2-14-Kibr ve ucb, kalbin tehlükeli hastalığıdır


14 — İKİNCİ CİLD, 53. cü MEKTÛB

Bu mektûb, bir şeyhe [Şeyh Abdüssamed Sultânpûrîye] yazılmışdır. Kibr ve uc­bun hastalık olduğu bildirilmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği kullarına selâm olsun! Soruyorsu­nuz ki, riyâzet yapınca, ibâdet yapınca, nefsim kabarıyor. Benim gibi sâlih, iyi kimse yokdur sanıyor. İslâmiyyete ters düşen birşey yapınca da kendimi muhtâc, âciz sanıyorum. Bunun ilâcı nedir diyorsunuz. Allahü teâlânın lutfüne, ihsânına ka­vuşmuş olan kardeşim! İkinci olarak bildirdiğiniz ihtiyâc ve âciz olmak, pişmânlık­dan ileri gelir ki, çok büyük ni’metdir. Allah korusun, eğer günâh işledikden son­ra, pişmân olunmazsa ve hele günâh işlemek tatlı gelirse, günâha ısrâr etmek, da­danmak olur. Pişmânlık, tevbenin bir parçasıdır. Küçük günâha ısrar etmek ise, bü­yük günâh olur. Büyük günâha ısrâr etmek, insanı küfre götürür. Sizin bu ikinci hâ­liniz, büyük ni’metdir. Buna şükr ediniz ki, pişmânlığınız çoğalsın ve islâmiyyete uymıyan işlerden sizi korusun. İbrâhîm sûresi yedinci âyetinde meâlen, (Şükr ederseniz, ni’metimi artdırırım!) buyuruldu. Nefsinizin birinci hâli, ucb, ya’nî ibâ­det yapdığı için kendini beğenmek [Egoizm]dir. Ucb, korkunç bir zehrdir. Öldürü­cü bir hastalık olup, ibâdetleri ve iyilikleri yok eder. Ateşin odunu yakması gibidir. Bunun ilâcı, iyi işlerini kusûrlu görmeli, bunlardaki gizli çirkinlikleri düşünmeli, böy­lece, kendinin ve ibâdetlerinin kusûrlu, bozuk olduğunu anlamalıdır. Hattâ, onla­rı beğenilmiyecek, kovulacak bir hâlde bulmalıdır. Bir hadîs-i şerîfde, (Kur’ân-ı ke­rîm okuyan çok kimse vardır ki, Kur’ân-ı kerîm bunlara la’net eder) buyuruldu. Baş­ka bir hadîs-i şerîfde, (Oruc tutan çok kimse vardır ki, onların orucu, yalnız açlık ve susuzluk çekmek olur) buyuruldu. İnsan, ibâdetinin, iyiliğinin çirkin tarafı ol­madığını sanmamalıdır. Biraz incelenirse, Allahü teâlânın yardımıyla hepsini çir­kin bulur. Güzelliğin kokusunu bile duymaz. Böyle kimsede ucb hâsıl olabilir mi? Nefs kendini beğenebilir mi? Bir kimse, amellerini, ibâdetlerini kusûrlu gö­rünce, bunların kıymeti artar. Kabûl edilmeğe lâyık olurlar. İyiliklerinizi böyle gör­meğe ve ucb [Egoizm] hâsıl olmamasına çalışınız. Yoksa sonu çok kötü olur. Bu felâketden yalnız Allahü teâlânın diledikleri kurtulabilir. İbâdetlerini, iyilikleri­ni kusûrlu, bozuk görmeğe kavuşan bir kimse, öyle bir hâle gelir ki, sağ omuzun­daki, iyilikleri yazan meleğin hiçbirşey yazmadığını sanır. Çünki, yazacağı bir iyi­lik yapdığını görememekdedir. Sol omuzundaki, kötülükleri yazan meleğin dur­madan yazdığını sanır. Çünki, yapdıklarının hepsinin çirkin ve kötü olduklarını gör­mekdedir. Bu hâle kavuşan ârife, herkesin anlıyamıyacağı ve anlatamıyacağı iyi­likler ihsân olunur. Doğru yolda olanlara selâm olsun!

[İslâmiyyeti anlamamış olan ba’zı kimseler, müslimânlara, egoist, ya’nî hodbin, kendini düşünen diyor. Nemâz kılanlara, (Kendini Cehennemden kurtarmak için nemâz kılacağına, kalk insanlara hizmet et!) diyor. İslâm dîninin, egoist dîni olma­dığını, egoist olmıyanların kıymetli olduğunu, yukarıda çok güzel bildirdik. Nemâz kılmağa gelince, müslimânlar, câhillerin zan etdiği gibi, Cehennemden kurtulmak, râhata kavuşmak için ibâdet etmez. Allahü teâlânın emri olduğu için, vazîfe oldu­ğu için ibâdet yapar. (Vazîfe, âmir tarafından emr edilen şeyi yapmak, men’ edi­leni yapmamakdır). Âmirlerin emrleri birbirine benzemiyorsa, dahâ üstün olan âmi­rin emri yapılır. Askerlikde bile, birinci vazîfe, büyük âmirin emrini yapmakdır. Kâ­firler, gençleri aldatmak için, vazîfe mukaddesdir. Önce vazîfe, sonra nemâz, di­yor. Evet, vazîfe onların zan etdiklerinden de dahâ çok mukaddesdir. Fekat, birin­ci vazîfe, en büyük âmirin emrini yapmakdır. En büyük âmir, Allahü teâlâdır. O hâlde birinci vazîfe, nemâzdır. Hiçbir âmir, hiçbir kumandan, hiçbir makâm, bu bi­rinci vazîfeyi değişdirmemelidir. İstirâhat zemânlarında, yatakhânede, buna da im­kân yoksa, abdesthânede nemâzı yine kılmalıdır. Fekat, en iyisi, bu derece kara, katı kalbli din düşmanlarının yanında çalışmayıp, uzaklaşmalıdır. Bu müslimâna, cenâb-ı Hak elbette başka yoldan, dahâ çok rızk verir. İmâm-ı Gazâlî “rahmetul­lahi aleyh” (Kimyâ-i se’âdet) kitâbında buyuruyor ki, (Nemâza mâni’ olan, güç­lük çıkaran vazîfede bereket olmaz. Nemâza elverişli olan vazîfelerde bereket var­dır). Yetmişdokuzuncu sahîfede diyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel­lem” buyurdu ki, (Müslimân demek, müslimânlara eli ile, dili ile zarâr vermiyen kimse demekdir). Her müslimânın böyle olması lâzımdır. Bir hadîs-i şerîfde,(Îmânı kâmil olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır!) buyuruldu. Görülüyor ki, îmân bi­le, ahlâk ile, insanlara fâideli olmakla ölçülmekdedir. (İslâm ahlâkı) kitâbımızda, müslimânların güzel ahlâkı uzun yazılıdır. Nemâz kılarken, bütün mü’minlere selâm verilmekde, düâ edilmekdedir. Nemâz kılmıyan ise, mü’minlerin bu hakkı­nı çiğnemekdedir. O hâlde, nemâz kılmak, hodgâmlık değil, hayrhâhlıkdır. Nemâz kılmamak ise, zulmdür.]  

Bu âdem dedikleri, el ayakla, baş değil,
âdem rûha denilir, surat ile kaş değil.
 
Beden et ve deridir, rûh bunun serveridir.
Hakkın kudret sırrıdır, rûhsuz kalıp hoş değil.
 
Âdem gerek, su gibi, temizlenip arına,
harâmlardan kaçınır, nefsi de serkeş değil.
 
Âdemdedir emânet, ondadır ilmü hikmet.
Hakkın katında âdem, dâneyi haşhaş değil.
 
Âdem olan iyi bil, çalışır hep ay ve yıl,
rûh gıdâsı ilmdir, ekmek ve kumaş değil.
 
Kendi özün anlıyan, rûh gözün aydınlıyan,
Hak sözün pek kavrayan, er olur, ayyaş değil.
 
Beden hayvanda da var, hissi, onda pek artar.
Kurt gözü, keskinse de, nakş görür, nakkaş değil.

Tam İlmihal