2-24-Eshâb-ı kirâm birbirini çok severdi. Şî’îlerin iftirâları


24 — BEŞİNCİ CİLD, 36. cı MEKTÛB

Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebeler ictihâd yüzünden idi. Döğüşenler de, bir­birini çok seviyordu. Ananın, babanın çocuğunu döğmesi gibi idi.

Ehl-i sünnet âlimlerinin, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü, üstünlüğünü bildiren sözlerini, yazılarını, kitâbımızın birkaç yerinde açıkladık. Kayyûm-i rabbânî, Mu­hammed Ma’sûm-i Fârûkî Serhendî “rahmetullahi aleyh” (Mektûbât)ının ikinci cil­di, otuzaltıncı mektûbunda, sekizinci süâlin cevâbında buyuruyor ki:

Tepeden tırnağa kadar rahmet olan hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh”, hâşâ ve kellâ, bir müslimâna bile la’net etmedi. Nerde kaldı ki, Peygamber efen­dimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına ve hele çok kerre hayr düâ etdiği hazret-i Mu’âviyeye “radıyallahü anh” la’net etmiş olsun. Hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye ve yanında bulunanlar için (Kardeşlerimiz, bize uymadı. Kâfir ve fâsık değildirler. İctihâdları ile hareket etdiler) buyurdu. Bu sözü, onlara küfrü ve fıs­kı yaklaşdırmamakdadır. O hâlde, hiç la’net eder mi? Hiç beddüâ eder mi? İslâm dîninde, hiç kimseye, hattâ frenk kâfirlerine bile la’net etmek, ibâdet değildir. Beş vakt nemâzdan sonra, düâ etmek lâzım iken, kendi düşmanlığı için, düâ yerine, bed düâ eder mi? Tesavvufdaki fenâ derecelerinin en yükseğine ve itmînânın sonuna ulaşmış ve şahsî arzûlarından geçmiş olan hazret-i Alînin nefsini, kendi nefs-i emmâreleri gibi kin ile, inâd ile, düşmanlıkla dolu mu sanıyorlar? O çok yüksek zâta, böyle bir bühtânda, böyle alçak bir iftirâda bulunuyorlar. Hazret-i Alî, Fe­nâ-fillâh ve muhabbet-i Resûlillah makâmlarının en son derecesine ulaşmış, cânı­nı, malını, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” yoluna fedâ etmişdir. Niçin, bu düâ zemânında, her iki cihânın sultânı olan Peygamber efendimize, envâ-ı ezâ ve ce­fâ yapan, Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” düşman­larını söyleyip, onlara la’net etmesin de, kendi düşmanlarına la’net etsin? Hâlbu­ki, hazret-i Alînin (İctihâdları ile hareket etdiler) sözü, onlara düşman olmadığı­nı gösteriyor.

İşin içi, özü şöyledir ki, bu muhârebeler, bu çarpışmalar düşmanlıkla, kin güt­mekle olmadı. Hep, ictihâd ile, din bilgisi ile oldu. Bunun için, ayblamanın yeri yok­dur. Nerde kaldı ki, bed düâ, ve la’net edilsin. Bir kimseyi kötülemek, ona la’net etmek ibâdet olsaydı, İblîs-i la’îne, Ebû Cehle, Ebû Lehebe ve Peygamber efen­dimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” inciten, Ona cefâ ve ezâ eden ve bu hak olan dîne, düşmanlıklar, ihânetler, hıyânetler yapan, Kureyşin azılı kâfirlerine la’net et­mek, islâmın îcâblarından olurdu. Düşmanlara la’net etmek emr edilmeyince, dostlara la’net sevâb olur mu? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir kimse, şeytâna la’net ederse, ben zâten mel’ûn oldum. Bu la’netin bana za­rârı olmaz der. Yâ Rabbî! Beni şeytândan koru derse, eyvâh bel kemiğimi kırdın der). Bir başka hadîs-i şerîfde, (Şeytâna söğmeyiniz! Şerrinden, Allahü teâlâya sı­ğınınız) buyuruldu. Bundan anlaşılıyor ki, bu gibi sözler, hazret-i Alîye iftirâdır. Onu kötülemekdir. Bundan başka, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Alîye ve hazret-i Ha­sene ve Hüseyne ve diğerlerine “radıyallahü anhüm ecma’în” la’net etmeğe baş­ladı demek de, Mu’âviye hazretlerine iftirâ olur. Birbirlerine, aslâ bed düâ, la’net etmediler. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebi şöyledir ki, Mu’âviyeye “radıyallahü anh” dil uzatmak câiz değildir. Bu söz, ona bir iftirâdır. Hem bunu bildiren, doğ­ru bir haber de yokdur. Târîhciler söylüyor ise, bunların sözü, nasıl sened olabi­lir? Dînin temel bilgileri, târîhcilerin sözleri üzerine kurulamaz. Burada, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ve onun eshâbının sözlerine bakılır. Târîhcilerin sözlerine ve Keşşâf tefsîrinde yazılı olan haberlere bakılmaz. Keşşâfda, hazret-i Alînin ve hazret-i Mu’âviyenin ismleri geçmiyor. Bu iki din büyüğünün birbirine la’net et­diğini gösteren bir işâret bile yokdur. Bununla berâber (Keşşâf)daki o yazılar doğrudur. Ehl-i sünnetin bildirdiğine uymıyan birşey yokdur ki, iyi ma’nâ çıkar­mağa çalışmak lâzım gelsin. Evet, Emevî halîfeleri, minberlerde, Ehl-i beyte yıl­larca la’net etdirdi. Ömer bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh” buna son verdi. Al­lahü teâlâ, bizim tarafımızdan, ona bol bol mükâfât versin! Fekat, Mu’âviye de “ra­dıyallahü anh” Emevî halîfelerinden ise de, ona dokunulamaz. Eğer, hazret-i Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” söğülürse, kötülenirse bu ayrılıkda ve muhâre­belerde, onunla birlik olan, çok sayıda Eshâb-ı kirâm, hattâ aşere-i mübeşşereden birkaçı da mel’ûn olur. Bu din büyüklerine dil uzatmak, onlardan bize gelmiş olan din bilgilerini bozmağa sebeb olur. Hiçbir müslimân, bunu uygun görmez ve kabûl etmez.

Ba’zıları, üç halîfeyi ve hazret-i Mu’âviyeyi ve ictihâdda ona uyanları “radıyal­lahü teâlâ anhüm ecma’în” kötülüyor, bunlara söğüyor, Peygamber efendimizden sonra “sallallahü aleyhi ve sellem”, birkaçından başka, Eshâb-ı kirâmın hepsi mürted oldu diyorlar. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebine göre, Eshâb-ı kirâmın hepsine, iyilikden başka birşey söylenmez. Hiçbiri fenâ, kötü değildir. İmâm-ı Yah­yâ bin Şeref Nevevî, (Müslim) hadîslerini açıklarken buyuruyor ki, o muhârebe­lerde, Eshâb-ı kirâm üçe ayrılmışdı: Bir kısmının ictihâdı, hazret-i Alînin ictihâ­dına uygun oldu. Bunlara kendi ictihâdlarına uygun yol tutmak vâcib oldu. Bun­lar, hazret-i Alîye “radıyallahü anhüm” yardım etdi. Eshâb-ı kirâmın ikinci kısmı, ictihâdda, doğru olanı ayıramadı. Bunların, kimseye karışmaması vâcib oldu. Üçüncü kısmın ictihâdı, hazret-i Alîye karşı gelenlerin ictihâdları gibi oldu. Bu ic­tihâdda olanların karşı tarafa yardım etmesi lâzım oldu. Demek ki, her biri, ken­di ictihâdına uygun iş yapdı. Bunun için hiçbirini ayblamak doğru değildir. Bunun­la berâber, hazret-i Alî ve onun ictihâdında olup, ona uyanlar, ictihâdda doğruyu bulmuşlardı. Karşılarındakiler, ictihâdda yanılmışlardı. Fekat, ictihâdda yanılma olduğu için, kötülenemez. Yanılanlar bir sevâb aldı. Doğruyu bulanlar, on sevâb aldı. Yanıldılar demek bile, doğru değildir. Yanılanları da iyilikle anmak lâzımdır. Demek ki, Mu’âviyeyi “radıyallahü anh” sevmiyen, ona la’net eden bir kimse, bü­tün Eshâbı iyi bilip sevse de, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atden olamaz. Böyle kimseyi, Şî’îler de sevmez. Bu kimse, Ehl-i sünnet olmadığı gibi, Şî’î de değildir. Üçüncü bir mezhebden olur. Otuzaltıncı mektûbdan terceme, burada temâm oldu.

[Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki ayrılıkları iyi ve doğru anlamak için, güvenilen ve herşeyi açık ve ayrı ayrı anlatan i’tikâd kitâb­larını okumalıdır. Sonradan yazılan târîhlere, birbirini tutmıyan çürük sözlere, böy­le olan ansiklopedilere, gazetelere aldanmamalıdır!

Ne kadar şaşılır ki, Cevdet Pâşa (Kısas-ı Enbiyâ) kitâbında, (Hazret-i Alî, ken­di hükûmetinin za’îflediğini, Mu’âviyenin kuvvetinin artdığını görünce, müte’es­sir olarak, elem çekerek, Mu’âviyeye ve ayrıca altı kişiye bed düâ etmeğe başla­dı. Mu’âviye, bunu işitince, o da Alîye ve ibni Abbâsa ve Hasen, Hüseyne bed düâ etmeğe başladı) diyor. Deve ve Sıffîn vak’alarını anlatırken de Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” birkaçı için şânlarına yakışmıyan kelimeler kullanıyor. Şemsed­dîn Sâmî de (Kâmûs-ül-a’lâm) kitâbında, hazret-i Mu’âviye ve ba’zı Sahâbî için, müslimânın söyliyemiyeceği cümleler yazarak, saygısızlık göstermekdedir. Bunun, böyle saygısızlık göstermesine, pek de şaşılmaz. Çünki bu, (Toprak) ismindeki ki­tâbında, Allahü teâlâya karşı da saygısızlık gösteriyor. Hâlık-ı teâlâyı, esîr, mad­de derekesine düşürmekden çekinmiyor. Fekat, Cevdet Pâşanın pek safcasına, Ab­bâsî târîhlerine, mezhebsizlerin kitâblarına aldanması, insanı hayrete düşürmek­dedir. Çünki, onun (Kısas-ı Enbiyâ)sı, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtını ve islâm târîhini, geniş ve açık yazan, doğru olarak tanınan, güvenilir, kıy­metli bir kitâbdır. İslâm târîhini öğrenmek istiyenlere, tavsıye edilecek kitâbların önünde gelmekdedir. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasındaki muhârebele­ri, bunların sebeblerini de insâflı ve doğru yazmakdadır. Meselâ dörtyüzotuzseki­zinci (438) sahîfede diyor ki: (İrtidâd tehlükesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemendeki ve başka yerlerdeki me’mûrlar geri gelmeğe, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslimânlar karanlık gecede yağmura tutulmuş ko­yun sürüsü gibi şaşkına döndü. Mürtedlerin sayısı yanında müslimânlar pek az idi. Fekat, Resûlullahın halîfesi, zemân-ı se’âdetdeki gelişmeyi hiç değişdirmemeğe ve Resûlullahın niyyetlerini yerine getirmeğe karârlı idi. Mürtedlerle muhârebeyi gö­ze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medîneye hücûma hâzırlanan düşman üze­rine, gece bir şiddetli çıkış yaparak, sabâha kadar savaşdı. Hepsini dağıtdı. Yanın­daki askerlerle birlikde, uzakdaki mürtedlerle muhârebeye gitmek üzere devesi­ne bindi. Fekat, hazret-i Alî “radıyallahü anh”, halîfenin devesinin yularını tutup, ey Resûlün halîfesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muhârebesinde söylediğini söylerim. O gün sana, (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!) bu­yurmuşdu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslimânlar, senden sonra düzen bulmaz dedi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, hazret-i Alîyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” tas­dîk etdi. Halîfe hazretleri Medîne-i münevvereye döndü.

Halîfe seçilmesindeki sert konuşmalarından hemen sonra, birbirlerine karşı olan sevgilerine bakınız! Kimseye boyun eğmeyen, halîfe seçimine çağrılmadı diye, haz­ret-i Ebû Bekre oy vermesini gecikdiren, Allahın arslanı, hazret-i Alî “radıyalla­hü teâlâ anhüm ecma’în” şimdi onun muhârebeye gitmesini önlüyor. Eğer, kalbin­de ona karşı ufak bir kırıklık olsaydı, halîfe harbe gitsin de, ona birşey olursa, ye­rine ben geçerim diye düşünür, hiç olmazsa, gitmesine karışmazdı.

Hazret-i Sıddîk gibi, din uğrunda, aslâ cânını esirgemeyen bir zâtın da, cihâd gi­bi mühim bir ibâdete başlarken, hiç kimsenin sözü ile, bundan vaz geçmeyeceği meydânda iken, niyyetinden dönmesi, ancak hazret-i Alînin fikrinin ve sözünün doğru olduğuna güvenmesinden ve ona uymasından ileri geldiği şübhesizdir. Hep­sinin düşüncesinin ve konuşmasının, hep islâm dînine hizmet niyyeti ile olduğu, bu­radan da anlaşılmakdadır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birkaçının dünyâya düş­kün olduğunu sanan ve yazan sapıklar, onların böyle davranmalarına dikkat etse­lerdi, bu büyük zâtlara karşı, kötü zanda bulunmak günâhından kurtulurlardı).

Abbâsî târîhcileri, sultânların gözüne girmek, mal ve mevkı’ elde etmek için vak’aları değişdirmekden, hâdiseleri yanlış yazmakdan çekinmemiş, Emevîleri in­sâfsızca kötülemeğe koyulmuşlardı. Abbâsî halîfeleri, Emevîlere düşman olduğun­dan, târîhcileri de, dünyâlık ele geçirmek için, ilmi, siyâsete kurbân etmişlerdir. Os­mânlılar, zemân bakımından, Abbâsîlere dahâ yakın, toprak bakımından da, kom­şu olduğundan, câhil târîhciler, Abbâsî târîhlerini olduğu gibi terceme etmiş, Cevdet pâşa bile, bu te’sîrden kendini kurtaramamışdır. Bir yandan târîhciler, bir yandan da, şâh İsmâ’îlin bozguna uğrıyan ordusunun döküntüsü olup, tekkelere sığınan kızılbaşlar, türk milletine, Eshâb-ı kirâmın düşmanlığını bulaşdırdı. Yal­nız, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından, işin doğrusunu öğrenenler, bu felâket­den kurtulabildi. Allahü teâlâ, doğru yolda bulunanların yardımcısı olsun! Âmîn.

(Merec-ül-bahreyn)de diyor ki, hakîm Alî Tirmizî buyurdu ki, (Yaşım ilerledik­çe, ilmim, amelim ve mücâhedem artdığı hâlde, gençliğimde kavuşmuş olduğum nûrları, te’sîrleri kendimde bulamaz oldum. Sebebini bir dürlü anlıyamadım. Gençlik zemânım, Resûlullahın zemânına dahâ yakın olduğu için, o zemândaki hâ­lin dahâ üstün olduğu, kalbime ilhâm edildi). O zemâna yakın zemânlar böyle kıy­metli olunca, o zemânın kendinin ne kadar çok kıymetli olduğunu anlamalıdır. Bu­nun içindir ki, (Kût-ül-kulûb)da, (Resûlullahın o mubârek cemâlini bir kerre gör­mek ve biraz huzûrunda oturmak, insanı öyle şeylere kavuşdurur ki, başka zemân­larda yapılan halvetlerle ve erba’înlerle, ya’nî kırk gün riyâzet çekmekle, bunlar elde edilemezler) buyurulmakdadır. Başka zemânlarda yetişen büyük Velîler de, Resûlullahın ma’nevî sohbetinde bulunup, feyz almakla yükselmişlerdir].

Tam İlmihal