2-21-Şâmânîler, Behâîler, Ahmediyye, Dürzîler, Yezîdîler, Selefîler


21 — BOZUK DİNLER

Semâvî dinlerden, bozulmuş olanları bildireceğiz:

1 — ŞÂMÂNÎLER: Nûh aleyhisselâmın üçüncü oğlu Yâfes, yüzlerce torunla­rı ile Asyanın ortalarına yerleşdi. Orada çoğalarak, doğu Asyaya ve o zemân mevcûd olan kara yolları ile, Okyânus adalarına yayıldılar. Yâfes öldükden nice yıllar sonra, insanlar azmağa, Nûh aleyhisselâmın ve Yâfesin dînini, nasîhatleri­ni unutarak, hayvan gibi yaşamağa başladılar. Yıldızlara, aya, güneşe, heykellere, cinne tapınmağa koyuldular. Çeşid çeşid yollara ayrıldılar.

Böyle, uydurulan, meydâna çıkan sapık yollardan biri, Şâmânîlikdir. Avrupa­lıların Chamanisme dediği bu bozuk yol, vakti ile doğu Asyada kâfirlerin uydur­duğu bir din olup, bugün Sibiryadaki ve Okyânus adalarındaki vahşîler arasında yayılmış hâldedir. Bunlar, güneşde bulunuyor dedikleri bir tanrıya ve cinne ve me­leklere tapınır. En büyüğüne şeytân derler. Şâmân dedikleri papasları bir at kuy­ruğu takar. Güyâ cinni kovmak için boyunlarına bir davul asarlar. Bu davulu ara sıra çalarlar. Sihr, ya’nî büyücülük, bunlarda kerâmet sayılır. Bu da, Berehmen ve Buda dinleri gibi, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” getirdiği hak dinlerin, asrlar boyunca, câhiller, zâlimler tarafından bozulması, değişdirilmesi ile meydâna gelmişdir.

2 — BEHÂÎLER VE BEHÂÎLİK: İslâmiyyeti yıkmak için uğraşanlardan biri de, Behâîlerdir. Bu dinsizlerin başı, Behâullahdır. Elbâb Alî Muhammed isminde­ki bir acemin talebesi ve halîfesi idi. Elbâb, kendisine ayna derdi. Bu aynada Al­lah görünüyor derdi. Ölünce, Behâullah bunların reîsi olup, behâîlik ismini ver­diği safsatalarını yaymağa başladı. Ölmeden önce, yerine, oğlu Abdülbehâ Abbâ­sı geçirdi. Abbâs (Gasniyyi a’zam) ismini aldı. Avrupa ve Amerikaya giden Ab­bâs, yüzbinden ziyâde Behâî topladı ve 1339 [m. 1921] de öldü. Yerine, oğlu Şev­kî geçdi. Bu da, Behâî tarîkatini yaydı. Behâullah, kendinin Peygamber ve âhır ze­mânın büyük kurtarıcısı olduğunu söylerdi. Kendisine ilk küfr damgasını bu sözü ile vurmuşdur. İkibin yıl sonra bir Peygamber dahâ geleceğini söylemişdir. İslâmiy­yet ile ilişiği olmıyan bu kâfirlere göre, ondokuz adedi mukaddes imiş. Orucları on­dokuz gün imiş. Her Behâînin, ondokuz günde bir, ondokuz Behâîyi da’vet etme­si şart imiş. Dinsiz yollarını, (Umûmî adâlet evi) dedikleri, yüksek meclislerine se­çilen ondokuz kişi idâre edermiş. Her Behâî, her sene, kazancının beşde birini bu hey’ete vermeğe mecbûr imiş. Onbir yaşında evlenmek lâzım imiş. Bekâr yaşamak yasak imiş. Çıplak kadınlarla toplantı yapmak ibâdet olup, başka dürlü ibâdete lü­zûm yok imiş. Her dürlü ahlâksızlık, şeref sayılırmış.

Behâîlerin, bütün dünyâda seksensekiz yerde teşkilâtı vardır. Hıristiyan, Yehû­dî, Mecûsî, Sîhî, Zerdüştî ve Budistleri aldatarak, kendilerine çekmekdedirler. Bun­ların en korkdukları, dayanamadıkları, amansız düşmanları, islâm âlimleridir. Dînini bilen, anlıyan hiçbir müslimânı aldatamamışlardır. Kitâblarını, propagan­da neşriyyâtlarını kırksekiz dile terceme edip, her yere dağıtdıkları ve bu yolda mil­yonlarca lira harc etdikleri hâlde, islâmiyyet karşısında âciz kalmakda, eriyip git­mekdedirler. Buna karşılık, Avrupada ve Amerikada ve Afrikada ve Avustralya­da yetmişyedi mahallî mahfil, resmen tescil edilmiş bulunmakdadır. Rus Türkis­tânında [m. 1902 de] yapılmış ve Şikagoda [m. 1920] de yapılmış büyük ma’bed­leri vardır. Irk ve milliyet tanımazlar. Komünistler gibi, bütün dünyâya yayılmak, tek bir (salâhiyyetli mübeyyin)in emrleri ile idâre edilmek gâyesindedirler. Ferd­lerin menfe’atini düşünmezler. Devlet kapitalizmini desteklemekdedirler.

Tapınmaları, teşkilâtları, vazîfeleri (Akdes) dedikleri kitâblarında ve (Vasıyyet­ler levhaları)nda yazılıdır. Allahü teâlâya inanmaları ve birçok bilgileri, islâm dî­ninden alınmışdır. İslâmiyyete uymıyan, uydurma tarafları da çokdur. Mantıkî ve çoğu sosyal olan dünyâ görüşleri, din diye, ilâhî vahy diye anlatılmakdadır.

Nemâzları, Hayfaya karşı durup, Allahı düşünmek imiş. Hacları, Bâbın Şîrâz­daki evini veyâ Behâullahın Bağdâddaki evini gidip görmek imiş. Âyet okumak, kalb ile Allahı düşünmek demek imiş.

Şimdi, dünyâdaki ve hele memleketimizdeki islâm câhilleri, İslâmiyyeti yıkmak için her kılığa giriyor, islâma karşı olan her kötülüğü, yaldızlı sözlerle övüyorlar. Behâîliğe bir değer vermedikleri hâlde, yalnız islâmın karşısında olduğu için, bu dinsizleri de öven, şişiren, göklere çıkaran kitâblar yazıyor ve dağıtıyorlar.

3 — AHMEDİYYE (KÂDIYÂNÎ): Hindistânda, Pençabda, 1298 [m. 1880] se­nesinde, Mirzâ Gulâm Ahmed Kâdıyânî tarafından kurulmuşdur. Kendisi [m. 1835] de doğmuş, [m. 1908] de ölmüşdür. Görülüyor ki, sapık fikrlerini, İngilizler Hindistânı sömürge yapdıkdan bir sene sonra yaymağa başlamışdır. İslâmiyyeti içer­den yıkmak için, İngilizler tarafından kurulmuş ve beslenmiş, İngiliz câsûslarının yardımı ile sür’at ile yayılmışdır. Abdürreşîd İbrâhîm efendi,[1] 1328 [m. 1910] de İstanbulda basılan türkçe (Âlem-i islâm) kitâbının ikinci cildinde, (İngilizlerin is­lâm düşmanlığı) yazısının bir yerinde diyor ki: (Hilâfet-i islâmiyyenin bir an evvel kaldırılması, ingilizlerin birinci düşünceleridir. Kırım muhârebelerine sebeb olma­ları ve burada türklere yardım etmeleri hilâfeti mahv etmek için bir hîle idi. Pâ­ris muâhedesi, bu hîleyi ortaya koymakdadır. [1923 de yapılan Lozan sulhunun giz­li celselerinde, bu düşmanlıklarını açıkca göstermişlerdir.] Her zemân türklerin ba­şına gelen felâketler, hangi perde ile örtülürse örtülsün, hep ingilizlerden gelmiş­dir. İngiliz siyâsetinin temeli, islâmiyyeti yok etmekdir. Bu siyâsetin sebebi, islâ­miyyetden korkmalarıdır. Müslimânları aldatmak için, satılmış vicdanları kul­lanmakdadırlar. Bunları islâm âlimi, kahraman olarak tanıtırlar. Sözümüzün hu­lâsası, islâmiyyetin en büyük düşmanı ingilizlerdir.) Amerikalı hukûk ve siyâset adamlarından Bryan William Jennings, kitâbları, konferansları ve 1891 ile 1895 ara­sındaki ABD kongresi Temsilciler meclisinde a’zâlık yapması ile meşhûrdur. 1913-1915 arasında ABD hâriciyye vekîli idi. 1925 de öldü. (Hindistânda İngiliz hâ­kimiyyeti) kitâbında, ingilizlerin islâm düşmanlığını, vahşetlerini, zulmlerini uzun yazmakdadır.

İngilizlerin maşası olan gulâm Ahmed Kâdıyânî öldükden sonra, yerine Hakîm Nureddîn halîfesi oldu. 1914 de bunun yerine geçen Beşîrüddîn Mahmûd, 1307 [m. 1889] de tevellüd, 1385 [m. 1965] de vefât etmişdir. Ahmed, 1323 [m. 1905] de Hin­distânda Kâdyân şehrinde (El-vasıyyet) kitâbını neşr ederek, kendisinin, va’d edilmiş Mesîh [ya’nî Îsâ aleyhisselâm] olduğunu bildirdi. Oğlu Beşîr, Ahmedîle­rin merkezini Rabwah kasabasına nakl edip, Ahmediyye yolunun sapık inançla­rını (Gerçek islâmiyyet) adı altında yaymağa başladı. (Kur’ân tefsîri) diyerek çı­kardığı büyük iki kitâbı, Kur’ân-ı kerîme uymıyan sapık, bozuk yazılarla doludur. Binüçyüz seneden beri müfessirlerin hiçbirinin dikkatini çekmediği ekonomik hakîkatleri görüp yazdığını bildirmekdedir. Allahın böyle bir bilgiyi, ancak Pey­gamberlere ve onların halîfelerine bahş etdiğini güvenle iddiâ edebilirim demek­dedir. (Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşü ile tefsîr eden kâfir olur) hadîs-i şerîfi, bun­ların islâmiyyetden ayrı, sapık bir yolda olduklarını açıkca göstermekdedir. Veh­hâbîlerin (Feth-ul-mecîd) kitâbının ikiyüzyetmişbeşinci sahîfesinde, Muhammed Sıddîk Hasen hânın (Kitâb-ül-izâ’a) kitâbından alarak, (Zemânımızdaki deccâl­lerden biri de, frenk deccâlı, gulâm Ahmed Kâdıyânî habîsidir. Allah onu dahâ çir­kin eylesin! Kötülüğünü herkese duyursun! Onun küfr yoluna sürüklenmiş olan­ları da, onun gibi eylesin! Çünki o, büyük fitne uyandırdı. Önce, Mehdî olduğunu söyledi. Sonra Peygamberlik da’vâsına kalkdı. Hıristiyan devletlerin, müslimân­ları parçalamak siyâsetlerine âlet oldu) yazmakdadır. Bunlar, gerçek müslimânlık, yalnız Ahmedîlikdir diyor. Her ikisi de, hadîs-i şerîf ile övülmüş olan ilk iki asrın doğru yolundan ayrılarak, insanları küfr ve dalâlet felâketine sürüklemekdedir­ler. Pençâb ve Bombayda câhil halk arasında sür’at ile yayılan bu bâtıl yol, şimdi Avrupa ve Amerikada yerleşmekdedir. Kendilerine müslimân dedikleri hâlde, bo­zuk inançları ve âyinleri ile, müslimânlıkdan ayrılmışlardır. Küfrlerine sebeb olan şeyler çok ise de, şu üçü mühimdir:

1 — Ahmedî ve Kâdıyânî adını alanlara göre, Îsâ aleyhisselâmı asmak isteme­mişlerdi. Fekat, kendiliğinden öldü ve toprağa kondu. Sonra kabrinden çıkıp, Hindistânda, Keşmîre gitdi. Orada, İncîli öğretip tekrâr öldü diyorlar.

2 — Mehdînin çıkmasında ve herkesi dîne çağırmasında da, islâmiyyetden ay­rılıyorlar. Îsâ ve Muhammed aleyhimesselâmın rûhları insan şeklinde görüne­cekdir. Bu da, Mirzâ Ahmeddir. Başka Mehdî yokdur diyorlar.

3 — Müslimânlıkda cihâd vardır. Fekat, top ile, kılınc ile değil, nasîhat ile, ir­şâd iledir. Kan dökmek, cân yakmak yokdur, soğuk harb vardır diyerek, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını değişdiriyor, cihâd için olan âyet-i kerîmeleri inkâr etmiş olu­yorlar. Gulâm Ahmedin oğlu Beşîrüddînin (Yeni dünyâ nizâmı) kitâbı, küfr saç­makdadır. Hindistân âlimlerinden, şeyh Muhammed Enver şâh Keşmîrî, Kâdiyâ­nîleri red için, (Akîdet-ül-islâm fî hayât-i Îsâ aleyhisselâm) ve (İkfâr-ül-mülhidîn) ve (Hâtem-ün-nebiyyîn) kitâblarını yazmışdır. Bu kitâbların ön sahîfelerinde çe­şidli âlimlerin takrîz ve medhiyyeleri vardır. Bunlar arasında, Karaşideki (Medre­se-i islâmiyye) müderrislerinden seyyid Muhammed Yûsüf Benûrî, Muhammed En­ver şâhın hayâtını ve salâhını uzun yazmışdır. Burada, asrının derin âlimi, Osmân­lı devletinin son şeyhulislâmı Mustafâ Sabrî efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Mevkıful’ilm vel’akl veddîn) kitâbının, üçüncü cildi, üçyüzyirmiyedinci sahîfesin­de, Hindin büyük âlimi Muhammed Enver şâhı görüp hayrânı olduğunu yazdığı­nı da bildirmişdir. Muhammed Enver şâh “rahmetullahi teâlâ aleyh”, binüçyüzel­liiki 1352 [m. 1933] de vefât etmişdir. Bu üç kitâbında, Mirzâ Gulâm Ahmed Kâ­dıyânî için diyor ki:

Îsâ aleyhisselâmın gökden ineceğine inanmıyor. O, asıldı, öldürüldü. O, baba­sız değildi. Yûsüf-i Neccârın oğlu idi diyor. Bu yüce Peygambere, yehûdîler gibi çok çirkin şeyler söyliyor. Kendisinin Peygamber olduğunu, yeni bir din getirdi­ğini bildiriyor. Îsâ gökden inecekdir demekle, benim geleceğim bildirilmişdir di­yor. Nassları değişdirip, inanılması zarûrî olan bilgileri inkâr ediyor. Muhammed aleyhisselâmın, Peygamberlerin sonuncusu olduğuna, hepsinden üstün olduğuna inanmıyor. Kendisinin binlerce mu’cizeleri olduğunu, mu’cizelerinin, Peygam­berlerin hepsinin mu’cizelerinden dahâ çok ve dahâ üstün olduğunu bildiriyor. Bir­çok âyetlerin, kendisini haber verdiğini, Kur’ânda övüldüğünü bildiriyor.

Ahmed Kâdıyânî, moğol, tâtâr kavmindendir. İsmâ’ilî fırkasından bir zındık idi. Çok kitâb okudu. Ehl-i sünnetin azılı düşmanı idi. İngilizler, islâmiyyeti içerden yıkmak için hâzırladıkları plânları uygulayacak Hindistânda da bir maşa arıyor­lardı. Bunu seçdiler. Bol para ile satın aldılar. Önce, Behâî olarak ortaya çıkarıl­dı. Müceddid olduğunu söylerdi. Sonra, Mehdîyim dedi. Dahâ sonra, gökden ine­ceği bildirilen Îsâ Mesîh olduğunu söyledi. Nihâyet, Peygamber olup, yeni bir din getirdiğini i’lân etdi. Kâdıyândaki mescidi, Mescid-i aksâ imiş. Şehri de Mekke imiş. Sonradan yerleşdiği Lâhor şehri de, Medîne imiş. Bir mezârlık yapıp, buna (Mak-beret-ül-Cenne) dedi. Buraya gömülen Cennete gider dedi. Kendi kadınlarına (Üm­mehât-ül-mü’minîn) dedi. Aldatdığı kimselere (ümmetim) dedi. Mu’cizelerinin en büyüğü (Muhammedî beygüm) dediği nikâh imiş. Gökde yapılırmış. Vahy olarak kendisine bildirilmiş. Dînini, 1305 [m. 1888] de i’lân etdi. 1326 [m. 1908] de Cehen­neme gitdi. Kendisine inanmıyanlara kâfir dedi.

Bunun, (Hakîkat-ül-vahy) kitâbının 148. ci sahîfesinde, (Allah, bu ümmet ara­sında, Îsâdan dahâ üstün bir mesîh yaratdı. Îsâ, şimdi sağ olsaydı, benim yapdık­larımı yapamazdı. Bende görülen mu’cizeler, onda görülmezdi) diyor. 107. ci sa­hîfesinde, (Fir’avna resûl gönderdiğim gibi, size de Resûl gönderdim) âyet-i kerî­mesindeki Peygamberin kendisi olduğunu yazıyor. 68. ci sahîfesinde, (Allah, be­ni Peygamber olarak gönderdi. Va’d olunan Mesîh sensin dedi. Bana üçyüzbin mu’cize verdi) diyor. (Berâhîm-ül-Ahmediyye) kitâbının ellialtıncı sahîfesinde, ken­di mu’cizelerinin, Muhammed aleyhisselâmın mu’cizelerinden dahâ çok olduğu­nu yazıyor.

Muhammed aleyhisselâmın, Peygamberlerin sonuncusu olduğunu bildiren yüzel­li hadîs-i şerîf vardır. Bunlardan otuz kadarı (Kütüb-i sitte)de yazılıdır. Îsâ aley­hisselâmın gökden ineceği de, zarûrî bilinmekdedir. Bunlara inanmıyan kâfir olur.

(Kâdıyânî) ve (Ahmedî) denilen bu yolun, islâmiyyeti içerden yıkmak için in­gilizler tarafından kurulmuş olduğunu vesîkalarla anlatan bir kitâb elimize geçdi. (El-mütenebbi-ül-Kâdıyânî) adındaki bu arabî kitâb, Pâkistânda, Mültânda, (Mec­lis-i tehaffuz-i hatm-in-nübüvve) tarafından 1387 [m. 1967] de basılmışdır. Bu ki­tâb, Enver şâh-ı Keşmîrînin, (İkfâr-ül-mülhidîn) kitâbının başındaki allâme Mu­hammed Yûsüf Benûrînin kıymetli yazılarını ve (Havenet-ül-islâm) risâlesini de ekliyerek, 1393 [m. 1973] de ofset ile İstanbulda basdırılmışdır.

4 — MELÂMÎLER VE KALENDERLER: (Mekâtîb-i şerîfe)nin altmışsekizin­ci mektûbunda diyor ki, (Sôfiyye-yi aliyye, ikinci asrın sonunda meydâna çıkdı). Yetmişdokuzuncu mektûbunda ve (Nefehât-ül-üns) kitâbının başında ve seyyid Ab­dülhakîm efendi, (Er-rıyâd-ut-tesavvufiyye) kitâbının yüzondördüncü sahîfesin­de buyuruyorlar ki:

Tesavvuf yolunda nihâyete varanlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” iki dürlüdür: Birincisi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” izinde giderek ke­mâle erdikden sonra, insanları gafletden uyandırmak için, halk derecesine indiril­miş olanlardır.

İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmıyan (Evliyâ)dır “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Bunlara, (Kutb-i me­dâr) denir.

Tesavvuf yolunda yürüyenler de iki kısmdır: Birincisi, Allahü teâlâdan başka her­şeyi unutup, yalnız Onu istiyenlerdir. İkincisi, âhıreti, Cenneti istiyen tâliblerdir.

Allahü teâlâyı irâde edenler, istiyenler de, iki dürlüdür: Biri, nefslerini temiz­leyip nihâyetden birkaç şeye kavuşmuşlardır.

İkincisi, (Melâmî)lerdir. Bunlar, sıdk ve ihlâs kazanmağa çalışır. İbâdetlerini, hay­râtı gizler, sünnetleri, nâfile ibâdetleri de çok yaparlar. Bu ibâdetlerin görünme­sinden korkarlar. Bunlar çok kıymetli ise de, mahlûk ile meşgûl olduklarından, tev­hîd makâmına varamıyorlar. Melâmîler muhlisdir. Sôfîler ise muhlasdır.

Âhıretin tâlibleri dört dürlüdür: Zâhidler, fakîrler, huddâm ve âbidler.

Bütün bu sekiz sınıfın taklîdcileri vardır. Bu taklîdcilerin herbiri de, yâ doğru veyâ yalancı olur. [Biz burada, yalnız Melâmîlerin iki dürlü taklîdcisini bildirece­ğiz]:

Melâmîlerin doğru taklîdcileri, ibâdetlerinin görünmesine ehemmiyyet ver­mezler. Âdetlere uyarlar. Herkese tatlı söyliyerek, gülerek kalb kazanmağa uğra­şırlar. Nâfile ibâdetleri yapmazlar. Farzlara dikkat ederler. Dünyâya düşkün de­ğildirler. Bunlara, (Kalender) denir. Bunlar, riyâ, gösteriş yapmadıkları için, Me­lâmîlere benzer. Abdüllah-ı Dehlevî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, yetmişdokuzun­cu mektûbunda buyuruyor ki, (Kalender, bâtınını temizlemek, nefsini yok etmek için çalışır. Çok ibâdet yapmaz. Sôfî ise, bunun ikisine de çalışır. Mahlûkları gör­mez. Kalenderden dahâ üstündür). Zemânımızda, Kalender ismini taşıyan birçok kimse, bu saydığımız şeyleri yapmıyor. Bunlara Kalender yerine (Haşevî) dense yerinde olur. [(Haşevî) Allahü teâlâyı mahlûklara benzeten, madde, cism diyen kâ­firlere verilen ismdir. Yetmişiki bid’at fırkasından biri olan (Müşebbihe) ve (Mü­cessime) denilen fırkadakilerin çoğu Haşevî olmuşlardır.]

Melâmîlerin yalancı taklîdcileri, zındıklardan bir kısmdır ki, her dürlü günâh iş­ler. Kalblerimiz temizdir, her işi Allah rızâsı için yapıyoruz derler. Riyâdan, gös­terişden kurtulup, hâlis Allah adamı olmak için günâh işliyoruz derler. Allahü te­âlânın ibâdete ihtiyâcı yokdur. Kulların günâh işlemesi, Ona zarâr, ziyân vermez. Asl günâh, mahlûkları incitmek, can yakmakdır. İbâdet de, insanlara iyilik, ihsân etmekdir derler. Bunlar, dinsiz, zındıklardır. Bugün, Melâmîlerin bir şeyhleri var­dır. Onun yanında bir iki dakîka oturanın kalbi Allah dermiş. Gönülde içilen şe­râb ile hemen serhoş gibi olurmuş. Kendini (rabbî) âhengine uygulıyarak, gerçek insan olurmuş. Şâh damarından dahâ yakın olan Allahın varlığını duyup, Onun­la bir arada yaşarmış. Kendi özünden üstün bir etki ve yetki tanımazmış. Kendin­de görüp duyduklarına inanılıp, başka birşeye inanılmazmış. Özünden ve kendi tek­liğinden başka varlık yokmuş. Bu sözler, Allahü teâlâyı inkâr etmek olup, küfrdür, zındıklıkdır.

5 — DEREZÎLER: Dürûz, ya’nî Derezîlere, yanlış olarak, Dürzü deniliyor. İb­ni Âbidîn, üçüncü cildde, mürtedleri anlatırken buyuruyor ki:

(Derezîler, müslimân adı taşır. Nemâz kılanları da vardır. Fekat, îmânları bo­zukdur. Tenâsüha inanırlar. Şerâba, alkollü içkilere ve zinâya halâl diyorlar. (Ülû­hiyyet sıfatları) tanrılık insandan insana geçer diyorlar. Öldükden sonra dirilme­ğe, nemâza, oruca, hacca inanmazlar. Bunların ma’nâları, dünyâda yaşama yolla­rını düzeltmekdir derler. Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” çirkin şeyler söylerler. Şâm müftîsi allâme Abdürrahmân, (İmâdî fetvâsı)nda, bunların Mülhidler gibi ve İsmâ’îliyye gibi inandıklarını bildirmekdedir. Dört mezhebin âlim­leri, bunlardan cizye alarak islâm memleketlerinde oturmalarına izn vermek ha­lâl olmaz dedi. Bunlardan kız almak, kesdiklerini yimek câiz değildir. (Fetâvâ-i Hay­riyye)de, bunlar uzun bildirilmekdedir. Bunlara, zındık, mülhid ve münâfık denir. İnanışları bozuk olduğu için, şehâdet kelimesini söylemekle müslimân sayılmaz­lar. Dîn-i islâma uymıyan inanışlarından vaz geçmedikçe, müslimân olmazlar. Bunlar, kitâblı ve kitâbsız kâfirlerden dahâ zarârlıdır). İbni Âbidînden “rahmetul­lahi teâlâ aleyh” terceme temâm oldu. Bu (Mülhidler), Allah, Alînin ve çocukla­rının şeklinde göründü derler. Onbirinci imâm olan Hasen bin Alî Askerînin adamlarından olduğunu iddi’a eden İbni Nusayrın uydurduğu çirkin sözlere ina­nırlar. Sûriyede bulunanların kendilerine alevî dedikleri (Müncid)de yazılıdır. Türkiyede böyle alevî yokdur.

Mısrdaki Fâtimî hükümdârları, Ehl-i sünnetden ayrıldı. Bozuk yollara sapdı. Bunlardan Hâkim bi-emrillah, müslimânlıkdan da çıkmışdı. Dırâr isminde bir dönme, Hâkimi aldatdı. İslâmiyyeti yıkmağa uğraşdı. Dırârın talebesinden Ham­za bin Ahmed sapık inanışlar uydurmuş, Hâkimi ve Mısrdaki Derezîleri, bu bozuk yola sokmuşdu. Bu inanışları alan Derezîler, Sûriye ve Lübnandakilere de aşıla­dı. Selmân-ı Fârisîyi “radıyallahü anh” çok severiz derler. İnanışlarını gizli tutar­lar. İri, inâdcı, yağmacı, merhametsiz kimselerdir. Yavûz sultân Selîme “rahmetul­lahi teâlâ aleyh” tâbi’ oldular. Sultân üçüncü Murâd zemânında ısyân etdiler ise de, Bosnalı dâmâd İbrâhîm pâşa, terbiyelerini verdi. Sûriyedeki hıristiyanlarla da, ara sıra savaşdılar. Derezîler, Arabistândan Irâka gelmişdir. Îrânlılar, Irâkdaki Hî­re devletini yıkınca, Hîrelilerle birlikde derezîler de Mısr, Şâm ve Halebe göç et­mişdi. Şâmın fethinde islâm askerine yardım etdiler. Fâtimîler zemânında yolu sa­pıtdılar.

6 — İSMÂ’ÎLİYYE: (Milel-nihal) kitâbında diyor ki, (Eshâb-ı kirâma dil uza­tanlar yirmi fırkaya ayrılmışlardır. Bunlardan biri, İsmâ’îliyye fırkasıdır. Bunların yedi ismi vardır. Birinci ismleri, (Bâtıniyye)dir. Çünki, Kur’ân-ı kerîmin açık ma’nâlarına inanmayıp, kendilerine göre başka ma’nâlar çıkarırlar. Kur’ânın zâ­hir ve bâtın ma’nâları vardır derler. Bâtın (iç, öz) ma’nâsı lâzımdır, cevzin kabu­ğu değil, içi, özü işe yarar derler.

Hâlbuki, Kur’ân-ı kerîmdeki ve hadîs-i şerîflerdeki kelimelere, açık ma’nâla­rı verilir. Başka bir âyet, dahâ açık anlaşılıyorsa, o zemân, birinci âyete de, buna uyacak şeklde değişik ma’nâ verilebilir. Böyle bir mecbûriyyet olmadan, açık ma’nâyı bırakıp, başka ma’nâ vermek, küfr ve ilhâd olur. Çünki, bu sûretle, islâ­miyyeti değişdirmek, bozmak olur.

İkinci ismleri, (Karâmita)dır. Çünki, bu fırkayı meydâna çıkaran, Hamdan Karmat denilen kimsedir. Hamdan, Basrada, Vâsıt şehrinde bir köy ismidir.

Üçüncü ismleri, (Hurumiyye)dir. Çünki, birçok harâmlara halâl diyorlar. Dör­düncü ismleri, (Seb’ıyye)dir. Çünki, din sâhibi olan Peygamberler yedidir derler. Bunların altısı Âdem, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed “aleyhimüsse­lâm”dır. Mehdî de yedinci olacakdır derler. Nâtık adını verdikleri bu Peygamber­lerden “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” her ikisi arasında yedi imâm gelmiş­dir. Her asrda yedi imâm bulunur derler.

Bunların en yayılan ismleri, (İsmâ’îliyye)dir. Çünki, imâm-ı Ca’fer Sâdıkın “radıyallahü anh” vefâtından sonra, büyük oğlu İsmâ’îl, müslimânların imâmı oldu derler. Bunların meydâna çıkması şöyle oldu:

Hindistândaki mecûsîler, ya’nî ateşe tapan kâfirler, islâmiyyetin üç kıt’a üzerin­de sür’at ile yayıldığını görünce, (Müslimânları, kılıncla yenmeğe, yayılmalarını ön­lemeğe imkân yokdur. Onları içden yıkmakdan başka çâre kalmamışdır. Onların kitâblarına, kendi inancımıza göre ma’nâ verip, gençlerini, câhillerini yoldan çı­karalım) dediler. Başları olan Hamdan Karmat, şu temel prensipleri koydu:

1 — Din bilgisi olanlarla konuşulmıyacak. Din âlimi bulunan yerde, kendimi­zi gizliyeceğiz.

2 — Karşıdakinin arzûsuna, keyfine göre konuşulacak. Meselâ, zâhidin yanın­da zâhidler medh edilecek. Fâsıka, düşkün olduğu günâhların yasak olmadığı söylenecek, [Ehl-i sünnetin yanında, Ehl-i sünnet övülecek. Hepimiz kardeşiz denilecek].

3 — Müslimânlar, islâmiyyetin emrlerinde ve yasaklarında şübheye, karârsız­lığa düşürülecek. Meselâ, özrlü kadına oruc kazâ etdiriliyor da, nemâzları niçin ka­zâ etdirilmiyor? Bevl, dahâ pis olduğu hâlde, niçin bevl çıkınca da gusl farz olmu­yor? Beş vakt nemâzların iki veyâ üç veyâ dört rek’at olması nedendir? gibi şey­ler sorup, zihnleri şaşırtmağa çalışılacak.

4 — Sırlarını yabancılara söylememek için söz alırlar. Allah, Kur’ânda mîsâk emr ediyor derler.

5 — Din ve dünyâ büyükleri bizi beğeniyor, bizi öğüyor derler.

6 — Aldatmak için, önce, herkesin inandığı şeyleri müdâfe’a etmeli, derler.

7 — İbâdetlere lüzûm yokdur. İş, kalbin temiz olmasıdır derler.

8 — Avlanılan gençlere, Ehl-i sünnet i’tikâdını kötülemeli, Ehl-i sünnete geri­ci demeli. Son olarak, harâmları işlemeğe alışdırmalı. Bunları yapdırmak için, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâlar vermeli. Bunlar, bâtınî ma’nâ­lardır. Her âlim bunları anlıyamaz demeli.

Meselâ Cennet, ibâdetlerden kurtulmak ve lezzetli şeyleri yapmakdır. Cehen­nem, ibâdetlerin yüklerine katlanmak ve harâmlardan sakınmakdır demeli.

İlk zemânlar, birçok bilgileri, eski Yunan felesoflarından aldılar. Meselâ, yara­tıcı ne vardır, ne de yokdur. Ne âlimdir, ne câhildir. Ne kâdirdir, ne âcizdir. Bütün sıfatları da böyledir dediler. Çünki, bunlar var denirse, mahlûklara benzetilmiş olur. Yokdur denirse, yokluk kondurulmuş olur dediler. Yaratan, kadîm de değildir, hâ­dis de değildir dediler.

Bunların başına geçen Hasen bin Muhammed Sabbâh, gitdikleri yola bozuk de­nilmemesi için, gençlerin din bilgilerini öğrenmesini ve âlimlerin, eski kitâbları oku­malarını men’ etdi. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile görüşmeği, Ehl-i sünnet kitâblarını okumağı şiddetle yasak etdi. İlm-i zâhirin ço­ğalması, ilm-i bâtını örter, söndürür dedi. İslâmiyyet ile alay etdi. Allahü teâlânın emrlerini, yasaklarını inkâr etdi. Hayvanlar gibi, dinsiz, kanûnsuz yaşamak yolu­nu tutdular).

İsmâ’îlîlerin (Süleymâniyye) kolunun kurucusu olan Süleymân bin Hasen, 1005 [m. 1597] de ölmüşdür. (Nühab-ül-mültekıta) kitâbında, bu fırkanın gizli felsefe­sini uzun açıklamakdadır.

7 — YEZÎDÎLER: Seyyid Şerîf-i Cürcânînin (Ta’rîfât) kitâbında kısaca ve (Mi­lel-nihal) kitâbında geniş yazıldığı gibi, Hâricîler yedi fırkadır. Bunlardan (İbâ­dıyye fırkası) Abdüllah bin İbâd adındaki kimsenin kurduğu fırkadır. Bu adam, hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye ile, hakem yapmak sûreti ile uyuşduğu için, haz­ret-i Alîden ayrıldı. Trablusgarba gitdi. Orada İbâdıyye fırkasını kurdu. Bundan sonra, adamları [153] yılında, halîfeye ısyân edip Trablusgarbı ele geçirdiler. Kendilerinden başka olan müslimânlara kâfir dediler. Harb zemânlarında mal­larını almak câizdir dediler. Büyük günâh işliyen mü’min değildir dediler. Haz­ret-i Alîyi ve Eshâb-ı kirâmdan çoğunu kâfir bildiler. 1129 [m. 1717] da tevellüd ve 1222 [m. 1808] de vefât eden Abdül’azîz bin İbrâhîm adındaki biri (Kitâb-ün­nîl) adında kitâb yazarak, İbâdîlerin Cezâyirde çoğalmasına sebeb oldu. 749 [m. 1349] da ölen İsmâ’îl Cîlâtînin (Kavâid-ül-islâm) kitâbına da çok önem veriyor­lar. Bu kitâb Mısrda basılmışdır.

İbâdıyye fırkası dörde ayrıldı: Bunlardan Yezîd bin Enîsenin adamlarına (Ye­zîdî) denildi. Bunlar, Acemden bir Peygamber gelecek, buna, gökde yazılmış bir kitâb inecek, Muhammed aleyhisselâmın dîninden çıkacak, Sâbi’iyye olacak, ya’nî yıldızlara tapınacak diyorlar. Küçük, büyük her günâhı işliyen kâfir olur di­yorlar.

1385 [m. 1966] mart ayında Irâkdan Anadoluya gelen Yezîdî şeyh Emâvînin bil­dirdiğine göre, Yezîdîliği yayan adam, Adî adında bir Sûriyelidir. Abbâsîlerin baskısından kaçarak, Irâkın şimâlinde Sengal dağlarının ortasındaki Lâdeş vâdi­sine sığınmış, Adeviyye adında bir yol kurmuşdur. Kürdler ve arablar arasına ya­yılan bu inanışa Yezîdîlik denildi. 550 [m. 1154] de, seksen yaşında öldü. Yerine kar­deşinin oğlu ikinci Adî geçdi. Bundan sonra, bunun oğlu şeyh Hasen reîs oldu. Bu­nun zemânında çoğaldılar. Seksenbin oldular. Yezîdîlerin inanışları, müslimânlık­la hıristiyanlık inanışlarının karışığıdır. (Kitâb-ül-celve) adındaki en önemli kitâb­ları arabî ve kürdce olup, Maksimilyan Bütner tarafından almancaya terceme edilmiş ve 1331 [m. 1913] yılında basılmışdır. Şeytâna tapınırlar. İblîse melek ve tâ­vus derler. Şeytâna söğeni öldürürler. Derdleri, belâları İblîs yaratır derler. Müs­limânlardan ve hıristiyanlardan işitdikleri şeyleri, Yezîdîlik olarak anlatırlar. Müs­limânların îmânının ve ibâdetlerinin hiçbiri bunlarda yokdur. Lâdeş vâdisindeki Baadır köyünde bulunan ölülerini gidip dolaşmağa, hac derler. Bunu eylül ayın­da yaparlar. Hergün güneş doğarken, ona karşı dururlar. Sabâh, ilk ışık gelen toprağı öperler. Güneş batarken de, ona yalvarırlar. Bu yapdıklarına, nemâz kıl­mak, ibâdet etmek derler. Ocak ayında, üç gün oruc tutarlar. Bu çeşidli işlerini, ne­mâz, oruc, hac, ibâdet diye anlatırlar. Bu sözlerini işiten, bunları müslimân sanır. Yezîdîlerin okuma, yazma öğrenmesi, büyük günâhdır. Bunun için, çok geri ve câ­hildirler. Müslimânlıkdan haberleri yokdur. Sakal kesmeleri de günâhdır. İnsan­ları, dünyâda ve âhıretde sıkıntılara sürükliyen bu tuhaf dîne karşı, ilk olarak, Mû­sul emîri, İmâdüddîn-i Zengî harekete geçerek, kumandanı Bedreddîn-i Lü’lüü, şeyh Hasenin üzerine yolladı. Onları dağıtdı. Başkanları Emâvîye göre, bugün, on­milyon yezîdî vardır. Bunlar, Irâkda, Sûriyede, Yemende, Azerbaycânda, Türki­yede ve Hindistânda bulunmakdadır. Câhil olduklarından, komünistlik propagan­dalarına çabuk aldanmakdadırlar. Rusyada üçmilyon komünist Yezîdî bulunduğu­nu ve Irâkdaki Abdüsselâm hükûmetinin asdığı binikiyüz komünist içinde, Yezî­dîlerin de bulunduğunu Emâvî açıklamışdır. Emevî halîfelerinden Yezîdin, bun­larla hiçbir bağlılığı yokdur. Emâvî ismindeki reîsleri [m. 1930] da Lâdeşde doğ­muşdur. Irâk ordusunda general rütbesine yükselmişdir. Irâkda bulunan müslimân kürdlere karşı, Irâk ordusu ile birlikde harb etmişdir.

(Behcet-ül-fetâvâ) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, (Bağdâdda bir­çok kimse, kendilerine müslimân dedikleri hâlde, harâma halâl diyor, güneşe ta­pıyor ve İblîse ta’zîm ediyorlar. Ülül-emre ısyân edip, bulundukları yerde, başkan­ları ile birlikde, küfr ahkâmını yapıyorlar. Bulundukları yer, (Dâr-ül-harb) olur. İs­lâm askeri bunlarla harb edip, erkekleri müslimân olursa öldürülmez. Kadınları irtidâddan vaz geçip müslimân olurlarsa, câriye olarak vaty halâl olur).

Yezîdîlerin (Îrânda bir Peygamber gelecek) dedikleri için kâfir oldukları, (Be­rîka) ve (Hadîka) kitâblarında yazılıdır.

8 — SÜRYÂNÎLER: Süryânî dili ile konuşan eski hıristiyanların artıklarıdır. Katolik kısmından, Ya’kûbiyye fırkasındandırlar. Monofîsiyye inancında olup, Îsâ tanrıdır derler. Urfa patrîki olan Ya’kûb-i Berde’î tarafından kuruldu. Antak­ya patrîki Mihâil-i Süryânî tarafından yayıldı. Mihâil, mîlâdî [1126] da doğdu. 594 [m. 1199] de öldü. Ya’kûb [m. 578] de ölmüşdür. Hıristiyanlıkda monofîsiyye inancını, ilk olarak, İstanbul patrîki Utîhâ çıkarmışdı. İskenderiyye patrîki Dios­korüs de buna uymuşdu. Mîlâdî [451] deki Kadıköy toplantısında, Dioskorüsün fikr­leri red edilmişdi. Mîlâdın 405 senesinde ölmüş olan Mar-Maron isminde bir ka­tolik papası da Maronî fırkasını kurmuşdur. Sûriyedeki hıristiyanların bir kısmı­nın Süryânî, bir kısmının da Maronî oldukları (Kâmûs-ül-a’lâm)da yazılıdır. Birin­ci kısmda, 91, 92 ve 93. cü maddelere bakınız!

(Müncid)de diyor ki, (Amerikalı Şarl Russelin 1289 [m. 1872] da kurmuş oldu­ğu (Yehve Şâhidleri) fırkası, bid’at yoludur. İncîle, kendine göre yeni ma’nâlar ver­mişdir). Bunlara yanlış olarak (Yahova Şâhidleri) deniliyor. Kendilerine inanan­lara maddî yardım va’d eden misyoner teşkîlâtının merkezi İsviçrenin Zürih şeh­rindedir.

9 — SELEFÎLER: Hemen söyliyelim ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetulla­hi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâblarında, (Selefiyye) denilen bir ism ve (Selefiyye Mezhebi) diye bir yazı yokdur. Bu ismler mezhebsizler tarafından sonradan uydu­rulmuş ve câhil din adamları tarafından, mezhebsizlerin kitâbları arabîden türk­ceye terceme edilirken, türkler arasında da yayılmağa başlamışdır. Bunlara göre, (Eş’arî ve Mâtürîdî mezhebleri kurulmadan evvel bütün sünnîlerin tâbi’ oldukla­rı mezhebe Selefiyye adı verilmekdedir. Bunlar Sahâbe ve Tâbi’înin izinde yürü­müşlerdir. Selefiyye mezhebi Eshâbın, Tâbi’înin ve Tebe’i tâbi’înin mezhebidir. Dört büyük imâm bu mezhebe mensûb idi. Selefiyye mezhebini müdâfe’a için ilk eser, (Fıkh-ul-ekber) ismi ile İmâm-ı a’zam tarafından yazılmışdır. İmâm-ı Gazâlî, (İl­câm-ül avâm-anil kelâm) eserinde Selefiyye mezhebinin esâslarını yedi olarak bil­dirmekdedir. İmâm-ı Gazâlînin zuhûru ile müteahhirînin ilm-i kelâmı başlar. İmâm-ı Gazâlî, önce gelen kelâmcıların mezheblerini ve islâm felesoflarının fikr­lerini tedkîk etdikden sonra, kelâm ilminin metodlarında değişiklikler yapdı. Fel­sefî düşünceleri, red maksadıyla kelâma sokdu. Râzî ve Âmidî, kelâm ile felsefe­yi mezc ederek bir ilm hâline koydular. Beydâvî ise, kelâm ile felsefeyi birbirin­den ayrılmaz hâle koydu. Müteahhirînin ilm-i kelâmı Selefiyye mezhebinin yayıl­masına mâni’ oldu. İbni Teymiyye ve talebesi İbn-ül-Kayyım-il-cevziyye, Selefiy­ye mezhebini ihyâya çalışdılar. Selefiyye mezhebi sonradan ikiye ayrılmışdır: Es­ki Selefîler, Allahın sıfatları ve müteşâbih nassları hakkında tafsîlâta girmemişler­dir. Sonraki Selefîler bunlar hakkında tafsîl cihetine ehemmiyyet vermişlerdir. İb­ni Teymiyye ve İbni Kayyım Cevziyye gibi sonraki Selefîlerde bu hâl açık olarak görülmekdedir. Eski ve yeni Selefîlerin hepsine birden (Ehl-i sünnet-i hâssa) de­nir. Ehl-i sünnet kelâmcıları ba’zı nassları te’vîl etmişlerse de, Selefîyye buna muhâlifdir. Selefiyye, Allahın yüzü ve gelmesi, insanların yüzüne ve gelmesine ben­zemez diyerek müşebbiheden ayrılmışdır) diyorlar.

(Eş’arî) ve (Mâtürîdî) mezhebleri sonradan kurulmuş demek doğru değildir. Bu iki büyük imâm, Selef-i sâlihînin bildirdikleri i’tikâd, îmân bilgilerini açıklamışlar, kısmlara bölmüşler, gençlerin anlayabileceği bir şeklde yaymışlardır. İmâm-ı Eş’arî, İmâm-ı Şâfi’înin talebesi zincirinde bulunmakdadır. İmâm-ı Mâtürîdî de, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin talebeleri zincirinin büyük bir halkasıdır. Eş’arî ve Mâtürîdî, hocalarının i’tikâddaki müşterek olan mezheblerinden dışarı çıkma­mış, mezheb kurmamışdır. Bu ikisinin ve hocalarının ve dört mezheb imâmının tek bir i’tikâdı vardır. Bu da (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) ismi ile meşhûr olan i’tikâd mez­hebidir. Bu fırkada bulunanların i’tikâdları, inanışları, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin ve Tebe-i tâbi’înin inanışlarıdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin yazdığı, (Fıkh-ul-ek­ber) kitâbı, Ehl-i sünnet mezhebini müdâfe’a etmekdedir. Bu kitâbda ve İmâm-ı Gazâlînin, (İlcâm-ül-avâm-anil-kelâm) kitâbında Selefiyye kelimesi yokdur. Bu iki kitâb ve (Fıkh-ul-ekber) kitâbının şerhleri arasında (Kavl-ül-fasl) kitâbı, Ehl-i sün­net fırkasını bildirmekde ve bid’at fırkaları ile felsefecilere cevâblar vermekdedir. Kavl-ül-fasl ve İlcâm kitâbını Hakîkat Kitâbevi basdırmışdır.

İmâm-ı Gazâlî, (İlcâm-ül-avâm) kitâbında, (Bu kitâbda i’tikâddaki fırkalardan, Selef mezhebinin hak olduğunu, bildireceğim. Bu mezhebden ayrılanların bid’at sâ­hibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Eshâbın ve Tâbi’înin i’tikâd­ları demekdir. Bu mezhebin esâsları yedidir) diyor. Görülüyor ki, İlcâm kitâbı, Se­lef mezhebinin yedi esâsını yazmakdadır. Buna Selefiyyenin yedi esâsı demek, ki­tâbın yazısını değişdirmek ve İmâm-ı Gazâlîye iftirâ etmek olmakdadır. Ehl-i sün­net kitâblarının hepsinde, meselâ, çok kıymetli fıkh kitâbı olan, (Dürr-ül-muhtâr)ın Şâhidlik kısmında, Selef ve Halef dedikden sonra; (Selef, Eshâb-ı kirâmın ve Tâ­bi’înin ismidir. Bunlara (Selef-i sâlihîn) de denir. Halef de, Selef-i sâlihînden son­ra gelen Ehl-i sünnet âlimlerine denir) yazılıdır. İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Râzî ve tefsîr âlimlerinin baş tâcı olan İmâm-ı Beydâvî, hep Selef-i sâlihîn mezhebinde idi­ler. Bunların zemânında türeyen bid’at fırkaları, ilm-i kelâma felsefeyi karışdırdı­lar. Hattâ îmânlarının esâsını felsefe üzerine kurdular. (Milel ve Nihal) kitâbında bu bozuk fırkaların inançları geniş anlatılmakdadır. Bu üç imâm, bu bozuk fırka­lara karşı Ehl-i sünnet i’tikâdını müdâfe’a ederken ve onların sapık fikrlerini çü­rütürken, onların felsefelerine de geniş cevâblar verdiler. Bu cevâbları, Ehl-i sün­net mezhebine felsefeyi karışdırmak değildir. Bil’akis kelâm ilmini, kendisine ka­rışdırılan felsefî düşüncelerden temizlemekdir. Beydâvîde ve bunun şerhlerinin en kıymetlisi olan (Şeyhzâde) tefsîrinde hiçbir felsefî düşünce, hiçbir felsefî metod yok­dur. Bu yüce imâmlara felsefe yolunda idiler demek, çok çirkin iftirâdır. Ehl-i sünnet âlimlerine bu iftirâyı ilk olarak, İbni Teymiyye, (Vâsıta) kitâbında yazmış­dır. İbni Teymiyyenin ve talebesi İbn-ül-Kayyım-ıl-cevziyyenin Selefiyye mezhebi­ni ihyâya çalışdıklarını söylemek ise, hak yolda olanlar ile bâtıl yola sapmış olan­ların ayrıldığı mühim bir noktadır. Bu iki şahısdan evvel Selefiyye mezhebi, hattâ Selefiyye kelimesi yok idi ki, bu ikisinin ihyâya çalışdığı söylenilebilsin. Bu ikisin­den evvel yalnız ve tek hak i’tikâd olarak (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) ismi verilmiş olan Selef-i sâlihînin mezhebi vardı. İbni Teymiyye, bu hak mezhebi bozmuş, bir­çok bid’atlar meydâna çıkarmışdır. Şimdi mezhebsizlerin, dinde reformcuların, kitâblarının, sözlerinin, yanlış düşüncelerinin kaynağı, hep İbni Teymiyyenin bid’atleridir. Bunlar, kendilerinin hak yolda olduklarına gençleri inandırmak için, korkunç bir hîle ortaya çıkardılar. İbni Teymiyyenin bid’atlerini, yanlış fikrlerini haklı göstererek, gençleri onun yoluna sürüklemek için, Selef-i sâlihîne Selefiyye ismini verdiler. Selef-i sâlihînin halefleri olan islâm âlimlerine felsefe ve bid’at le­kelerini bulaşdırdılar. Bunları, Selefiyye dedikleri uydurma ismden ayrılmakla suç­ladılar. İbni Teymiyyeyi Selefiyyeyi yeniden canlandıran bir kahraman, bir müc­tehid olarak ortaya koydular. Hâlbuki, Selef-i sâlihînin halefleri olan Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, zemânımıza kadar, hattâ bugün bi­le, yazdıkları kitâblarında Selef-i sâlihînin mezhebi olan (Ehl-i Sünnet) i’tikâd bil­gilerini savunmuşlar. İbni Teymiyyenin, Şevkânînin ve benzerlerinin Selef-i sâli­hînin yolundan ayrıldıklarını ve müslimânları felâkete ve Cehenneme sürükledik­lerini bildirmişlerdir. (Et-tevessül-ü-bin-Nebî ve bis-Sâlihîn) ve (Ulemâ-ül-müs­limîn vel-muhâlifûn) ve (Şifâ-üs-sikâm) ile bunun ön sözü olan (Tathîrul-füâd min­denis-il-i’tikâd) kitâblarını okuyanlar, yeni Selefiyye denilen bu inanışları ortaya çıkaranların, müslimânları felâkete götürdüklerini ve islâm dînini içerden yıkmak­da olduklarını çok iyi anlar.

Son günlerde, ba’zı ağızlardan (Selefiyye) ismi işitilmeye başlandı. Her müsli­mân şunu iyi bilmelidir ki, islâmiyyetde (Selefiyye mezhebi) diye birşey yokdur. İslâmiyyetde yalnız (Selef-i sâlihîn) mezhebi vardır. Selef-i sâlihîn, hadîs-i şerîf ile medh ve senâ buyurulmuş olan, ilk iki asrın müslimânlarıdır. Üçüncü ve dördün­cü asrlarda gelen islâm âlimlerine (Halef-i sâdıkîn) denir. Bu şerefli insanların i’ti­kâdına, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebi) denir. Bu mezheb, îmân, inanış mez­hebidir. Selef-i sâlihînin, ya’nî Eshâb-ı kirâm ile Tâbi’în-i i’zâmın îmânları hep ay­nı idi. İnanışları arasında hiç fark yokdu. Şimdi yer yüzünde bulunan müslimân­ların çoğu, Ehl-i sünnet mezhebindedirler. Yetmişiki sapık bid’at fırkalarının hepsi ikinci asrdan sonra ortaya çıkdı. Bunların bir kısmının kurucuları dahâ ön­ceden yaşamış iseler de, kitâblarının yazılması ve toplu olarak ortaya çıkmaları ve Ehl-i sünnete karşı baş kaldırmaları Tâbi’în-i i’zâmdan sonra oldu.

Ehl-i sünnet i’tikâdını ortaya koyan Resûlullahdır “sallallahü aleyhi ve sel­lem”. Îmân bilgilerini Eshâb-ı kirâm bu kaynakdan aldılar. Tâbi’în-i i’zâm da bu bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan öğrendiler. Dahâ sonra gelenler, bunlardan öğren­diler. Böylece, Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakl ve tevâtür yoluyla geldi. Bu bil­giler akl ile bulunamaz. Akl bunları değişdiremez. Akl, bunları anlamaya yardım­cı olur. Ya’nî, bunları anlamak, doğruluklarını, kıymetlerini kavramak için akl lâ­zımdır. Hadîs âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet i’tikâdında idiler. Amelde dört mez­hebin imâmları da bu mezhebde idi. İ’tikâdda mezhebimizin iki imâmı olan Mâ­türîdî ve Eş’arî de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Bu her iki imâm, hep bu mezhe­bi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zemânları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki sal­dırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metodları ve tenkidleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hâl, mezheblerinin ayrı olduğunu gös­termez. Bunlardan sonra gelen yüzbinlerle derin âlim ve velîler, bu iki yüce imâ­mın kitâblarını inceliyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz bir­liği ile bildirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri, ma’nâları açık olan (Nass)ları, zâhir­leri üzere almışlardır. Ya’nî, böyle âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere açık olan ma’nâları vermişler, zarûret olmadıkça böyle Nassları (te’vîl) etmemişler, bu ma’nâları değişdirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik hiç yap­mamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhebsizler ise, yunan felsefecilerin­den ve din düşmanı olan fen taklîdcilerinden işitdiklerine uyarak, îmân bilgilerin­de ve ibâdetlerde değişiklik yapmakdan çekinmemişlerdir.

Misyonerlerin asrlar boyu devâm eden çalışmaları ile ve ingiliz imperatorluğu­nun iğrenç siyâseti ve her dürlü maddî güçlerini kullanması ile, islâm dîninin bek­çisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hizmetçisi olan Osmânlı devleti parçalanınca, mezhebsizler meydânı boş buldular. Bilhâssa, Ehl-i sünnet âlimlerine söz hakkı tanınmayan memleketlerde, meselâ Sü’ûdî Arabistânda, şeytânî yalan ve hîlelerle, Ehl-i sünnete saldırmağa, islâmiyyeti içerden yıkmağa başladılar. Sü’ûdî Arabistândan dağıtılan sayısız altınlar, bu sal­dırganlığın dünyânın her yerine yayılmasını sağladı. Pâkistândan, Hindistândan ve Afrika milletlerinden gelen haberlerden anlaşıldığına göre, din bilgisi ve Allah kor­kusu olmıyan ba’zı din adamları, bu saldırganlara destek olarak mevkı’lere ve apart­manlara kavuşmuşlardır. Bilhâssa gençleri aldatarak, Ehl-i sünnet mezhebinden ayırmak için yapdıkları hıyânetleri, bu habîs kazançlarına sebeb olmakda imiş. Med­reselerdeki talebeyi, müslimân yavrularını aldatmak için yazdıkları kitâblardan bi­rini getirtdik:

Kitâbın bir yerinde, (Bu kitâbı, mezheb te’assubunu kaldırmak ve herkesin ken­di mezhebi içinde kavgasız yaşamasını sağlamak için yazdım) diyor. Bu adam, mez­heb te’assubunu kaldırmağı, Ehl-i sünnete saldırmakda, Ehl-i sünnet âlimlerini kü­çültmekde gördüğünü söylemekdedir. İslâm dînine hançer saplamakda, bunu müslimânların kavgasız yaşaması için yapdığını söylemekdedir. Kitâbın bir yerin­de, (Düşünen bir insan, düşüncesinde isâbet ederse, on misli ecr alır. Hatâ eder­se, bir ecr alır) diyor. Buna göre her insan, ya’nî ister hıristiyan olsun, ister müş­rik olsun, bir kimse, her düşüncesinde ecr alacak. Hem de doğru olanlarında on se­vâb! Bakınız, Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîfi­ni nasıl değişdiriyor? Nasıl hiyle yapıyor? Hadîs-i şerîfde, (Bir müctehid, âyet-i ke­rîmeden ve hadîs-i şerîfden [amele âid] bir hükm çıkarırken, isâbet ederse, buna on sevâb verilir. Hatâ ederse, bir sevâb verilir) buyuruldu. Hadîs-i şerîf, bu sevâb­ların her düşünene değil, ictihâd derecesine yükselmiş olan islâm âlimine verile­ceğini, buna da, her düşünmesine değil, Nasslardan [amele âid] ahkâm çıkarmak için çalışmasında verileceğini göstermekdedir. Çünki, bu çalışması ibâdetdir. Her ibâdete verildiği gibi, burada da sevâb verilmekdedir.

Selef-i sâlihîn zemânında ve bunların halefleri olan müctehid âlimlerin zemâ­nında, ya’nî dörtyüz senesinin sonuna kadar, yaşama şartlarında değişmeler olun­ca, yeni hâdiseler ortaya çıkınca, müctehid olan âlimler, gece gündüz çalışarak, bu işin nasıl yapılması lâzım geldiğini, (Edille-i şer’ıyye) ismindeki dört kaynakdan bulup çıkarmışlar, bütün müslimânlar da, bu işi, kendi mezheb imâmlarının bulup anladığına uyarak yapmışlardı. Yapanlar da, on veyâ bir sevâb kazanırdı. Dörtyüz senesinden sonra da, bu müctehidlerin bulduklarına uyuldu. Bu uzun zemânlar­da, hiçbir müslimân, hiçbir işinde çâresiz kalmadı, sıkıntıya düşmedi. Dahâ son­ra müctehidlerin yedinci derecesinde de bir âlim, bir müftî yetişemediği için, şim­di dört mezhebden birinin âlimlerinin kitâblarını okuyup anlıyabilen bir müslimân­dan ve onun terceme etdiği kitâblardan öğrenip, ibâdetlerimizi buna göre yapma­mız ve bunlara uygun yaşamamız lâzımdır. Allahü teâlâ, herşeyin hükmünü Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. Onun yüce peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm da, bunların hepsini açıkladı. Ehl-i sünnet âlimleri de, bunları, Eshâb-ı kirâmdan öğrenip kitâblarına yazdılar. Şimdi bu kitâbları dünyânın her yerinde mevcûddur. Dünyânın her yerinde, kıyâmete kadar ortaya çıkacak olan her yeni şeyin nasıl kullanılacağı, bu kitâbların bir bilgisine benzetilebilir. Bunun mümkin olması, Kur’ân-ı kerîmin mu’cizesi ve islâm âlimlerinin bir kerâmetidir. Yalnız mühim olan şey, karşılaşılan işin nasıl yapılacağını, Ehl-i sünnet olan hakîkî bir müslimândan sorup öğrenmek lâzımdır. Mezhebsiz din adamına sorulursa, fıkh kitâblarına uy­mayan cevâb vererek, insanı yanlış yola sürükler.

Arab memleketlerinde birkaç sene kalıp da, arabî konuşmasını öğrenip, orada zevk ve safâ ile eğlenerek ömrünü günâh işlemekle çürütüp, sonra bir mezhebsiz­den, bir Ehl-i sünnet düşmanından mühürlü bir kâğıd alarak, Pâkistâna, Hindis­tâna dönen mezhebsiz câhillerin, gençleri nasıl aldatdıklarını yukarıda bildirmiş­dik. Bunların sahte diplomalarını gören ve arabî konuşduklarını işiten gençler, ken­dilerini din adamı sanır. Hâlbuki bunlar bir fıkh kitâbını anlamakdan âcizdirler. Ki­tâblardaki fıkh bilgilerinden hiç haberleri yokdur. Zâten, bu islâm bilgilerine inanmazlar, gericilik derler. Eskiden islâm âlimleri kendilerine sorulan şeylere, fıkh kitâblarından cevâb bulup, süâl edenlere bunları söylerlerdi. Mezhebsiz din ada­mı ise fıkh kitâbını okuyup anlıyamadığı için, câhil kafasına ve noksan aklına ge­lenleri söyliyerek süâl sâhibini aldatır. Onun Cehenneme gitmesine sebeb olur. Bu­nun içindir ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Âlimlerin iyisi, insan­ların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür) buyurdu. Bu hadîs-i şe­rîf gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimi, insanların en iyisidir. Mezhebsizler de, insan­ların en kötüsüdür. Çünki, birinciler, insanları Resûlullaha uymağa, ya’nî Cenne­te, ikinciler ise, insanları kendi sapık düşüncelerine uymağa, ya’nî Cehenneme sü­rüklemekdedirler.

Mısrdaki Câmi’ul-ezher islâm üniversitesinden me’zûn üstâz ibni Halîfe Alîvî (Akîdet-üs-selef-i vel-halef) kitâbında diyor ki, (Allâme Ebû Zühre, (Târîh-ul-me­zâhib-il-islâmiyye) kitâbında yazdığı gibi, hicretin dördüncü asrında, hanbelî mez­hebinden ayrılan ba’zı kimseler, kendilerine (Selefiyyîn) ismini verdiler. Yine hanbelî mezhebinde olan Ebülferec İbnülcevzî “rahmetullahi teâlâ aleyh” ve baş­ka âlimler, bu selefîlerin selef-i sâlihînin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, müces­sime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Yedin­ci asrda, İbni Teymiyye, bu fitneyi tekrâr alevlendirdi). Bu kitâbda, selefîlerin ve vehhâbîlerin çeşidli bid’atleri ve Ehl-i sünnete karşı yapdıkları iftirâları uzun ya­zılmış ve cevâbları verilmişdir. Kitâb 1398 [m. 1978] de Şâmda basılmışdır. Üçyüz­kırk sahîfedir.

Mezhebsizler kendilerine, (Selefiyye) ismini takmışlar. İbni Teymiyye, Selefîle­rin büyük imâmıdır diyorlar. Bu sözleri bir bakımdan doğrudur. Çünki, İbni Teymiy­yeden önce (Selefî) ismi yokdu. Selef-i sâlihîn vardı. Bunların i’tikâdları da Ehl-i sün­net mezhebi idi. İbni Teymiyyenin sapık fikrleri vehhâbîlere ve diğer mezhebsizle­re kaynak oldu. İbni Teymiyye hanbelî mezhebinde olarak yetişdi. Ya’nî Ehl-i sün­net idi. Fekat ilmi çoğalıp, fetvâ makâmına yükselince, kendi fikrlerini beğenme­ğe, kendini Ehl-i sünnet âlimlerinden “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” üstün görmeğe başladı. İlminin çoğalması, dalâletine, sapıtmasına sebeb oldu. Hanbelî olması kalmadı. Çünki, dört mezhebden birinde olabilmek için, Ehl-i sünnet i’ti­kâdında olmak lâzımdır. Ehl-i sünnet i’tikâdında olmayan kimse için hanbelî mezhebindedir denilemez.

Mezhebsizler, bulundukları memleketdeki Ehl-i sünnet din adamlarını "rahme­tullahi teâlâ aleyhim ecma'în", her fırsatda kötülüyorlar. Bunların kitâblarının okunmasını, Ehl-i sünnet bilgilerinin öğrenilmesini önlemek için her hiyleye baş­vuruyorlar. Meselâ, bir mezhebsiz, bu fakîrin ismini söyliyerek, (Eczâcı, kimyâger, dinden ne anlar? O kendi san'atı üzerinde çalışsın. Bizim işimize karışmasın) de­miş. Şu câhilce, şu ahmakca söze bakınız! Fen adamlarının din bilgisi olmaz sanı­yor. Bilmiyor ki, müslimân fen adamı, her an sun'-ı ilâhîyi temâşâ etmekde, mas­nû'ât kitâbında sergilenmiş bulunan yüce Hâlıkın kemâlâtını anlamakda, Onun son­suz kudreti karşısında, mahlûkların aczini görerek, Onu her an tesbîh ve tenzîh et­mekdedir. Alman atom âlimi Max Planck, (Der Strom) kitâbında, bunu çok güzel bildirmekdedir. Bu câhil mezhebsiz ise, yurt dışındaki kendi gibi bir sapıkdan al­dığı belgeye ve bunun sağladığı masaya dayanarak ve belki de, yurt dışında dağı­tılan altınların hayâlleri ile mest olarak, din bilgilerini kendi inhisârında görmek­dedir. Allahü teâlâ, bu zevallıyı ve cümlemizi ıslâh eylesin! Böyle belgeli din hır­sızlarının tuzaklarına düşen temiz gençleri de, halâs buyursun! Âmîn.

Evet, bu fakîr, eczâcı ve kimyâ yüksek mühendisi olarak milletime otuz sene­den ziyâde hizmet etdim. Fekat yedi sene din tahsîli yaparak ve geceli gündüzlü çalışarak da, büyük islâm âliminden icâzet almakla da şereflendim. Fen bilgileri ile din bilgilerinin azameti altında ezilerek, aczimi iyice anladım. Bu anlayış için­de, hakkıyla kulluk yapabilmek gayretindeyim. En büyük korkum ve endişem, dip­lomalarımın ve icâzetimin yaldızlarına aldanarak, bu konularda söz sâhibi olaca­ğımı sanmaklığımdır. Bu korkumun çokluğu, her sözümde gözlere çarpmakdadır. Hiçbir zemân kendi görüşümü, kendi fikrimi yazmağa cesâret etmedim. Dâimâ Ehl-i sünnet âlimlerinin, anlıyabilenleri hayrân eden kıymetli yazılarını arabîden ve fârisîden terceme ederek genç kardeşlerime sunmağa çalışdım. Bu korku­mun çokluğundan, kitâb yazmağı düşünmemişdim. (Savâık-ul-muhrika)nın ilk sa­hîfesinde yazılı olan, (Fitne yayıldığı zemân, hakîkati bilen, başkalarına bildirsin! Bildirmezse, Allahın ve bütün insanların la'neti ona olsun!) hadîs-i şerîfini görün­ce, düşünmeğe başladım. Bir tarafdan, Ehl-i sünnet âlimlerinin, din bilgilerinde­ki ve kendi zemânlarında bulunan fen bilgilerindeki anlayışlarının ve akllarının üstünlüğünü ve ibâdet ve takvâlardaki gayretlerini öğrendikçe, küçüklüğümü anlayıp, O büyük âlimlerin ilm deryâları yanında, kendi bilgilerimi bir damla gi­bi görüp, bir yandan da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okuyup anlıyabile­cek sâlih kimselerin azaldığını ve câhil, sapık kimselerin din adamları arasına ka­rışarak, bozuk, sapık kitâblar yazıldığını görerek üzülüp, hadîs-i şerîfde bildiri­len la'net tehdîdinden dehşet duydum. Kıymetli genç kardeşlerime olan şefkat ve merhametim de, bu fakîri hizmete zorlayarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbla­rından seçdiğim yazıları terceme etmeğe başladım. Aldığım sayısız tebrîk ve tak­dîr yazılarının yanı sıra, tek tük mezhebsizin serzeniş ve iftirâlarına da hedef ol­dum. Rabbime ve vicdânıma karşı ihlâsımda ve sadâkatimde bir şübhem olmadı­ğı için, Allahü teâlâya tevekkül ve Resûlünün "sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem" ve sâlih kullarının mübârek rûhlarına tevessül ederek, hizmete devâm etdim. Allahü teâlâ, hepimizi râzı olduğu doğru yolda bulundursun! Âmîn.

Mısrda câmi’ul-ezher Üniversitesi müderrislerinden büyük hanefî âlimi Muham­med Bahît-ül-mutî’î, (Tathîr-ül-füâd min-denisil-i’tikâd) kitâbında diyor ki, insan­lar içinde rûhları en yüksek ve en olgun olanları, Peygamberlerdir “aleyhimüssa­lâtü vesselâm”. Bunlar hatâ etmekden, şaşırmakdan, gafletden, hıyânet etmekden, te’assub ve inâddan ve nefse uymakdan ve garez, kin bağlamakdan ma’sûmdurlar. Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm”, Allahü teâlânın kendilerine bildirdi­ği şeyleri söylerler ve açıklarlar. Onların bildirdikleri din bilgileri, emrler ve ya­saklar hep doğrudur. Hiçbiri bâtıl, bozuk değildir. Peygamberlerden “salevâtulla­hi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra insanların en yüksek ve en olgun olanları, Peygam­berlerin sahâbîleridir. Çünki bunlar, Peygamberlerin sohbetinde yetişmiş, olgun­laşmış, temizlenmişlerdir. Hep, Peygamberlerden işitdiklerini bildirmişler ve açık­lamışlardır. Bunların da bildirdiklerinin, hepsi doğrudur. Bunlar da yukarıda bil­dirdiğimiz kötülüklerden mahfûzdurlar. Te’assub ile, inâd ile birbirlerinin sözle­rine karşı gelmemişler, nefslerine uymamışlardır. Bunların, âyet-i kerîmeleri ve ha-dîs-i şerîfleri açıklamaları, Allahü teâlânın dînini Onun kullarına bildirmek için ic­tihâd etmeleri, Allahü teâlânın bu ümmete büyük bir ihsânıdır ve sevgili Peygam­beri Muhammed aleyhisselâma merhametidir. Kur’ân-ı kerîm, Eshâb-ı kirâmın kâ­firlere karşı sert olduklarını ve birbirlerine çok merhametli olduklarını, seviş­diklerini, nemâzları titizlikle edâ etdiklerini, herşeyi ve Cenneti Allahdan bekle­diklerini bildiriyor. İctihâdlarında icmâ’ hâsıl olanların hepsi doğrudur. Hepsi sevâba kavuşmuşlardır. Çünki, hak birdir.

Eshâb-ı kirâmdan sonra, insanların en üstünleri, Eshâb-ı kirâmı gören ve onla­rın sohbetinde yetişen müslimânlardır. Bunlara, (Tâbi’în) denir. Bunlar, bütün bil­gilerini Eshâb-ı kirâmdan almışlardır. Tâbi’înden sonra, insanların en üstünleri, Tâ­bi’îni gören ve onların sohbetinde yetişen müslimânlardır. Bunlara (Tebe’ı tâbi’în) denir. Bunlardan sonra gelen asrlarda, kıyâmete kadar bulunan insanların en üs­tünleri, en iyileri de, bunlara tâbi’ olan, bunların bildirdiklerini öğrenip, yolların­da bulunan müslimânlardır. Selef-i sâlihînden sonra gelen din adamlarının arasın­da sözleri, işleri Resûlullahın ve Selef-i sâlihînin bildirdiklerine uygun olup, i’ti­kâdda ve amelde bunların yolundan hiç ayrılmıyan zekî, akllı ve islâmiyyetin hu­dûdlarını aşmıyan bir kimse, başkalarının kötülemesinden korkmaz. Onlara uya­rak doğru yoldan ayrılmaz. Câhillerin sözlerine uymaz. Aklına uyarak, müctehid imâmların dört mezhebinden dışarı çıkmaz. Müslimânların, böyle bir âlimi bulma­sı, bilmediklerini bundan sorup öğrenmesi, bütün işlerini bunun sözlerine uygun yap­ması lâzımdır. Çünki, böyle bir âlim, Allahü teâlânın kullarını hatâdan korumak ve herşeyi doğru yapmalarını sağlamak için yaratmış olduğu ma’nevî ilâcları, ya’nî rû­hun tedâvîsi bilgilerini bilir ve insanlara bildirir. Rûh hastalarını, idrâksiz olanla­rı tedâvî eder. Böyle bir âlimin her sözü, her işi ve inanışı, islâmiyyete uygundur. Her şeyi doğru olarak anlar. Her soruya doğru cevâb verir. Her işinden Allahü te­âlâ râzıdır. Allahü teâlâ, rızâsına kavuşmak istiyenlere, rızâsına kavuşduran yolla­rı gösterir. Allahü teâlâ, îmân edenleri ve îmânın îcâblarını yapanları zulmetlerden, sıkıntılardan kurtarır. Bunları nûra, huzûra, se’âdete kavuşdurur. Bunlar, her ze­mân ve her işlerinde, râhat ve huzûr içinde olurlar. Bunlar, kıyâmet gününde, Peygamberlerin, Sıddîkların, şehîdlerin ve sâlih müslimânların yanında bulunurlar.

Bir din adamı, hangi asrda bulunursa bulunsun, Peygamberin ve Eshâbının bil­dirdiklerine uymazsa, sözleri, işleri ve i’tikâdı bunların bildirdiklerine uygun olmaz­sa ve nefsine, düşüncelerine uyarak islâmiyyetin dışına taşarsa ve aklına uyarak is­lâmiyyetin inceliklerine karşı gelir, anlıyamadığı bilgilerde dört mezhebin dışına ta­şarsa, bu kimsenin kötü din adamı olduğu anlaşılır. Allahü teâlâ bunun kalbini mühürlemişdir. Gözleri hak yolu göremez. Kulakları doğru sözü işitemez. Buna, kı­yâmetde büyük azâb vardır. Allahü teâlâ, bunu sevmez. Bunun gibi olanlar, Peygam­berlerin düşmanıdırlar. Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yapdıklarını beğenir­ler. Hâlbuki, bunlar şeytânın yolundadırlar. Bunlardan aklını toparlayıp doğruya dö­nebilen çok azdır. Bunların her sözü tatlı olur. Yaldızlı olur. Fâideli görünür. Hâl­buki, düşündükleri, beğendikleri şeyler hep kötüdür. Ahmakları aldatarak kötü yo­la, felâkete sürüklerler. Sözleri, kar yığınları gibi parlak, lekesiz görünür. Fekat, ha­kîkat güneşi karşısında eriyip giderler. Allahü teâlânın kalblerini karartdığı ve mü­hürlediği bu kötü din adamlarına (Bid’at ehli), ya’nî mezhebsiz din adamı denir. Bun­lar, i’tikâdları ve amelleri, Kur’ân-ı kerîme ve Hadîs-i şerîflere ve icmâ’ı ümmete uy­mıyan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup, müslimânları da felâkete sü­rüklemekdedirler. Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Selef-i sâlihîn zemâ­nında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslimân­lar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren [veyâ kanser] olma­sına benzer. Bu yarayı yok etmedikce, sağlam kısmlar da felâketden kurtulamaz. Bun­lar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarâr gö­rür. Bunların zarârına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lâzımdır.

Bozuk, sapık din adamlarından ve zarârı çok olanlardan birisi, İbni Teymiyye denilen din adamıdır. (El-vâsıta) ve başka kitâblarında, (İcmâ’ul-müslimîn)den ay­rılmış ve Kur’ân-ı kerîmde, Hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilen şeylere ve selef-i sâ­lihînin yoluna uymamışdır. Kısa aklına, bozuk düşüncelerine uyarak, bid’at yolu­na kaymışdır. İlmi çokdu. Allahü teâlâ, onun ilmini dalâletine, felâkete sapması­na sebeb yapdı. Nefsinin arzûlarına uydu. Bozuk, sapık fikrlerini hak olarak, doğru olarak yaymağa çalışdı.

Büyük âlim İbni Hacer-i Mekkî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fetâvel-hadîsiy­ye) kitâbında diyor ki: (Allahü teâlâ, İbni Teymiyyeyi dalâlete, felâkete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etdi. Birçok âlim, bunun işlerinin bozuk, sözleri­nin yalan olduğunu bildirmişler ve vesîkalarla isbât etmişlerdir. Büyük islâm âli­mi Ebül Hasen-il-Sübkînin ve oğlu Tâc-üd-dîn-i Sübkînin ve İmâm-ül’iz bin-ce­mâ’anın kitâblarını okuyanlar ve onun zemânında bulunan Şâfi’î, Mâlikî ve Ha­nefî âlimlerinin, kendisine karşı sözlerini ve yazılarını inceliyenler, sözümüzün doğ­ruluğunu iyi anlar).

İbni Teymiyye, tesavvuf âlimlerine de dil uzatmış, iftirâlarda bulunmuşdur. Bununla da kalmayıp, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Alî gibi, islâm dîninin temel di­reklerine saldırmakdan da çekinmemişdir. Sözleri ölçüyü ve edebi aşarak, yalçın kayalara bile ok atmışdır. Doğru yolda olan âlimlere bid’at ehli, sapık, câhil demiş­dir.

(Tesavvuf büyüklerinin kitâblarına yunan felesoflarının, islâmiyyete uymıyan bozuk fikrleri karışmışdır) diyor ve bunu bozuk, sapık fikrleri ile isbât etmeğe kalkışıyor. Hakîkati bilmiyen gençler, onun ateşli, yaldızlı yazılarına aldanarak, doğru yoldan ayrılabilirler. Meselâ, (Tesavvufcular (Levh-il-mahfûz)u görüyo­ruz der. İbni Sînâ gibi felsefeciler, buna (Nefs-ül-felekiyye) diyorlar. İnsanların rûhu, olgunlaşarak, Nefs-ül-felekiyye ile yâhud (Akl-ül-fe’âl) ile, uyanık veyâ uykuda birleşirler. Dünyâda olan herşeye bu ikisi sebeb olmakdadır. İnsanın rû­hu, bu ikisi ile birleşince, bunlarda bulunanları haber alır derler. Bunları Yunan felesofları bildirmedi. Sonra gelen İbni Sînâ ve benzerleri söylediler. İmâm-ı Ebû Hâmid Gazâlî ve Muhyiddîn-ibnülarabî ve Endülüslü felsefeci Kutbüddîn Mu­hammed ibnü Seb’în de böyle şeyler söylemişlerdir. Bunlar felsefecilerin söz­leridir. İslâm dîninde böyle şeyler yokdur. Böyle sözlerle doğru yoldan ayrılmış­lar. Şî’a ve İsmâ’îliyye ve Karâmitî ve bâtınî mülhidleri gibi mülhid olmuşlardır. Ehl-i sünnet ve Hadîs âlimlerinin ve Fudayl bin İyâd gibi Ehl-i sünnet olan te­savvufcuların hak yollarından ayrılmışlardır. Bunlar bir yandan felsefeye dal-mışlar, bir tarafdan da, Mu’tezile ve Kürâmiyye gibi fırkalara karşı mücâdele et­mişlerdir. Tesavvufcular üçe ayrılır: Birincisi, hadîs ve sünnet ehlidir. İkincisi, kürâmiyye gibi bid’at ehlinden olanlardır. Üçüncüsü, (İhvân-üs-safâ) kitâbla­rına ve Ebül Hayyânın sözlerine uyanlardır. İbni Arabî ve İbni Seb’în ve ben­zerleri, felsefecilerin sözlerini alarak tesavvufcu sözü şekline sokmuşlardır. İb­ni Sînânın, (Âhırül-işârât alâ-makâmil ârifîn) kitâbında böyle yazıları çokdur. İmâm-ı Gazâlî de, ba’zı kitâblarında meselâ, (El-kitâbül-madnûn) ve (Mişkât­ül-envâr) kitâbında böyle şeyler bildirmişdir. Hattâ, arkadaşı Ebû Bekr-ibnül-Arabî, buna felsefeye daldığını bildirmiş ve kendisini buradan kurtarmağa ça­lışmış, fekat kurtaramamışdır. İmâm-ı Gazâlî, bir tarafdan da, felsefecilerin kâ­fir olduklarını bildirmişdir. Ömrünün sonunda, (Buhârî) okumuşdur. Böylece, o yazılarından vaz geçmiş olduğunu söyleyenler vardır. Ba’zıları da, böyle söz­ler imâm-ı Gazâlîye iftirâ olarak yazılmışdır dediler. Bu konuda, İmâm için, söy­lentiler çokdur. Sicilya adasında yetişmiş olan Mâlikî âlimlerinden Muhammed Mâzerî ve Endülüs âlimlerinden Turtûşî ve İbn-ül-Cevzî ve İbnü Ukayl ve baş­kaları çok şeyler söyledi).

İbni Teymiyyenin yukarıdaki sözleri Ehl-i sünnet âlimlerine karşı olan kötü dü­şüncelerini açıkca göstermekdedir. Eshâb-ı kirâmın büyüklerini bile böyle kötü­lemekdedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğuna böylece sapık damgası basmışdır. Bu arada büyük Velî, âriflerin kutbu Ebül Hasen-iş-şâzilî hazretlerini, (Hizb-ül-kebîr) ve (Hizb-ül-bahr) kitâblarından dolayı çok kötülemiş ve Muhyiddîn ibnül Arabî ve Ömer-ibn-il-fârıd ve İbnü-seb’în ve Hallâc Hüseyn bin Mansûr gibi tesavvuf bü­yüklerini çirkin kelimelerle alçaltdığı için zemânındaki âlimler, bunun fısk ve bid’at sâhibi olduğunu sözbirliği ile bildirdiler. Küfrüne fetvâ verenler de oldu. [De­rin islâm âlimi Abdülganî Nablüsî, (El-Hadîkat-ün-nediyye) kitâbının 363 ve 373. cü sahîfelerinde, bu tesavvuf büyüklerinin ismlerini yazarak, birer Velî oldukları­nı ve bunlara dil uzatanların câhil ve gâfil olduklarını bildirmekdedir.] 705 [m. 1305] senesinde, ibni Teymiyyeye yazılan bir mektûbda deniyor ki, (Kendini büyük âlim ve zemânının imâmı sanan din kardeşim! Seni Allah rızâsı için sevmişdim. Sa-na karşı olan âlimleri beğenmiyordum. Fekat, senin sevmeğe uymayan sözlerini işitince şaşırdım. Aklı olan kimse, güneş batınca, gecenin başlamasında şübhe e-der mi? Sen, doğru yolda olduğunu ve (Emr-i bil ma’rûf) ve (Nehyi-anil-münker) yapdığını bildirmişdin. Maksadının ve niyyetinin ne olduğunu Allahü teâlâ bilir. Fekat, ihlâs insanın işlerinden belli olur. Senin işlerin, sözünün perdesini yırtmak­dadır. Nefslerine uyanlara, sözleri çürük olanlara uyarak zemânındakilere sövmek­le kanâ’at etmeyip, ölülere de kâfir damgasını basdın. Selef-i sâlihînden sonra ge­lenlere saldırdığın yetişmiyormuş gibi, Eshâb-ı kirâma ve bunların büyüklerine de dil uzatdın. Kıyâmet günü, bu büyükler, haklarını istedikleri zemân, ne hâle dü­şeceğini düşünmüyor musun? Sâlihiyye şehrinde, Câmi’ül-cebel minberinde, Haz­ret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” yanlış sözleri ve belâları vardır dedin. Bu be­lâlar ne imiş? Selef-is-sâlihînden hangi belâyı işitdin? Hazret-i Alînin “radıyalla­hü teâlâ anh” üçyüzden fazla hatâsı olduğunu söyliyorsun. Hazret-i Alî böyle olunca, senin doğru bir sözün olabilir mi? Şimdi sana karşı harekete geçiyorum. Müslimânları senin şerrinden korumağa çalışacağım. Çünki, azgınlığın haddi aş­dı. Eziyyetlerin bütün dirilere ve ölülere ulaşdı. Mü’minlerin senin şerrinden sa­kınmaları lâzımdır.)

İbni Teymiyyenin Selef-i sâlihînden ayrıldığını gösteren mes’eleleri Tâcüddîn­üs-Sübkî şöyle bildirmekdedir:

1 — Talâk vâkı’ olmaz. Yemîn keffâreti vermek lâzımdır diyor. Kendisinden ev­vel gelen islâm âlimlerinden hiçbiri keffâret verileceğini bildirmedi.

2 — Hâid kadına verilen talâk vâki’ olmaz diyor.

3 — Amden, kasden terk edilen nemâzı kazâ etmek lâzım değildir diyor.

4 — Hâid kadının Kâ’beyi tavâf etmesi mubâhdır. Keffâret vermez diyor.

5 — Üç olarak verilen talâk, bir talâk olur diyor. Hâlbuki, bunu bildirmeden ön­ce, icmâ’ul-müslimînin böyle olmadığını kendisi senelerce söylemişdir.

6 — İslâmiyyete uygun olmayan vergiler, bunu isteyene halâldir diyor.

7 — Bunlar tüccârdan alınınca, niyyet edilmese bile, zekât yerine geçer diyor.

8 — Suda fâre gibi hayvan ölünce necs olmaz diyor.

9 — Cünüb olanın, gece gusl etmeden nâfile nemâz kılması câizdir diyor.

10 — Vâkıfın yapdığı şarta i’tibâr olunmaz, diyor.

11 — İcmâ’ı ümmete uymayan kimse, kâfir olmaz ve fâsık olmaz diyor.

12 — Allahü teâlâ mahall-i havâdisdir ve zerrelerden yapılmışdır diyor.

13 — Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın zâtında yaratılmışdır diyor.

14 — Âlem, ya’nî her mahlûk, nev’i ile kadîmdir diyor.

15 — Allah, iyi şeyleri yaratmağa mecbûrdur diyor.

16 — Allahü teâlânın cismi ve ciheti vardır ve yer değişdirir diyor.

17 — Cehennem ebedî değildir, sonunda söner diyor.

18 — Peygamberlerin ma’sûm olduklarını inkâr ediyor.

19 — Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” diğer insanlardan farkı yok­dur. Onu vâsıta kılarak düâ etmek câiz olmaz diyor.

20 — Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ziyâret etmeğe niyyet ede­rek Medîne şehrine gitmek günâhdır diyor.

21 — Şefâ’at istemek için gitmek de harâmdır diyor.

22 — Tevrât ve İncîlin kelimeleri değil, ma’nâları değişmişdir diyor.

Ba’zı âlimler, yukarıda bildirilenlerin çoğu İbni Teymiyyenin sözü değildir de-di ise de, Allahü teâlânın ciheti olduğunu ve parçaların birleşmesinden meydâna geldiğini söylediğini inkâr eden yokdur. Bununla berâber, ilminin, celâletinin ve diyânetinin çok olduğu söz birliği ile bildirildi. Fıkh, ilm, adl ve insâf sâhibi ola­nın, bir şeyi incelemesi, ondan sonra ve ihtiyâtlı olarak karâr vermesi lâzımdır. He­le bir müslimânın küfrüne, irtidâdına, dalâletine ve öldürülmesine karâr verirken çok incelemek ve ihtiyâtlı davranmak lâzımdır. İbni Hacer-i Mekkînin “rahmetul­lahi teâlâ aleyh” (Fetâvel-hadîsiyye) kitâbındaki yazısı burada temâm oldu.

Zemânımızda, İbni Teymiyyeyi taklîd etmek modası ortaya çıkdı. Onun sapık yazılarını savunuyor ve kitâblarını, bilhassa (Vâsıta) kitâbını basdırıyorlar. Bu ki­tâb başdan başa onun Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere ve icmâ’ı müslimîne uy­mıyan fikrleri ile doludur. Okuyanlar arasında büyük fitne ve bölücülük uyandır­makda, kardeşi kardeşe düşman etmekdedir. Hindistânda bulunan vehhâbîler ve başka islâm memleketlerinde, bunların tuzaklarına düşmüş olan câhil din adam­ları, İbni Teymiyyeyi kendilerine bayrak yapmışlar, ona (Büyük müctehid), (Şeyh­ul-islâm) gibi ismler takıyorlar. Onun sapık fikrlerine, bozuk yazılarına din ve îmân diye sarılıyorlar. Müslimânları parçalıyan, islâmiyyeti içerden yıkan bu fecî’ akın­tıyı durdurmak için Ehl-i sünnet âlimlerinin onu red eden, vesîkalarla çürüten kıy­metli kitâblarını okumalıdır. Bu kıymetli kitâblar arasında, büyük imâm, derin âlim Takıyyüddîn-üs-Sübkînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Şifâ-üs-sikâm fî-ziyâreti-hay­ril-enâm) kitâbı, İbni Teymiyyenin bozuk fikrlerini mahv etmekde, fesâdlarını yok etmekde, inadcılığını ortaya koymakdadır. Kötü niyyetlerinin, bozuk inanışlarının yayılmasını önlemekdedir.

10 — (EL-CEMÂ’AT-ÜL-İSLÂMİYYE) bid’at fırkasını, 1360 h.-1941 m. sene­sinde, Hindistânda Mevdûdî isminde bir mezhebsiz kurmuşdur. 1988 târîhli (Eş­şakîkân) ismindeki kitâbda Humeynîyi medh eden yazıları mevcûddur. (EL-CE­MÂ’ATÜT-TEBLÎGİYYE) fırkasını da, 1345 [m. 1926] senesinde Muhammed İl­yâs Dehlevî kurmuş, 1363 [m. 1944] de ölmüşdür. Yerine geçen oğlu Muhammed Yûsüf, arabî (Hayât-üs-sahâbe) kitâbında, Eshâb-ı kirâmı çok medh ederek, gençleri aldatmakdadır. Ömer Rızâ Doğrulun ingilizceden türkçeye terceme etdi­ği (Asr-ı se’âdet târîhi) başka olup, (El-Fârûk) kitâbının müellifi olan, Hindistân­lı Şiblî Nu’mânînin (Es-sîretünnebeviyye) kitâbının tercemesidir. Yûsüf 1394 [m. 1974] de öldü. (Fâideli Bilgiler) kitâbına bakınız! Şiblî Nu’mânî 1332 [m. 1914] de öldü. (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbında, (El-Fârûk) kitâbı geniş anlatılmak­dadır.

Ehl-i sünnetden ayrılmış olanlar, yukarda bildirdiğimiz ismler altında gizlene­rek, kendilerini müslimân tanıtıyorlar. Müslimân olmıyanlarla münâkaşa ede­rek, islâmiyyetin hak din, biricik se’âdet yolu olduğunu anlatıyorlar. Bunu anlıyan­lar, hemen müslimân oluyorlar. Fekat, bu zevallıları aldatarak, kendi bozuk fırka­larına çekiyorlar. Nobel mükâfâtı almış olan fizikci Abdüsselâm Kadyânîdir. 1980 senesinde, cenûb Afrikada, hıristiyanlarla mücâdele ederek, onları islâmiyyete cezb eden, Ahmed Didad da, ehl-i sünnet değildir. Bu mezhebsizler, yeni müslimân olan­ların, Ehl-i sünnetin hak yoluna, ebedî se’âdete kavuşmalarına mâni’ olmakdadır­lar.

Tam İlmihal