2-67-Cennetde Allahü teâlânın görüleceğine inanmıyanlara cevâbdır


67 — ÜÇÜNCÜ CİLD, 44. cü MEKTÛB

Bu mektûb, mîr Muhammed Nu’mânın oğlu mîr Abdürrahmân için yazılmışdır. Cennetde Allahü teâlânın görüleceğine inanmıyanlara cevâb vermekdedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlânın görüleceğine inanmıyanlar, Allahü teâlâ görülemez diyenler, sözlerini isbât etmek için, (Görülen şeyin, görenin kar­şısında olması lâzımdır. Allahü teâlâ, birşeyin karşısında olamaz. Çünki O, cihet­sizdir. Cihetli olmak demek, sınırı, sonu, etrâfı olmak demekdir. Bunlar ise, Alla­hü teâlâ için kusûrdur, noksânlıkdır. İlâhda bu kusûrlar olamaz) diyorlar.

Bunlara cevâb olarak deriz ki, Allahü teâlânın kudreti, kuvveti o kadar çokdur ki, bu geçici ve za’îf olan dünyâ hayâtında, hissiz, hareketsiz, içi boş iki sinir par­çasına, karşısında olan şeyleri görebilmek kuvveti vermişdir. Sinirlere bu kuvve­ti veren yüce Allah, âhıretde, dahâ kuvvetli ve hiç yok olmıyacak olan bu iki sinir parçasına, karşısında olmıyanları, cihetsiz veyâ her cihetde olanları da görmek kuv­vetini veremez mi? Çünki O, sonsuz kudret sâhibidir ve âhıretde his edilmesi ve görülmesi kâbildir. Ba’zı yerlerde ve zemânlarda, görmek için, karşılıklı ve belli yönde bulunmağı şart kılmış, başka yerlerde ve zemânlarda, bu şart olmadan görmek kuvveti vermişdir. Bu iki yer birbirine hiç benzemediği hâlde, birinde lâ­zım olan şartları, ötekinde de lâzımdır demek, doğrusu pek insâfsızlık olur. Mah­lûkları yalnız bu görünen, ölçülen (Âlem-i mülk) olarak bilip, akl ile anlaşılmayan(Âlem-i melekût)daki şaşılacak varlıklara inanmamak olur.

Süâl: Allahü teâlâ görülürse, çevresi olması ve gözle anlaşılması îcâb eder. Bu da, sonu, sınırlı olduğunu bildirir. Allahü teâlâda, bu kusûrlar olamaz.

Cevâb: Allahü teâlânın görünmesi, fekat çevresi bulunmaması ve gözle anlaşı­lamaması câizdir. En’âm sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, (Onu gözler an-lıyamaz. O ise, gözleri bilir, anlar. O, ihsân sâhibi bilicidir) buyruldu. Mü’minler, âhıretde Allahü teâlâyı görecekler, gördük diyeceklerdir. Görmekde hâsıl olan zev­kı, lezzeti duyacaklardır. Fekat, görüneni anlıyamıyacaklardır. Görmekden birşey elde edemiyeceklerdir. Görmeği anlıyacaklar, görmenin tadını alacaklar, fekat gör­düklerini anlamıyacaklardır. Fârisî beyt tercemesi:

Ankâ avlanamaz, tuzağını topla! bu avdan tuzakda kalır ancak hava.

Allahü teâlâ görülecek, fekat anlaşılamıyacakdır. Görmekde hiç kusûr olmıya­cakdır. İhsân ve ikrâm ederek, âşıklarına kendini gösterecekdir. Kendini görmek lezzetini onlara bol bol verecekdir. Bundan, Ona hiç kusûr, noksânlık gelmez. Çev­rilmiş, cihetlenmiş olmaz. Fârisî beyt tercemesi:

O tarafdan kemâli noksân kabûl eylemez. Bu tarafdan şerefin, söze, ölçüye gelmez.

Allahü teâlâyı görmek için, görenin karşısında bulunması, doğrultusunda olma­sı şartdır denilirse, Allahü teâlânın görmesi için de bu şartların bulunması lâzım olur. Çünki, görülende bu şartların bulunması, görende de bulunması demekdir. Allahü teâlânın, mahlûkları görmesinde de bu şartların bulunması lâzım olup, gör­memesi îcâb eder. Allahü teâlânın görmek sıfatı inkâr edilmiş olur. Kur’ân-ı ke­rîme inanılmamış olur. Çünki, Kur’ân-ı kerîmin birçok sûresinde, (Allahü teâlâ yap­dıklarınızı görücüdür) ve (O, işitici ve görücüdür) ve (Allahü teâlâ amelinizi gö­rür) meâllerinde âyetler vardır. Bundan başka, görmemek kusûrdur. İlâhlık sıfa­tından mahrûm olmakdır.

Süâl: Allahü teâlânın görmesi, ilm sâhibi olması, herşeyi bilmesi demek değil mi-dir? Allahü teâlânın ciheti, sınırı olmasını îcâb etdiren başka birşeyin de bulundu­ğunu söylemeğe lüzûm var mıdır?

Cevâb: Görmek, bir güzel sıfatdır. Başka sıfatlardan başka olarak, Allahü teâlâ­da bu sıfatın da bulunduğunu Kur’ân-ı kerîm haber vermekdedir. Görmek, ilmden başka birşey değildir demek, Kur’ân-ı kerîme uygun olmaz. İlm denilince, biline­nin karşısında bulunmakdan kurtarılmış olmaz. İlm, sanki iki kısmdan hâsıl olur. Birincisinde, bilinen şey ile karşı karşıya olmak şart değildir. İkincisinde ise şart­dır. Buna, (Rü’yet), ya’nî görmek denir. Mahlûklarda ilmin en kuvvetlisi, en yük­sek derecesi, görmekdir. Ancak görmekle, kalbde itmi’nân, emniyyet hâsıl olur. Dü­şünülen, bilinen şeylere, insanın vehmi karşı çıkabilir. His ederek anlaşılan şeyle­re, vehm karşı koyamaz. Böyle şeyler, bu tehlükeden kurtulur. Bunun içindir ki, İbrâhîm Halîlürrahmân “alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”, Allahü te­âlânın ölüleri dirilteceğine inandığı ve kalbinde yakîn bulunduğu hâlde, kalbinde (İtmi’nân), ya’nî emniyyet hâsıl olması için, ölülerin nasıl dirildiğini görmek iste­di.

Görmek gibi güzel bir sıfat Allahü teâlâda yokdur denirse, bu güzel sıfatın mahlûklara nereden geldiğini sorarız. Çünki, mahlûklarda bulunan her güzellik, Allahü teâlâda bulunan güzelliğin aksidir, zuhûrudur. Mahlûkda bulunan bir gü­zelliğin, iyiliğin, Vâcib-ül-vücûdda bulunmaması, olacak şey değildir. Çünki, mümkinler, kötülükden, noksânlıkdan başka birşey değildirler. Onlarda görülen her kemâl, her güzellik, vücûb mertebesinden âriyet olarak verilmişdir. Çünki vü­cûb mertebesi; yalnız kemâl, yalnız güzellikdir. Fârisî beyt tercemesi:

Önceden, evden birşey getirmedim ben, ben de ve herşeyim de, sendendir senden!

İlk süâle cevâb olarak, şöyle de deriz ki, ileri sürdüğünüz sebeb, Allahü teâlâ­nın varlığı için de tehlükeli bir düşünüşdür. Onu görmek olamaz derken, Onun varlığı da olamaz demekdir. Bu ise, akla uygun düşünüş değildir. Çünki, Allahü teâlâ var olunca, bu âlemin bir cihetinde bulunması lâzım olur. Yukarıda veyâ aşa­ğıda, önde yâhud arkada, sağda, solda olur. Bu ise, Onun çevrilmesi, sınırlanma­sı demekdir ki, noksânlıkdır, kusûrdur. İlâhda hiçbir kusûr bulunmaması lâzım­dır.

Süâl: Onun varlığı, belki âlemin her cihetindedir. Böylece, çevrilmiş ve sınırlan­mış olmaz mı?

Cevâb: Âlemin her tarafında olmak, çevrilmiş, sınırlanmış olmakdan kurtarmaz. Âlemin dışında bulunması lâzım olur. Başka olan birşey, dışarda olur. İkilik, baş­ka yerde olmakdır. Bu da, çevrilmiş, sınırlanmış olmakdır.

Böyle yanlış ve aldatıcı düşüncelerden kurtulmak için, bilinmiyen şeyleri, bili­nenler gibi sanmak hastalığından kurtulmak lâzımdır. Gâibi şâhide kıyâs etmeme­lidir. Görülen şeyde bulunan güzel bir hâl, görünmiyenin güzelliğini giderebilir. Çünki şartlar başka olunca, sıfatlar, hâller de başka olur. Hele, şartların başkalı­ğı, ters olacak kadar çok ise, hâllerin başkalığı da ters olmağa kadar gider. Arabî mısra’ tercemesi:

Tozlu, topraklı olan, temiz olana benzer mi?

Allahü teâlâ akl ve insâf versin de, Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildirilmiş olan (Nass)lara karşı gelmesinler. Sahîh hadîsleri inkâr etmesinler. Bunlar gibi, açık bil­dirilmiş olanlara îmân etmek lâzımdır. Bunların nasıl olduklarını Allah bilir deme­lidir. Anlamadıkları için, aklım ermiyor demelidir. Kendi aklına güvenip, anlama-dığına inanmamak, çok yanlış ve pek haksızdır. Doğru olan çok şey vardır ki, akl bunların doğru ve düzgün olduklarını anlıyamaz. Akl herşeyi doğru olarak kavrı­yabilseydi, aklına güvenenlerin önderlerinden olan Ebû Alî Sînâ gibiler, herşeyi doğ­ru olarak anlarlar, hiç yanılmazlardı. Hâlbuki, kendisi, (Birşeyden yalnız birşey mey­dâna gelir) diyerek öyle yanılmışdır ki, az düşünmekle hemen anlaşılmakdadır.

İmâm-ı Fahrüddîn-i Râzî, onun bu sözüne çok sert çatmakda, (Bütün ömrünü, in­sanı yanlış düşünmekden koruyan ilmlerle uğraşmakla geçirmiş iken, bu en kıymet­li ve önemli yerde, çocukları bile güldürecek kadar yanılmışdır) demekdedir.

[(Ahlâk-ı Alâî) kitâbında diyor ki, (İbni Sînâ, (Mu’âd) kitâbında, kıyâmetde di­rilmeği inkâr eyledi. Öleceğine yakın, gusl abdesti alıp, vezîr iken yapdığı zulm­lere tevbe etdiği söyleniyor ise de, i’tikâdı bozuk olanın guslü, nemâzı ve düâsı ka­bûl olmaz buyuruldu). Eflâtun ve Aristo gibi eski Yunan felesoflarının da yanıl­dıklarını ve bu yüzden medeniyyetin asrlarca geri kalmasına sebeb olduklarını yir­minci asrın fen adamları bildirmekdedir. Birinci kısmda, yirmidördüncü madde­ye bakınız! Avrupada, bugünkü modern kimyânın babası denen Fransız kimyâge­ri Lavoisier de öyle yanlış ve bozuk şeyler söyledi ki, mütehassısı olduğu kimyâ il­mine yapdığı zararlar hizmetlerini aşmış bulunuyor. İkinci kısmda, yirmisekizin­ci maddeye bakınız!

İmâm-ı Gazâlî, (El-münkız) kitâbında, kendilerini akllı, ilm adamı ve hiç yanıl­maz sanan dinsizleri üçe ayırmışdır: Birincisi, Dehriyyûn ve maddîciler olup, bun­lar, Yunan felesoflarından asrlarca evvel vardı. [Bugün de, fen adamı geçinen ba’zı ahmaklar, komünistler, masonlar bu kısmdadır.] Bunlar, Allahü teâlânın varlığına inanmayıp, âlem, böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecekdir. Bunun yaratanı (Hâşâ) yokdur. Canlılar da, böyle birbirlerinden üreyip, sonsuz olarak sü­recekdir, diyor. Dehrî olup da, müslimân görünerek, müslimânların dînini, îmânı­nı bozmağa, islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışana (Zındık) ve (Fen yobazı) denir. İkinci kısmı, tabî’iyyeciler olup, canlılarda ve cansızlardaki, akllara hayret veren intizâmı ve incelikleri görerek, Allahü teâlânın varlığını söylemeğe mecbûr kal­mışlarsa da, tekrâr dirilmeği, âhıreti, Cenneti ve Cehennemi inkâr etmişlerdir. Üçüncü kısm, sonra gelen Yunan felesofları ve bu arada Sokrat ile talebesi Eflâ­tun ve onun da talebesi Aristonun felsefeleridir. Bunlar dehrîleri ve tabî’iyyecile­ri red ederek, aldandıklarını ve alçaklıklarını bildirmek için, başkalarının sözleri­ne hâcet kalmıyacak kadar şeyler söyledi. Fekat bunlar da, küfrden kurtulamamış­dır. Bu üç kısm da ve bunların yolunda gidenler de, hep kâfirdir. Ba’zı saf kimse­lerin, bunları din adamı sanması ve hattâ Peygamberlik derecesine yükseltmele­ri, bu yolda hadîs bile uydurdukları hayretle işitilmekdedir. Kâfirler, herşey söy­liyebilir. Fekat, müslimân görünenlerin îmân ile küfrü ayırd edememesi, çok acı­nacak bir hâldir.

(Nebrâs) ve bunun Berhurdâr “rahmetullahi teâlâ aleyh” hâşiyesinde diyor ki: Mahlûkların hepsine (Âlem) denir. Âlem, ya’nî herşey yok idi. Allahü teâlâ, her­şeyi yokdan var etdi. Dimokrat, (Âlem yok idi. Kendi kendine var oldu) dedi. Ta-bî’iyyecilerin çoğu da böyle dedi. Aristoya göre âlem Heyûlâ [madde]dan yapılmış­dır. Şekl almış heyûlâya Sûret [cism] dedi. Cism de üç fizikî hâlinde [gaz, sıvı, ka­tı] görünür. Âlem, böyle gelmiş, böyle gider dedi. Dört unsur [ateş, hava, su, top­rak] ezelîdir, hep var idiler. Cismler, birbirlerinden hâsıl oluyor ise de, aslları olan bu dört madde kadîmdir dedi. Eflâtun, âlem önce yokdu. Sonradan var oldu diye­rek, eski Peygamberlerin kitâblarından işitdiğini söyledi. Fisagors ve talebesi Sok­rat da, Aristo gibi söylediler. Dimokrat, maddenin küçük zerrelerden [atomlardan] yapıldığını, bunların boşlukda hareket etdiklerini söyledi. Calinos ise, âlemin ka­dîm veyâ hâdis olduğunu anlıyamadığını söyledi. Onlara göre, (Ezelî bir yaratıcı­nın, yaratdıkları da ezelî olur. Sonradan yaratmağa başladı demek, kudretinin ön­ceden noksân olduğunu gösterir). Cevâb olarak deriz ki, (Ezelî olan irâdesi, isteyin­ce yaratmağa başladı. Susamış kimsenin, iki bardak sudan birini seçip alması gibi­dir. Bu kimsede, dahâ önce irâde ve kudret yokdu denilemez. Şimdi de, irâde edin­ce, yeni şeyler yaratdığını görüyoruz). (Âlem, önce yokdu demek, âlem yok iken, zemân vardı demekdir. Zemân da, âlemdendir. Âlem yok iken, âlemin bir parçası­nın var olmasını söylemek, olacak şey değildir) derlerse, biz (âlem yok iken, zemân vardı) demiyoruz. Bu husûsda (Akâid-i Celâliyye)de geniş bilgi vardır. Şimdi, bu âlemden sonsuza doğru, sonsuz uzunluk olduğunu söylemek gibi saçma olur.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: (Âlem, ayn ya’nî madde ve araz ya’nî özellikden meydâna gelmişdir. Madde, boşlukda yer kap­lıyan, araz ise, yalnız bulunamayıp, başkası ile birlikde bulunan şeydir. Şu’â’ ya’nî ışık arazdır. Cism olsaydı, camdan, sudan geçemezdi. Çünki, iki başka cism, aynı zemânda, aynı mekânda bulunamaz. Harâret [ısı] da böyledir. Madde, cevher-ül­ferdlerden [atomlardan] yapılmışdır. Madde, basît cevher [Element] veyâ mürek­keb [Bileşik] olur. Maddeyi meydâna getiren atomlar arasında, his edilemiyecek kadar küçük boşluklar vardır. Her cism [maddeler, atomlar] değişmekdedir. De­ğişen şeyler, hâdisdir [yok iken var olmuşdur]. O hâlde, âlem hâdisdir. Bu üç cümleden ilk ikisi mukaddemedir. Mantık ilminde, birincisine (Sugrâ), ikincisine (Kübrâ) denir. Üçüncüsü de (Netîce)dir. Madde ezelde var olsaydı, ezelde de değişirdi. Ezel, kendinden önce, başka şey yok demekdir. Ezelde, değişiklik yok demekdir. O hâlde, madde ezelî olamaz. Nebrâsdan terceme temâm oldu.

Ahmed Âsım efendi, (Emâlî) kasîdesi şerhinde diyor ki: Âlem, bütün parçala­rı ile birlikde hâdisdir. Ya’nî, yok iken, sonradan var olmuşlardır. Yerler, gökler, herşey yok idi. Hıristiyanlar, yehûdîler ve mecûsîler de, böyle inanmakdadırlar. Aristo, Fârâbî ve İbni Sînâ, madde kadîmdir dediler. İslâm âlimleri diyor ki, (Ezelî olan şey değişmez. Maddenin [elementlerin] fizik ve kimyâ özellikleri, hep değişmekdedir. Maddeler, ezelde değişmemiş olsalardı, ebedî olarak, şimdi de, de­ğişmezlerdi. Önceden değişmek yokdu. Sonradan değişmeler hâsıl oldu da deni­lemez. Çünki, değişmek için, bir kuvvetin te’sîr etmesi lâzımdır. Değişmek sonra­dan başlayınca, kuvvetin de, sonradan var olduğu, ezelî olmadığı anlaşılır). Ahmed Âsım efendinin yazısı temâm oldu. Görülüyor ki, maddenin ezelî olduğunu söy­lemek, tabî’at kuvvetlerinin hâdis olduklarını, ezelî olmadıklarını ortaya koy­makdadır.

Fen ve tabî’at âlimleri, birçok bitki ve hayvan nesllerinin tükenip yok oldukla­rını, birçok türlerin de, sonradan meydâna geldiklerini anlamışlardır. Canlı, can­sız herşeyin bir ömrü vardır. Herşeyin ömrü, ya’nî varlıkda kalma zemânı başka­dır. Ömrü sâniye ile ölçülen varlıklar olduğu gibi, asrlarca yaşıyanlar da vardır. En uzun ömrlü varlıklar, element denilen basît cismlerdir. Bunların ömrlerinin çok uzun olması, tabî’iyyecileri şaşırtmış, (Cismler yok olur, madde değişir. Fekat, madde yok olmaz) diyenler olmuşdur. Hâlbuki, maddenin, cismlerin değişmelerinin son­suz olarak, böyle gelip, böyle gideceğini söylemek, ezelî ve ebedî olan varlığa inan-dığını söylemekdir. Allahü teâlânın varlığının, önceden sonsuz ve sonradan da son­suz olduğunu, maddecilerin ve tabî’atcıların da inkâr edemiyeceklerini göstermek­dedir. Bu ahmaklar, canlı cansız, herşeyin sonsuz olarak, birbirlerinden meydâna geldiklerini, bu arada, elementlerin hiç yok olmadıklarını söyliyorlar. Hâlbuki, ele­mentler de atomlardan meydâna gelmişdir. Atom yığınıdırlar. Allahü teâlâ, atom­ları da yokdan var etdi. Elementler sonsuz öncelerde var olup, herşey bunların çe­şidli birleşmelerinden, sonsuz öncelerde meydâna gelseydi, bunları birleşdirmek için, sonsuz öncelerde, mu’azzam enerjinin, sonsuz kudretin bulunması lâzım olurdu. Çünki, enerji olmadan, atomlar birleşemez. Sonsuz öncelerde bulunma­sı lâzım olan o kudret, işte Allahü teâlânın kudretidir. Atomlar da, elementler de, sonsuz öncelerde yokdu. Sonsuz öncelerde, yalnız Allahü teâlâ vardı. Müslimân­lar, Allahın, herşeyi yokdan meydâna getirdiğine inanıyor. Onların söylediğine gö­re, herşeyin var olması için, o şeyi meydâna getiren şeyin önceden var olması, bu­nun da var olması için, bunu meydâna getiren şeyin var olması lâzımdır. Sonsuz ön­ce demek, ucu, başlangıcı yok demekdir. Başlangıcda birşey olmazsa, ondan mey­dâna gelecek şeyler de olmaz. Ya’nî, gördüğümüz, bildiğimiz şeylerin hiçbirinin var olmaması lâzım olur. O hâlde, herşeyin, önceden yok iken sonradan var edilmiş, yaratılmış olan tek birşeyden üremekde oldukları anlaşılmakdadır. Maddecilerin (sonsuz öncelerde var olmak) sözlerinin, maddeler, cismler için, mümkin olmadı­ğı anlaşıldı ise de, bu sözleri, maddeleri yaratan, fekat madde olmıyan, bir yara­tıcı için mümkin, hattâ lâzımdır. Böyle söylemek yukarıda bildirilen çelişgiye se­beb olmamakdadır. Görülüyor ki, sonsuz olan bir varlık vardır. Bu varlık, madde­cilerin, tabî’atcıların, komünistlerin dedikleri gibi, câhil, âciz, kısa bir zemân var­lıkda durabilen, sonra çürüyüp yok olan, bildiğimiz cismler gibi değildir. Bu son­suz varlık, madde olmıyan, hiçbirşeye benzemiyen, herşeyi bilen, gören, herşeye gücü yeten, müslimânların inandıkları bir Allahdır. Herşeyi O yaratmışdır ve ya­ratmakdadır. Tabî’at dediğimiz bu maddeler, cismler, canlılar ve çeşidli enerjiler, onların zan etdikleri gibi, yaratıcı değildir. Bunların hepsini Allahü teâlâ yaratmış, birbirlerine te’sîr etmek kuvvetini, kendilerine vermiş, yenilerini yaratmasına es­kilerini sebebler, vesîleler yapmışdır. Allahü teâlânın sebeblere, sebeblerin te’sîr etmelerine ihtiyâcı yokdur. Hiç sebeb olmadan da yaratabilir. Fekat, sebebleri, vâ­sıtaları araya koyarak yaratmakdadır. Sebebler ile yaratmasında hikmetler, kul­larına fâideler vardır. Bu fâidelerden biri, insan oğlu, bu sebeblere verilmiş olan te’sîrleri, özellikleri görerek, başka kimselerden işiterek öğrenip, maddî ve ma’ne­vî sebebleri kullanır. Bir yandan, yeni sentezler, analizler yaparak, yeni maddele­rin, cismlerin yaratılmasına sebeb olur. Çeşidli sanâyı’ tesîsleri, fabrikalar yapılır. Bir yandan da, kalb, ahlâk temizlenerek, insan melek gibi olur. Allahın Velîsi olur. Ma’rifet-ullaha kavuşur. İnsan, istediği şeyin sebebine yapışarak, ona kavuşur. Se­beblere yapışmak, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” âdetidir. İn­san zekâsı, insan gücü de, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olmakdadır. Sebeb­ler zincirinin bir halkası olmakdadır. Tabî’atcıların, komünistlerin, sebebleri ya­ratıcı zan etmeleri, çocuğun, babası çukulata getirince, (çukulatayı babam yarat­dı) demesine benzemekdedir. Çünki o, çukulatayı babasının verdiğini görmekde, başka birşey bilmemekdedir.

Ahmed Âsım efendi, yine diyor ki: Allahü teâlâ, kadîm olmasaydı, hâdis olsay­dı, onu yaratan bir yaratıcı bulunurdu. Bu yaratıcı kadîm ise, Allah odur. Hâdis ise, onu da yaratan biri lâzım olur. Böylece, kadîm olmıyan yaratıcılar zinciri mevcûd olur. Bu zincire, (Teselsül) denir. Teselsül ise, muhâldir, olacak şey değildir. Tesel­sülün muhâl olduğu, (Burhân-ı tatbîk) ile isbât olunur: Birşeyin sonsuz yaratıcı­larını, birinciden başlıyarak, sonsuz olarak, yan yana dizelim. İkinci yaratıcıdan baş­lıyarak, ikinci bir sıra dahâ düşünelim. Sonsuza giden ikinci sıra, birinci sıradan bir noksân olduğu için, kısadır. Kısa olana sonsuz denilemez. İkinci sıra, sonsuz ola­madığı için, bundan bir fazla olan birinci sıra da, sonsuz olamaz. Ya’nî, bir ucu son­suza giden yarım doğru düşünülebilir. Fekat böyle birşey mevcûd olamaz. Tesel­sül olamaz. Sonsuz sayıda yaratıcılar olamaz. Sonsuz var olan bir yaratıcı olur. Bu tek yaratıcı, ezelîdir, ebedîdir, sonsuz olarak vardır. Varlığı kendindendir, başka­sından değildir. Âkıl ve bâlig olan kimse, Allahü teâlânın sonsuz var olduğunu ve başka herşeyin yokdan var edildiklerini işitdikden sonra, aklını kullanmayıp, dü­şünmeyip, buna inanmazsa veyâ aklını kullanıp, düşünüp de, bunu akl kabûl et­mez, fenne uygun değildir diyerek inanmazsa kâfir olur. Cehennemde sonsuz azâb görür, yanar. Ahmed Âsım efendinin yazısı temâm oldu. İnsan, işitmediği için düşünmezse ve düşünmediği için de, anlamaz, îmân etmez ise, yine kâfir olur. Cen­nete girmez. Fekat, Cehenneme de girmez. Kâfirlere yapılan azâb, buna yapılmaz. Hesâbı görüldükden sonra, hayvanlar gibi, toprak olur, yok olur. Allahü teâlâ, İs­râ sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (Peygamber göndermedikce azâb yapma­yız!) buyurdu. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu anlamak için, tabî’atdaki nizâmı, düzeni incelemek, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” haber vermelerinden ve bu haberleri işiterek, oku­yarak öğrendikden sonra farz olmakdadır. İbni Âbidîn mürted bâbında buyuru­yor ki, (Buhârâ âlimleri dediler ki, (Peygamber gönderilmeden, teblîg yapılmadan önce teklîf yapılmaz). Eş’arî mezhebi böyledir. Muhtâr olan kavl de budur. Bu âlim­ler, (Yerleri ve gökleri ve kendini gören, aklı başında bir kimsenin Allahü teâlâ­nın varlığını anlamaması özr olmaz) sözünden murâd ve maksad, Peygamberler­den “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” işitdikden sonra, anlamaması özr olmaz de­mekdir, dediler). İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” de, 266. cı mektûbunda böy­le buyurmuşdur.

Eflâtunun Îsâ “aleyhisselâm” zemânında yaşadığı (Burhân-ı kâtı’) kitâbında ya­zılıdır. Avrupa kitâblarında, Eflâtunun, mîlâddan, ya’nî Îsâ aleyhisselâmın dünyâ­yı teşrîfinden [347] sene önce öldüğü yazılıdır. Platon ismi de verilen bu Yunan fe­lesofunun dersleri meşhûr olduğundan, ölüm zemânına inanılırsa da, Îsâ “aleyhis­selâm”, gizli dünyâya gelip ve dünyâda az kalıp, göke çıkarıldığından ve kendisi­ni ancak oniki havârî bilip, Îsevîler az ve asrlarca gizli yaşadıklarından, mîlâd, ya’nî noel gecesi doğru anlaşılamamışdır. Mîlâdın, birinci kânûn [aralık] yirmibeşinde veyâ ikinci kânûn [ocak] altıncı veyâ başka gün olduğu sanıldığı gibi, bugünkü mî­lâdî senenin beş sene fazla olduğu, çeşidli dillerdeki kitâblarda, meselâ Hasîb beğin 1333 [m. 1915] baskılı (Kozmografya) kitâbında ve (Takvîm-i Ebüzziyâ)da yazılıdır. O hâlde, mîlâdî sene, müslimânların senesi olan hicrî sene gibi doğru ve kat’î olmayıp, günü de, senesi de şübheli ve yanlışdır. İmâm-ı Rabbânînin “kud­dise sirruh” ve (Burhân-ı kâtı’)ın bildirdiklerine göre, üçyüz seneden fazla olarak noksândır ve Îsâ “aleyhisselâm” ile Muhammed “aleyhisselâm” arasındaki zemân, bin seneden az değildir. (Mevâhib-i ledünniyye) ikinci cild, üçüncü faslda diyor ki: (İbni Asâkirin, Şa’bîden “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” haber verdiğine göre, Îsâ aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasında, [963] sene fark vardır).

İmâm-ı Muhammed Gazâlî, imâm-ı Ahmed Rabbânî ve dahâ birçok islâm bü­yükleri, Yunan felsefesini inceleyip, didik didik etmiş ve o felsefecilerin, ne kadar câhil, ahmak ve kâfir olduklarını bildirmişlerdir. Müslimânların, böyle kâfirleri be­ğenmemelerini, onlara aldanmamalarını, birçok kitâblarında yazmışlardır.

O hâlde, kâfirlerin, mürtedlerin, islâm düşmanlarının (İslâm âlimleri, tesavvuf adamları, Yunan felesoflarının, Roma tesavvufcularının, Batlemyus mektebinin te’sîri altında kalmış) demeleri temâmen yersiz ve yanlışdır. İslâm âlimlerini “rah­metullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, onların talebesi ve taklîdcisi şekline sokarak, bun­ları küçültmek için, düşmanca yapılan iftirâlardır. Hâlbuki, islâm âlimleri, Yunan ve Roma felsefesini ve hukûkunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürüterek ye­re sermiş, onların hukûk, ahlâk ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının, es­ki Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kitâblarından çalma oldukla­rını bildirmişlerdir. Sôfiyye-i aliyyenin tesavvufa âid sözleri, câhillerin zan etdik­leri gibi, kitâbdan okumakla, başkalarından öğrenmekle ve taklîd ile değil, keşf ile ya’nî mubârek kalblerine, temiz rûhlarına akıp gelmekle anladıkları ma’rifetler­dir. Bu hakîkatleri, (Mektûbât)ın birçok mektûbu, çok güzel bildirmekdedir.

Eski Yunan felsefecileri ve şimdiki komünistler, herşeyi akl ile anlamağa, ak­la uydurmağa kalkışan ve yalnız aklın beğendiğine inanan kimselerdir. Bunlar, ak­lın erebileceği şeylerde doğruyu bulabilir ise de, aklın kavrıyamadığı, erişemedi­ği birçok şeylerde yanılıyor, aldanıyorlar. Nitekim, eski Yunan felsefecilerinin sonra gelenleri, öncekilerinin yanlışlarını çıkarmış, birbirlerini beğenmemişlerdir.

İslâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, zemânlarına kadar olan fen bilgilerini okuyup ve seksen bilgiyi iyi öğrendikden sonra, islâmiyyetin gösterdi­ği yolda, kalblerini açarak, nefslerini temizliyerek, aklın erişemediği bilgilerde de doğruyu bulmuşlar, hakîkate varmışlardır. İslâm âlimlerine felesof demek, bunla­rı küçültmek olur. Felsefeciler, yanılıcı olan aklın esîri, mahkûmu kimselerdir. Bun­lar tecribe etmeyip, akl ile söylediklerinde ve deneyleri açıklarken vehmlerine ka­pıldıkları zemânlarda aldanıyor, zararlı oluyorlar. Bunun için ve aklın üstüne çı­kamadıkları için, bunlar, islâm âlimi gibi yüksek olamaz.

Aklı olmıyan delidir. Aklını kullanmıyan sefîhdir. Akla uygun iş yapmamak se­fâhetdir. Aklı az olan da ahmakdır. Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın er­mediği şeylerde yanılan kimse, felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, ak­lın ermediği, yanıldığı yerlerde, Kur’ân-ı kerîmin ışığı altında akla doğruyu gös­teren yüksek insanlar da, islâm âlimleridir. O hâlde, islâmiyyetde felsefe yokdur, islâm felsefesi, islâm felesofu yokdur. Felsefenin üstünde olan islâm ilmleri ve fel­sefecilerin üstünde olan islâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” var­dır.

Akl, göz gibidir, din bilgileri de ışık gibidir. Ya’nî insanın aklı, gözü gibi za’îf ya­ratılmışdır. Gözümüz, maddeleri, cismleri karanlıkda göremiyor. Allahü teâlâ, gör­me âletimizden fâidelenmemiz için, güneşi, ışığı yaratmışdır. Güneşin ve çeşidli ışık kaynaklarının nûru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlükeli cismlerden, za­rarlı yerlerden kaçamaz, fâideli şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmıyan veyâ gö­zü bozuk olan, güneşden fâidelenemez. Fekat, bunların güneşe kabâhat bulmağa hakları olmaz.

Aklımız da, yalnız başına ma’neviyyâtı, fâideli, zararlı şeyleri anlıyamıyor. Al­lahü teâlâ, aklımızdan fâidelenmemiz için, Peygamberleri, islâmiyyet ışığını yarat­dı. Peygamberler, dünyâda ve âhıretde râhat etmek yolunu bildirmeseydi, aklımız bulamaz, işe yaramazdı. Tehlükelerden, zararlardan kurtulamazdık. Evet, islâmiy­yete uymıyan veyâ aklı az olan kimseler ve milletler, Peygamberlerden fâidelene­mez. Dünyâda ve âhıretde tehlükelerden, zararlardan kurtulamaz. Fen vâsıtaları, mevkı’, rütbe, para ne kadar bol olursa olsun, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâ­tü vetteslîmât” gösterdiği yolda gitmedikce, hiçbir ferd, hiçbir cem’ıyyet mes’ûd olamaz. Ne kadar neş’eli, sevinçli görünseler de, içleri kan ağlamakdadır. Dünyâ­da da, âhıretde de râhat ve mes’ûd yaşayanlar, ancak, Peygamberlere uyanlardır. Râhata, se’âdete kavuşmak için, müslimân olduğunu söylemek, müslimân görün­mek yetişmez. Müslimânlığı iyi öğrenmek ve emrlere, yasaklara uymak lâzımdır].

Ehl-i sünnet âlimleri, dînimizin bildirdiklerini, akl ersin ermesin, isbât etdiler. Allahü teâlâ, onların çalışmalarına bol bol mükâfat versin! Bu bilgilerden hiçbi­rine, akl ermediği için, karşı gelmediler. Böylece, kabr azâbına, kabrde (Münker) ve (Nekîr) denilen iki meleğin süâl soracaklarına, sırat köprüsüne, kıyâmetdeki te­râzîye hemen inandılar. Akl ermediği için, olmaz demediler. Çünki bu büyükler, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uydular. Aklı bu iki temel kaynağa bağladılar. Anlıyabildiklerini anlatdılar. Anlıyamadıklarına öylece inandılar. Anlamadıkla­rına, aklımız ermediği için anlıyamadık dediler. Eski Yunan felsefecileri gibi yap­madılar. Onlar, akl eren şeylere inanıp, akllarının ermediklerine, anlıyamadıkla­rına inanmadılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gönderilmele­ri, Allahü teâlânın beğendiği şeylerden birçoğuna aklın eremediği için olduğunu bilemediler. Akl huccetdir. Fekat, tâm huccet değildir. Peygamberlerin “aleyhimüs­salevâtü vetteslîmât” gönderilmeleri ile tâm huccet olmuşdur. [Ya’nî, O büyükle­rin gönderilmeleri ile, akl herşeyi öğrenebilmişdir.] İsrâ sûresinin onbeşinci âye­tinde meâlen, (Biz, Peygamber göndermedikçe, azâb yapıcı değiliz) buyruldu.

Yine sözümüze dönerek deriz ki, karşıda bulunan şeyi görmek için, aynı doğ­rultuda bulunmak lâzım ise de, yanında olmıyanı görmek için lâzım değildir. Uzakda olan birşey, insanın bir cihetinde olmadığı gibi, görülmesi de bir yanda ol­maz. Görmeden önce, bir cihetde olmıyan şey, görürken de bir cihetde olmaz. An­laşılamıyan birşeyi görmek de, anlaşılamıyacak hâlde olur. Maddeli olan, madde­siz olanı anlıyamaz. Arabî mısra’ tercemesi:

Sultânın bol hediyyelerini, onun vâsıtaları taşıyabilir.

Anlaşılamıyanın görülmesini, anladığımız şeylerin görülmelerine benzetmek yan­lış olur. İnsafsızlık olur. İnsanı doğruluğa kavuşduran yalnız Allahü teâlâdır.

 

Tam İlmihal