât et­mekdedir. Bu kitâbını 1218 [m. 1803] senesinde yazmışdır. Müder­ris seyyid Abdüllah efendi “rahmetullahi aleyh” (İrsalülmekal) ki­tâbında, hadîs-i şerîflere za’îfdir, mevdû’dur gibi iftirâ edenlere ce­vâb vermekde, bu yoldakilerin önderliğini yapan ibni Teymiyyeyi ve Şevkânîyi red etmekdedir.

(Usûl-i hadîs) denilen ayrı bir ilm vardır. Bu ilmde, (Mevdû’ hadîs) demek, uydurma hadîs demek değildir. Şimdi, bu ilmden haberi olmıyanlar, mevdû’ hadîsi, lügat ma’nâsı ile düşünerek, uy­durma hadîs demek sanıyorlar. Bu ilm üzerinde ve mevdû’ hadîs­ler üzerinde geniş bilgi edinmek istiyenlere, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının ikinci kısmında beşinci maddeyi okumalarını tavsiye ede­riz.

İmâm-ı Muhammed Birgivînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Usûl-i hadîs) kitâbını Dâvüd-i Karsî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, şerh etmişdir. Bunu da, Harputlu Yûsüf efendi “rahmetullahi te­âlâ aleyh”, şerh etmiş, İstanbulda basılmışdır. Bunun doksanbirin­ci sahîfesinden başlıyarak, arabîden terceme etmeği fâideli gör­dük:

(Herhangi bir hadîsi haber verirken, bilerek yalan söylemiş ol­duğu bilinen bir kimsenin haber verdiği hadîs-i şerîflerin hepsine (Mevdû’) veyâ (Müfterî) hadîs denir. Çünki, haber verdiği hadîs­lerin hepsinin de, uydurma, iftirâ olmak ihtimâli vardır. Görülü­yor ki, Usûl-i hadîsde yalanı yakalanan kimse, tevbe etse ve sâlih olsa da, bunun bildirdiği bütün hadîslere mevdû’ denilir. Böyle ol­duğunu, imâm-ı Süyûtînin (Tedrîb) kitâbı da bildirmekde ve hadîs âlimlerinin çoğu da söylemekdedir. Bid’at fırkalarında olanlar, müslimânları doğru yoldan ayırmak için, zındıklar da, müslimân­ları aldatmak için, hadîs uydurdular. Tekke şeyhlerinden de, ibâ­dete tergîb ve günâhlardan terhîb için hadîs uyduranlar oldu. Böy­le iyi niyyetli hadîs uydurmak harâmdır. Müslimânları aldatmak için olursa, küfrdür. Sa’lebî, Vâhidî, Zimâhşerî, Beydâvî ve Ebüs­sü’ûd tefsîrlerinde, sûrelerin kıymetlerini anlatan, öven hadîslerin mevdû’ oldukları söyleniliyor. Fâtiha, En’âm, Kehf, Yasîn, Du­hân, Mülk, Zilzâl, Nasr, Kâfirûn, İhlâs ve Kul e’ûzü sûrelerini öven hadîslerin sahîh oldukları meydândadır. Bu tefsîrlerin sâhib­leri, mevdû’ denilen hadîsleri, sahîh, hasen ve olsa olsa za’îf bildik­leri için veyâ güvendikleri hadîs âlimlerinden, böyle olarak aldık­ları için, yâhud mevdû’ olduklarını kabûl etmedikleri için yazmış­lardır. Çünki, hadîslerin sahîh olup olmadıkları zann-ı gâlib ile an­laşılır. Kesin olarak bilinemez. Hadîs âlimlerinden çoğunun sahîh dediği çok hadîsler vardır ki, bu fennin başka âlimleri, bunlara sa­hîh dememişdir. Birçoğu da, bunların sahîh olup olmadığını anlı­yamamışdır. Çünki, bir hadîsin sahîh olmadığını anlamak çok güç­dür. Ancak zan ile anlaşılır. Kesin olarak anlaşılamaz. Bir hadîsin uydurma olduğunu kesin olarak anlamak için, bunu haber veren­lerden birinin, bunu ben uydurdum demesi lâzımdır. Yâhud, bana haber verdi dediği kimsenin, bu doğmadan önce ölmüş olduğu bi­linmelidir. Yâhud, hadîs denilen sözün, islâmiyyete ve akla, hesâ­ba ve tecribeye uymaması ve te’vîl kabûl etmemesi ile uydurma olduğu anlaşılır. Bunları da ancak hadîs âlimleri anlar. Bu derin âlimler de, bunları anlamakda yanılabilir. Bunun içindir ki, Ebül­ferec İbn-ül Cevzînin (Mevdû’ât) kitâbındaki mevdû’ dediği hadîs­lerin çoğuna, sahîh, hasen ve za’îf diyen hadîs âlimleri olmuşdur. İmâm-ı Zehebî “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, İbn-ül-Cevzî­nin Mevdû’ât kitâbındaki yazılı hadîslerin çoğu, sağlam, güzel ha­dîslerdir. Buraya kadar yazdıklarımızı, imâm-ı Nevevînin “rahme­tullahi teâlâ aleyh” (Takrîb) kitâbından ve Süyûtînin “rahmetulla­hi teâlâ aleyh” (Tedrîb) kitâbından ve şeyhül-islâm ibni Hacer-i Askalânînin (Nuhbe) kitâbından aldık). Birgivîden terceme te­mâm oldu.

Beydâvî ve imâm-ı Gazâlî ve Celâleddîn-i Süyûtî ve Sadred­dîn-i Konevî ve Senâüllahı pâni-pütî “rahimehümullahü teâlâ”, gi­bi en büyük âlimleri sahîh hadîsle, uydurma hadîsi birbirinden ayı­ramıyacak kadar bilgisiz sanmak, yâhud, uydurma hadîsleri, bile bile, sahîh hadîs olarak yazacak kadar dinsiz veyâhud da, dînini kayırmaz ve vicdânı sızlamaz sanmak, çok büyük saygısızlık ve vicdânsızlık ve insâfsızlıkdır. İslâm âlimlerinin hadîs-i şerîfler üze­rinde nasıl bir titizlikle çalışdıklarını, kitâbımızın yedinci ve seki­zinci maddelerinde uzun bildirmişdik. O yazıları okuyan akllı ve insâflı bir kimse imâm-ı Gazâlî gibi büyük bir âlimin kitâblarında uydurma hadîs vardır diyecek kadar küstâhlaşan bir dinde re­formcuya hiç inanır mı? O yüce âlimler “rahime-hümullahü te­âlâ”, hadîs-i şerîfleri anlıyamamışlar da, talebelerinden ibni Tey­miyye anlıyabilmiş demek, Ehl-i sünnet âlimlerine düşman olan­lardan başkasının söyliyebileceği birşey değildir. İslâm âlimlerinin büyüklüğünü anlıyamıyanlar, o yüce imâmları da, kendileri gibi kısa aklları, bozuk düşünceleri ile yazmış sanıyorlar. (Gazâlînin muhâkemesi, sosyal fikrlerin zararlı te’sîrleri altında kalmış) diye­cek kadar aşağı kelimeler kullanıyorlar. Onların her yazılarının, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin îzâhı, açıklaması olduğunu kavrıyamıyorlar. İmâm-ı Rabbânî hazretlerini öven bir kimse, bu sözünde samîmî ise ve o yüce imâmın yazılarını beğeniyorsa, bu yazılara uyması ve onun çok övdüğü Ehl-i sünnet âlimlerini be­ğenmesi, onlara karşı saygısızlık yapmaması lâzımdır. Âlimin kıy­metini, ancak âlim anlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetini anla­mamak, onları lekelemeğe, o mubârek zâtlara toz kondurmağa kalkışmak, bu (Fırka-i nâciyye)den ayrılmak olur. Ehl-i sünnet­den ayrılanın yâ dalâlet sâhibi sapık veyâ kâfir olacağı (El-besâir li-münkirit-tevessül) kitâbında uzun yazılıdır. Hindistân âlimlerin­den Ebû Muhammed Viltorînin (Hidâyet-ül-muvaffıkîn) kitâbının altmışbeşinci sahîfesinde bildirdiği gibi, Celâleyn tefsîri hâşiyesin­de Kehf sûresinin (izâ nesîte) âyetinde Allâme Ahmed Sâvî Mâli­kî diyor ki, (Dört mezhebden başkasını taklîd etmek câiz değildir. Dört mezhebden birine uymıyan kimse, dalâletdedir. Başkalarını da dalâlete sürüklemekdedir. Bunların ba’zıları da kâfir olmakda­dır. Çünki, küfre sebeb olan yollardan biri, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden ahkâm çıkarmağa kalkışmakdır.)