3-22-Ukûbât Zinâ, içki, kazf, sirkat ve yol kesmek cezâları


22 — UKÛBÂT (Cezâlar)

Fıkh ilmi dört büyük kısma ayrılır: (İbâdât), (Münâkehât), (Mu’âmelât), (Ukû­bât). Kitâbımızda ilk üçünü, lüzûmu kadar yazdık. Aşağıda, ukûbâtı da kısaca bil­direceğim. (Dürr-ül-muhtâr) üçüncü cüz’de buyuruyor ki:

Döğerek, kolu keserek, recm ederek, ya’nî öldürünceye kadar taş atarak veyâ öldürerek yapılan cezâlara (Ukûbât) denir. Ukûbât, arkadan gelenler demekdir. Günâh işledikden sonra yapıldıkları için, bu ism verilmişdir. Ukûbât, (Had) ve (Ta’zîr) ve (Kısâs) olarak üçe ayrılır: (Had) mikdârı, islâmiyyetde kesin olarak bil­dirilmiş olan cezâdır. (Ta’zîr) cezâsı çeşidli olup, hâkimin dilediği kadar verilir. Had, şübhe ile afv olur. Ta’zîr ise, şübhe ile lâzım olur. Çocuğa had cezâsı verilmez. Ta’zîr cezâsı verilir. Had cezâsını yalnız hâkim verir. Ta’zîr cezâsını zevc ve günâh işle­yeni gören her müslimân yapabilir. Had için kadın şâhid dinlenilmez. Had zanlı­sı habs olunur. Ta’zîr zanlısı habs olunmaz. Had cezâsı mahkemeye düşdükden son­ra şefâ’at ve afv olunamaz. Ta’zîr cezâsı tevbe ile sâkıt olur. Hâkimin duymadığı günâhın had cezâsı da tevbe ile sâkıt olur.

Beş günâh için had cezâsı vardır: Zinâ, şerâb içmek ve alkollü içki ile serhoş ol­mak, kazf, sirkat, yol kesicilik. Had cezâları, suç işleyince değil, hâkim karâr ve­rince vâcib olur. Had, günâhın temizlenmesine sebeb olmaz. Günâhdan kurtulmak için tevbe etmesi de lâzımdır. Had, lügatde men’ demekdir. Kapıcıya haddâd de­nir. Çünki, herkesin içeri girmesine mâni’ olur.

1 — ZİNÂ YAPARKEN YAKALANANIN HADDİ: Mükellef olan ve konu­şabilen müslim veyâ gayr-ı müslim kimse, Dâr-ül-islâmda, tehdîd edilmeden arzû­su ile, serhoş iken veyâ ayık iken, zinâ yapar, yakalanırsa, kadın ve erkeğe had ce­zâsı lâzım olur. Dört erkek şâhidin birlikde ve hâkim huzûrunda zinâ hâlinde gördük demeleri ile veyâ kadın ve erkeğin, dört kerre i’tirâf etmeleri ile anlaşılır. İkisinden biri inkâr ederse, had lâzım olmaz. İkrârdan sonra vazgeçerlerse, sâkıt olur. [Ölüm cezâları, habs ve dayak cezâları, mahkeme tarafından emr edilir ve yal­nız devletin bu iş için ta’yîn etdiği me’mûrlar tarafından yapılır. Hâkim karârı ol­madan, kimse kimseyi öldüremez, döğemez. Malına, canına, ırzına, nâmûsuna, şe­refine dokunamaz. Kâfirlere dahî dokunamaz. Harbi, cihâdı devlet yapar. Devle­tin, kumandanın emri olmadan, kimse harb yapamaz. Kâfire bile saldıramaz. Bunların hepsi büyük günâhdır. Hattâ, mü’minin kalbini incitmek, Kâ’beyi birkaç kerre yıkmakdan dahâ büyük günâhdır. Zinâ yapanları, o esnâda dört şâhidin bir­likde görmeleri, olacak şey değildir. Ancak, umûmî yerlerde, açıkca yapılınca görebilirler. Bunun içindir ki, Osmânlılarda, altıyüz sene içinde, bir kerre zinâ şâ­hidliği yapılmamış, bu sebeb ile hiç kimse taşlanarak öldürülmemişdir. Buradan anlaşılıyor ki, gizli yapılan günâhı, başkalarına söylemek de, ayrı bir günâh olur. Bu cezâ, zinâ yapıldığı için değil, bu çirkin işin yayıldığı içindir. Fuhşa mâni’ olmak içindir.]

Muhsan olan, ya’nî evli olan müslimân erkek ve kadının, boşanmış, dul olsalar bile, had cezâları, bir meydânda ölünciye kadar taşlamakdır. Önce şâhidlerin hepsinin taş atmaları şartdır. Şâhidlerden birisi ölerek, gâib olarak veyâ hâzır olup da, herhangi bir sebeble taş atmazsa, had sâkıt olur. Kendi ikrârları ile ise, ön­ce hâkimin taş atması lâzımdır. Sonra ehâlî, herkes atar. Ölünce, yıkanır, kefenle­nir, nemâzı kılınır.

Muhsan olmıyan kimsenin had cezâsı, yüz sopa vurmakdır. Sopa, budaksız ol­malıdır. Yaralıyacak kadar kuvvetli vurulmaz. Erkek, önce soyulur. Bir peştemâl ile bırakılır. Ayakda iken başından, yüzünden ve kasıklarından başka, her yerine vurulur. Kadının çamaşırları soyulmaz. Palto, manto gibi kalın elbisesi çıkarılır ve oturtularak döğülür. Dayakdan sonra, hâkim dilerse, bir sene şehrden çıkarır. Taşlama ve döğme birlikde yapılmaz.

Zimmîye ukûbât cezâlarının üçü de yapılır. Yalnız içki haddi yapılmaz. Dâr-ül­islâmdaki harbîye ise, yalnız kul hakkı bulunan kazf haddi ve kısâs yapılır.

Zimmî, müslimân kadın ile zinâ etse, recm olunmaz, döğülür. Yatağında buldu­ğu kadını, zevcesi sanarak zinâ yapana ve harbî ile zinâ eden zimmî kadına ve har­bî kadınla zinâ eden zimmî adama had lâzım olur. Bu ikisinde harbîlere lâzım ol­maz. (Fetâvâ-yi Hindiyye)de diyor ki, (Ücret karşılığı zinâ yapana [meselâ genel evdeki fâhişe ile zinâ yapana], İmâm-ı a’zama göre had vurulmaz. Mehr-i misl ver­mesi lâzım olur. İkisi de şiddetli ta’zîr olunur ve tevbe edinceye kadar habs olunur­lar. İmâmeyne göre, ikisine de had cezâsı yapılır. Şartsız olarak mal vererek zinâ yapana da had yapılır. Şu parayı al! Bunun karşılığı senden fâideleneyim derse, had yapılmaz. Çünki, mut’a nikâhı olur. Bu nikâh şübheli olduğu için had lâzım olmaz. Senin mehrin budur deyip para verirse, had îcâb etmez). Fekat hepsi harâmdır. Bü­yük günâhdır. Zinânın had cezâsı yapılmıyan kısmlarının da harâm olduğu (Berî­ka)da yazılıdır. Kadının aldığı ücret harâmdır [Şir’a]. (Pédèraste) olana, ya’nî li­vâta yapana had lâzım olmaz, habs ve darb ile ta’zîr olunur. Âdet eden öldürülür. Livâta yapılmak için tehdîd olunan, öldürmekden başka yol ile kurtulamayınca, öldürmesi câiz olacağı (Fetâvâ-i Hayriyye)de yazılıdır. Dâr-ül-harbde zinâ haddi yapılmaz.

El ile istimnâ [Masturbation], zevk için olursa harâmdır. Ta’zîr olunur. Sükûnet bulmak için câiz, zinâ tehlükesi olursa, vâcib olur [İbni Âbidîn, orucu bozan şey­ler]. Cennetde livâta yokdur. Cennetde habîs iş yokdur.

[Hıristiyan memleketlerinde, kadınlar, kızlar, başları, kolları, bacakları açık ge­ziyorlar. Erkekleri fuhşa, zinâya sürüklüyorlar. Evde, zevcesi yemek pişirirken, ça­maşır yıkarken ve evi temizlerken, erkeği sokakda veyâ iş yerinde hoşuna giden çıplak bir kadınla zevk, safâ, hattâ zinâ yapıyor. Akşam evine düşünceli ve yıpran­mış olarak geliyor. Kötü hayâllere dalarak, vaktîle beğenmiş, sevmiş, seçerek al­mış olduğu zevcesinin yüzüne bile bakmaz oluyor. Evdeki yorgunluğunu gidermek için, alâka ve neş’e bekliyen zevcesi, haklarına kavuşamayınca, asabî buhrânlar ge­çiriyor. Âile yuvası bozuluyor. Sokakdaki kadına bakan erkek, onu kirli çamaşır gibi bırakıyor. Bir başkası ile anlaşıyor. Böylece, her sene, binlerce kadın ve erkek ve çocukları perişân oluyor. Ahlâksız ve anarşist oluyorlar. Cem’iyyet, millet çü­rümeğe, çökmeğe sürükleniyor. Açık, kokulu, süslü dolaşan kadınların, gençlere, millete ve devlete zararları, alkollü içkilerden ve uyuşdurucu zehrlerden dahâ çok ve dahâ korkunç oluyor. Allahü teâlâ, kullarının dünyâda felâkete, âhıretde de şid­detli azâblara yakalanmamaları için, kadınların, kızların örtünmelerini emr etdi. Ne yazık ki, nefslerinin, şehvetlerinin esîri olan ba’zı kimseler, Allahü teâlânın emr­lerine gericilik, kâfirlerin şaşkın, çılgın işlerine ilericilik diyor. Bu ilericilerden ba’zı­sı, meslekdaşları vâsıtası ile, bir diploma ele geçirmiş. Köşe başlarını paylaşmış­lar. Baykuş gibi ötüyorlar. Her fırsatda islâmiyyete saldırıyorlar. Bu kahramanlık­ları(!) ile târîhî düşmanımız olan hıristiyanlardan, yehûdîlerden ve komünistler­den alkış ve maddî yardımlar toplayarak güçleniyor, binbir hiyle ile, gençleri al­datıyorlar. Allahü teâlâ, kendilerine akl versin! Hakkı bâtıldan ayırmalarını nasîb eylesin!]

2 — İÇKİYE HAD CEZÂSI: Bir damla şerâb içen müslimâna had cezâsı ya­pılması lâzım olur. Yarıdan fazla su katılmış olanı içen ve başka içkileri içen, ser­hoş olursa had lâzım olur. İspirtonun, şerâb gibi kaba necâset olduğu sözbirliği ile bildirildi. Fekat, buna şerâbın veyâ başka içkilerin haddinin yapılmasında ihtilâf olundu. (Müslim)deki hadîs-i şerîfde, (Serhoş eden her içki şerâb gibi harâmdır) buyuruldu. Her içkinin damlasını içmek harâmdır. Serhoş olarak görülen veyâ ağ­zı şerâb kokan bir kimsenin içki içdiği iki şâhidin haber vermesi ile veyâ kendinin ayık iken bir kerre söylemesi ile anlaşılırsa, buna, ayıldıkdan sonra had vurulur.

İçki haddi, seksen sopa vurmakdır.

Benc, ya’nî ban otu [jüskiyam] mubâhdır. Çünki otdur. Fekat bununla serhoş ol­mak harâmdır. Çoğu serhoş edenin, azı harâm olması, mâyı’ ya’nî akıcı, sıvı cism­ler içindir. Fazlası serhoş eden safran, anber gibi katı cismlerin az mikdârına ha­râm diyen bir âlim yokdur. Bunlara ve benc otuna necs, habîs diyen de olmamış­dır. Fazlası zehrli otların azını kullanmak câiz, çok mikdârını kullanmak harâm­dır.

İçki ve zinâ hadleri yapıldıkdan sonra, suçun tekerrürü ile tekrâr yapılır. Vak­tinde haber vermesi mümkin olan, bir aydan fazla eski bir suçun ihbârı, yalnız kazf haddi için ise, kabûl edilir. Suçlunun ikrârı her zemân kabûl edilir.

3 — KAZF HADDİ: Kazf, fırlatmak, atmak demekdir. İslâmiyyetde muhsan olan erkek veyâ kadına zinâ lâfı atmak olup, büyük günâhdır. Kazf edilen kimse­nin istemesi ile, kazf edene had vurulur. Ölüye kazf edene, babasının veyâ çocu­ğunun istemesi ile had vurulur. İsbâtı ve mikdârı, içki haddi gibidir. Müslimânı kazf eden harbî de had olunur. Birisi birisine yâ zânî dese, [veyâ türkcesini söylese] o da, sensin dese, ikisine de had vurulur.

4 — SİRKAT HADDİ: Sirkat, başkasının birşeyini gizlice almak demekdir. Baş­kasının az veyâ çok malını, haksız olarak ve rızâsı olmıyarak almak, ya’nî çalmak veyâ gasb etmek harâmdır. Mükellef olan, ya’nî akllı ve bâlig olan erkek, kadın, köle, efendi, müslimân veyâ zimmî, gören ve konuşabilen bir kimse, on dirhem hâ­lis gümüş parayı veyâ değerinde olan ve her dinde mütekavvim olan ve durmak­la bozulmıyan bir malı, müslimân veyâ zimmî olan sâhibinin mülkünden, ya’nî baş­kalarının iznsiz olarak açmaları veyâ girmeleri câiz olmadığı yerden, Dâr-ül-islâm­da, hepsini bir def’ada gizlice alırsa ve mal sâhibi de da’vâ ederse, sağ eli bilek maf­salından kesilir ve kan akmaması için hemen kaynar yağ içine sokulur. Çok sıcak ve çok soğuk havalarda ve ağır hasta olunca kesilmez, habs olunur. Hava veyâ has­ta iyi olunca kesilir. İkinci def’a çalanın sol ayağı da oynak yerinden kesilir. Üçün­cüsünde bir yeri dahâ kesilmeyip, tevbe edinciye kadar habs olunur. Buradaki dir­hem, ondört kırat veyâ 3,36 gramdır ki, on adedinin ağırlığı, yedi miskâl ağırlığın­dadır. Buna göre, sirkat nisâbı, otuzüç gram ve altmış santigram gümüş paradır.

[Gümüş kullanılmayıp başka cins para kullanılan yerlerde yedi gram gümüşün kıymeti, bir gram altın değeri kadardır. Ya’nî altın, aynı ağırlıkdaki gümüşden, her zemân, yedi def’a dahâ kıymetlidir. 33,6 gram gümüşün kıymeti, 4,8 gram, ya’nî bir miskal altın olup, bir altın liranın üçde ikisi kıymetindedir. İmâm-ı Mâlike ve Ahmed bin Hanbel ve Şâfi’îye göre “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sirkat nisâbı üç dirhem, ya’nî yedi gram ve yirmialtı santigram gümüş veyâ rubu’ dînâr, ya’nî [0,87] gram altındır. Görülüyor ki, [0,87] gram altından aşağı değerdeki ma­lı çalanın kolu hiçbir mezhebde kesilmez. Kesilirse, zulm yapılmış olur].

Et, sebze, meyve, süt, çalınca el kesilmez. Çünki, bunlar, zemânla bozulur. Müslimân veyâ zimmî, müslimânın şerâbını, içkisini çalarsa kesilmez. Zimmî zim­mînin içkisini, hınzırını, leşini çalarsa kesilmez.

Bir kişi, birkaç kimseden, bir def’ada nisâb mikdârı çalarsa kesilir. İki kişi, bir kimseden nisâb mikdârı çalarlarsa kesilmez. Çünki, bir hırsızın hissesine nisâbdan az düşmekdedir. Her birine nisâb mikdârı düşerse, elleri kesilir. Babasının veyâ ken­disine bakması lâzım olanın evinden çalarsa kesilmez.

Hırsızlık, çalanın bir kerre söylemesi veyâ iki âdil erkek şâhidin haber verme­si ile belli olur. Soruşdurma yapıncıya kadar, sanık habs olunur. Çünki, had sanık­ları kefîl ile bırakılmaz. Şübheli, sâbıkalı olanı, söyletmek için döğmek câizdir.

İkrâr etmesi veyâ şâhid ile hırsızlık anlaşıldıkdan sonra, mal sâhibi, bu kimse be­nim malımı çalmadı veyâ ona hediyye, emânet etmişdim veyâ şâhidler yalan söy­lüyor dese kesilmez. Hâkimin, böyle söylemesini teklîf etmesi sünnetdir. Mal sâ­hibi afv etdim derse, kesilir. Çünki, had, Allahü teâlânın hakkıdır. Kul, bunu afv edemez. Müslimânın çaldığına iki kâfir şâhid olursa kesilmez. El kesilirken iki şâ­hidin de hâzır bulunması şartdır.

Kıymetli taşlar çalınca kesilir. Kıymetsiz olan, parasız ele geçebilen, odun, ot, balık, kuş, hattâ tavuk, av hayvânı, kireç, kömür, tuz, saksı, cam [çünki ikisi çabuk kırılır], ekmek, süt, her ta’âm, içkiler, çalgılar, salîb, oyun âletleri, kapı, câmi’den ayakkabı, Kur’ân-ı kerîm, çocuk, her çeşid kitâb ve köpek çalmakla, mezâr soy­makla, sahrâda saklı malı çıkarmakla, türbeyi, umûmî yerleri, vakf ve Beyt-ül-mâ­lı soymakla, alacaklısından alacağını veyâ benzerini çalmakla had lâzım gelmez. Meselâ, alacağı altın yerine, gümüş çalması câiz olur. İmâm-ı Şâfi’îye göre “rah­metullahi teâlâ aleyh” parası yerine, borclusunun eline geçireceği, aynı kıymetde­ki malını alabilir. Zarûret hâlinde Şâfi’î mezhebini taklîd etmek câiz olur.

Zî-rahm-i mahrem olandan, başkasının malını dahî çalarsa kesilmez. Süt ile mah­rem olandan çalarsa kesilir. Zî-rahm-i mahreminin malını, başkasının evinden ça­larsa kesilir.

Zevcesinden, zevcinden, zî-rahm-i mahrem kadın akrabâsının kocalarından ve zevcesinin zî-rahm-i mahrem erkek akrabâsından çalarsa kesilmez. Bu sonun­culara (Ashâr) denir. Ganîmet malından, müşterîye açık olan hamamlardan ve dük­kânlardan çalarsa, müsâfir ev sâhibinden çalarsa, bir hırsız çaldığı şeyi evden çı­karmadan yakalanırsa kesilmez.

Umûmî yerlerde, meselâ mescidde, trende, vapurda, otobüsde sâhibinin yanın­da olan şeyi çalana, sâhibi uykuda iken bile olsa, had yapılır.

Elini sandığa, birisinin yakasına, cebine, koluna sokarak çalanın kesilir. Hırsız eve girip eşyâyı toplasa, başkası da girip, hırsızı elinde olanlar ile birlikde yükle­nip dışarı çıkarsa, yalnız hırsızın eli kesilir. Bunun gibi, nemâz kılan birinin üstü­ne, necâset bulaşık hayvân konsa, nemâzı bozulmaz. Çünki, necâset, nemâz kıla­nın üzerinde değil, hayvânın üzerindedir.

Sağ eli kesildikden sonra, çaldığı bu malın bedelini ödemez. Mal mevcûd ise, sâ­hibine verilir. Satmış ise, yine sâhibine geri verilir. Sâhibi parasını müşterîye öder. Hırsızın, malı kullanması harâmdır. Müşterî kullanmış ise sâhibi müşterîden kıy­metini ister. Müşterî de, hırsızdan fiyâtını geri ister.

Eve hırsız gelip malı götürse, mal nisâb mikdârından az ise de, hırsızla döğüş­mek câizdir. Malı bırakırsa döğüşülmez. Hırsızı öldürürse, yalnız diyet verir.

5 — YOL KESMEK: Kadın, erkek, müslimân veyâ zimmî, bir veyâ çok kim­se, gece veyâ gündüz, Dâr-ül-islâmda silâh kuvveti ile şehrler arası yollarda müs­limân veyâ zimmîlere saldırırsa, bunlara kâtı’ı tarîk veyâ yol kesici veyâ eşkıyâ de­nir. Mal soymadan ve cân gaybı yapmadan ele geçerlerse, dövülür ve tevbe hâli gö­rülünceye veyâ ölünceye kadar habs olunurlar.

Eğer mal soymuş ve herbirine, sirkat nisâbı kadar düşmüş ise, had cezâsı ola­rak sağ eli ile sol ayağı veyâ tersleri kesilir.

Eğer mal almayıp, insan öldürdüler ise, had cezâsı olarak öldürülürler. Meyyi­tin velîsi afv edemez. Çünki, had cezâsını kimse afv edemez. Afv etmek, Allahü teâlâya ısyân etmek olur.

Hem nisâb mikdârı mal almış, hem de adam öldürmüş iseler, devlet reîsi, altı ce­zâdan dilediğini verebilir:

1 — Bir eli ile bir ayağını keser, sonra öldürür.

2 — Elini ayağını keser, sonra asar.

3 — Elini ayağını kesmeden öldürür.

4 — Öldürür, sonra asar.

5 — Eli, ayağı kesilmeden asılır.

6 — Yere bir direk diker. Buna, birbirlerine paralel, yatay iki direk takar. İki elini yukarıdaki, iki ayağını aşağıdaki yatay direğe bağlar. Karnına süngü sokup öldürülür. Öldükden üç gün sonra çıkarılıp, akrabâsına teslîm edilir. Kadın asılmaz. Mallar ele geçerse sâhiblerine geri verilir. Helâk olanları tazmîn etmezler.

Eğer nisâb mikdârı mal almış ve yaralamış iseler, el ve ayak kesilir. Yaralama cezâsız kalır. Zîrâ kesmek ile tazmîn birlikde olmaz.

Eğer nisâb mikdârı mal almamış ve öldürmemişler, yalnız yaralamışlar ise, hiç had yapılmaz. Nisâbdan az mal aldıkları zemân öldürseler bile, yine hiç had yapıl­mıyacağını imâm-ı Zeyla’î “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirmekdedir. Çünki, yol kesicilerin maksadı korkutarak mal almakdır. Mal almakla berâber öldürmek de olursa, mal almak için öldürmek zorunda kaldıkları anlaşılır. Hiç mal almadan öl­dürürlerse, maksadlarının, mal almayıp öldürmek olduğu anlaşılır ve ölüm haddi yapılır. Aldıkları mal nisâbdan az olup, öldürmek de bulunduğu zemân, maksad­larının öldürmek olmadığı anlaşılarak, hiç had yapılmaz ise de, öldürdükleri için kısâs veyâ diyet cezâsı verilmesi ve aldıkları malları tazmîn etmeleri lâzım gelir.

Yol kesenler, döğüşürken öldürülürse, yıkanmaz ve nemâzları kılınmaz. Sonra­dan had ve kısâs cezâları ile öldürülünce, yıkanır ve nemâzları kılınır.

Eğer mal almış ve öldürmüşler, fekat yakalanmadan önce tevbe etmişler ise, ve­yâ âkıl bâlig değilse veyâ yolculardan birinin zî-rahm-i mahremi ise veyâ yolcular­dan birkaçı, ötekileri soyarsa veyâ şehrde yol keserse had yapılmaz. Yapdıkları za­rarı tazmîn ederler, öderler. Ya’nî, katl ve yaralama varsa, velî kısâs isteyebilir. Mal zâyı’ olmamış ise geri verir, helâk olmuş ise, kıymetini öder.

[(Mecelle)nin yetmişaltıncı maddesinde, (Mahkemede da’vâ açandan şâhid is­tenir. Da’vâlı inkâr ederse, yemîn etdirilir) diyor. Önce, da’vâcıya şikâyeti soru­lur. Sonra, da’vâlının vereceği cevâb sorulur. Da’vâ olunan, suçunu ikrâr ederse, hâkim da’vâcıya hak verir. Da’vâ olunan, suçu inkâr ederse, hâkim da’vâcıdan iki şâhid ister. Şâhidlerle isbât ederse, hâkim da’vâ olunana, şâhidler için ne dersin, der. Kabûl ederse, da’vâcının haklı olduğuna karâr verilir. Şâhidler yalan söyliyor derse, hâkim, şâhidleri, güvendiği iki kişiden, önce mektûbla, sonra mahkemede sözlü olarak sorar. Şâhidlerin âdil oldukları anlaşılırsa, da’vâcı mahkemeyi kaza­nır. Âdil oldukları anlaşılmazsa, da’vâcıdan yeniden şâhid istenir. Da’vâcı şâhid bu­lamazsa, kendisine da’vâ olunandan yemîn ister misin denir. İsterse, hâkim da’vâ olunana yemîn etdirir. Yemîn istemezse veyâ da’vâcı yemîn ederse, hâkim da’vâ­yı red eder. Yemîn etmezse, da’vâcı mahkemeyi kazanır. Kâfir ve mürted ve mü­nâfık, müslimâna karşı şâhid ve hâkim olamaz. Böyle hâkimin hükmü sahîh olmaz.

Yetmişyedinci maddesinde, (Birşeyin değişdiğini söyliyenden şâhid istenir. Değişmedi diyene yemîn etdirilir) diyor. Mal gasb eden, malın telef olduğunu söy­leyip, değerini vermek isteyince, mal sâhibi, telef olmadı, malımı isterim dese, gasb eden kimse, iki şâhid getirirse mahkemeyi kazanır.

Yetmişdokuzuncu maddede, (Suçunu ikrâr eden, söyliyen kimse, cezâsını çeker. Sözümden vazgeçdim demesi dinlenmez). Binaltıyüzyetmişaltı [1676]. cı ve son­raki maddelerde diyor ki, (Beyyine, kuvvetli delîl, huccet demekdir. Tevâtür, ya­lan üzerinde birleşmeleri akla uymıyan cemâ’atin verdikleri haberdir. Tevâtürde adâlet aranmaz. Tevâtür ilm-i yakîn ifâde eder. Tahlîf, iki hasmdan birine yemîn etdirmekdir.

Şehâdet, birinin başkasında hakkı bulunduğunu bildirmek için, hâkim karşısın­da ve iki hasmın yanında, şehâdet ederim diyerek haber vermekdir. Kul hakları için iki erkek veyâ bir erkekle iki kadın şehâdet eder. Şâhidlerin çok olmasının kıyme­ti yokdur. Muhâkeme dışında yapılan şehâdet mu’teber değildir. Şâhidlerin gör­düklerini haber vermeleri lâzımdır. İşitdim diyerek, şâhid olmak câiz değildir.

Kul haklarında şâhidlik yapabilmek için önce da’vâ açılmış olması şartdır. Te­vâtür ile bilinene uymıyan beyyine kabûl olunmaz. Beyyine şâhid mevcûd olma­sı demekdir. Beyyine, bir hakkı bildirmek içindir. İnkâr olunan şey için şâhidlik ya­pılmaz. Şâhid ile da’vâlı arasında düşmanlık bulunmamak lâzımdır. Şâhidin âdil ol­ması şartdır. Âdil, hasenâtı, seyyiâtına gâlib olan kimsedir. Şâhidlerin sözleri bir­birine uymazsa, şehâdetleri makbûl olmaz. Şehâdet etdikden sonra vaz geçen şâ­hid ta’zîr olunur ve hükm olunan malı tazmîn eder.)]

ŞÂHİDLİK: (Tercemet-ül-muhtasar) adındaki (Nikâye)nin fârisî şerhınde di­yor ki: Birinin başkasında bulunan hakkını haber verene (Şâhid) denir. Şâhid, üze­rinde hak bulunandan öğrendiği veyâ başkasından işitdiği hakkı, mahkemede şe­hâdet eder. İhbar üç dürlü olur: a) Yukarıda bildirdiğimiz şâhidlikdir. b) Kendinin başkasında bulunan hakkını haber vermekdir. Buna (Da’vâ açmak) denir. c) Baş­kasının kendinde olan hakkını, ihbâr etmekdir. Buna (İkrâr) etmek denir. Şâhid­lik söz ile olur, yazı ile olmaz. [Vakf sonu.]

Da’vâcının istediği zemân şâhid olmak vâcibdir. Bildiğini kâdîdan [ya’nî hâkim­den] gizlemek câiz değildir. Had cezâlarında ise, bildiğini gizlemek efdaldir. Zinâ için dört erkek şâhid, kısâs için ve diğer had cezâları için iki erkek şâhid lâzımdır. Had ve kısâsda kadınların şâhidliği kabûl edilmez. Bekâret ve velâdet ve kadın ayb­ları için bir kadın, başka haklar için iki erkek yâhud bir erkek ile iki kadın şâhid lâzımdır. Şâhidin âdil olması ve şehâdet ederim demesi lâzımdır. Büyük günâh iş­lemiyen ve küçük günâha devâm etmeyen ve hasenesi seyyiesinden çok olan müs­limâna (Âdil) denir. Raks ile, söz ile [şarkı, çalgı ile] başkalarını eğlendirenin şâ­hid olamıyacağı, (Mecelle)nin 1705. ci maddesinde yazılıdır. Müslimânı seb’ etmek, kötülemek büyük günâhdır. Adâleti giderir. Bunun için, vehhâbîlerin ve şî’îlerin şâhidlikleri kabûl olmaz. Had ve kısâsdan başka şeylerde, başkasından işitmekle de şâhidlik yapılır. Böyle, şâhid sayısı iki kat olmak lâzımdır. Yalancı şâhidlik, bü­yük günâhdır. (Mecelle)nin 1660. cı maddesinde diyor ki, (Ödünc vermekden ve­yâ satışdan ve kirâdan, vedî’a, âriyet, vergi, mülk, akar ve mîrâsdan olan şahsî ala­cakları için, onbeş hicrî sene özrsüz terk edilmiş da’vâlar, borclu inkâr ederse, din­lenmez. Ya’nî mürûr-i zemâna uğrarlar. Fekat, alacaklıların hakkı zâyı’ olmaz. Ya’nî, borclu ikrâr edince, borcunu ödemesi her zemân lâzım olur).

İki kimsenin, aralarında uyuşamadıkları kul hakkı için, bir veyâ birkaç müsli­mânı hâkim ta’yîn etmeleri câizdir. Buna, (Tahkîm) denir. Hâkimin âdil ve fıkh bil­gisi olması şartdır. [Rûh-ul Mecelle 1793.] Bu hâkimin vereceği hükme itâat etme­leri lâzımdır. Ta’yîn etdikleri kimsenin kâdîlık şartlarına mâlik olması lâzımdır. Kâ­fir ve fâsık tahkîm edilmez. Kısâs ve hudûdda tahkîm câiz değildir. Bunun hükmü bir üçüncü şahsa şâmil olmaz. Meselâ, ayblı olan malın satıcıya reddine karâr ve­rirse, bu satıcı da, kendine satana red edemez. İkisinden birinin ikrâr etmesi ve­yâ nükûl etmesi, ya’nî vazgeçmesi ile veyâ şâhidleri dinlemek ile karâr verir. Kar­deş, ana, baba, evlâd ve zevcesi için hâkim olmak câiz değildir. Hükm vermeden evvel, herbiri hâkimi azl edebilir. Verdikden sonra azl edemez, meşrû’ ve fitneye sebeb olmıyan hükmünü red edemezler. [Mecelle 1841.]

Tam İlmihal