2-62-Seçilmişlerin ve câhillerin ve bu ikisi arasında olan tesavvuf-


62 — İKİNCİ CİLD, 8. ci MEKTÛB

Bu mektûb, Hân-ı hânân Abdürrahîme “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. Havâssın, ya’nî seçilmişlerin ve câhillerin ve bu ikisi arasında olan tesavvufcula­rın gaybdan îmânları arasındaki farkı bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Fâri­sî mısra tercemesi:

Her ne olursa olsun, dostdan konuşmak dahâ tatlı!

Bekara sûresinin yüzseksenaltıncı âyetinde meâlen, (Kullarım senden beni so­ruyorlar. Ben onlara çok yakınım!) ve Mücâdele sûresinin yedinci âyetinde meâlen,(Üç adam gizli konuşunca, Allah onların dördüncüsü olur. Beş kişi gizli konuşun­ca, Allah onların altıncısı olur. Dahâ az veyâ dahâ çok kimseler olunca da, herne­rede olursa olsunlar, Allah onlarla berâberdir) buyuruldu. Allahü teâlânın yakın olması ve birlikde olması, kendisi gibi (Bî-çûn)dur. Ya’nî, bizim bildiğimiz ve an­ladığımız gibi değildir. Nasıl oldukları anlaşılamaz. His organlarının ve aklın yar­dımı ile anlayabilen insanlar, his edilmiyen ve akl ile düşünülemiyen şeyleri anlı­yamaz. Yakın ve berâber denilince, aklımıza, düşüncemize ve anlayışımıza gelen ve Evliyânın keşf ve şühûd ile anladıkları herşeyden, Allahü teâlâ uzakdır. Bun­lara hiç benzemez. Allahü teâlâyı böyle düşünmek, yetmişiki fırka içinde bulunan (Mücessime) denilen bozuk, sapık yola kaymağa sebeb olur. Allahü teâlânın bi­ze yakın olduğuna ve bizimle berâber olduğuna îmân ederiz. Fekat, bu yakınlığın ve bu berâberliğin nasıl olduğunu anlıyamayız. Bu dünyâda, en büyük islâm âlim­lerinin varabileceği şey, Allahü teâlânın kendisine ve sıfatlarına, gayb yolu ile, ya’nî anlamadan inanmakdır. Fârisî beyt tercemesi:

Elestü... denildiği zemân, uyanık olanlar, O vardır! dediler. Fazla birşey söylemediler.

Seçilmiş, sevilmiş olan yüksek âlimlerin gaybdan îmânları, câhillerin gayba olan îmânları gibi değildir. Câhiller, başkasından işiterek veyâ akl ile istidlâl ede­rek, gayba îmân şerefine kavuşmuşlardır. Seçilmişler, Allahü teâlânın cemâl ve ce­lâl perdeleri ve tecellîler, zuhûrlar vâsıtası ile gaybın varlığını anlıyarak inanmış­lardır. Bu iki kısmın arasında bulunan tesavvufcular ise, perdeleri ve tecellîleri gö­rünce, gaybı anladık sanmışlar, (Îmân-ı gaybî) yerine, (Îmân-ı şuhûdî)ye kavuşduk demişlerdir. Bunlar, gaybî îmân, câhillerin, hattâ düşmanların îmânıdır sanırlar. Mü’minûn sûresinin ellidördüncü âyetinde ve Rum sûresindeki bir âyet-i kerîme­de meâlen, (Her fırkada bulunanlar, kendi anladıklarını doğru sanırlar) buyuru­luyor. Sizi bu yazılarımla incitmemin bir sebebi de; mevlânâ Abdülgafûr ve mev­lânâ hâcı Muhammed yakınlarımızdan ve sevdiklerimizdendir. Bunlara yapılacak her ihsân, biz fakîrleri de sevindirecekdir. Fârisî mısra’ tercemesi:

İhsân sâhibleri ile iş görmek, üzücü olmaz!

Selâm ederim.

Gel ey âkıl visâl iste, uyan artık hevâdan geç!
hemân rûyi cemâl iste, yeter, hubbi sivâdan geç!
 
Gönül mülkün tertemiz et, gider kirleri, pasları,
hülûs ile ibâdet et, ucub ile riyâdan geç!
 
Bilirsin, bu fenâ mülkü, değildir kimseye bâkî,
bekâyı lâ yezâl iste, bu mülkü bî vefâdan geç!
 
Parâya pûla aldanma, seni avlamasın dünyâ!
süs ve ziynetine bakma, çürük olan binâdan geç!

Tam İlmihal