2-72-Abdüllah-i Dehlevî hazretlerinin (Mekâtib-i şerîfe) kitâbından


72 — 85. ci MEKTÛB

Büyük âlim Abdüllah-i Dehlevînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Mekâtib-i şe­rîfe) kitâbının seksenbeşinci mektûbu aşağıdadır:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâ­ma salât ve selâm olsun! Gulâm-ı Alî ismi ile meşhûr olan fakîr Abdüllah-i Kâdi­rî müceddidînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” mektûbudur. Hindistânda müslimân­lar için yazmışdır. Allahü teâlâ, onun günâhlarını afv eylesin!

(BÎ’AT), söz vermek ve bu sözünde durmak demekdir. Tesavvuf yolunda çok kullanılan bir kelimedir. Bunu kullanmak, Eshâb-ı kirâmın sünnetidir “radıyalla­hü teâlâ anhüm”. Bî’at, üç kısmdır: Birincisi, bir büyüğün önünde, günâh işleme­mek için söz vermekdir. Buna, (tevbe bî’ati) denir. Büyük günâhlardan biri işle­nince, bu bî’at bozulur. Yeniden bî’at etmek lâzım olur. Gıybet edince bozulup, bo­zulmamasında şübhe edildi. Bir müslimânı tahkîr ederek, onu kötüleyerek gıybet yapmak, elbet büyük günâhdır. Yanlış söyliyen ve yazan din adamlarını ve bid’at i’tikâdında olan tarîkatcıları müslimânlara haber vermek, duyurmak gıybet olmaz. Müslimânların bunlara aldanmaması için bunları söylemek lâzımdır.

Bî’atin ikincisi, intisâb etmek, bereketlenmek için bir Velîye “rahmetullahi te­âlâ aleyh” veyâ onun hakîkî mensûblarına bî’at etmekdir. Böylece, onlar için bil­dirilmiş olan müjdelere ve şefâ’atlarına kavuşulur. Meselâ, gavs-üs-sekaleyn Ab­dülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, (Benim talebelerim tevbe etmeden ölmezler) buyurmuşdur. Bu müjdeye kavuşmak için, bu yolun büyüklerinden birine bî’at olu­nur. Bu bî’ati tekrâr etmek lâzım değildir.

Bî’atin üçüncüsü, Evliyânın feyzlerine kavuşmak, fâidelenmek için yapılır. Te­savvuf büyüklerinden birine bî’at edip, Onun gösterdiği vazîfeleri ve ihlâs dere­celerini yapıp fâide elde edemezse, Üstâdı râzı olsa da ve olmasa da, başka biri­ne intisâb etmesi, başka bir âlime bî’at etmesi câizdir. Fekat, birinci âlimi inkâr et­memesi lâzımdır. Ondan nasîbi, kısmeti yok demekdir. Üstâdının islâmiyyete uy­makda gevşekliğini görürse ve zenginlere yanaşdığını, dünyâya düşkün olduğunu anlarsa, Allahü teâlânın feyzlerini, sevgisini ve ma’rifetini başka birinde arama­lıdır. Çocuk iken bî’at etmiş olan, akl ve şü’ûr sâhibi olunca, onun hakîkî âlim ol­duğunu anlarsa, bî’atine ve vazîfelerine devâm eder. Yâhud beğendiği başka bi­rine bî’at eder.

İslâm âlimi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine [ya’nî islâmiy­yete] tâbi’ olan, sımsıkı sarılan ve zâhir ve bâtın bid’atlerden kaçınan ve selef-i sâlihînin i’tikâdında olan kimsedir. Gavs-üs-sekaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ve Şeyh-ül-islâm Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin doğru olan i’tikâdında olur. Fıkh bilgilerinden zarûrî lâzım olanları bilir. (Mişkât-i şerîf) hadîs kitâbını ve Kur’ân-ı kerîm tefsîrlerini çok okur. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” haz­retlerinin, (Minhâc-ül-Âbidîn) ve (Kimyâ-yı se’âdet) kitâbları gibi tesavvuf yolun­dakilerin yazdığı ahlâk kitâblarını ve tesavvuf büyüklerinin hâllerini ve sözlerini bildiren kitâbları okur. Bu kitâbları okumak, kalbin tasfiyesi ve tezkiyesi için çok fâidelidir. İslâm âlimi, dünyâya düşkün olmaz ve dünyâya düşkün olanlarla bir­likde bulunmaz. İslâmiyyetin bildirdiği iyi işleri yapar. Çalışdıklarının dünyâdaki ve âhıretdeki karşılığını yalnız Allahdan bekler. Ondan başka kimseden birşey bek­lemez. Kur’ân-ı kerîmi çok okur. Evliyânın kalblerine gelen feyzlerden, ma’rifet­lerden nasîb almışdır. Her işinde tevbe, inâbet, zühd, vera’, takvâ, sabr, kanâ’at, tevekkül ve rızâ yolunu tutar. Onu görenler Allahü teâlâyı hâtırlar. Dünyâ düşün­celeri kalbinden kaçar. (Çeştiyye) yolunun büyükleri ile birlikde bulunan sâdık bir kimsede zevk, şevk, harâret, râhatlık, yalnızlık, ya’nî dünyâya düşkün olanlardan uzaklaşmak hâsıl olur. (Kâdirî) yolunun büyükleriyle berâber bulunmak, kalbde safâ hâsıl eder. Rûhlar ve melekler âlemi ile bağlılık hâsıl olur. Geçmiş ve gelecek şeylerden çoğu kendisine bildirilir. (Müceddidî) yolunun büyükleri ile berâber olan­da huzûr ve cem’ıyyet ve yâd-i dâşt ve dünyâya şü’ûrsuzluk ve Allahü teâlânın cez­beleri hâsıl olur. Kalbine, rûhuna birçok şeyler ihsân edilir. İslâm âlimi müceddi­dî ise, bütün latîfelerinde keyfiyyetler, hâller, safâ ve letâfet ve nûrlar, sırlar hâ­sıl olur. Bu söylediklerimiz hâsıl olmazsa, sâdık olan tâlib, hakîkî âlime kavuşama­dığı için ne kadar âh etse yeridir.

(Tâlib), sâdık olan insan demekdir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgi­sine kavuşmak arzûsu ile yanmakdadır. Bilmediği, anlıyamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişdeki günâhlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allahdan korkar, titrer. Allahü teâlânın sevgisine ka­vuşduracak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabr ve afv eder. Her geçimsiz­likde, sıkıntıda kusûru kendisinde görür. Her nefesde Allahını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez. Bir kalbi incitmekden korkar. Kalbleri Al­lahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı kirâmın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ec­ma’în” diyerek iyi bilir. Hepsinin iyi olduğunu söyler. [Şimdi, böyle hakîkî tâlib kal­madı.] Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı kirâm arasın­da olan şeyleri konuşmamağı emr buyurdu. Sâlih müslimân, bunları konuşmaz, yaz­maz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edebsizlikde bulunmakdan kendi­ni korur. O büyükleri sevmek, Allahın Resûlünü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sevmenin nişânıdır, alâmetidir. Kendi bilgisi ile, kendi görüşü ile Evliyâ-yı kirâmı birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin dahâ yüksek, dahâ üstün oldu­ğu ancak âyet-i kerîme ile ve hadîs-i şerîf ile ve Sahâbe-i kirâmın sözbirliği ile bil­dirmeleri ile anlaşılır. Muhabbet serhoşluğu elbet başkadır. Aşk sâhibi ma’zûrdur.

(Simâ’), bir kişinin veyâ birkaç kişinin okudukları dîni, îmânı kuvvetlendiren ve ahlâkı güzelleşdiren, şi’rleri, kasîdeleri, ilâhîleri ve mevlidleri dinlemek demekdir. Tesavvuf büyükleri, çalgısız olan ve kadın erkek karışık olmıyarak okunanları Si­mâ’ etmişler, dinlemişlerdir. Sultân-ı meşâyıh [Nizâmüddîn-i Dehlevî]nin sohbe­tinde, meclisinde hiçbir çalgı, hiçbir zemân görülmedi. O sohbetde bulunanlar, giz­lice ağlar, ciğerleri yanardı. (Fevâid-ül-füâd) ve (Siyer-ül-Evliyâ) kitâbları bunu uzun anlatmakdadır. Tesavvuf büyüklerinin yolundan ayrılmak kalbi karartır. O büyük­ler, kalbde hâsıl olan kabzı, bast hâline çevirmek için veyâ inbisâtı ya’nî bast, râ­hatlık, ferahlık hâlini artdırmak için simâ’a izn vermişlerdir. Simâ’ kalbdeki Allah sevgisini ve rikkati artdırır buyurmuşlardır. Gâfillerin ya’nî kalblerinde Allah sevgisi bulunmıyanların simâ’ları câiz değildir. Böyle simâ’ meclisleri, toplantıla­rı, fısk [günâh] meclisi olur. Her müslimân böyle simâ’lardan sakınmalıdır. Tesav­vufculardan, ney gibi çalgılara câiz diyenler oldu ise de, bunu aşk ve muhabbet ser­hoşluğu hâlinde söylemişlerdir. İslâmiyyetin yasak etdiği böyle sözlere uyulmaz. [Tahtâvînin (Merâkıl-felâh) şerhi yüzyetmişdört (174). cü sahîfesine bakınız!]

Allah ismini yüksek sesle söylemek, kalb hastalığının ilâcıdır dediler. Fekat ses­siz söylemek, dahâ fâidelidir. Sessiz yapılan zikrin dahâ efdal olduğu hadîs-i şerîf­de bildirildi. Kalbdeki ateşi artdırmak ve gevşekliği gidermek için sesle söylemek câiz olabilir. Çok söyleyince ve riyâzetler çekilince, kalbde Allah sevgisi çoğalır, (Vahdet-i vücûd) sırları hâsıl olur. (Vahdet-i vücûd), mümkinâtı ya’nî mahlûkâtı tek bir varlık görmekdir. Yoksa, mahlûkları Allahü teâlâ bilmek değildir. Aşk-ı ilâ­hînin kalbde hâsıl etdiği hâl sâhiblerinin vahdet-i vücûd sözlerini işiterek, kendi görüşleri ile ve hayâlleri ile böyle konuşup kendini vahdet-i vücûd sâhibi göster­mek akla da, islâmiyyete de uygun değildir. Rüknüd-dîn Alâüddevle-i Semnânî ve müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî “rahmetullahi aleyhimâ” ve bunların izinde giden büyükler, vahdet-i vücûd ma’rifetinden başka ve Peygamberlerin hepsinde hâsıl olan “aleyhimüssalevâtü vesselâm” me’ârif de bulunduğunu görmüşler ve an­lamışlardır.

(Tesavvuf), Allahü teâlâ ile olmak ve iyi ahlâk edinmek ve islâmiyyete uy­makdır. Allahü teâlâdan başka şeyleri kalbden çıkarıp bütün a’zânın Muhammed Mustafâ “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine uymasıdır. Allahü teâlâ ile ol­mağa, (Hudûr) denir ki, hadîs-i şerîfde bildirilen (İhsân) mertebesidir. İnsanın kal­bi bu mertebede olmalıdır. Bu ni’meti kime ihsân ederlerse, büyük se’âdet bilsin!

(Tevhîd-i ef’âlî), mahlûkların bütün işlerini, bütün hareketlerini, tek bir yapı­cının işlerinden olarak görmekdir.

(Tevhîd-i sıfâtî), mahlûkların sıfatlarını, özelliklerini, Hak teâlânın sıfatlarının görüntüleri bilmek ve her varlığı Allahü teâlânın varlığında yok görmekdir. Ev­liyâyı kirâm “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” hep böyle idiler.

(İcâzet) ve (Hilâfet), tâliblerin kalblerine ihlâs yerleşdirmesi için, olgun birisi­ne izn vermek demekdir. Kendisine izn verilen zâta (Halîfe) veyâ (Vesîle) denir. Kendisine izn verilecek zâtın bâtınının [ya’nî kalbi ve diğer dört latîfesinin] nisbe­te ve hâllere kavuşmuş olması, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabr, tevekkül, kanâ’at, rızâ, teslîm sâhibi olması, dünyâya düşkün olma­ması lâzımdır. Bu yüksek mertebe, ancak (Selef-i sâlihîn)e uymakla ele geçebilir. [Eshâb-ı kirâm ile Tâbi’în-i ızâma (Selef-i sâlihîn) denir. Üçüncü ve dördüncü asr­larda gelen islâm âlimlerine, (Halef-i sâdıkîn) denir.] Bu hâller ve keyfiyyetler kalb-de hâsıl olmadan, va’z etmesi için izn vermek harâmdır. Tesavvuf büyüklerinin yo­lunu bozmak olur. Birisini mağrûr yapmak [kendini beğenmesine sebeb olmak], bir tâlibi, bir âşıkı da acemi ellere düşürerek mahrûm etmek, akla da, islâmiyye­te de uygun değildir. [Şimdi Türkiyede hakîkî tarîkat, mürşid, mürîd, şeyh yokdur. Vardır diyenlere, şeyh olduğunu söyliyenlere inanmamalıdır. Sahte şeyhlerin, câ­hil tarîkatcıların tuzaklarına düşmemek için uyanık olmalıdır.]

Nemâzı cemâ’at ile kılmak ve (Tümânînet) ile kılmak, rükü’dan sonra (Kavme) yapmak ve iki secde arasında (Celse) yapmak bizlere Allahın Peygamberi tarafın­dan bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hane­fî mezhebinin müftîlerinden (Kâdîhân), bu ikisinin vâcib olduğunu, ikisinden bi­risini unutunca (Secde-i sehv) yapmak vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın ne­mâzı tekrâr kılmasını bildirmişdir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vâ­cibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafîf görerek, ehemmiyyet vermiyerek terk etmek küfrdür. Nemâzın kıyâmında, rükü’unda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zemânında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyyetler, hâller hâsıl olur. Bütün ibâdetler nemâz içinde toplanmışdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tes­bîh söylemek [ya’nî sübhânallah demek], Resûlullaha salevât söylemek ve günâh­lara istiğfâr etmek ve ihtiyâcları yalnız Allahü teâlâdan istiyerek Ona düâ etmek nemâz içinde toplanmışdır. Ağaçlar, otlar, nemâzda durur gibi dik duruyorlar. Hay­vanlar, rükü’ hâlinde, cansızlar da nemâzda (Ka’de)de oturur gibi yere serilmiş­lerdir. Nemâz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmakdadır. Nemâz kılmak, mi’râc gecesi farz oldu. O gece, mi’râc yapmakla şereflenen, Allahın sevgili Pey­gamberine uymağı düşünerek nemâz kılan bir müslimân, O yüce Peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaşdıran makâmlarda yükselir. Allahü teâlâya ve Onun Resû­lüne karşı edebi takınarak huzûr ile nemâz kılanlar, bu mertebelere yükseldikle­rini anlarlar. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, bü­yük ihsânda bulunmuşlar, nemâz kılmağı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükr olsun! Onun sevgili Peygamberine salevât ve tehıyyât ve düâlar ede­riz! Nemâz kılarken hâsıl olan safâ ve huzûr şaşılacak şeydir. Üstâdım [Mazher-i Cân-ı Cânân] buyurdu ki, (Nemâz kılarken, Allahü teâlâyı görmek mümkin değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmakdadır). Bu hâlin hâsıl olduğunu tesavvuf bü­yükleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. İslâmiyyetin başlangıcında nemâz Kudüse kar­şı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmağı bırakıp, İbrâhîm aleyhisselâmın kıb­lesine dönmek emr olunduğu zemân, Medînedeki yehûdîler kızdılar. (Beyt-ül-mu­kaddese karşı kılmış olduğunuz nemâzlar ne olacak?) dediler. Bekara sûresinin 143. cü âyet-i kerîmesi gelerek, (Allahü teâlâ îmânlarınızı zâyı’ eylemez!) meâlinde bu­yuruldu. Nemâzların karşılıksız kalmıyacakları bildirildi. Nemâz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, nemâzı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zâ­yı’ etmek olur. Resûlullah efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Gözümün nûru ve lezzeti nemâzdadır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, (Allahü teâlâ nemâzda zu­hûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme râhatlık geliyor) demekdir. Bir hadîs-i şerîfde, (Yâ Bilâl “radıyallahü teâlâ anh”! Beni râhatlandır!) buyuruldu ki, (Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve nemâzın ikâmetini söyliyerek, beni râhata kavuşdur) demekdir. Nemâzdan başka bir şeyde râhatlık arıyan bir kimse, makbûl değildir. Nemâzı zâyı’ eden, elden kaçıran, başka din işlerini dahâ çok kaçırır.

Fâidesiz şeyler söylemek, müslimânları gıybet etmek, orucun sevâbını giderir. Gıybet etmek, ibâdetlerin sevâblarını yok eder. Gıybetden sakınmak vâcibdir. Zah­met çekerek, sıkıntılara katlanarak ibâdet yapıp da, bunun sevâbını yok etmek ne kadar aklsızlıkdır. İbâdetler Allahü teâlâya arz olunur. Gıybeti ve fâidesiz sözle­ri sâhibinin huzûruna çıkarmak, Ona karşı edebsizlikdir.

Şarkı, çalgı ve tanbur dinlemek ve raks [dans] seyr etmek ve hazret-i Hasen ile Hüseynin “radıyallahü anhümâ” şehîd edilmelerini [Kerbelâ vak’asını] anlat­mak, yazmak müslimânlığa yakışmaz. Zemânımız şeyhleri, tarîkatcılığı bunları yap­mak şekline sokdular. Din büyüklerinin resmlerini yaparak ziyâret ediyorlar. Bunları ziyâret, Allahü teâlânın rızâsına kavuşdurur diyorlar. İslâmiyyetde böy­le şeyler yokdur. Görmeden uydurma yapılan resmlere büyüklerin ismini koymak iftirâ olur. Allahü teâlâ bunlara tevbe etmek nasîb eylesin! Medîne-i münevvere­nin büyük âlimlerinden, hadîs ilmi mütehassısı seyyid İsmâ’îl efendi “rahmetulla­hi teâlâ aleyh”, ulûm-i müceddidîye kavuşmak için Medîne-i münevvereden Hin­distâna kadar bu fakîri görmeğe geldi. Bu zâtı (Âsâr-ı şerîf)i [ya’nî mukaddes emâ­netleri] ziyâret etmesi için büyük mescide [ya’nî Asyânın en büyük câmi’i olan Del­hîdeki Şâh Cihân Câmi’ine] gönderdim. Hemen geri gelip, orada Resûlullahın “sal­lallahü aleyhi ve sellem” nûrları bulunmakla berâber, putların zulmeti de duyulu­yor dedi. Câmi’deki vazîfelilerden araşdırdım. Odadaki bir sandıkda büyüklerin ismini taşıyan resmlerin bulunduğunu öğrendim. Seyyid İsmâ’îl efendinin, bu zulmetlerin te’sîri altında kaldığını anlamış oldum. Resûlullaha “sallallahü aley­hi ve âlihi ve sellem”, hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmın resmini gösterdiklerinde, mü­bârek eli ile bu resmi yırtdı. Yûsüf sûresinin 106. cı âyetinin, (Onların çoğu Alla­hü teâlâya îmân ediyoruz derler. Fekat îmânsızdırlar. Başka şeylere ibâdet ederek müşrik olmuşlardır) meâl-i şerîfi, bu hâli haber vermekdedir. Horoz döğüşdürmek, güvercinle oynamak gibi her oyun harâmdır. Bir taşı yontarak, (Kadem-i şerîf) adı­nı takıp, Peygamberin ayağının izidir demek de resmlere, putlara tapınmak gibi­dir.

Nevruz günü [ve Noel gecesi] mecûsîler gibi bayram yapmak, kâfirlere teşeb­büh olur. Tarîkatcılar, şeyhler bu çirkin işleri yapınca mürîdlerine nümûne olur. Sened olur. Onlar da bu felâkete, bu akıntıya kapılırlar. Hakîkî müslimânlık, tak­vâ ile olur. Şirkden ve harâmlardan sakınmakla olur. Kalbde hâllerin hâsıl olma­sı ve ba’zı şeylerin keşf olunması, görülmesi ve fen bilgilerinin dışında aklları şa­şırtacak işlerin yapılması, kâfirlerde de hâsıl olur. Riyâzetler çekmek, belli şeyle­ri ibâdet olarak yapmak, muska yazmağı, hastaları, büyülenmiş olanları okuma­ğı, üflemeyi, san’at hâline getirmek, din işleri değildir. Câhilleri, ahmakları topla­mak ve dünyâlık ele geçirmek için yapılmakdadır. İslâmiyyetde bunların kıyme­ti ve ehemmiyyeti yokdur. İslâmiyyetde kıymeti olan ve ehemmiyyeti olan ve in­sanı Allahü teâlâya yaklaşdıran şey, ancak, Onun Resûlüne, Peygamberine “sal­lallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” uymak, O yüce Peygamberin izinde bulunmak­dır. Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i beyt-i ızâmın “radıyallahü anhüm” yolu budur. Kur’ân-ı kerîm bu yolu göstermek için gönderilmişdir. Allahü teâlâ, hepimizi sev­gili Peygamberinin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i beyt-i ızâmın yolunda bulundursun! Âmîn.

[(Dürr-ül-muhtâr) beşinci cild, 481. ci sahîfede diyor ki, (Nevruz veyâ Mihrican [Martın ve Eylülün yirminci] günlerinde, bunların ismlerini söyliyerek hediyye vermek harâmdır. Bu günleri bayram bilerek vermek, küfr olur. Bu günleri ta’zîm ederek kâfire yumurta veren kâfir olur. Bu günlerde birşey satın almak da böyle­dir. Her zemân aldığını satın alırsa, kâfir olmaz). (Bezzâziyye) fetvâsında diyor ki, (Nevruz günü, mecûsîlerin bayramıdır. O gün, mecûsîlerin yanına gidip, onların yap­dıklarını yapmak küfrdür. O gün, bayram yapan müslimânın îmânı gider de habe­ri olmaz). Noel günü ve gecesinde ve kâfirlerin paskalya ve yortularında, onlar gi­bi bayram yapanın da kâfir olduğu bu fetvâdan anlaşılmakdadır.

(Tefsîr-i Mazherî)de, Mâide sûresinin kırkdördüncü âyetinin tefsîrinde buyu­ruyor ki, (Hadîs-i şerîfde, (Îsâ aleyhisselâmın yapdığını yapmakda ben herkesden ilerideyim. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, babaları bir olan kardeşler gibidir­ler. Anaları ayrıdır. Dinleri birdir) buyuruldu. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahme­tullahi aleyh”, bu hadîs-i şerîfe uyarak, önceki dinlerin, Muhammed “aleyhisselâm” tarafından değişdirilmemiş olan hükmleri ile amel etmemiz vâcibdir buyurdu. Ya’nî, geçmiş dinlerin hükmü olduğu, âyet-i kerîme veyâ hadîs-i şerîf ile bildiril­miş ve nesh edildiği bildirilmemiş olan hükmler ile amel edilir). Amel etmemiz lâ­zım olan böyle hükmlerin hepsini, fıkh âlimlerimiz tesbît etmişlerdir. Fıkh âlim­lerinin izn verdiklerinden başka olan ibâdetlerine uymamız câiz değildir. Çünki, yehûdîlerin ve hıristiyanların şimdi yapmakda oldukları ibâdetlerin ba’zısını, son­radan kendileri uydurmuşlardır. Bunlara uymamız, küfr veyâ harâm veyâ mekrûh olur. Doğruyu, yanlışı, fıkh kitâblarından öğrenmeliyiz! İmâm-ı Şâfi’î “rahime-hul­lahü teâlâ aleyh” ise, önceki dinlerin hiçbir hükmü, bizim için huccet olmaz buyur­du.

(Birgivî vasıyyetnâmesi) şerhi, 115 ve 202. ci sahîfelerinde diyor ki, (Zünnâr de­nilen papas kuşağını bağlamak ve putlara, heykellere, meselâ haç, salîb denilen, Îsâ aleyhisselâmın asılmış hâli dedikleri, birbirine dik kesişen iki çubuğa tapınmak, boynuna asarak ta’zîm etmek ve islâmiyyeti bildiren din kitâblarından birini tah­kîr etmek, islâm âlimlerinden birini istihzâ, alay etmek ve küfre sebeb olan bir söz söylemek ve yazmak ve ta’zîm etmemiz emr olunan birşeyi tahkîr ve tahkîr etme­miz emr olunan birşeyi ta’zîm etmek küfrdür. Bunları yapanın îmânı gider, kâfir olur. Fekat, büyük bir günâh işliyen, bu işin fenâ olduğunu düşünür, yapdığına piş­mân olur, üzülür. Allahü teâlâdan utanırsa, îmânı gitmez, kâfir olmaz. İ’tikâdı sa­hîh olup, küfr alâmeti olmıyan büyük günâhı işliyen kâfir olmaz. Bu günâhına tev­be eder, Allahü teâlâdan afv dilerse, afv olur. Tevbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse, yine afv eder. Dilerse, günâhı kadar azâb edip, sonra Cennete kor. Fekat îmânsız olarak ölen kâfir ve bid’at sâhibi, âhıretde hiç afv olunmıyacak, muhak­kak Cehennemde yanacakdır. Kâfir, Cehennemden hiç çıkarılmıyacak, bid’at sâ­hibi, çıkarılacakdır).

Îmânı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygam­ber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü te­âlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşde yan­mak ne demekdir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşde yanmak felâketini dü­şünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise, çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğu­na ve Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felâketden kur­tarmakdadır. Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketden korkmuyorum, bu felâketden kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilm, hangi fen inanmana mâni’ oluyor?) Elbet vesîka gösteremiyecekdir. Senedi, vesîkası ol­mayan söze ilm, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, (sonsuz olarak ateşde yanmak) korkunç felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felâketden sakınmaz mı? Son­suz ateşde yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akl sâhibinin îmân etmesi lâzımdır. Îmân etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntı­lara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samîmî olarak inanmak kâ­fîdir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmâm-ı Rabbânî “ra­hime-hullahü teâlâ” yetmişüçüncü mektûbda buyuruyor ki, (Sonsuz ateşde yan­maya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zannetmesi akl îcâbıdır). Sonsuz olarak ateşde yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan(ÎMÂN) ni’metinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?]

Tam İlmihal