2-25-Eshâb-ı kirâmın büyüklüğü. Dostlara çok derd gelmesi


25 — İKİNCİ CİLD, 99. cu MEKTÛB

Bu mektûb, seyyid Muhammed Nu’mâna “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmış olup, ba’zı Evliyâ, tesavvuf yolunda ilerlerken, kendilerini, Eshâb-ı kirâmın ma­kâmında görüyor. Bunu açıklamakda ve dünyâda Peygamberlere çok derd ve be­lâ gelmesinin sebebini bildirmekde ve adem, Fenâ ve Bekâyı anlatmakdadır:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullarına selâm olsun!

Süâl: Sâlik, tesavvuf yolunda yükselirken, ba’zan kendisini, kendinden yüksek olduklarında söz birliği olan Eshâb-ı kirâmın makâmında görüyor. Hattâ, ekseri­yâ Peygamberlerin makâmlarında görüyor. Bu nasıl olur? Ba’zı kimseler, bu sâ­likin o makâmların sâhiblerinin derecesinde olduğunu söylediğini sanıyor. Bunun için, bu sözüne inanmıyorlar. Hattâ, ona dil uzatıyorlar. Bunun sebebi nedir?

Cevâb: Aşağı derecedeki insanların, yükseklerin makâmına çıkması, fakîrlerin zenginler kapısına ve ihsân sâhiblerinin evlerine giderek, onlardan ihtiyâclarını di­lemelerine, ni’metlerine kavuşmalarına benzer. Bunların, o makâma çıkmasını, ma­kâm sâhibleri ile müsâvî olmak sananlar, câhillik etmiş olur. Bu yükselmeleri, ba’zan o makâmları görerek özenmeleri içindir. Dünyâda sultânların ve beğlerin serây­larını, köşklerini seyretmeğe gitmek gibidir. Bu gibileri, sultânlarla, beğlerle mü­sâvî oldu sanmak, ahmaklık olur. Hizmetciler, efendilerine hizmet etmek için, hu­sûsî odalarına kadar girer. Süpürmek için, temizlik için sultânın yanına yaklaşır.

Mısra’:

Derd sâhiblerine her yandan gelir belâ...

Ba’zıları, bir zevallıyı ayblamak ve kötülemek için, behâne arar. Allahü teâlâ, böyle kimselere insâf versin! Bir garîb dervîşi iftirâdan, lâfdan korumak için se­beb aramaları lâzım gelirdi. Bir müslimânın ırzını, şerefini korumak için, çalışma­ları îcâb ederdi. Bu makâmlara yükselen sâliklere dil uzatanlar, iki dürlü olabilir:

Bu sâlik, o makâmların sâhibine müsâvî olduğunu sanıyor derlerse, bu sâliki kâ­fir ve zındık bilmiş olurlar. Çünki bir kimse, kendini Peygamberler ile berâber bi­lirse, kâfir olur. Şeyhaynın [ya’nî Ebû Bekrin ve Ömerin] “aleyhimürrıdvân” bü­tün müslimânlardan üstün olduğunu Sahâbe ve Tâbi’în sözbirliği ile bildirdi. Bu sözbirliğini, din imâmlarımız, kitâblarında yazmakdadır. Bunlardan biri, imâm-ı Şâfi’îdir “rahmetullahi aleyh”. Hattâ Sahâbe-i kirâmın hepsi, sonra gelen müsli­mânların hepsinden dahâ üstündür. Çünki, insanların en iyisinin sohbetinin üstün­lüğüne benzeyen hiçbir üstünlük olamaz. Eshâb-ı kirâmın, islâmiyyetin za’îf oldu­ğu ve müslimânların az olduğu o zemânda, dîni kuvvetlendirmek için ve Pey­gamberlerin efendisine “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” yardım etmek için yapdığı ufak bir hareketine, o kadar sevâb verilir ki, başkaları, bütün ömrü­nü, sıkı riyâzetle ve ağır mücâhedelerle ve ibâdetlerle geçirse, o kadar sevâb ala­maz. Bunun için Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Üm­metimden herhangi biri, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Eshâbımın bir müd arpa sadakasına verilen sevâba kavuşamaz). [Müd, iki rıtldır. (Rıtl) yüzotuz dir-hem-i şer’îdir. Bir (dirhem-i şer’î) 3.36 gr.dır. Bir (Müd) sekizyüzyetmişbeş gram ağırlığında bir ağırlık birimidir.]

Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh”, bu ümmetin en üstünü olmasının sebe­bi, îmâna gelmekde, malının çoğunu ve cânını fedâ etmekde ve her dürlü hizmet­de, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadîd sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fethden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden dahâ büyük derece vardır. Allahü teâlâ, hepsine Cenneti va’d etdi) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, onun için indiril­mişdir. Ba’zı kimseler, fazîletlere, vak’alara bakarak, bunun en üstün olduğunda duraklıyor. Hâlbuki, bilmiyorlar ki, üstünlüğün sebebi, fazîletler ve hârikalar ol­saydı, fazîletleri ve hârikaları çok olan herhangi bir müslimânın, o kadar hârika­sı olmayan kendi Peygamberlerinden üstün olması lâzım gelirdi. Demek oluyor ki, üstünlüğün esrârı, sebebi, fazîletlerden ve hârikalardan başka birşeydir. Bu fakî­re göre, bu sebeb, dîni kuvvetlendirmekde ve mal ve cân fedâ ederek Allahın dî­nine yardım etmekde başkalarının önünde bulunmakdadır. Her önde olan, sonra gelenlerden dahâ üstün olur. Önde gelenler, sonra gelenlerin, dinde üstâdı ve mu’allimidir. Sonra gelenler, önce gelenlerin nûrları ile aydınlanmakda, onların be­reketlerinden fâidelenmekdedir. Peygamber hepsinden ileride, önde olduğu için, hepsinden üstündür. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden “aleyhi ve alâ âlihissa­levâtü vesselâm” sonra, bu devletin, ya’nî se’âdetin sâhibi, Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”. Çünki, dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendi­sine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” yardım etmek için, malını dağıtmakda, cihâd etmekde, şiddetli mücâdele etmekde ve şânını, şerefini gayb etmekde, öncelerin öncesi Odur. O hâlde, hepsinden dahâ üstün Odur.

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, islâmiyyetin yükselmesinin ve kuv­vetlenmesinin, Ömer-ül Fârûkun yardımı ile olmasını istedi. Allahü teâlâ, sevgi­li Peygamberine yardım etmek için, onu kâfi gördü. Enfâl sûresinin, altmışdördün­cü âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim “sallallahü aleyhi ve sellem”! Sana yardım­cı olarak Allahü teâlâ ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetişir) buyurdu. Abdül­lah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”, (Bu âyet-i kerîme, Ömer-ül Fârûk îmân et­diği zemân geldi) buyurdu. O hâlde, Ebû Bekr-i Sıddîkdan sonra, en üstün olan bu­dur. Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în, bu ikisinin en üstün olduğunu sözbirliği ile bildir­di. Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü teâlâ an­hümâ” bu ümmetin en üstünüdür. Beni onlardan üstün sanan, iftirâ etmekdedir. İftirâ edeni dövdükleri gibi, onu sopa ile döverim). Bunları başka kitâb ve mek­tûblarımda uzun anlatmışdım. [Bu ikisinin üstünlükleri (Kurret-ül ayneyn) ve (Eshâb-ı Kirâm) kitâbının (Müslimânların iki gözbebeği) kısmında uzun yazılıdır.]

Kendini, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm” gibi sanmak, ahmaklıkdır. Kendini, önce gelen büyüklere benzetmek, câhillikdir. Şunu da bildirelim ki, ön­ce olmak şerefinin üstünlüğe sebeb olması, birinci asrda, insanların en iyisinin soh­betine kavuşanlar içindir. Sonraki asrlarda böyle değildir. Dahâ sonraki asrda ge­lenler, önündeki asrlarda gelenlerden üstün olabilir. Hattâ aynı asrda bulunanlar­dan, sonraki, öncekinden [talebesi hocasından] ileri geçebilir. Allahü teâlâ, dil uza­tanları, gaflet uykusundan uyandırsın! Bir müslimânı kabâhatli sanarak, dediko­du yapmak, söğmek, pek şenî’, çok çirkindir. Vehm ile, zan ile, bir müslimâna sa­pık demek, kâfir demek, inâdcılık, kincilik olur. Bu iftirâları yerinde olmadığı ze­mân, söyliyenler sapık ve kâfir olur. Böyle olduğunu hadîs-i şerîf bildirmekdedir.

Sözümüze dönelim. Sâliklere dil uzatanların ikinci kısmını bildirelim. Bunlar, o derecelerde olduğunu söyliyen sâliklere kâfir ve sapık demez ise de, iki hâlden birisi olabilir: Ona yalancı derler. Bu da, bir müslimâna sû-i zan etmek olup harâm­dır. Yok eğer, sözüne inanır ve o büyüklere müsâvî olmak da’vâsında olmadığını bilirler ise, dil uzatmalarına sebeb kalmaz. Onu niçin söğüp çekişdirirler? Doğru keşflere iyi ma’nâlar vermek lâzımdır. Doğru keşf sâhiblerini ayblamamalı, onlar için kötü, çirkin şeyler söylememelidir.

Süâl: Dedikodu yapan bir kimse, (Sâlikin, fitne ve fesâda sebeb olacak hâlini açı­ğa çıkarmasına ne lüzûm var?) derse:

Cevâb: Tesavvuf büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, böyle hâlle­rini çok bildirmişdir. Hattâ, âdet olmuşdur. Bu hâllerini, iyi niyyetlerle, doğru mak­sadlarla açığa vurmuşlardır. Buna sebeb, ba’zan, şübheli olan hâllerinin, doğru olup olmadığını anlamak için mürşidlerine bildirirler. Ba’zan da, tâlibleri, gençleri teş­vîk için söylemişlerdir. Ba’zan da, şu veyâ bu, hiçbir sebeb olmıyarak, tarîkat serhoşluğu ile, ağzından kaçırır. Böyle hâlleri şöhret için, kendini beğendirmek için söyleyen yalancıdır. Böyle hâli varsa, kendine zarârdır, istidrâcdır.

Süâl: Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Velîler “aleyhimür­rıdvân”, hep derd ve belâ içinde yaşadı. Hattâ (Belâlar, mihnetler, en çok Peygam­berlere, sonra Evliyâya, sonra bunlara benziyenlere gelir) buyuruldu. Hâlbuki, Şû­râ sûresi, otuzuncu [30] âyetinde meâlen, (Size gelen belâlar, kabâhatlerinizin ce­zâsıdır) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeye göre, derdlerin çokluğu, günâhın çokluğu­nu gösterir. Peygamber ve Velî olmayanların, çok sıkıntı çekmesi îcâb eder. Dost-larına, neden derd, belâ veriyor? Düşmânları râhat ve ni’metler içinde, dostları mih­netler, belâlar içinde nasıl olur?

Cevâb: Dünyâ, zevk için, lezzet için yaratılmadı. Âhıret, bunun için yaratılmış­dır. Dünyâ ile âhıret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücen­mesine sebeb olur. Ya’nî, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeğe sebeb olur. O hâlde, dünyâda ni’metleri, lezzetleri çok olanlar, [bunlara lâzım olan şükrü yapmazlarsa] âhıretde çok korkacak, çok acı çekecekdir. Bunun gibi, dünyâda [teh­lükelerden sakındığı, çalışdığı hâlde] çok acı çeken mü’min, âhıretde çok lezzete kavuşacakdır. Dünyânın ömrü, âhıretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir dam-la kadar bile değildir. Dahâ doğrusu, sonu olan, sonsuz ile ölçülebilir mi? Bunun için dostlarına merhamet ederek, sonsuz ni’metlere kavuşmaları için, dünyâda bir­kaç gün sıkıntı çekdiriyor. Düşmânlarına, hîle, istidrâc yaparak, biraz lezzet verip, çok elemlere sürüklüyor.

Süâl: Fakîr olan kâfir, dünyâda da, âhıretde de sıkıntı çekiyor. Bunun dünyâda çekdiği sıkıntılar âhıretde lezzete kavuşmasına niçin sebeb olmıyacak?

Cevâb: Kâfir, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz azâb görmesi lâzımdır. Dün­yâda, ona azâb yapmamak, kendi hâline bırakmak, ona iyilik, lezzet demekdir. Hat­tâ, bunun için hadîs-i şerîfde, (Dünyâ kâfirlerin Cennetidir) buyuruldu. Kâfirler­den bir kısmına, dünyâda azâb yapmamakla iyilik etdikleri gibi, ayrıca ni’metler, lezzetler de verirler. Bir kısmına ise, yalnız azâb yapmamak ile iyilik edip, ayrıca lezzetler vermezler. Bunların hep, hikmetleri, fâideli sebebleri vardır.

Süâl: Allahü teâlâ, herşeye kâdirdir. Dostlarına, hem dünyâda, hem de âhıret­de ni’metler, lezzetler verseydi ve dünyâda verdiği lezzetler, âhıretde, bunların e­lem çekmesine sebeb olmasaydı, dahâ iyi olmaz mı idi?

Cevâb: Bunun çeşidli cevâbları vardır:

1.        ci cevâb: — Dünyâda, birkaç gün derd, belâ çekmeselerdi, Cennetin lezzet­lerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedî ni’metlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmiyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmiyen, râhatlığın kıymetini bilmez. Dünyâda bunlara elem vermek, sanki dâimî lezzetleri artdırmak içindir. Bu elem­ler, bir ni’met olup, câhil halkı denemek için, büyüklere verilen ni’metler, elem ola­rak gösterilmekdedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için ni’metdir.

2.        ci cevâb: — Belâlar, sıkıntılar, câhil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdik­lerinden gelen herşey, tatlı olmakdadır. Ni’metlerden lezzet aldıkları gibi, belâlar­dan da lezzet duyarlar. Hattâ, belâ sâdece sevgilinin arzûsu olup, kendi istekleri karışmadığı için, dahâ tatlı gelir. Ni’metlerde bu lezzet bulunamaz. Çünki, ni’met­lerde, nefslerinin istekleri de vardır. Belâ gelince, nefsleri ağlamakda, inlemekde­dir. Bu büyükler, belâyı ni’metden dahâ çok sever. Belâ, bunlara, ni’metden da­hâ tatlı gelir. Bunların dünyâdan aldıkları lezzet, belâlardan, musîbetlerden gel­mekdedir. Dünyâda derd ve belâ olmasaydı, bunların gözünde, dünyânın hiç de­ğeri olmazdı. Dünyânın acı hâdiseleri olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. Fâri­sî nazm tercemesi:  

Seni sevmekden maksadım, derdi ve gammı tadmakdır. Böyle olmasaydı arzûm, dünyâda başka tat çokdur.

O hâlde, Allahü teâlânın dostları, dünyâda da, âhıretde de lezzetli ve sevincli­dir. Derdlerden aldıkları lezzetler, âhıret lezzetlerinin azalmasına sebeb olmaz. Âhı­ret lezzetlerini gideren, câhillerin aradıkları lezzetlerdir. Yâ Rabbî! Dostlarına na-sıl ihsân yapıyorsun ki, başkalarına verdiğin ni’metler, bunlara da rahmetdir. On­lara derd, elem olanlar da, bunlara ni’metdir. Başkaları ni’met gelince sevinir. Derd gelince üzülür. Bu büyükler, ni’metde de sevincli, derdde de sevinclidir. Çünki bun­lar, işlerin güzelliğine, çirkinliğine bakmıyor. İşleri yapanın güzelliğine bakmak­dadırlar. O, güzellerin güzelidir. İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili ol­makda ve tatlı gelmekdedir. Bu dünyâda, herşey, güzel olan yapıcının işi olduğun­dan, derd ve zarâr verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey olmakdadır. Kendilerine tatlı gelmekdedir. Yâ Rabbî! Bu nasıl lutf ve ihsândır ki, bu gizli ve kıymetli ni’metleri, yabancılara sezdirmeden, dostlarına gönderiyorsun! Bunları, her ân, kendi arzûna râzı bulundurup, zevk ve lezzet içinde tutuyorsun! Başkala­rına derd, ayb, aşağılık olarak gönderdiklerin, bunlar için, cemâl ve kemâl oluyor. Bunların arzûlarını, arzû edilmiyen şeyler içine yerleşdirdin. Dünyâ lezzet ve zevklerini, başkalarının tersine olarak, âhıret derecelerinin, lezzetlerinin artma­sına sebeb eyledin. Bu, Allahü teâlânın büyük ni’metidir. Dilediğine ihsân eder. Allahü teâlâ, büyük ihsân sâhibidir.

3. cü cevâb: — Bu dünyâ, imtihân yeridir. Burada hak, bâtıl ile; haklı, haksız ile karışıkdır. Burada, dostlarına sıkıntılar, belâlar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihânın fâidesi kalmazdı. Hâl­buki, gayba îmân etmek lâzımdır. Dünyânın ve âhıretin bütün se’âdetleri, görme­den inanmağa bağlıdır. Hadîd sûresi, yirmibeşinci [25] âyetinin meâl-i şerîfi, (Al­lahü teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım edenleri bilmek için...) olup, bu hâl bildirilmekdedir. Dostlarını mihnet ve belâ içinde göstererek, düşman­larının gözünden sakladı. Dünyâ, imtihân yeri oldu. Dostları, görünüşde belâda, hakîkatde ise, zevk ve lezzetdedir. Düşmânlar, böylece zarâr, ziyân etmekdedir.

Peygamberlerin, muhârebelerde düşmânlarla döğüşmesi de böyle olurdu. Bedr gazâsında müslimânlar, Uhud gazâsında kâfirler gâlib gelmişdi. Allahü teâlâ bu hâ­li, Âl-i İmrân sûresi, yüzkırkıncı [140] âyetinde bildirmekdedir.

4. cü cevâb: — Evet, Allahü teâlâ herşeye kâdirdir. Dostlarına hem dünyâda, hem de âhıretde râhatlık verebilir. Fekat, âdeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve âde­ti altına gizlemeği sever. İşlerini, yaratmasını, sebebler altında gizlemişdir. O hâl­de, dünyâ âhıretin aksi olduğundan, dostların, âhıret ni’metlerine kavuşmak için, dünyâda sıkıntı çekmeleri lâzımdır. [Allahü teâlânın dostları, derdlere, belâlara, tehlükelere karşı tedbîr alır. Bunlardan kurtulmağa çalışır. Dayanılamıyacak şey­lerden kaçınmak, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sünnetidir. Tedbîrlere, çalışmalara rağmen başa gelen belâlardan zevk alırlar. Derdlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı işdir.]

Asl cevâb: — Dertlerin, belâların gelmesine sebeb, günâh işlemekdir. Fekat, be­lâlar, sıkıntılar, günâhların afv edilmesine sebeb olur. O hâlde, dostlara, belâları, sıkıntıları çok vermek lâzımdır ki, günâhları kalmasın. [Allahü teâlâ, sevdikleri­nin günâhlarını afv etmek için, onlara derd, belâ gönderiyor. Tevbe, istigfâr edin­ce de, günâhlar afv olur. Derd ve belâ gelmesine lüzûm kalmaz ve gelmiş derdler de gider. O hâlde, derd ve belâdan kurtulmak için, çok (istigfâr) okumalıdır.] Dostların günâhını, düşmanların günâhları gibi sanmamalıdır. (İyilerin, iyilik et­mek olarak bildikleri şeyleri, dostlar, günâh işlemek bilirler) buyuruldu. Bunlar­dan günâh ve kusûr sâdır olsa da, başkalarının günâhları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyyet ederek, karâr vererek yapılmış değildir. Tâhâ sûresi, yüzonbeşinci [115] âyetinde meâlen, (Âdeme önce söyledik. Fekat unutdu. Azm ile, karâr ile yapmadı) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme Âdem “alâ nebiyyinâ ve aley­hisselâm” içindir. O hâlde, dostlara gelen derdlerin, belâların, musîbetlerin çok ol­ması, günâhların çok afv edildiğini gösterir. Günâhların çok olduğunu göster­mez. Dostlarına çok belâ vererek, günâhlarını afv eder, temizler. Böylece bunla­rı, âhıret sıkıntılarından korur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ölüm hâ­linde, şiddet ve sıkıntıda iken, Fâtıma “radıyallahü anhâ”, babasını çok sevdiği ve çok acıdığı için ve Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Fâtıma, benden bir parçadır) buyurmuş olduğu için, o da sıkılıyor, kıvranıyordu. Kızının bu hâlini gö­rünce, onu tesellî etmek için, (Babanın çekeceği sıkıntı, ancak bu kadardır. Baş­ka hiçbir sıkıntı görmez!) buyurdu.

Cehennemdeki çok şiddetli azâbların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve gü­nâhların temizlenmesi için dünyâda sebebler gönderilmesi ne büyük ni’metdir. Dostlara bu mu’âmele yapılırken, başkalarının günâhlarının hesâbını âhırete bı­rakıyorlar. O hâlde dostlara, dünyâda çok derd ve belâ vermesi lâzımdır. Başka­ları, bu ihsâna lâyık değildir. Çünki, büyük günâh işlerler, yalvarmaz, boyun bük­mez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günâhları sıkılmadan işlerler ve kasd ile, plân­lıyarak işlerler. Hattâ inâd edercesine işlerler. Hattâ, Allahü teâlânın âyetleri ile alay edecek, inanmıyacak kadar ileri giderler. Cezâ, suçun büyüklüğüne göre de­ğişir. Günâh küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünyâ derd­leri ile afv olunabilir. Fekat, günâh büyük, ağır olur ve suçlu inâdcı, saygısız olur­sa, bunun cezâsı âhıretde sonsuz ve çok acı olmak lâzım gelir. Nahl sûresi, otuzü­çüncü [33] âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, onlara zulm etmez. Onlar, kendi ken­dilerine zulm edip, ağır cezâları hak etdiler) buyuruldu.

[(Günâh), Allahü teâlânın emrlerini yapmamak, yasak etdiklerinden sakın­mamakdır. Emr ve yasaklar, müslimânlaradır, îmânı olanlaradır. Îmânı olmayan­ları, kâfirleri, emr vermekle, ibâdet etdirmekle şereflendirmedi. Onlar, hayvanlar gibi, her istediklerini yapar, günâh olmaz. Bunlar, ibâdet yapmadıkları için, günâh işledikleri için, dünyâda azâb çekmezler. Her dürlü ni’mete kavuşurlar. İstedikle­rini, çalışdıklarını elde ederler. Yalnız, zâlim olanları, mahlûklara eziyyet veren­leri, dünyâda cezâlarını çeker. Kâfirlere, yalnız bir emr verilmiş, onlardan yalnız birşey istenilmişdir. Bu bir emr, îmân etmeleri, müslimân olmalarıdır. Kâfirler, bu emri dinlemedikleri için, biricik suç işlemiş oluyorlar. Fekat bu suç, en büyük suç­dur. Bu suçun cezâsı, pek büyük, çok acı ve sonsuzdur. Dünyâda böyle cezâ ola­maz. Bu sonsuz cezâ, bunlara, âhıretde, Cehennemde verilecekdir].

Diyorsunuz ki, câhiller, ahmaklar, [nemâz kılanlarla, oruc tutanlarla, islâmiy­yete uyanlarla] alay ediyor. [Bunlara gerici diyor.] Allah, dostlarına niçin derdler, belâlar gönderiyor? İyilikler, ni’metler vermiyor? [Biz Onun emrlerini yapmıyo­ruz. Bize cezâ verse yâ? Oh! Biz râhat, istediğimiz gibi zevk, safâ ediyor, keyf sü­rüyor, hîle ile, yalan ile, dünyânın tadını çıkarıyoruz. Sizler, nemâzla, orucla vakt geçiriyor, dünyâ zevklerinden kaçıyor, sıkıntı içinde yaşıyorsunuz! Bu sıkıntılar ye­tişmiyormuş gibi, Rabbiniz, derdleri, belâları da size veriyor. Müslimânlık se’âdet yolu olsaydı, siz bizden dahâ râhat, dahâ tatlı, dahâ mes’ûd yaşardınız diyorlar]. Böyle bayağı sözlerle, bu sevgili kullara inanmıyorlar.

Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi. Furkân sûresi, yedinci [7] âye­tinde meâlen, (Kâfirler: Bu nasıl Peygamberdir? “sallallahü aleyhi ve sellem”. Bi­zim gibi yiyip içiyor, sokaklarda geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek ge­lirdi. Yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yâ­hud, Rabbi, para hazîneleri gönderir, yâhud, meyve bağçeleri, çiftlikleri olur, is­tediğini yirdi dediler...) buyuruldu. Bu gibi sözler, âhırete, Cennete, Cehenneme inanmıyanların, ilerisini göremiyenlerin sözleridir. Cennet ni’metlerinin, Cehen­nem azâblarının sonsuz olduğunu bilen kimse, dünyânın birkaç günlük belâları­na, sıkıntılarına hiç ehemmiyyet verir mi? Bu derdlerin, sonsuz se’âdete sebeb ola­cağını düşünerek, bunları ni’met olarak karşılar. Câhillerin sözlerine aldırış etmez. Derdler, belâlar, sıkıntılar, muhabbetin, sevginin, şaşmıyan şâhidleridir. Ahmak­ların bunu anlamamasının ne ehemmiyyeti olur. En iyisi, böyle câhillerle konuş­mamalı, [radyolarını dinlememeli, filmlerini, gazetelerini ve kitâblarını görmeme­lidir].

6. cı cevâb: — Belâ, kemend-i mahbûbdur [sevgilinin, âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemenddir]. Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmakdan koru­yan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O hâlde, derdlerin, belâların dostlara gönderilmesi lâzımdır. Belâlar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günâhından korur. Başkaları, bu ni’mete lâyık değildir. Dostları, zorla sev­giliye çekerler. İstediklerini derd ve belâ ile çekerler ve onu mahbûbluk derece­sine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, se’âdet-i ebe­diyyeye lâyık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, lutf, ihsâna ka­vuşur. Böyle yapmıyan, başına gelecekleri düşünsün!

Görülüyor ki, seçilenlere, belâ çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki, seçilmişlerin reîsi, beğenilmişlerin, sevilmişlerin baş tâcı olan Peygamberimiz “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”, (Benim çekdiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi!) buyurdu. O hâlde, derd ve belâlar, öyle usta bir kılavuzdur ki, dostu dosta, şaşmadan kavuşdurur. Sevgiliden başkasına bak­makla onu lekelemekden korur. Ne kadar şaşılır ki, âşıklar, hazînelere, milyonla­ra mâlik olsa, hepsini verip, derd ve belâ satın alır. Aşk-ı ilâhîden haberi olmıyan, derd ve belâdan kurtulmak için, milyon harc eder.

Süâl: Ba’zan, dostlar, derd ve belâ gelince, üzülüyor. İstemediği anlaşılıyor. Bu­nun sebebi nedir?

Cevâb: O üzüntü ve isteksizlik, görünüşdedir. Tabî’atden, maddesindendir. Bu isteksizliğin fâideleri vardır. Çünki, bu isteksizlik olmasa, nefs ile cihâd, düşman­lık edilemez. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edeceği zemân, gö­rülen sıkıntısı, nefs ile cihâdın son parçaları idi. Böylece, son nefesi de düşman ile mücâdelede geçmiş oldu. Ölüm ânında en şiddetli mücâdeleyi yapdı. İnsanlık sı­fatları, tabî’at istekleri kalmadı. Mubârek nefsini tâm itâ’ate, hakîkî itmînâna ge­tirdi.

O hâlde, belâ, aşk ve muhabbet pazarının dellâlıdır. Muhabbeti olmıyanın del­lâl ile ne işi olur. Dellâlın buna ne fâidesi olur ve bunun gözünde dellâlın ne kıy­meti vardır?

7. ci cevâb: — Belâ gelmesinin bir sebebi de, doğru âşıkları, dost görünen ya­lancılardan ayırmakdır. Doğru olan âşık, belâdan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise, acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise, hakîkî acı duymaz. Acı duyması görünüşdedir. Âşıklar, bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun içindir ki, (Velî “kad­desallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, Velîyi tanır) buyurmuşlardır.

Süâl: Ayrıca, soruyorsunuz ki, adem, her bakımdan yok demekdir. Vücûd ile ili­şiği olmaz. O hâlde adem, zihnde, ilmde nasıl bulunuyor? Zihnde bulunan birşey hayâlden dışarı nasıl çıkabilir?

Cevâb: Evet adem, yok demekdir. Fekat, bütün bu mahlûklar, ondan yapılmış­dır. Herşeyin vücûde gelmesi, onun ayna olması sâyesindedir. Allahü teâlânın ismlerinin, ilm-i ilâhîdeki görünüşleri, adem aynasında aks ederek, onu ademle­re ayırmışlar. İlmde var olmasına sebeb olmuşlardır. Böylece, adem, her bakım­dan yok olmakdan kurtulmuş, mahlûklara başlangıç [menşe’] olmuşdur. Bu mah­lûklar, ilmden dışarıda da vardır. His ve vehm mertebesindedirler. Fekat, his ve veh­min yok olması ile, yok olmazlar. Hattâ hâricde mevcûddurlar denilebilir. Ademin böyle terakkî etdiğine, niçin şaşıyorsunuz? Bu kâinâtın bütün olayları, hep adem üstüne kurulmuşdur. Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü anlamalı ki, bu kâinâtı adem üzerine kurmuşdur. Vücûdün [varlığın] kemâllerini, onun kusûrla­rı vâsıtası ile meydâna çıkarmışdır. Ademin terakkî sebebi meydândadır. Çünki, Allahü teâlânın ismlerinin, sıfatlarının, ilm-i ilâhîdeki sûretleri [görünüşleri] onun odasında oturmakdadır. Onunla bir yatakda, onun koynundadırlar. Sûretleri, zıl­leri, asla, hakîkate kavuşduran bir yol bulmuşdur. Kör olan kalbler, bunu görmez. (Bizim vazîfemiz, Rabbine yol bulmak istiyenlere, yol göstermekdir). Vehm ve ha­yâl kelimeleri sizi şübheye düşürmüş. Ademin terakkî etmesine şaşmayınız! Çün­ki, bu âlemdeki her vak’a, her iş, ilmin, hayâlin dışında değildir. Fekat, hayâlden hayâle fark vardır. Hayâl mertebesinde var olmak başkadır. Vehmde, hayâlde meydâna gelmek başkadır. Hayâl mertebesindeki varlık, hakîkî varlıkdır. Hattâ, dışarda olan bir varlıkdır denilebilir. Hâlbuki, hayâlde meydâna gelen varlık, böyle değildir. Böyle devâmlı olmaz. Ademin ba’zı hünerlerini yazmışdım. Bir sû­retini emîr Muhibbullah götürmüşdü. Merâk ediyorsanız, oradan okuyunuz!

Süâl: Fenâ ve Bekâyı soruyorsunuz. Cevâb: Bunları, çeşidli mektûblarımda ve risâlelerimde yazmışdım. Anlaşılmı­yan yerleri kaldı ise, bunları iyi anlamak için, görüşmek, berâber bulunmak lâzım­dır. Bunların hakîkati, yazıya sığmaz. Sığsa da, yazmak doğru olmaz. Çünki, kim kavrar, kim anlar? Fenâ ve Bekâ, şühûdîdir. Vücûdî değildir. [Ya’nî Fenâ, kendi­ni yok görmekdir. Yok olmak değildir. Bekâ da böyledir.] Birşey olmıyan kul, Rab olmaz. Hak teâlâ ile birleşmez. Kul, hep kuldur. Rab, hep Rabdır. Fenâ ve Bekâ­yı, vücûdî sanarak, kulların te’ayyün-i vücûdlerini ortadan kaldırıp, te’ayyünler­den ve benzemekden münezzeh olan asl ile birleşmeği ve kendisi yok olup, Rab­bi ile sonsuz var olacağını söyliyen, zındıkdır. Bir damla su, yerinden yok olup, de­nize damlaması gibi, kaydlardan, bağlardan kurtulup, kaydsızla birleşmeği söyle­mek zındıklıkdır. Böyle kötü i’tikâddan, inanışdan Allahü teâlâya sığınırız. (Fe­nâ) demek, Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmak, başkasına bağlanmamak ve bütün isteklerinden kalbini temizlemek demekdir. Kulluk da, bundan ibâretdir. (Be­kâ) da, kulun, Rabbinin irâdesine uyması, Allahü teâlânın isteklerini, kendi iste­ği yapmasıdır. Süâl: Enfüsün üstündeki seyri [yürüyüşü] bildiriyorsunuz. Bu hangi seyrdir?

Âlem-i halkın ve Âlem-i emrin on mertebesinde seyr ve hey’et-i vahdânînin sey­ri, enfüs içinde seyrdir. O hâlde, enfüsün dışındaki seyr, hangi seyrdir? Hangi yol­culukdur?

Cevâb: Enfüs de, âfâk gibi, ismlerin zılleri, hayâlleridir. Allahü teâlânın ihsânı ile zıl kendini unutarak, aslına dönerse ve aslını sevmeğe başlarsa, (Herkes sevdi­ği ile berâber olur) hadîs-i şerîfi gereğince, kendini, kendinin aslı bulur. Varlığını, aslının varlığı görür. Bu aslın da aslı vardır. Birinci asldan, bu asla geçer. Kendi­ni bu asl bulur. Böylece, asldan asla ilerler. Bu seyr, âfâk ve enfüsün üstünde bir yolculukdur. Ba’zıları Seyr-i enfüsîye, (Seyr-i fillah) demişdir. Bizim bildirdiğimiz seyr, onların dediği seyrden başkadır. Çünki, onların seyri, husûlîdir. Bu ise, vu­sûlîdir. Husûl ve vusûl arasındaki farkı, çeşidli mektûblarda bildirmişdik.

Süâl: Allahü teâlânın zâtının, sıfatlarının ve ismlerinin çok yakın olduğunun açık­lanmasını soruyorsunuz?

Cevâb: Bu sorunun cevâbı konuşmağa, buluşmağa bağlıdır. Yazmak uygun de­ğildir. Yazılırsa, kapalı olur. Anlaşılabileceği belli değildir. Karşılıklı anlatılırsa, çok fâideli olur. [Birinci kısm, kırkbeşinci maddeyi okuyunuz!].

Süâl: Kemâlât-i nübüvveti soruyorsunuz. Fenâ ve Bekâ ve tecellî ve mebde’iy­yet-i te’ayyünün hepsi üç vilâyetin [Evliyâlığın] kemâlâtındandır. Kemâlât-i nübüv­vetde seyr, ne ile belli olur diyorsunuz?

Cevâb: Urûc ederken, ilerlerken birbirinden ayrılıklar bulunursa ve bir asldan, başka asla geçiliyorsa, böyle kemâlâtın hepsi, Evliyâlıkdadır. Aralarında fark kalmaz, ayrılık gider, hep bir olursa, Peygamberlik mertebesinin kemâlâtına baş­lanmış olur. Bu mertebede de vüs’at varsa da, bu başka genişlikdir. Ayrılık da var­sa da, başka ayrılıkdır. Bundan fazla ne yazılır ve ne de anlaşılır.

Nemâzın ba’zı sırlarını soruyorsunuz. Bunun cevâbını başka zemâna bırakıyo­rum. Şimdi vakt pek azdır.

Zemânımız insanlarından şikâyetinize ba’zı şeyler yazdım. Dahâ fazla sorma­yınız. Bu fakîre acıyınız!

Yâ Rabbî! Günâhlarımızı ve emrlerini yapmakda kusurlarımızı afv eyle! Bizi doğru yoldan ayırma! Kâfirlerin karşısında yardımcımız ol, yâ Rabbî! Âmîn.  

Aldın mı kalb yoluyla, yektâ haberini sen,
duydun mu hem Yûsüf ve Züleyhâ haberin sen?
 
Kalbini nice yıllar, ağlatmadı mı bu aşk,
alsan n’olur doğruca, Leylâ haberini sen?
 
Dağlar dahî duramaz, onun yüzüne karşı,
âlime sor Tûr ile, Mûsâ haberini sen!
 
Sular gibi yüzünü, yere sür, durma yüksek,
alçaklarda bulursun, deryâ haberini sen!
 
Âlemde nice yüzbin kişi, aşkdan bahseder,
sorma o mecnûnlara mevlâ haberini sen!
 
Bülbüle bakma sakın, âşık olayım dersen,
pervâneden al gizli, sevdâ haberini sen!

Tam İlmihal