20.Madde61-65


61 — Aşağıdaki beş hadîs-i şerîf, imâm-ı Muhammed Birgivî­nin (Tarîkat-i Muhammediyye) kitâbından ve bunun Nablüsî şerhi olan (Hadîka)dan alınmışdır:

1) Buhârî ve Müslimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan birşey, sevâb umarak meydâna çıkarılırsa, bu şey red olunur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, dinden ve ibâdetden olmıyan birşeyin meydâna çıkarılması bid’at olmaz. Yi­mekde, içmekde, giyinmekde, ev yapmakda ve bineklerde olan ye­nilikler, değişiklikler, ibâdet olan, ya’nî Allahü teâlânın rızâsını ka­zanmak için yapılan şeyler değildir. Böyle şeylerin yapılması, bir ibâdeti bozmadığı veyâ dînin yasak etdiği bir şeyin yapılmasına se­beb olmadığı zemân, bid’at olmaz.

2) Taberânînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadîs-i şe­rîfde, (Müslimânlar, Peygamberlerinden sonra, Onun bildirdiği dinde bir bid’at, herhangi bir yenilik yaparsa, bunun benzeri olan bir sünnet, aralarından kalkar) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteri­yor ki, dünyâ işlerinde, âdet olan şeylerde, sevâb beklemeden ya­pılan, yalnız dünyâlık fâidesi olan veyâ dünyâ zararından koruyan, yâhud zarar ve fâidesi düşünülmiyen inanış, söz, iş ve ahlâkdan is­lâmiyyetin yasak etmediği bir değişiklik, yenilik yapmak bid’at ol­maz. Böyle değişiklikler, sünnetin ortadan kalkmasına sebeb ol­maz.

3) Taberânîdeki bir hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibi, bid’atinden vazgeçinciye kadar, Allahü teâlâ, tevbesini kabûl etmez) buyurul­du. Her günâhdan sonra (Tevbe etmek) lâzımdır. Tevbenin doğru olması için, üç şart vardır: Günâha son vermek, yapdığına pişmân olmak ve bir dahâ hiç yapmamağa azm etmek, karar vermek. Eğer kul hakkı da varsa, hakkını ödeyip, halâllaşmak da lâzımdır. (Bid’at sâhibi) demek, bir bid’ati meydâna çıkaran veyâ çıkmış bir bid’ati yapan demekdir. (Bid’at) demek, dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir sözü veyâ ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak ve­yâ dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demekdir. Bir günâhı yapan kimsenin, başka günâh için yapdığı tevbesi kabûl olur. Bid’at sâhibi, bu bid’atinden sevâb beklemekde, iyi bir iş yapdığını sanmakdadır. Bunun için, tevbe etmeği düşünmez.

4) İbni Mâcenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Bid’at sâhibi, bid’atinden vazgeçmedikçe, Allahü teâlâ onun hiç bir ibâdetini ka­bûl etmez) buyuruldu. Dinden olan bir inanışı, ibâdeti, sözü veyâ bir huyu değişdiren bir kimsenin, dinde reformcunun, doğru olan ibâdetleri dahî kabûl olmaz. Ya’nî ibâdetin fâidelerinden mahrûm kalır. Bu bid’atden vazgeçmesi lâzımdır.

5) İbni Mâcenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Bir bid’at küfre yol açmasa bile bunu ortaya çıkaranın orucu, haccı, ömresi, cihâdı, tevbesi ve hiçbir iyiliği kabûl olmaz. Bu kimsenin, yağdan kıl çıkar gibi, müslimânlıkdan çıkması kolay olur) buyuruldu. Şartlarına uygun olan farzları ve nâfileleri sahîh olur, borçdan kurtulur ise de, kabûl olmaz. Ya’nî sevâb verilmez. Bid’ati küfrüne yol açarsa, ya’nî küfre sebeb olan bir söz söyler, birşey kullanır, bir iş yapar­sa, îmânı giderek, ibâdetleri sahîh de olmaz. Bid’at sâhibi, bid’ati­ni iyi ve sevâb bilir. Bunun için dinden kolay çıkar. Bid’at işliyen, bunu ibâdet sanmakda, sevâb beklemekdedir. Günâh işliyen ise, günâhını suç bilmekde, Rabbinden utanmakda, azâbından kork­makdadır. Bid’atler, büyük günâhdır. Fekat her günâh bid’at de­ğildir.

Yukarıdaki beş hadîs-i şerîfin aslları ve açıklamaları, Hakîkat Kitâbevinin çıkardığı Nablüsînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” arabî (Hadîkat-ün-nediyye) kitâbında yazılıdır.

(Bid’at) arabça bir kelimedir. Önceden olmayıp sonradan orta­ya çıkarılan herşey demekdir. Bu bakımdan, hem âdetde, hem de ibâdetde yapılan değişiklikler, reformlar bid’at olur. (Âdet) de­mek, karşılık olarak kıyâmetde sevâb beklenilmiyen, yalnız dünyâ fâidesini düşünerek yapılan şey demekdir. (İbâdet) bunun tersi olup, kıyâmetde karşılığında sevâb beklenen şeydir. Eshâb-ı kirâm ve tâbi’în zemânlarında bulunmayıp da, sonradan meydâna çıkan herşey bid’at olunca, âlimler bu bid’atleri, mubâh, müstehab, vâcib ve harâm diye kısmlara ayırmışlar. Müstehab ve vâcib olanlara (Bid’at-i hasene) demişlerdir.

Fekat, (Dinde bid’at) demek, Eshâb-ı kirâm zemânından ve tâ­bi’în zemânından sonra, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” izni olmadan, dinde yapılan eklemeler ve noksanlıklar, ya’nî ibâdet olarak yapılan, sevâb olduğu düşünülen değişiklikler demekdir. (Dinde reform) da, dinde bid’at demekdir. Âdetlerde yapılan değişiklikler, bu bid’atin dışında kalmakdadır. Hadîs-i şe­rîflerde kötü olduğu bildirilen, dindeki bid’atlerdir. Ya’nî dinde re­formlardır. Bunlar ibâdetlere yardımcı değildirler. Hepsi, ibâdetle­ri değişdirmekde, bozmakdadırlar.

Bid’at, ikiye ayrılır: İ’tikâdda ve ibâdet olan işlerde bid’atlerdir. İ’tikâdda olan reformlar, yâ ictihâd ile yapılır. Ya’nî âyet-i kerîme­lerden ve hadîs-i şerîflerden çıkarılır. Yâhud, akl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır. İctihâd yapabilmek için derin âlim, ya’nî (müc­tehid) olmak lâzımdır. Müctehid, i’tikâd bilgilerinde ictihâd yapar­ken yanılırsa, afv olmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve câhillerin bile işitip bildiği, yayılmış bil­gilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar kâfir olur. Kâfir oldu­ğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tevbe etmedikçe, mü’min ve müslimân olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibâdetle geçirse de, küfrden kurtulamaz. Açık bildirilmiş, fekat herkesin işitmemiş ol­duğu bilgilerden veyâ açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir ol­mazlar. (Bid’at sâhibi), (Dalâlet ehli) ya’nî sapık olurlar. Bu yanlış inanışları, katl ve zinâ gibi büyük günâhlardan da dahâ büyük gü­nâhdır. Yetmişiki dürlü bid’at fırkası bulunacağı ve sapık inanışla­rı sebebîle hepsinin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şerîflerde bil­dirilmişdir.

Müctehid olmıyan din adamlarının, kendilerini müctehid sana­rak, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere ma’nâlar vermeğe kal­kışmaları ile veyâ kendi görüşleri ile söyledikleri i’tikâd bilgisi, açık bildirilmemiş veyâ herkesin işitmediği bilgilerden olsa bile, yanlış olursa, böyle yanlış inananlar kâfir olur. Meselâ, Resûlulla­hın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mi’râca çıkdığına ve kabr süâline, ictihâd yolu ile inanmıyan bir müctehid, bid’at sâhibi, ya’nî sapık olur. Kendi aklı, görüşü ile inanmıyan müctehid olmı­yan bir din adamı ise, din bilgilerine kıymet vermemiş olacağın­dan, kâfir olur.

İ’tikâddaki ictihâdlarında yanılmamış olan islâm âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve bunlar gibi doğru inanan müslimânlara (Ehl-i sünnet) veyâ (Sünnî) denir.

Yetmişiki bid’at ehlinin ibâdetleri, sahîh olsa da, kabûl olmaz. İbâdetlerinde, ictihâd ile yapacakları bid’atleri de ayrıca suç olur.

Ehl-i sünnet âlimlerinin ibâdetlerde, ictihâd ile buldukları bilgi­ler bid’at değildir. Bu bilgileri bulurken yanılmaları suç olmaz. Dört mezhebin imâmları, bu bilgileri, islâmiyyetin sâhibinin izni ile, islâmiyyetin bildirdiği delîllerden, senedlerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler, islâmiyyeti değişdirmiş değil, islâmiyyete yardımcı ol­muşlardır. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmiş şeylerde ictihâd yapılmaz. Bunlar, olduğu gibi kabûl edilir. Açık bildirilmemiş bir işi gösteren delîli ararken yanılmak suç olmaz. Fekat bu delîl ya’nî doğru yol açık olup da, müctehid bu delîli bul­makda yanılarak veyâ bir delîlden çıkarılmayıp, akla uyarak yapı­lan ibâdetler, bid’at olur, sapıklık olur. Böyle reformlar, bir müek­ked sünnetin ortadan kalkmasına sebeb olursa, günâhı dahâ çok olur.

Resûlullahın ibâdet olarak yapdığı ve arasıra bırakdığı şeylere (Sünnet-i hüdâ) veyâ (Müekked sünnet) denir. Bunları arasıra yapmıyanlara azâb bildirilmedi. Hiç terk etmediği ve terk edenle­re azâb yapılacağını bildirdiklerine (Vâcib) denir. Arasıra yapdığı ibâdetlere (Müekked olmıyan sünnet) veyâ (Müstehab) denir. Âdet olarak yapdıklarına (Sünnet-i zevâid) veyâ (Edeb) denir. İyi şeylere sağdan, fenâ şeylere soldan başlamak ve sağ, sol elleri kul­lanmak edebdir.

Âdetlerde değişiklik yapmak, bid’at değildir. Vera’ sâhiblerinin yapmaması iyi olur. Hadîs-i şerîfde, (Benim sünnetime ve benden sonra, hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız!) buyuruldu. Sünnet sözü, yalnız olarak söylenildiği zemân, islâmiyyetin bildirdiği her­şey demekdir. Bu dînin sâhibi olan Resûl “aleyhisselâm”, âdetler­de birşey bildirmedi. Çünki Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel­lem”, insanlara dinlerini bildirmek için geldi. Dünyâda muhtâc ol­dukları şeylerin yapılmasını öğretmek için gelmedi. Hadîs-i şerîf­de, (Dünyâ işlerinizi yapmasını siz dahâ iyi bilirsiniz!) buyuruldu. Dünyânıza fâideli olan şeyleri bulup yapmanız için benim bildir­meme lüzûm yokdur demekdir. Dînî vazîfelerinizi, ibâdetlerinizi bilemezsiniz. Onları benden öğreniniz demekdir. Bunun için âdet­ler, islâmiyyetin dışında kalmakdadır. İslâmiyyetin dışında olan şeylerde yapılan değişiklikler bid’at olmaz.

Minâre, mekteb, kitâb gibi sonradan yapılmış olan şeyler bid’at ya’nî dinde reform değildir. Bunlar dîne yardımcı şeylerdir. İslâ­miyyet bunlara izn vermiş, hattâ emr etmişdir. Böyle şeylere (Sün­net-i hasene) denir. İslâmiyyetin yasak etdiği şeyleri meydâna çı­karmağa (Sünnet-i seyyie) denir. Bid’atler, ya’nî dinde reformlar, sünnet-i seyyiedir. Sünnet-i hasene ya’nî dîne yardımcı şeylerin (Sadr-ı evvel)de ya’nî Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve tâbi’în-i izâmın “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” zemânlarında yapılmaması, onların bu fâideli şeylere ihtiyâçları ol­madığı içindi. Onlar, kâfirlerle cihâd ediyor, islâmiyyeti dünyâya yayıyorlardı. Onların zemânlarında bid’at sâhibleri çıkmamış veyâ çoğalmamışdı. Kıyâmete kadar (sünnet-i hasene) meydâna çıkar­mak câizdir ve sevâbdır.

İbâdetde bir bid’ati yapmak, bir sünneti terk etmekden dahâ fenâdır. Bid’at işlemek harâmdır. Sünneti özrsüz terk etmek mek­rûhdur. Bir sünneti özrsüz terk etmeği sevâb sanırsa, sünneti terk etmesi de bid’at olur. Bir inanışın, bir işin veyâ bir sözün sünnet ve­yâ bid’at olduğu bilinemediği zemân, bunu yapmamak lâzım olur. Çünki, bid’ati terk etmek lâzımdır. Sünneti yapmak lâzım değildir. Lâzım olmıyan şey yapılmazsa kazâ olunamaz. Bunun için nemâz­ların kılınmamış sünnetleri kazâ olunmaz. Allahü teâlânın harâm etdiği şeylerden bir zerresini yapmamak, insanların ve cinnin bü­tün ibâdetlerinden dahâ sevâbdır. Bunun için, güçlük olan yerde vâcib de terk edilir. Fekat harâm işlenemez denildi. Meselâ başka­sının yanında tahâretlenilmez.

Bir asrda yaşamış olan müctehidlerin sözbirliğine (İcmâ’) de­nir. İcmâ’ın bir delîle, senede dayanması lâzımdır. Bu delîl, âyet-i kerîme ve bir kişinin dahî bildirdiği hadîs-i şerîfdir. Yâhud bunla­ra dayanan kıyâsdır. Kıyâs, âyetde ve hadîsde kapalı bildirilen şe­yi açığa çıkarmakdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” hazretleri kıyâs yolu ile ictihâd buyurmuşdur.

Bir kimse, hiç kitâb okumadan ârif, Velî olabilir. Âyet-i kerîme­yi tefsîr edebilir. Fekat bu kimse, rehber olamaz. Ona bağlanıla­maz. Rehberin, ilmde ictihâd derecesine yükselmiş olması ve ma’ri­fetde vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye mertebesinde bulunması lâ­zımdır. Rehberin [ya’nî mürşidin] her hareketi, her duruşu, her sö­zü, islâmiyyete uygundur. Ya’nî, her şeyde Resûlullaha uymakda­dır. Bunun için, Allahü teâlâ onu çok sever. Müslimânlar, Allahü teâlâyı çok sevdikleri için, Allahü teâlânın çok sevdiğini de çok se­verler. Rehberi sevmek, Allahü teâlâyı ve Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sevmekden ileri gelmekdedir. Bu sevgiye (Hubb-i fillah) denir. İbâdetlerin en kıymetlisinin hubb-i fillah ol­duğu hadîs-i şerîfle bildirilmişdir. Rehberin emrlerini yapmak, islâ­miyyete uymak demekdir. Çünki, Rehberin her sözü ve her işi islâ­miyyeti bildirmekdedir. Hayâtda, ya’nî dünyâda hakîkî ilm sunucu­su Mürşid-i kâmildir. Din düşmanlarının, müslimânlar için (Allahı bırakıp kulu seviyorlar. İslâmiyyeti bırakıp insana tapınıyorlar) söz­lerinin, câhilce iftirâ olduğu, buradan anlaşılmakdadır.

Eshâb-ı kirâma uymak vâcibdir “radıyallahü teâlâ anhüm ec­ma’în”. Eshâb-ı kirâmın bildirdiği birşey üzerinde kıyâs yapmak câiz değildir. Fekat, bizim gibi mukallidlerin, ya’nî ictihâd derece­sine yükselmemiş kimselerin, Eshâb-ı kirâmın sözlerine uymaları câiz değildir. Eshâb-ı kirâmın sözleri ve hareketleri, nassları ve kendi ictihâdlarını gösterir. Bunları da, ancak ictihâd derecesine yükselmiş olan derin âlimler anlıyabilir. Mezheb imâmlarımız, bunları anlamışlar ve anlıyabileceğimiz kadar bizlere bildirmişler­dir. Görülüyor ki, Eshâb-ı kirâma uymak isteyenlerin, Ehl-i sünnet âlimlerine uymaları lâzım gelmekdedir.

Buhârîde yazılı hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, kulum bana farz­ları yapmakla yaklaşdığı gibi, başka hiçbirşeyle yaklaşamaz. Bana nâfilelerle yaklaşan kulumu çok severim buyuruyor) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, Allahü teâlânın ençok sevdiği ibâdet, farzlardır. Hadîs-i şerîfde bildirilen nâfileler, farzlarla birlikde ya­pılan nâfilelerdir. Farzları yapıp, nâfilelere de devâm edenleri, Al­lahü teâlâ çok sever demekdir.

Allahü teâlâ, Mâide sûresinin 35.ci âyetinde meâlen buyuruyor ki, (Bana yaklaşmak için, vesîle arayınız!). Meâlen demek, (İslâm âlimlerinin anladıklarına göre) demekdir. Vehhâbîler diyor ki, (Vesîle, sebeb, ibâdetlerdir. Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine ka­vuşmak için farz ve nâfile ibâdetleri yapmak lâzımdır. Tarîkate gir­mek, bir şeyhin eteklerine yapışmak, ölülere, dirilere yalvarmak, insanı Allaha yaklaşdırmaz. Bil’akis uzaklaşdırır). Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyorlar ki, (Evet! Vesîle, sebeb, ibâdetleri yapmak­dır. Fekat, sahîh, doğru, hâlis olan ibâdetler, vesîle olur. İbâdetle­rinin sahîh olması için, doğru îmân, temiz ahlâk sâhibi olmak ve şartlarına uygun yapmak lâzımdır. Meselâ, nemâzın sahîh olması için, abdest almak, kullanılan suyun temiz olması, nemâzı vaktinde kılmak ve kıbleye karşı kılmak, nemâzdaki âyetleri, tesbîhleri ve düâları doğru okumak ve dahâ nice şartları, vesîleleri bilmek ve yapmak lâzımdır. Her ibâdetin de böyle şartları, vesîleleri vardır. Bunlar, senelerce çalışarak öğrenilir. Bunlar düşünmekle, rü’yâ ile öğrenilemez. Bunlara inanan, bilen ve yapan âlimlerden işiterek veyâ kitâblarını okuyarak öğrenilir. Fen bilgileri de, profesörler­den uzun zemânda öğrenilmekdedir. Böyle îmânlı, kalbi temiz, doğru din âlimlerine müderris, muâllim ve mürşid denir. Mürşid demek, su üstünde yürüyen, havâda uçan, gayb olan şeyleri bilen, okuyup, üfleyerek hastalara şifâ veren kimse demek değildir. Ah­kâm-ı islâmiyyeyi, ya’nî kalb, rûh ve beden ile yapılan ibâdetleri bi­len ve yapan ve başkalarına da öğreten Ehl-i sünnet âlimi demek­dir. Her müslimânın, Mâide sûresindeki emre uymak için, böyle bir mürşidi veyâ kitâblarını araması, farz ve nâfile, bütün ibâdetle­ri Ondan öğrenmesi lâzımdır.)

İslâmiyyeti bilmiyen câhil din adamlarının yanlış sözlerine ve Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okumamış, bozuk düşünceli kimselerin taşkınlıklarına ve şaşkınların, herkesi şaşırtanların ve doğru yoldan kaymış olan zındıkların ve çürük akllarına uyanların yaldızlı, parlak yazılarına aldanmamalıdır. İslâm âlimleri, bilgilerini Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden almışlardır. Bu sapıklar kendi kısa görüşlerine uyarak yazmakda ve konuşmakdadırlar. Bu reformculara ve bunları âlim sanıp, sözlerine, kitâblarına aldanan­lara yazıklar olsun! Bunlar, din ve îmân hırsızlarıdır. Halâlleri, ha­râmları değişdiriyorlar. İslâmiyyeti bozuyorlar. Nablüsînin “rah­metullahi teâlâ aleyh” şerhinden terceme temâm oldu.

İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh” nemâzı bozanları anla­tırken (yimek, içmek, giyinmek gibi âdetde olan bid’atlerin mez­mum, çirkin olanlarını, kâfirlerden görüp almak ve kötü olmıyan­ları da, onlara benzemek için alıp kullanmak tahrîmen mekrûhdur. Kötü ve zararlı olmıyanları, onlara benzemeğe özenmeden yap­mak, kullanmak mekrûh olmaz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” papasların kullandığı ayakkabıyı yapdırıp kullanmışdır) buyurdu.

Nemâzlardan ve düâlardan sonra Fâtiha sûresini okumak bid’at mıdır, değil midir? Bunun cevâbını Hâdimî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Berîka) kitâbının yüzotuzyedinci sahîfesinde uzun yazıyor. Kısaca bildirelim: Bid’at diyenler ve değildir diyenler ol­du. Çoğuna göre, düâ okuması bildirilen yerlerde, Fâtiha okumak dahâ iyidir. Nemâzlardan sonra düâ edilmesi de, hadîs-i şerîflerde bildirilmişdir. (Bid’at), islâmiyyetin sâhibinin izni olmadan yapılan ibâdetlerdir. Fâtiha sûresi düâların en iyisini bildirmek için nâzil oldu. Bunun nemâzlardan ve düâlardan sonra okunmasına bid’at diyen az değildir. Herkesin birlikde yüksek sesle okumaları yasak­dır. İmâm, fâtiha dediği zemân, herkesin sessizce okumaları iyi olur. Çünki, düâların sonunda hamd etmek müstehabdır. Hamd etmenin en iyisi de, Fâtiha okumakdır. Farzla sünnet arasında oku­mak ve isteklerine kavuşmak için okumak mekrûhdur.

Kur’ân-ı kerîmi ve ezânı ho-parlör ile okumak bid’atdir. Çün­ki, ses çıkarmak için kullanılan cansız cismlere (Mizmâr), çalgı de­nir. Gök gürlemesi, top, tüfek, baykuş, papağan, ses çıkarıyorlar ise de, çalgı değildirler. Ses çıkaran eğlence âletleri, davul, dümbe­lek, zilli maşa, ney, kaval, ho-parlör, hep çalgı âletidir. Çalgı, ken­diliğinden ses çıkarmaz. Ses çıkarmaları için, ya’nî kullanılmaları için, davul tokmağını gergin deriye vurmak, neyi üflemek, kavala ve ho-parlöre söylemek lâzımdır. Bunlardan çıkan ses, bu çalgıla­rın hâsıl etdiği sesdir. Üfleyen ve söyleyen insanın sesi değildir. Ho-parlörden işitilen Kur’ân-ı kerim ve ezân sesleri, hep ho-par­lörün hâsıl etdiği seslerdir. İmâm ve müezzin efendilerin sesleri değildir. Müezzin efendinin sesi ezândır. Ho-parlör denilen çalgı­dan çıkan ses ilm ve fen bakımından ve din ve ahkâm-ı islâmiyye bakımlarından müezzin efendinin sesi, ya’nî ezân değildir. Ezâna benzediği için, ezân zan edilmekdedir. Ezân, müezzin efendinin, sâlih müslimân erkeğin sesine denir. Bu sese benzeyen kadının, ço­cuğun ve ho-parlörün sesi ezân değildir. Başka sesdir. Muhtelif çal­gıların sesleri başkadır. Ho-parlörün sesi, insan sesine çok benze-diği hâlde, insan sesi değildir. Kitâbdaki, televizyondaki, imâm res­mi gibidir. O imâma çok benziyor ise de, imâmın kendisi değildir. Televizyondaki hareketlerini görse, sesini duysa da, bunun arka­sında nemâz kılınmaz.

(İnternet)den işitilen sesler ve resmler de, televizyon gibidir. Bunları dünyâ işlerinde kullanarak istifâde etmek câizdir. Fekat, ibâdetlerde kullanmak aslâ câiz değildir. İnternet dalgaları vâsı­tası ile haberleşme: Bir telden elektrik ceryânı geçince, telin etrâ­fında miknâtis dalgaları meydâna geliyor ve fezânın her yerine yayılıyor. Bu elektro-manyetik dalgaların boyları muhtelîf olup, elektrik ceryânının şiddetine göre değişmekdedir. Fezâdaki, her yere yayılmış olan elektro-manyetik dalgaların topluluğuna (İn­ternet) denir. İnternet denilen bir yer, bir âlet yokdur. İnternet dalgaları üzerinde çalışan âletler vardır. Bu âletlerin bulundukla­rı yerlere (İnternet ara-merkezleri) denir. Bu âletlerden biri, (Bilgisayar âletleri) [komputerler]dir. Bilgisayar muhtelîf ebâdda bir kutudur. Bilgisayar âletleri, elektrik ceryânı ile çalışır. Bu cer­yân, bilgisayar içine konmuş olan pilden veyâ şehr ceryânından, dıvârdaki prizden alınır ve âlet içindeki transformatör tarafından voltajı düşürülür. Bilgisayarın kapağı bir ekrandır. Burada bilgi­sayara gelen ve çıkan seslerin yazıları ve resmleri görünür. Bu sesler, (Modem) denilen bir âletden geçerek elektro-manyetik dalgalara çevrilip, sesler ve yazılar gayb oluyor. Fezâdaki, ya’nî her yerdeki bilgisayar, kendi uzunluğundaki elektro-manyetik dalgaları alarak, modemden geçirip, ses ve yazı hâsıl eden hava dalgaları hâline çeviriyor. Bunların bir sûreti bilgisayarda bulu­nan bir hâfızaya [harddiske] verilir. Harddisk, herhangi bilgisa­yara konunca, içindeki sesler işitilir ve yazılar ekranda okunur. Bilgisayarı internete bağlamak için, bir ara-merkezden adres alı­nır. İstanbuldaki (İhlâs-net) ara-merkezinin, Hakîkat Kitâbevine verdiği adres, (www.hakikatkitabevi.com)dur. Herhangi bir bil­gisayar bu adrese bağlanırsa, Kitâbevinin bütün kitâblarından di­lediğini seçerek okur ve dinler. Bilgisayarlar piyasada satılmak­dadır.

62 — Türkçe bir din mecmû’asında, Muhammed Kutb adında bir Mısrlının yazısı vardır. (İnhirâf çizgisi) adındaki yazı arabîden terceme edilmiş. Eğer terceme doğru yapılmış ise, yazarının dinde söz sâhibi olmadığı hemen göze çarpmakdadır. Bakınız, bir yerin­de ne hezeyânlar savuruyor:

(Türklerin savaş meydânlarında kayd etdikleri zaferler, islâma şeref vermişdir. Ancak, Türklerin elinde, islâmın, ma’nâsından çok şey gayb etdiği de bir gerçekdir. Türklerin elinde islâm dondurul­muş, (ma’nen) gelişmesi durdurulmuşdur. Osmânlılar, askerlik dı­şında kalan bütün meydânlarda islâmı dondurdular ve zedelediler. Meselâ ilme gereken önemi vermediler. İctihâdı durdurarak fıkh ilmi dondu.

Nihâyet islâm, Osmânlıların bağlayıcı kaydından kurtulup ba­ğımsızlığını kazanarak, ileri atılmağa başladı. Özellikle bu atılış Hicâzda Vehhâbîlik, Sûdanda Mehdînin yönetdiği Mehdîlik hare­ketlerinde görülmekdedir. Bu iki hareket, islâma asl gücünü ve ilerleme isti’dâdını yeniden kazandıracak nitelikdeydi. İslâmdaki bu mutlu gelişmeyi gören haçlı emperyalizmi harekete geçdi) di­yor.

Cevâb: Osmânlı türklerinin islâmiyyete hizmetleri, bir şâheser­dir. Bir âbidedir. Târîh meydânına dikilmiş olan bu dev âbideyi görmemek için kör veyâ bir Türk düşmanı olmak lâzımdır. Bu Mısrlı yazarın da bildirmek zorunda kaldığı gibi, Osmânlı türkleri­ni zaferden zafere götüren dinamizm, ahlâk, sabr ve kahramanlık, hangi kaynakdan geliyordu? İslâm kaynağından değil mi? İslâmiy­yete şeref verilemez. İslâmiyyetden şeref alınır. Mü’minlerin şeref­li emîri hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, (Biz, zelîl, aşağı kimse­lerdik. Allahü teâlâ, bizleri müslimân yapmakla şereflendirdi) bu­yuruyor. İslâmiyyetin, her çeşid fazîlet ve şerefler kaynağı olduğu­nu bilmiyen câhiller, islâmiyyete şeref verilecek sanırlar.

İstanbuldan Viyanaya doğru giden islâm ordusu, Belgrad ya­kınlarında, bir su başında, mola veriyor. Çeşme, abdest alan, kab­larına su koyan askerlerle dolu. Yakındaki bir kilisenin papası, gü­zel kızları süslüyor. Ellerine birer kab verip, çeşmeye gönderiyor. Papas pencereden gizlice seyr ediyor. Kızlar gelince, askerler he­men kenâra çekiliyor. Kızlar râhatça doldurup kiliseye dönüyor­lar. Papas, islâm askerlerinin bu güzel ahlâkını, fazîletini, edebini ve merhametini görünce, (Bu ordu hiç yenilmez. Boş yere kanını­zı dökmeyin!) diyerek haçlı kumandanlarına haber gönderiyor. Bu Mısrlı yazar, Osmânlı zaferlerini, Attillânın orduları gibi, bar­bar istilâsı sanıp yanılmakda mıdır? İngiliz lordu Davenportun ki­tâbını okumuş olsaydı (İslâm orduları her gitdiği yere, adâlet, fazî­let ve medeniyyet götürmüşdür. Boynunu büken mağlûb düşmanı dâimâ afv ile karşılamışdır) bilgisini öğrenir de, yazılarında biraz edebli davranırdı. Abbâsîlerden sonra, islâm halîfelerine Mısrda zından hayâtı yaşatan, hilâfet haklarını onlardan gasb edenler, hut­belerde kendilerine (Sultânül-haremeyn) demekden hayâ etmi­yorlardı. Yavuz Sultân Selîm hân “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 923 [m. 1517] senesinde, Mısrı feth edip, hilâfeti esâretden kurtarınca, alışkanlıkla kendisine de sultânül-haremeyn diyen hatîbi susdurup, (Benim için, o mubârek makâmların hizmetçisi olmakdan dahâ büyük şeref olamaz. Bana (Hâdimülharemeyn) deyin!) buyurdu­ğunu târîh kitâbları yazmakdadır. İslâm ahlâkını, Mısrlılar mı don­durmuş; yoksa Osmânlılar mı dondurmuş, buradan çok iyi anlaşıl­makdadır. Sultân ikinci Abdülhamîd hân “rahmetullahi teâlâ aleyh” , siyâsal bilgiler mektebini birincilikle bitireni, her sene se­râya kâtib alırdı. Böylece, gençleri çalışmağa teşvîk ederdi. Kâtib seçilen Es’ad beğ “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Hâtırât-i Abdülha­mîd hân-ı sânî) kitâbında diyor ki, bir gece yarısı şifre yazdım. İm­zâ için, sultânın yatak odası kapısını çaldım. Açılmadı. Bir dahâ vurdum. Yine açılmadı. Üçüncüyü vuracağım anda, kapı açıldı. Karşıma çıkan sultân, havlu ile yüzünü siliyordu. (Evlâd! Seni bek­letdim. Kusûruma bakma! Dahâ birinci çalışda kalkdım. Gece ya­rısı, mühim bir imzâ için geldiğini anladım. Abdestsiz idim. Bu mil­letin hiçbir kâğıdına abdestsiz imzâ etmedim. Abdest almak için gecikdim. Oku dinliyeyim) dedi. Okudum. Besmele çekerek imzâ­ladı ve hayrlı olsun inşâallah, dedi. İşte Osmânlı sultânları islâmiy­yete böyle bağlı, böyle saygılı idi. Eyyûb Sabri pâşa “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mir’ât-ül Haremeyn) kitâbında diyor ki, (Sultân Ab­dülmecîd hân “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Mustafâ Reşîd Pâşanın mason olduğunu, islâmiyyete uymıyan bir yol tutduğunu anlayın­ca, kahrından, üzüntüsünden hastalandı. Yatakda oturamıyor, hep yatıyordu. Yalnız, mühim şeyler okunuyor, (irâde-i şâhâne) alını­yordu. Sırada bulunan bir kâğıd için (Medîne ehâlîsinin bir dilek­çesi okunacak) bilgisi verildi. (Durun, okumayın! Beni oturtun!) buyurdu. Arkasına yastık koyup, oturtuldu. (Onlar, Resûlullah efendimizin komşularıdır. O mubârek insanların dilekçesini yata­rak dinlemekden hayâ ederim. Ne istiyorlarsa, hemen yapınız! Fe­kat, okuyunuz da, kulaklarım bereketlensin!) buyurdu. Bir gün sonra vefât eyledi.) İşte, Osmânlı Türk sultânlarının ahlâkı, hayâsı ve İslâmiyyete saygıları böyle idi.

Türkün islâmiyyete olan bu saygısı ve edebi, Mescid-i se’âdet­de, pis ayaklarını kabr-i se’âdete karşı uzatıp, leş gibi yatan vehhâ­bîlerin saygısızlığı ve edebsizliği ile hiç bir olur mu?

Osmânlılarda, islâmiyyet ilerlememiş sözünde, sinsi bir islâm düşmanlığının habîs kokusu duyulmakdadır. Fenârîler, molla Hüs­revler, Hayâlîler, Gelenbevîler, İbni Kemâller, Ebüssü’ûdler, allâ­me Birgivîler, İbni Âbidînler, Abdülganî Nablüsîler, mevlânâ Hâ­lid-i Bağdâdîler, Süveydîler ve Abdülhakîm Efendiler ve Abdûhu rezîl eden allâme Mustafâ Sabri efendi ve dahâ nice fıkh ve kelâm âlimleri, hattâtlar, mi’mar Sinanlar, Sokullular, Köprülüler “rah­metullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hangi devletde yetişdi? Osmân­lılarda değil mi? Osmânlı âlimlerinin yazdıkları binlerce ilm kitâb­ları, her vilâyetdeki millî kütübhâneleri doldurmuşdur. Fihristleri meydândadır. Bütün islâm âlemine altıyüz sene fetvâ veren, her müşkili çözen, müslimânların dertlerine devâ olan, hıristiyanlığa ve sapık fırkalara reddiyyeler yazarak, onları rezil eden, Osmânlı şeyhül-islâmları değil mi idi? Hayâlînin ilm-i kelâm hâşiyeleri, molla Hüsrevin Düreri, Halebînin Mültekâsı ve İbni Âbidînin Redd-ül-muhtârı ve Ebüssü’ûdün tefsîri ve Şeyhzâdenin Beydâvî hâşiyesi ve seyyid Abdülhakîm-i Arvâsînin mektûbları ve va’zları bugün, bütün islâm âlemine ışık tutmakdadır. Bu yüce âlimleri ve Velîleri Osmânlılar yetişdirmedi mi? Bugün de, dînini doğru öğ­renmek istiyenler, bu kıymetli kitâbları okumalıdır. Tefsîrlerin en kıymetlisi Şeyhzâde ve Ebüssü’ûd tefsîrleridir. Müslimânlara fâ­ideli olmak istiyen, bu tefsîrleri türkçeye terceme etmelidir. Re­formcu yazarların tefsîrleri böyle değildir. Çünki onlar, kısa görüş­leri, noksan bilgileri ile, hâtırlarına gelenleri, tefsîr diye araya ka­rışdırmışlar, zencire çürük halkalar eklemişlerdir. Çürük halkalı zencire güvenip, sarılıp denize inen, elbette aldanır, boğulur. Bu­nun için bu uydurma tefsîrlerin tercemelerini okumamalıdır. İslâ­mın altıyüz senelik bekçisi, islâm ilmlerinin kaynağı, hep Osmânlı­lar idi. Matba’a kurulmalıdır diyen Behcetül fetâvâ gibi yüzlerce fetvâ kitâbları, her asrın îcâblarına göre yol gösterdi, ileriye çığır açdılar. Son asrın şâheseri olan (Mecelle) kitâbı ise, dünyâda ben­zeri bulunmıyan bir hukûk âbidesi oldu. Dinde reformcularda Os­mânlı ahlâkı, Osmânlı ilm ve irfânı olsaydı, bir avuç yehûdî karşı­sında yenilmezlerdi. Müslimânların harb plânları mes’ûl kimseler tarafından Londrada birkaçbin liraya İsrâil câsûslarına satılmaz ve arab birliği bütün dünyâya rezil olmazdı.

Kutub denilen Mısrlı yazarların Eshâb-ı kirâma ve sonra, Emevî, Abbâsî ve Osmânlıların hâlis müslimân idârecilerine “rah­metullahi teâlâ aleyhim ecma’în” pervâsızca ve hayâsızca saldır­maları, boşuna değildir. Bunun sebebini yine kendisi açıklamak­dadır. Şecâ’at arz ederken, merd-i kıbtî, sirkatini söylemekdedir. (Vehhâbîlik, islâmiyyeti esâretden kurtardı) diyerek, baklayı ağ­zından çıkarmakdadır. Evet, mezhebsizleri övebilmek için, islâm halîfelerini, islâm âlimlerini kötülemekdedirler. Mevdûdînin, Sey­yid Kutbun ve Muhammed Kutbun ve Abdûhun plânları, siyâset­leri hep bu temele dayanmakdadır. Hepsi, selef-i sâlihîne saldırı­yor. Ehl-i sünnet âlimlerini kötülüyorlar. Buna karşılık, ibni Tey­miyyeyi ve Cemâleddîn-i Efgânî gibi sapıkları bir kurtarıcı gibi gösteriyorlar. Mezhebsizlerin nesini övüyorlar? Dînî ve ilmî kıy­metleri sıfır olduğu gibi, ahlâksızlıklarının sıfırın altında olduğunu, 1384 [m. 1964] de tahtdan indirilip, 1388 [m. 1968] de ölen Sü’ûd, Avrupada sefâhet, nâmûs ve ahlâk dışı hareketleri ile ve keyfine, zevkine milyonlar harc etmesi ile bütün dünyâya gösterdi. Mısrlı yazar, Kâhiredeki ve Riyâd serâyındaki fuhş, zinâ, nâmûssuzlukla­rın radyolarda dünyâya yayıldığını görüp, işitip, acabâ biraz yüzü kızarmıyor mu? Bütün islâm âleminden gelen milyonlarca hâcının herbirinden yüzlerce lira rüşvet almakdan hayâ etmiyorlar. Din kardeşi, yüzlerce lira vermezse, buna hac farîzasını yapdırmıyorlar. Hâlbuki Osmânlıların Redd-ül-muhtâr kitâbında, Kudüsü ziyârete gelen hıristiyanlardan ayakbasdı parası almak harâmdır diyor. Os­mânlılar, kâfirden bile ayakbasdı parası almazdı. Vehhâbîler ise, müslimândan istiyor. Vermezse, ibâdete mâni’ oluyor. Bekara sû­resinin yüzondördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahü teâlâ­nın mescidlerinde, onun ismini zikr etmeği yasak edenden dahâ çok zâlim olamaz!) buyuruldu. Tibyân tefsîrinde, Atâ hazretleri di­yor ki, Hudeybiye günü, Mekke kâfirleri, müslimânları, Mescid-i harâma sokmayıp, hac etdirmedikleri için, bu âyet-i kerîme geldi. Kur’ân-ı kerîmde kâfire zâlim de denilmekdedir. Para vermiyen müslimânları, Mescid-i harâma sokmıyanların ve bunları övenlerin ne oldukları, bu âyet-i kerîmeden açıkca anlaşılmakdadır. İşte, kö­tüledikleri Osmânlı müslimânları! İşte övdükleri vehhâbîler ve dinde reformcular!

(Osmânlılar ictihâdı durdurdular) demesi de, yalandır. Bu söz islâm düşmanlarının ağızlarında iğrenç bir sakız hâline gelmişdir. Osmânlılar, ictihâd kapısını kapamadı. Seyyid Kutblar, Muham­med Kutblar ve Abdûhlar gibi, Ehl-i sünnet düşmanı câhillerin, is­lâm dîninin afîf harîmine mülevves kalemlerini sokmalarını önle­diler. Osmânlı türkleri islâmiyyeti böyle câhillerin tesallutundan korumasalardı, bugün islâmiyyet de, hıristiyanlık hâlini alır, kar­ma-karışık, bozuk birşey olurdu. Nitekim, Mekkedeki ve Mısrdaki sapıkların elinde müslimânlığın yaralandığı, oyuncak hâline geldi­ği acı acı görülmekdedir. Bugün hakîkî müslimânlık, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bırakdığı gibi, bütün temizliği ve saflığı ile, türk milletinde kalmış bulunmakdadır.

Mezhebsizlerin önderi olan ibni Teymiyyenin ve mezhebsizlik­de çok aşırı gidenlerin içyüzlerini dahâ geniş öğrenmek isteyenle­re, Hindistân âlimlerinden mevlânâ Muhammed Hamdullah-ı Dacvînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazdığı (El-besâir li-münkirit­tevessül-i bi-ehl-il mekâbir) ve Muhammed Hasen Can Fârûkî Müceddidî Serhendînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Üsûl-ül-er­be’a fî terdîd-il-vehhâbiyye) kitâblarını tavsiye ederiz. Birincisi arabî, ikincisi fârisîdir. Önce Hindistânda, ikinci olarak ,1395 [m. 1975] de, İstanbulda basdırılmışlardır.

63 — Hindli, islâmdaki sapık müslimânlardan Hamîdullah is­minde birisinin de, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymı­yan düşüncelerini, islâm bilgisi olarak yaydığını görüyoruz. Fransa­da islâm bilgileri profesörü etiketini almış olduğu için, islâm âlimi sanılan bu adamın sapık yazıları, türkçeye çevrilerek gençliğin önüne sürülmekde, birçok müslimânın doğru yoldan kaymasına sebeb olmakdadır. (İslâm Peygamberi) adındaki kitâbının türkçe tercemesinin otuzdördüncü sahîfesindeki şu satırları okuyunca, şa­şırdık kaldık:

(Onu gene tüccâr sıfatı ile Hubeşâda (Yemende) ve Abdül­kaysların ülkesinde (doğu Arabistân, Bahreyn, Umman) görüyo­ruz. Belki de deniz yolu ile, Habeşistâna gitdiği dahî hâtıra gelebi­lir. Bütün bu seyâhatlar, onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşis­tânın ticârî, idârî gelenek ve kanûnlarını öğrenmesine yol açdı. Ol­gunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini islâha teşeb­büs etdi.)

Hâlbuki, islâm târîhleri, sözbirliği ile diyorlar ki, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem”, üç gün vâlidesi, sonra Ebü Lehebin câriyesi Süveybe birkaç gün emzirdi, dahâ sonra, iki sene Halîme hâtun emzirdi. Altı yaşında iken, vâlidesi Âmine hâtun, oğlunu Medîneye dayılarını görmeğe götürdü. Bir ay kalıp, dönüşde vâli­desi yirmi yaşında yolda, Ebvâ denilen yerde vefât etdi. Mubârek babası Abdüllahdan mîrâs kalan câriyesi Ümm-i Eymen ile Mek­keye gelip, mubârek dedesi Abdülmuttalibin yanında kaldı. Sekiz yaşına gelince, dedesi vefât edip, büyük amcası Ebû Tâlibin yanın­da kaldı.

Dokuz veyâ oniki yaşında iken Ebû Tâlib ile, yirmi yaşında iken de, hazret-i Ebû Bekr ile ve yirmibeş yaşında iken, hazret-i Hadîcenin kervanı ile Şâma gidenler arasında bulundu. Bu yolcu­lukların üçünde de, Busrâ denilen yere varıldıkda, orada bulunan kilisenin papasları, Bahîra ve sonra Nestûra, İncîlde okudukları son Peygamberin alâmetlerini kendisinde görerek, (Şâma gitmeyi­niz! Şâmda yehûdîler bu çocuğu tanır, öldürür) dediler. Bunlar da, ticâretlerini orada yapıp geriye döndüler. (Busrâ), Şâmın 90 kilo­metre cenûb-i şarkîsinde, Kudüsün 130 km. şimâl-i şarkîsindedir. Ondört veyâ onyedi yaşında iken, Yemene giden amcası Zübeyr, ticâreti bereketli olmak için, Resûlullahı da berâber götürdü. Yir­mi yaşından sonra, Mekke dışında koyun güdüp geçinirdi. Bahrey­ne gitdiğini bildiren güvenilir haber olmadığı gibi, Habeşistâna se­yâhat buyurduğunu da, nübüvvetine inanmıyanlardan başka, kim­se düşünmüş değildir. Habeş dilinden konuşduğu görüldü. Bu da, Habeşistâna gitmiş olduğunu düşündürür diyenler, yanılmakdadır. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, kendisine gelen yabancılara, onların değişik konuşmalarına uygun olarak cevâb ve­rirdi. Böyle konuşması, Allahü teâlânın kendisine ihsân etdiği, sa­yısız mu’cizelerden birisi idi. Yukarıdaki üç veyâ dört seyâhatin hiçbirisine kendiliğinden katılmamışdı. Vücûd-i şerîfi ile bereket­lenmek için götürülmüşdü. Şâma olan son yolculukda, kervan baş­kanı olan Meysere, Hadîceye müjdeci olarak Resûlullahı “sallalla­hü teâlâ aleyhi ve sellem” göndereceği zemân, kervanda bulunan Ebû Cehlin, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” dahâ genc­dir. Bir yere yolculuk yapmamışdır. Yolu şaşırır. Başkasını gönder demesi de, Hamîdullahın yanlış ve sapık düşündüğünü göstermek­dedir. Bizansa, Aceme, Habeşe ve Yemene gidip, oralarda öğren­diklerini ortaya koyarak, kavmini islâha kalkışdı demek ve Resû­lullah efendimiz için (tecribeli adam) diyerek edebsizce davran­mak, bir müslimânın yapacağı şey değildir.

(Kısas-ı Enbiyâ)nın üçyüzdoksanbirinci sahîfesinde diyor ki, (Resûlullah ümmî idi. Ya’nî kimseden birşey öğrenmemişdi. Yazı yazmazdı. Okumazdı. Ümmî olan insanların arasında yetişdi. Mekkede, geçmiş insanların hâllerini bilen bir âlim yokdu. Başka yerlere giderek kimseden birşey öğrenmemişdi. Kazanç için bir iş tutmamışdı. Böyle iken, Tevrâtda ve İncîlde ve gökden inmiş olan başka kitâblarda bulunan bilgileri ve eski insanların hâllerini ha­ber verdi. O zemânlarda târîh bilgileri, karışmış, bozulmuşdu. Doğrusunu iğrisinden ayırabilen pek az kimse vardı. Her dinden adamlara cevâblar verip, hepsini susdurdu. Bu başarıları, kendisi­nin Allahdan gönderilmiş bir Peygamber olduğunu göstermekde­dir. Zemânındaki edebiyyâtcılara, şâ’irlere meydân okuduğu hâl­de, hiçbiri onun getirdiği Kur’ân-ı kerîm gibi, bir satır bile söyliye­mediler. Hâlbuki Mekkeliler, şi’r okumağa, nutk söylemeğe me­raklı olup, bu yolda çok çalışırlar ve yarışırlardı. Düzgün konuş­makla öğünürlerdi. Kur’ân-ı kerîm, bütün şâ’irlere gâlib geldi. Kur’ân-ı kerîme karşı koyamadılar. Şaşkınlıklarından, kılıca sarı­lıp, döğüşmeği, ölmeği göze aldılar. Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kardeşi Üneys ünlü şâ’ir idi. Oniki şâ’ire üstün gelmişdi. Kur’ân-ı kerîmi işitir işitmez, Allah kelâmı olduğunu an­layıp, hemen müslimân oldu). Ankebût sûresinin kırksekizinci âyetinde meâlen, (Sen bu Kur’ân gelmeden önce, bir kitâb oku­mazdın. Yazı yazmazdın. Okur yazar olsaydın, başkalarından öğ­rendin diyebilirlerdi) buyuruldu. Allahü teâlânın ve islâm âlimleri­nin bu şâhidlikleri karşısında, îmânı ve aklı olan herkes, Hamîdul­lahın yukarıdaki yazısı hakkında kesin hükmünü vermekde güçlük çekmez.

Kırkıncı sahîfede: (Bilinmiyen bir sebeble, süt kardeşi olan kı­zın omuzunu öyle kuvvetle ısırdı ki, izi hayâtı boyunca kaldı. Bir gazâda, alınan esîrler arasında süt kardeşi Şeymâ da vardı. O hâ­diseyi anlatıp ısırılan yeri gösterince, Resûlullah bunu tanıdı) di­yor.

İslâm düşmanları, Resûlullaha birçok iftirâlar söylediler. Siyâh dediler, gençleri ondan soğutmak için, kara köpeklere arab dedi­ler. Hamîdullah dahâ da ileri giderek, o yüce Peygamberi, gençle­re yamyam olarak tanıtmağa kalkışmakdadır. Hâlbuki, Halîme hâtun, Resûlullahı yanından ayırmaz, uzağa gitmeğe bırakmazdı. Birgün nasılsa gözetmedi. Süt kardeşi Şeymâ ile kuzuların arasına gitdi. Halîme, Resûlullahı göremeyince, Onu aradı, buldu. Şeymâ­ya, niçin sıcakda dışarı gitdiniz? dedi. Şeymâ, anneciğim! Kardeşi­min başı üzerinde bulut bulunuyor. Ona hep gölge yapıyor, dedi. Resûlullahdan şikâyet etmek şöyle dursun, Onu övdü. Onun ya­nında bulunan büyük küçük herkes, kendisini övmekde ve sev­mekde idi. İncindiğini bildiren hiç olmadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, süt kardeşini hiç incitmediği gibi, onun hakları­na hattâ, sütüne bile saygı gösterir, onun emdiği memeden hiç em­mezdi. Halîme diyor ki, (O emerken kendi oğlum emmez, Ona saygı gösterirdi. Bu da süt kardeşlerinin Ondan hiç incinmedikle­rini, Onu hep sevip saydıklarını bildirmekdedir. O emerken, güzel yüzüne bakmağa dayanamazdım. Konuşmağa başlayınca, ilk ola­rak (Kelime-i tevhîd) söyledi. Herşeyi tutarken (Bismillah) derdi. Çocukların oyunlarına karışmazdı. (Biz oyun oynamak için yara­tılmadık) derdi. Hiç ağlamaz, kimseyi incitmezdi). Hicretin seki­zinci senesinde Huneyn gazvesinden sonra, alınan esîrler arasın­da, Şeymâ adındaki bir kadın, yâ Resûlallah! Ben senin süt karde­şinim dedi. O günlerdeki birkaç şeyi anlatdı. Resûlullah “sallalla­hü aleyhi ve sellem”, Şeymânın sözlerini dinledi. Onu tanıyıp, çok ihsân eyledi. Dahâ çocuk iken, onda görülen mu’cizeleri, hâri­kul’âde güzel hâlleri o kadar çokdu ki, bu husûsda çeşidli kitâblar yazılmışdır. Okuyanları kendisine âşık eden o üstünlükleri yazmak ve bunlara, gizli kalmış olanlarını da bulup eklemek gibi şerefli hiz­meti bırakıp da, çocuklar arasında olabilecek birşeyi, islâm Pey­gamberinin hayâtı diyerek, ilm kitâbına yazmak bir islâm profesö­rüne yakışır mı? Hele, sonradan uydurulmuş çirkin bir yalanı seçip yazan adamın, hakîkî bir müslimân olacağı düşünülebilir mi? Böy­le davranışlar, ilme hizmet etmeği mi, yoksa kusûr aramak gayre­tini mi gösterir? Her müslimânın, îmân etmiş olduğu ve herşeyden dahâ çok sevmiş olduğu Peygamberine toz kondurmamak için tit­remesi lâzımdır. Kırksekizinci sahîfesinde:

(Öğlenin yakıcı sıcağından korunmak için Abdüllah bin Cud’anın kemerinin (ya’nî dıvarının) gölgesine sığınırdı) diyor.

Siyer kitâblarında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem” mubârek başı üstünde bulut bulunduğu, Onunla birlikde git­diği, Ona gölge yapdığı, nübüvvete kadar böylece güneşden muhâ­faza olunduğu yazılıdır. Gölgeye sığınırdı demek, bu mu’cizeye inanmamak olur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, burada gölgelenmek için değil, gölgelenenleri irşâd etmek için oturmuş olabilir. Kırksekizinci sahîfesinde:

(İbni Kelbî, bizzat Muhammed aleyhisselâmın bir put önünde esmer bir koyunu kurban etdiğini nakl eder) diyor.

Bu yazılar, yazarın islâmiyyeti kuşbakışı uzakdan gördüğünü, islâmdan haberi olmadığını göstermekdedir. Dahâ, küçük yaşda iken, putların ismlerini söyletmediğini, bunlara düşmanlığını açık­ladığını her kitâb yazmakdadır. Putlardan nefret etdiğini, kendisi de altmışyedinci sahîfede bildiriyor. Hiçbir Peygamberin “sallalla­hü teâlâ aleyhi ve sellem”, hiçbir yaşda, herhangi bir dinde yasak olan birşeyi işlemediğine, her müslimânın inanması lâzımdır. Ha­mîdullahın, müslimânları aldatmak için, sened olarak gösterdiği ib­ni Kelbînin taşkın bir mezhebsiz olduğu (Tuhfe-i İsnâ aşeriyye) ve (Esmâ-i Müellifîn) kitâblarında yazılıdır. Evet, Resûlullah “sallal­lahü aleyhi ve sellem” esmer koyun kesdi. Fekat, bunu, kurban bayramında, Medînede kesdi. Ellisekizinci sahîfede:

(Abdülkays kabîlesinden bir hey’eti kabûl etdi. İslâmdan önce oraya seyâhat etmiş olduğunu onlara söyledi) diyor.

Bahreyndeki Abdülkays kabîlesinden gelen elçileri, (Buhârî) ve (Mevâhib-i ledünniyye) gibi birçok kitâblar uzun yazmakdadır. Bunların hiçbirinde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel­lem” Abdülkays kabîlesinin memleketine gitdiği bildirilmiyor. Bir yandan Resûlullahın uzak yerlere ve ticâret merkezlerine gidip, çok şeyler öğrendiğini ileri sürmek, öte yandan da, İslâmın temel inançlarını, târîh bilgileri gibi çok nakl etmek, sinsi ve alçak plân­ların uygulanmakda olduğunu düşündürmekdedir. Ellidördüncü sahîfesinde:

(Burnunun üstüne kadar uzayan kaşları kavsli idi. Bacakları in­ce idi) diyor.

Bu saygısız yazıları ile, Resûlullahı sanki bir umacıya benzet­mek istemekdedir. Hâlbuki, (Kısas-ı Enbiyâ)da, (Allahü teâlâ, bü­tün güzellikleri sevgili Peygamberinde toplamışdı. Mubârek kolla­rı ve baldırları iri ve kalın idi. Hilâl kaşlı, çekme burunlu ve uzun kirpikli idi) diyor. (Mevâhib-i ledünniyye)de, (Mubârek kaşları in­ce idi. Mubârek elleri ve ayakları iri idi) diyor. Mubârek uzvlarının tenâsübünü, her sahâbî anlatmış, güzelliği ve sevimliliği dillere destân olmuşdur. Onu dahâ ilk görüşde, cemâline âşık olup, başka hiçbirşey aramadan, îmâna gelenlerin sayılarının az olmadığı ki­tâblarda yazılıdır. Onu görüp güzelliğine âşık olanlar, dilleri dön­düğü kadar anlatmağa çalışmışlar, o güzelliği bildirmeğe insan gü­cü yetişmez demişlerdir. (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının birinci kıs­mında, o âşıkların haber verdiklerinden birkaçı yazılmışdır. Oku­yanlar, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberini, düşünülemiyecek bir düzende ve bakmağa doyulamıyacak bir güzellikde yaratmış ol­duğunu hemen anlar. Görmeden, Ona gönül verirler. Habîbullaha âşık olanlar, her nefesde, ciğerlerine giren havanın serinliğinde, Onun sevgisinin tadını duyarlar. Aya her bakışlarında Onun mu­bârek gözlerinden gelmiş olan ışınların akslerini aramakla zevkle­nirler. Onun güzelliği deryâsından bir damlaya kavuşanların her zerresi:

Güzel yanağını bilen, güle hiç bakmaz. Senin sevginde eriyen, derman aramaz!

demişlerdir. Onu görmeden âşık olanlardan, Mevlânâ (Hâlid-i Bağdâdî) “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, fârisî divânında, Onun güzelliğini ve insan aklının eremiyeceği yüksekliğini, ince rû­hundan çıkan kelimelerle ve edebiyyâtdaki büyük mehâreti ile, pek veciz, çok güzel yazmışdır. Okuyup anlıyabilenleri hayrân bı­rakmakdadır. Türkçeye tercemesinde, o ince san’atı ve derin ma’nâları anlatmak mümkin değil ise de, pek az da olsa, birşey du­yurabilmek için, Kabr-i se’âdeti ziyâret ederken söylemiş olduğu beytlerden birkaçının tercemesini yazarak kitâbımızı kıymetlendi­relim:

Ey güzeller güzeli, beni sevdânla yakdın! görmüyor birşey gözüm, her an hulyânla aklım!

Sen (Kabe kavseyn) şâhı, ben ise azgın köle, Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?

Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler diriltdin, sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım!

İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın! Bir damla lutf et bana, derde devâsız kaldım!

Herkes gelir Mekkeye, Kâ’be, Safâ, Merveye, ben ise senin için, dağlar tepeler aşdım!

Dün gece, bir rü’yâda göklere değdi başım, kapındaki uşaklar, enseme basdı sandım!

Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü! şi’rlerin arasından, şu beyti seçdim aldım:

(Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi, bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım.)

Başka bir şi’irinde şöyle terennüm etmekdedir:

Ey günâhlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim! çok kabâhatler işledim, sana yalvarmağa geldim!

Karanlık yerlere sapdım, bataklıklara saplandım, doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim!

Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı! uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim!

Derdlilerin tabîbisin, ben ise gönül hastası, kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim!

Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır. basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim!

Günâhlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi, bu yükden ve siyâhlıkdan temâm kurtulmağa geldim!

Temizler elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla, gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim!

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânan! su ile olmıyan işler, hâsıl olur o toprakdan!

Seksenikinci sahîfesinde, ayın ikiye ayrılmasını, târîhcilerin ha­ber verdiğini yazıyor. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bildirildi­ğini yazmıyor. Hele kendisinin inanıp inanmadığını hiç açıklamıyor.

(Önce zevcesi, sonra amcası vefât etdi. Mü’minlerin büyük kıs­mı Habeşistânda idi. Artık Allahdan başka dayanağı kalmamışdı) diyor.

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâm ve her mü’min, her zemân ve her işlerinde, yalnız Allahü teâlâya güvenir. Ancak, O emr etdiği için sebeblere yapışır. Sebeblere da­yanmazlar. Onların yapıcı değil, yardımcı olduklarına inanırlar. Doksanikinci ve üçüncü sahîfelerde:

(Mi’râc bir hâldir. İnsanın vücûdünü unutup, rûhunun hâkim olduğu bir vaz’ıyyetde yapılmışdır. İsrâ sûresinde, Hazret-i Pey­gamber, bir gece yeryüzünün mukaddes merkezlerinden gökdeki ibâdet merkezine (Mescid-i Aksâya) götürüldü. Uzakdaki mesci­din, Kudüsde olduğu düşünülemez. Zîrâ o zemân, Kudüsde mes­cid yokdu diyor ve Rum sûresinde, Filistinin en yakın bir yer oldu­ğu bildiriliyor. Uzak mescid, yakın bir yerde bulunamaz. Allahü te­âlâ, Ona eski Peygamberlerin târîhini hâtırlatarak, Onu tesellî edi­yor) diyor.

Cevâb: İsrâ sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Kulumu ge­ce Mescid-i harâmdan Mescid-i Aksâya götürdüm) buyuruldu. Kul, insana denir. Rûha veyâ insanın bir hâline kul denmez. Bu­hârîdeki uzun hadîs-i şerîfde ve Ehl-i sünnet âlimlerinin tefsîrle­rinde ve bütün kitâblarda, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel­lem” Kudüsde, Mescid-i Aksâya gitdim, gördüm buyurduğu bildi­rilmekdedir. O zemân, Mescid-i Aksâ Kudüsde vardı. Çok önce, Süleymân aleyhisselâm yapdırmışdı. Sonra, Îrânlıların ve Yunan­lıların eline geçmişdi. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıkdan sonra Romalıların eline geçdi. Birkaç kerre yıkıldı, yapıldı. Son olarak, Hazreti Ömer ta’mir etdirdi. Filistin, Arabistâna komşu bir yer­dir. Başka memleketlerden dahâ yakın olduğu için, (en yakın yer) buyuruldu. Mescid-i Aksâ o zemân yeryüzünde bulunan mescid­ler arasında, Mekkeye en uzak olanı idi. Bunun için, (en uzak mescid) buyuruldu. En yakın yerde en uzak mescid niçin buluna­mazmış? Müslimânlar, hicretden onaltı ay sonraya kadar, Mes­cid-i Aksâya karşı nemâz kıldı. O zemân, Kudüsde mescid yok ol­saydı, oraya karşı nemâz kılmak emr olunur mu idi? Resûlullah da, Kudüsde Mescid-i Aksâda nemâz kıldım der mi idi? Hamîdullahın aklı, düşüncesi ve fen anlayışı, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek bedeni ile Kudüse ve göklere götürüldüğünü kavrıyamadığı için, buna inanamıyor. Mi’râcın bir hâl olduğunu anlatmak istiyor. Bunun için de Kur’ân-ı kerîmi yanlış tefsîr edi­yor. Düşüncesini kaçamak yollarla isbâta kalkışıyor. Mi’râc bir hâl olsaydı, işitenlerden kimse karşı koymazdı. Kâfirler de, buna karşı bir şey demezlerdi. (Beden ile gitdim) buyurduğu için inanmıyan­lar çok oldu. Resûlullahın Mekkeden Kudüse götürüldüğüne inan-mıyanın kâfir olduğu sözbirliği ile bildirilmekdedir. Göklere götü­rüldüğüne inanmıyan ise, bid’at ehli, sapık olur.

Hindli Hamîdullahın küfre kadar giden bu bozuk yazısına Hind âlimlerinin kitâblarından da cevâb vermek yerinde olacakdır. Bü­yük hadîs âlimi Abdülhak Dehlevî hazretleri, fârisî (Medâric-ün­nübüvve) kitâbında buyuruyor ki, (Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma olan ihsânlarının en şereflilerinden biri de, Onu Mi’râca çıkarmasıdır. Bu mu’cizeyi Ondan başka hiçbir Peygambe­re vermemişdir. Resûlullahın Mekkeden Mescid-i Aksâya götürül­düğü, Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildiriliyor. Buna inanmıyan kâfir olur. Mescid-i Aksâdan göğe çıkarıldığını meşhûr hadîsler haber ve­riyor. Buna inanmıyan ise, bid’at ehli ve fâsık olur. Mi’râcın uyanık iken ve cesed ile olduğunu, Eshâb-ı kirâmın ve tâbi’înin ve hadîs âlimlerinin ve fıkh âlimlerinin ve kelâm âlimlerinin çoğunluğu ha­ber vermişlerdir. Böyle olduğunu sahîh hadîsler de açıklamakdadır. Mi’râc çok def’a olmuşdu. Bunlardan biri uyanık iken ve cesed ile idi. Ötekiler yalnız rûh ile idi. Âişe “radıyallahü anhâ”, rü’yâda rûh ile olan mi’râclardan birini haber vermekdedir. Onun bu haberi, uyanık iken cesed ile olan mi’râcın yok olduğunu göstermez. Bu­nunla berâber, islâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Peygam­berlerin “aleyhimüsselâm” rü’yâları vahydir. Bunlarda şübhe etme­ğe yol yokdur. Gözleri kapalı iken, mubârek kalbleri uyanıkdır. Ön­ceden rûh ile olan mi’râclar, cesed ile olacak mi’râca hâzırlamak için idi. Kâfirler, mi’râca inanmadıkları ve imtihân ederek Mescid-i Aksâdan bilgi istedikleri için, İsrâ sûresinde, Mescid-i Aksâya ka­dar götürüldüğü açıkca bildirildi. Bu sûrede, (Âyetlerimi göstermek için götürdüm) buyurulması, göklere çıkarıldığını gösteriyor. Bu sû­renin altmışıncı âyetinde meâlen, (Sana gösterdiğimiz rü’yâyı insan­lara fitne yapdık) buyuruldu. Burada bildirilen rü’yâ, Mi’râcı haber vermekdedir. Evet, (Mekkeye gidip Eshâbı ile tavâf yapacağını gör­düğü rü’yâdır. Bu rü’yâyı Eshâbına haber verdiği sene Mekkeye girmeyip, Hudeybiyeden geri döndükleri için, münâfıklar fitne çı­karmışlardı) da denildi. Hâlbuki rü’yâyı o sene görmemişdi ki, fit­neye sebeb olabilsin. Tefsîr âlimlerinin çoğu, buradaki rü’yâ keli­mesinin uyanık iken gece görmek için kullanıldığını bildirmişlerdir. Meşhûr şâ’ir Mütenebbî divânından buna misâl göstermişlerdir.

Bâtınî ya’nî İsmâ’ilî fırkasında olanlar, Mi’râc cesed ile yolculuk de­ğil, hâlleri ve makâmları geçerek rûhun yükselmesidir dediler ki, bu sözleri küfr ve ilhâddır. Ya’nî zındıklık, islâm düşmanlığıdır). Hamî­dullahın yazısı, onun İsmâ’ilî fırkasından olduğunu gösteriyor. İs­mâ’ilîlerin merkezi olan Haydar-âbâd şehrinden olması da, bu sözü­müzü kuvvetlendirmekdedir. Mi’râc hadîsini Eshâb-ı kirâmdan ço­ğu haber vermişdir. Buhârîde ve Müslimde uzun yazılıdır. Îmânı olanların Mi’râc mu’cizesine de inanmaları lâzımdır.

Hamîdullahın bütün kitâblarında, islâmiyyeti târîhlere ve ken­di anlayışına göre, ayrı ayrı iki açıdan açıklamağa özendiği görül­mekdedir. Târîh kitâblarından alarak bildirdiklerinin çoğu, olayla­rı doğru olarak nakl etmekdedir. Fekat, bu bilgiler arasına sokuş­durmuş olduğu, kendi sapık görüşleri ve bozuk inanışları, bunları okuyanların ve inananların îmânlarını sarsmakda, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” olan saygı ve sevgilerini ve Ehl-i sün­net âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” olan güvenle­rini yok etmekdedir.

64 — İngilizler, hıristiyanlığı yaymak için, 1270 [m. 1853] de, Hindistâna protestan papazlarını gönderdiler. Büyük âlim Rahme­tullah efendi, bunlarla, günlerce mücâdele ederek, cevâb veremez oldular. Bir gece, ansızın Londraya kaçdılar. Rahmetullah efendi, bu zaferini, (İzhâr-ül-hak) kitâbında uzun anlatmakdadır. İngiliz hükûmeti bu mağlûbiyyetin intikâmını almak için, Hindistâna harb i’lân etdi. 1274 de binlerce müslimânı şehîd etdi. Bu vahşet, bu fâ­cia, (İngiliz Câsûsunun İ’tirâfları) ve (Cevâb Veremedi) kitâbları­mızda uzun yazılıdır. Silâh kuvveti ile de, islâmiyyeti yok edemiye­ceğini anlayınca, onu içerden parçalamak siyâsetini tatbîk etdi. 1296 [m. 1880] de Hindistânda, Ahmed Kadyânî isminde birisinin, yeni bir din kurmasını te’mîn etdi. (Kadyânî) ve (Ahmedî) denilen bu dînin, bir islâm dîni olduğu i’lân edildi. Hindistândaki islâm âlimleri, bu dindekilerin kâfir olduklarını isbât eden kitâblar yaz­dılar. İngilizler, dahâ önce, vehhâbîlik dînini de, bu maksad ile tak­viye etmişlerdi. Nobel fizik mükâfâtı kazanarak, şöhret sâhibi olan Abdüsselâm, Kadyânîdir. Hıristiyanlarla mücâdele edip, onları re­zîl eden, Ahmed Didad ismindeki din adamı da Ehl-i sünnet değil­dir. Bunlar bir tarafdan, vehhâbî ve şî’î din adamları da bir taraf­dan, yeni müslimân olan hıristiyanları aldatarak, kendi sapık fırka­larına çekmekde, hakîkî müslimânlığa kavuşmalarına mâni’ ol­makdadırlar. Böylece, ingilizlerin siyâseti insanlara ve islâmiyyete müdhiş zarar vermekdedir.

Zemânımızda, biraz arabca bilen, hattâ her eli kalem tutan, din kitâbı yazmağa kalkışıyor. Din adamı kılığına girerek ve yaldız­lı birer etiket takınarak, her biri başka başka şeyler yazıyorlar. Bu zındıkların hepsi, islâmiyyeti yıkmakda, müslimânların îmânlarını bozmakdadırlar. Temiz gençler, hangi kitâbı okuyacaklarını, kime inanacaklarını şaşırıp kaldı.

Allahü teâlânın beğendiği islâm dînini öğrenmek ve Resûlulla­hın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği bu dîne sarılarak dünyâ­da ve âhıretde huzûra ve se’âdete kavuşmak istiyenler, Ehl-i sün­net âlimlerinin ve Ehl-i sünnetden olan tesavvuf büyüklerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” eskiden yazmış oldukları ki­tâblarından toplanan (İlmihâl) kitâblarını okumalıdır. Kur’ân-ı ke­rîmin hakîkatini yalnız Ehl-i sünnet âlimleri anlamışlar ve binlerce kitâb yazarak bildirmişlerdir. Bunlar islâm dîninin gözbebekleri­dir. Âyet-i kerîmelerle ve hadîs-i şerîflerle övülmüşlerdir. Türedi din adamlarının, zındıkların, sahte şeyhlerin ve sinsi islâm düşman­larının ve ingiliz câsûslarının uydurma ve yaldızlı yazılarını okuma­malı, sözlerine, konferanslarına aldanmamalıdır. İslâmiyyete uyan ve çoluğunu çocuğunu islâmiyyete uygun yaşatan, ya’nî ibâdetleri­ni yapıp, harâmlardan sakınan hakîkî müslimânların hâzırladıkları doğru kitâbları aramalıdır. Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği bütün kitâblar, bu doğru kitâbların tercemeleridir.

65 — İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 1034 [m. 1624] de Hindistâ­nın Serhend şehrinde vefât etmişdir. [3-23] mektûbunda buyuru­yor ki: (Allahü teâlânın, Peygamberler “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühu aleyhim ecma’în” göndermesi, bütün mahlûklara rahmet ve ihsândır. Allahü teâlâ, kendi varlığını ve sıfatlarını, bi­zim gibi za’îf akllı ve kısa görüşlü kullarına, bu büyük Peygam­berleri ile haber verdi “aleyhimüssalâtü vesselâm”. Beğendiği şeyleri, beğenmediklerinden bunlar vâsıtası ile ayırdı “salevâtul­lahi teâlâ ve teslîmatühu aleyhim ecma’în”. İnsanlara dünyâda ve âhıretde fâideli olan şeyleri, zararlılarından, bunların aracılığı ile ayırd eyledi. Eğer bu şerefli Peygamberler “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühu aleyhim ecma’în” gönderilmeseydi, insan aklı, Alla­hü teâlânın var olduğunu anlıyamazdı. Allahü teâlânın büyüklü­ğünü kavramağa ulaşamazdı. Nitekim, kendilerini çok akllı sa­nan eski Yunan felesofları, Allahü teâlânın varlığını anlıyama­dılar. Yaratanı inkâr etdiler. Kısa aklları, her şeyi zemân yapı­yor sandı. Yeryüzünün pâdişâhı olan Nemrûdun, İbrâhîm aley­hisselâm ile çekişmesini herkes bilir. Kur’ân-ı kerîmde de bildiril­mekdedir. Uğursuz Fir’avn da, benden başka tanrınız yokdur de­mişdi. Yine bu ahmak adam, Mûsâ aleyhisselâmı, benden başka tanrıya inanırsan, seni habs ederim diyerek korkutmak istemişdi. Demek ki, insanların kısa aklları, bu en büyük ni’meti anlıyama­makdadır. Yüce Peygamberler “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühu aleyhim ecma’în” olmadıkça, bu sonsuz se’âdete kavuşulamaz.

Yunan felsefecileri, yerlerin ve göklerin bir yaratıcısı olduğunu, Peygamberlerden “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühu aleyhim ec­ma’în” işitip de, kendilerinin sapıtmış olduklarını, kötü yolda bu­lunduklarını anlayınca, Allahü teâlânın var olduğunu söylemek zo­runda kaldılar. Herşeyin bir yaratanı vardır, dediler. Allahü teâlâ­nın üstün sıfatlarının var olduğu, Peygamber gönderdiği, melekle­rin günâhsız olduğu, öldükden sonra dirilmek olduğu, Cennetde sonsuz ni’metler, iyilikler ve Cehennemde azâblar bulunduğu ve islâmiyyetin bildirdiği dahâ nice şeyler, akl ile anlaşılamaz. Bunlar, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” işitilmedikce, insanların kısa aklları ile bulunamaz.

Eski Yunan felsefecileri, akl hiç şaşmaz, herşeyin doğrusunu anlar diyorlar. Akl herşeye erer, sınırsızdır sanıyorlar. Aklın ere­mediği şeyleri de, akl ile çözmeğe kalkışıyorlar. Hâlbuki akl, dün­yâ bilgilerinde bile yanılıyor. Âhıret bilgilerini ise, hiç anlıyamıyor. Akl, duygu organları ile anlaşılan şeyleri bulabildiği gibi, aklın ere­mediği şeyler de, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirmeleri ile anlaşılır. Akl, his organlarının üstünde olduğu gibi, Peygamberlik de, akl kuvvetlerinin üstündedir. Akl kuvvetlerinin varamadığı şeyler, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslî­mât” bildirmeleri ile öğrenilir. Allahü teâlânın var olduğuna ve bir olmasına yalnız aklın anlaması ve kabûl etmesi ile inanmak ve baş­ka bir yoldan anlaşılamaz ve inanılamaz demek Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inanmamak olur ve güneşe inan­mamağa benzer.

İnsanları var eden ve varlıkda kalabilmeleri için lâzım olan her ni’meti gönderen, Allahü teâlâdır. İnsan nefes almadan, bir ân ya­şayamaz. Bunun için, havayı her ân ciğerimize kadar gönderiyor. Su da her yerde vardır. Gıdâ maddelerini insanlar hâzırlıyor. Be­bekleri ve hayvan yavrularını her ân, muntazam hava alarak yaşa­tan bir sonsuz kuvvet sâhibinin var olduğunu Peygamberler haber veriyor. Bu kuvvet sâhibi, her insanda sayısız uzvlar yaratmakda ve bunları muntazam çalışdırmakdadır. Allahü teâlânın sonsuz ilmi ve kudreti ve merhameti güneş gibi meydândadır. İyilik edene şükr etmek lâzım olduğunu herkes bilir. Allahü teâlânın ni’metlerine nasıl şükr edileceğini bilmek için de, yine Peygamberler “aleyhi­müssalevâtü vetteslîmât” lâzımdır. Onların bildirmediği şükr ve saygı, Ona lâyık olmaz. Ona nasıl şükr olunacağını, insan bilemez. Ona karşı saygısızlık olan birşeyi, şükr etmek ve saygı sanabilir. Şükr edeyim derken, saygısızlık yapabilir. Allahü teâlâya nasıl şükr edileceği, ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirmeleri ile anlaşılır. Evliyânın kalblerine doğan (ilhâm) deni­len bilgiler de, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” uy­makla hâsıl olmakdadır. İlhâm, akl ile hâsıl olsaydı, yalnız akllarına uyan eski Yunan felsefecileri yoldan sapmazlardı. Allahü teâlâyı herkesden iyi anlarlardı. Hâlbuki, Allahü teâlânın ve Onun üstün sıfatlarının varlığını anlamakda, insanların en câhilleri, bu felsefeci­lerdir. Bunlardan birkaçı, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” işiterek ve mü’min olan tesavvufculardan görerek, ri­yâzet ve mücâhede yapmış, nefslerine sıkıntı vererek onu parlat­mışlar, böylece birkaç şey bulabilmişler ise de nefsin safâsının, par­latılmasının ve bu yoldan ele geçenlerin sapıklık olduğunu anlıya­mamışlardır. Kalbi parlatmak, temizlemek lâzımdır. Kalb temizlen­dikden sonra, nefs temizlenmeğe başlar. Nûrlar önce temiz kalbe girer. Kalb temizlenmeden nefsi parlatmak, gece düşmanın yağma yapması için, ona ışık yakmağa benzer. Nefsin yardım etdiği düş­man, İblisdir. Evet, açlıkla, nefsin istediklerini yapmamakla, ona sı­kıntı vermekle ve akl ile aramakla da, doğruya ve se’âdete kavuşa­bilir. Fekat, bu ancak Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslî­mât” ve bunların Allahü teâlâdan getirdiklerine inandıkdan sonra mümkin olabilir. Çünki Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettes­lîmât” her sözü, yanılmıyan meleklerle bildirilmişdir. Bu bilgilere, şeytân düşmanı karışamaz. Bu büyüklere uymıyanlar ise, şeytânın aldatmasından kurtulamazlar. Felsefecilerin büyüklerinden olan Eflâtûn, Îsâ aleyhisselâmın zemânında bulunmak şerefine kavuş­muşdu. Fekat, kaba câhillik yaparak, kendisinin kimseden birşey öğrenmeğe ihtiyâcı olmadığını sandı. O yüce Peygamberin “aleyhi­müssalevâtü vetteslîmât” bereketlerinden mahrûm kaldı.

Şaşılacak şeydir ki, eski Yunan felsefecileri, ya’nî aklı şaşmaz sananlar, Allahü teâlâya inanmadıkları gibi, kıyâmet gününe de inanmadılar. Madde yok olmaz. Herşey böyle gelmiş, böyle gider dediler.

[Fen adamlarının tecribe ve hesâb dışındaki sözleri de, bu sa­pıklığı körüklüyor. Fransız kimyâgeri Lavazye, kimyâ reaksiyon­larında maddenin gayb olmadığını görünce, kendi kısa aklı ile, madde hiç yok olmaz dedi. Bunu işiten ilericiler, Allahü teâlânın sonsuz kudretinin, fizik ve kimyâ kanûnlarının dışına da çıkabile­ceğini düşünemiyerek, bu fen adamının tecribe ve hesâba uymıyan bu sözüne hemen inandılar. Fekat, atomun parçalanmasında, rad­yoaktivite olaylarında ve nükleer reaksiyonlarda, maddenin yok olduğu, enerjiye çevrildiği meydâna çıkınca, Lavazyeye inananlar şaşkına döndü. Bu sözün yalnız kimyâ reaksiyonları için doğru ol­duğunu anlamayıp da, tabi’atde hiçbirşey yok olamaz diyen ilerici­lerin aldandıkları anlaşıldı. Ne yazık ki, hakîkat meydâna çıkınca­ya kadar, binlerce fen yobazı, bu yanlış inancın kurbanı oldu. La­vazyenin kendi aklınca, doğru sanarak söylediği, sözlerini fen bil­gisi sanarak, kıyâmeti inkâr etdiler. Böylece îmânsız gitdiler. Son­suz felâketlere sürüklendiler. Zararlı fikrlerini aşılayıp da gitdiler. Yalnız Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine güvenip, bunların il­mihâl kitâblarına sarılanlar, fen yobazlarına aldanmadı. Îmânları­nı yalnız bunlar kurtarabildi.

Lise, üniversite dersleri, matematik, madde, fen bilgileri, elbet fâidelidir. Bunlar, aklı kendi sınırı içinde yanılmakdan korur. Dün­yâda insanların râhat yaşamalarını, işlerini kolay yapmalarını sağla­yan yeni şeyler bulunmasına yararlar. Dünyâ işlerinde, akl ile bulu­nabilecek şeylerde, bu bilgilerden istifâde edilir. Bunların yardımı ile televizyon, elektronik beyin, radyo, sesden hızlı tayyâre, nükleer denizaltıları ve câsûs peykler ve ay yolculuğu ve internet gibi nice başarılı şeyler bulunabilir. Bunlar, islâmiyyete karşı değil, islâmiyyet ile berâber olan ve îmânı kuvvetlendiren şeylerdir. Çünki islâmiy­yet, aklın sınırı içinde olan bütün bilgilerde fenne uygundur. Akl, bu bilgilerin doğrusunu bulabildiği zemân, islâmiyyete uygun olur. Müslimânların bunları da öğrenmesi, istifâde etmesi lâzımdır.]

Fen bilgilerinden dünyâ işlerinde fâidelenip de, Allahü teâlâyı ve âhıret bilgilerini anlamakda bunlardan fâidelenmemek, hattâ bunları öğrenince, kendini beğenip, aklına, nefsine uyup, âhıret bilgilerini de, akl ile çözmeğe kalkışarak sapıtmak, dinden çık­mak, insanlar için en büyük felâketdir, yüzkarasıdır. Dünyâ işle­rinde yanılan akla, âhıret işleri için nasıl güvenilebilir. Onun, an­lamadan bildirdiği sözlere nasıl güvenilebilir. Bu hâl harbe hâzır­lanan, çok emek ve masraf yapan kimsenin, harb zemânında, ken­di meşrû’ hükûmetine isyân ederek, karşı gelmesine benzemekde­dir. Bu da gösteriyor ki, bütün fen bilgileri, aklın erdiği şeylerde işe yaramakdadır. Sonsuz se’âdete ve felâkete sebeb olacak işleri, bu bilgilere dayamak ve âhıret işlerini bu bilgilerle çözmeğe kalkış­mak, doğru olmamakdadır. Bu en mühim işler aklın ve fen bilgile­rinin sınırı dışındadır. Bu en lüzûmlu bilgileri, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” öğrenmeyip, yalnız akl yolu ile çözmeğe uğraşmak, lüzûmsuz, hattâ boş yere vakt geçirmek olur. Çünki, akl yolu ile bulunan bilgiler, aklın ermediği işlerde fâideli olamamakdadır. Bu işler ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalevâ­tü vetteslîmât” bildirmeleri ile anlaşılabilmekdedir. İmâm-ı Gazâ­lî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Elmünkızü-aniddalâl) kitâbında bu­yuruyor ki, eski Yunan felesofları tabîblik ve astronomi bilgilerini eski Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kitâbların­dan çaldılar. Ahlâk ve terbiye usûllerini de, eski ümmetlerdeki te­savvufculardan görerek öğrendiler.

Çok kimseler, din üzerinde kendi aklları ile konuşan felsefeci­leri, maddecileri ve âhıret bilgilerini akl ile çözmeğe kalkışan fen yobazlarını âlim sanıyorlar. Reformcu, ilerici din adamı ve şehîd gibi yaldızlı ve sahte ismler vererek, bunların yıkıcı sözlerini ve ki­tâblarını gençlerin önüne sürüyorlar. Hattâ, bunların bozuk, yalan sözlerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec­ma’în” ictihâd buyurarak, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden elde etdikleri bilgilerin üstüne çıkarıyorlar. Allahü teâlâ bunların zararlarından müslimânları korusun! Dinde reformcuları, din âlimi sanmak, insanı sonsuz felâkete düşürmekdedir.

İlm demek, fen demek, herşeyin doğrusunu anlamak demekdir. İslâmiyyeti bozan, islâm bilgilerinin değerlerini ölçemiyen sözlere ilm ve fen denilemez. Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslî­mât” inkâra yol açan şey, ilm olamaz. [Yirminci asrdaki buluşlar ve okutulan ilmler, fenler, islâmiyyetdeki aklın sınırı içinde olan bilgi­leri inkâra yol açmaz, islâmiyyeti kuvvetlendirir. İlmi, fenni, aklın sınırı dışındaki âhıret bilgilerini anlamakda kullanmak, zararlıdır. Bu inceliği iyi anlamalıdır.] Câhiller ve menfe’atcılar ve şehvet, zevk budalaları, islâmiyyete saldırırken, ilmi ve fenni kendilerine maske yapıyorlar. Bozuk düşüncelerini, din bilgisi olarak gösteri­yorlar. İslâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” söz­lerini, bu bozuk düşüncelere uymadıkları için kötülemeğe kalkışı­yorlar. Yâhud, aklın sınırı dışındaki din bilgilerini ele alıp, bunların fen ile çözülemediklerini ileri sürerek, müslimânlık, akla fenne uy­mıyan orta çağ inanışlarıdır, gericilikdir diyorlar. Müslimânlar, ilmi, fenni iyi öğrenip, bu yalancılara, alçak fen yobazlarına aldanmama­lıdır). Yirmiüçüncü mektûb tercemesi temâm oldu.

(Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh). Bu (istigfâr düâsı), (Hak Sözün Vesîkaları) kitâ­bında [sahîfe 344 de] uzun yazılıdır. İstigfâr, (Estagfirullah min külli mâ kerihallah) veyâ kısaca (Estagfirullah)dır.

İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî Hindî hazretlerinin (Mektûbât) kitâbı üç cilddir. Birinci cildde 313, ikinci cildde 99, üçüncü cildde 124 mektûb vardır. Birinci cildden iki mektûbun tercemesi aşağıdadır: