3-23-Ta’zîr cezâları, tefsîr kitâblarını değil, fıkh kitâblarını okumak


23 — TA’ZÎR

Ta’zîr, edeblendirmek demekdir. İslâmiyyetde, hadden dahâ hafîf cezâ ile cezâ­landırmakdır. Ta’zîr cezâları çeşidlidir. Tenbîh, ihtâr, tekdîr ve döğmek ve habs ve öldürmeğe kadar gider. Suça ve şahsa uygun olanı verilir. Haddin en hafîfi, köle­nin cezâsı olan kırk sopadır. Bunun için ta’zîr, otuzdokuz sopaya kadar olur. En azı üç sopadır. Hâkim dilediği kadarını vurdurur. Âlimlere, yüksek me’mûrlara ihtâr etmek yetişir. Ba’zılarına, mahkemeye çağırıp tekdîr etmek yetişir. Kaba kimse­ler dayak ve habs ile ta’zîr olunur. Mal almakla ve para cezâsı ile ta’zîr olmaz. Ta’zî­rin cinsini ve cezâsının mikdârını hâkim takdîr eder. Ta’zîrde sopa, had cezâların­dan dahâ kuvvetli vurulur. Had cezâlarında, en kuvvetli sopa zinâda, sonra içki­de, en hafîf kazfde vurulur.

Ta’zîr, katl etmekle de olur. Bir adamı yabancı kadınla zinâ hâlinde gören kim­se, bağırmakla veyâ döğmekle ayıramıyacağını anlarsa, katli câiz olur. Kadın zi­nâya râzı olmuş ise, kadın da öldürülebilir. Zevcesini veyâ mahremini zinâ hâlin­de gören, onu da, adamı da birlikde öldürür. Başka sûretle korkutmağa lüzûm yok­dur. Bir kadın veyâ oğlan, kendisini zorlıyan adamı öldürebilir. Bütün bunlarda öl­dürenin isbât etmesi lâzımdır ki, kolay birşey değildir. Kadını aldatıp kocasından ayıran kimse, kadını verinciye veyâ ölünciye kadar habs olunur.

Zulm ile, yol kesmekle, soygunculukla ve kul hakkı olan büyük günâhları, hır­sızlık, lûtîlik yapmakla meşhûr olanları günâh işlerken görenler, başka şey ile mâni’ olamadıkları zemân, öldürmeleri herkese câiz, hattâ sevâbdır. Hâkimlerin öldürmesi ise vâcibdir.

Ta’zîr, memleketden nefy ederek, sürerek ve evini yıkarak da olur. Halka eziy­yet edenler, zinâyı âdet eden bekârlar nefy olunur. Çalgı çalınan evin hurmeti kal­maz. Halîfe Ömer “radıyallahü anh” şarkıcı kadının evine girip kamçı ile vurdu. Başı açıldı. Soruldukda, harâm işlemeği âdet edindiği için, hurmeti kalmamışdır. Câriye hâline gelmişdir buyurdu. Fıkh âlimlerinden Ebû Bekr-i Belhî “rahmetul­lahi teâlâ aleyh”, bir köye gitdi. Dere kenârında, kadınlar, başları ve kolları açık toplanmışlardı. Niçin kadınların yanına geldin dediklerinde, bunların hurmetle­ri kalmamışdır. Îmânları şübhelidir. Kâfir kadınları gibidirler buyurdu. İkinci kısmda, otuzsekizinci maddeye bakınız!

Her müslimân, günâh işlemekde olana ta’zîr yapar. İşledikden sonra ise, ancak hâkim yapar. Müslimân, şerâba tuz katdım. Sirke yapacağım dese de, şerâb şişe­si kırılır. Zimmî, müslimânlar arasında şerâb satınca, bunun şişeleri de kırılır. Bu şişeleri ve çalgıları kıran tazmîn etmez. Hadîs-i şerîfde, (Günâh işliyeni gören, eli ile mâni’ olsun. Buna gücü yetmezse, dili ile mâni’ olsun!) buyuruldu. Kaba avret olmıyan yeri açık gezene nasîhat verilir. Fitne çıkacak ise, emr-i ma’rûf yapılmaz. Kaba avreti açık olana sert söylenir. İnâd ederse döğülür. Had cezâları böyle de­ğildir. Bunları yalnız devlet yapar. Kul hakkı karışan günâhlarda da yalnız hâkim ta’zîr eder. Bunun için hak sâhibinin da’vâ açması lâzımdır. Yabancı kadına bak­mak, dokunmak, halvet etmek, şerâb satmak, çalgı çalmak, fâiz alıp vermek bu gü­nâhlardandır.

[(Hadîka)da dil âfetlerini anlatırken diyor ki, (Emr-i ma’rûfu ve Nehy-i mün­keri el ile yapmak, devlet adamlarına, dil ile yapmak, din adamlarına, kalb ile yap­mak da her müslimâna farzdır. El ile yapmağa (İhtisâb) ve (Hisbet) denir. Dil ile yapmağa (Va’z) ve (Nasîhat) denir. Hisbet yaparak çalgıları, içki şişelerini kırmak yalnız devlet me’mûrlarının vazîfesi olduğu için, başkaları kırarsa tazmîn eder, öder­ler. Hisbet yapmak, din adamlarına farz değil ise de, günâh işlenirken mâni’ olma­ları câizdir. Fekat, din adamı hisbet yaparken fitne uyandırmamalıdır. Ya’nî, ken­dinin ve müslimânların dînine veyâ dünyâsına zarar gelecek olursa, hisbeti terk et­mesi vâcib olur. Hisbet yaparken kendinde kibr, riyâ, sû’i zan, meşhûr olmak dü­şüncelerinin hâsıl olması ve müslimânı hakâret, techîl etmesi, fitne olur. Câiz olan birşeyi yapmak harâm işlemeğe sebeb olursa, bunu yapmak da harâm olur. Zinâ ederken görünce öldürmek câiz olur denildi. Vâcib olur denilmedi. Bağıra­rak önlenemezse câiz olur ve öldürülünce, zinâ etmekde olduğunu iki şahîd ile is­bât etmesi lâzım olur. Zinâ edenin ikisini de öldürmeyip, suçlarını örtmek dahâ iyi olur. Câiz olmak başkadır, vâcib olmak başkadır. Hadîs-i şerîflere, kendine göre ma’nâ vererek, vâcib olmıyan şeyi yapmağa kalkışmamalıdır. Fitne çıkarmamağa dikkat etmelidir. Öldürüleceğini muhakkak bilenin cihâd yapması câiz olmaz. Öldürüleceğini bilenin şartlarına uygun hisbet yapması câiz olur ve ölünce şehîd olur. Fekat, fitne çıkacağını bilenin hisbet yapması câiz olmaz. Zâlim devlet adam­larına, Allah rızâsı için, dil ile emr-i ma’rûf yapmak da böyledir)].

(Behcet-ül-fetâvâ) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, hür çocukları, al­datıp, yakalayıp, bunları esîr diyerek, köle diyerek satan kimse, şiddetle döğülür, habs olunur. Bunu huy edinmiş ise, hâkim tarafından ölüm cezâsı verilir.

Bir kimse, birini haksız döğerse, o da bu kimseyi döğerse, hâkim ikisini de ta’zîr eder. Ta’zîre, önce döğenden başlanır. Had cezâsı olmıyan suçlara tam kar­şılığını yapmak câizdir. Afv etmek ise, çok sevâb olur.

Hâkim habsi ve bağlamağı ve döğmeği birlikde yapabilir.

Müslimânları dili ile, eli ile, haksız inciten ta’zîr olunur. Kendi oğluna, kâfire sö­ğen, kazf eden ta’zîr olunur. Malı toplayıp, dışarıya çıkarmadan yakalanan hırsız ta’zîr olunur. Tenbellikle nemâz kılmıyan, kan akıncaya kadar döğerek ta’zîr olu­nur. Kadın irtidâd ederse, otuzdokuz sopa vurarak ve habs ederek islâma gelme­si cebr olunur. Fısk ile meşhûr olana veyâ fıskı hâkim tarafından bilinen kimseye fâsık diyen ta’zîr olunmaz. Fâsık diyen, onun fıskını misâl ile isbât ederse yine ta’zîr olunmaz. Meselâ, yabancı kadını öpdüğünü iki şâhidle isbât etmelidir. Bu takdîr­de, fâsık ta’zîr olunur.

[TENBÎH: Allahü teâlânın hakkı bulunan bir günâhı işliyeni gören kimsenin, bir şâhid yanında ta’zîr yapması lâzımdır. Bir müslimâna fâsık diyen kimsenin ta’zîr edilmesi, o müslimânın hakkını korumak içindir. Bu kimse, kendini, o müslimânın hakkı olan ta’zîrden kurtarması için beyyine, ya’nî iki şâhid ile sözünü isbât etme­si lâzım olmakdadır.

Bir müslimâna, yâ zânî veyâ bu ma’nâda türkce çirkin şeyler söyliyen kimse, kazf haddinden kurtulmak için, misâl göstermeden sözünün doğru olduğunu şâhid ile isbât ederse, kabûl edilir.

Öğrenmesi farz veyâ vâcib olan fıkh bilgilerini öğrenmemek fıskdır. Fâsıkların şâhidliği kabûl olmadığı için, şâhidlere i’tirâz olunduğu zemân, hâkim şâhidlere fıkh­dan sorar. Bilmezlerse, red olundukları gibi, ta’zîr de olunurlar. İbni Âbidîn ön­sözünde buyuruyor ki, (Kur’ân-ı kerîmden nemâz kılacak kadar ezberlemek farz­dır. Bunu öğrendikden sonra, fıkh bilgilerinden farz-ı ayn olanları öğrenmek, Kur’ân-ı kerîmin fazlasını ezberlemekden dahâ iyidir. Çünki, Kur’ân-ı kerîmi ez­berlemek, ya’nî hâfız olmak farz-ı kifâyedir. İbâdetler ve mu’âmelât için lâzım olan fıkh bilgilerini öğrenmek ise farz-ı ayndır. Halâlden, harâmdan ikiyüzbin mes’ele­yi ezberlemek lâzımdır. Bunların bir kısmı farz-ı ayndır. Bir kısmı da farz-ı kifâ­yedir. Herkese, işine göre, lüzûmlu olanlar farz-ı ayn olur. Fekat hepsini öğrenmek, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemekden dahâ iyidir. Tefsîr ile vakt geçirmek doğru değil­dir. Çünki, tefsîr ile, va’z ve kıssa öğrenilir. Fıkh okuyarak, halâli, harâmı öğren­melidir. Allahü teâlâ (Hikmet)i övdü. Tefsîr âlimlerinin çoğu (Hikmet, fıkhdır) de-di. Bir fıkh âlimi, bin zâhidden dahâ kıymetlidir. Fıkh bilgileri, dört mezhebin âlim­lerinden öğrenilir. Dört mezhebden birinde bulunmıyan fıkh bilgisi câiz değildir. Tefsîr ilminin kâ’ideleri kurulmamış, kollara ayrılmamış, sonuna varılmamışdır. Her âyetin çok tefsîri vardır. Hepsini Allahü teâlâdan başka kimse bilmez). (Hadîka)da, üçyüzyirmidördüncü sahîfeden başlıyarak buyuruyor ki, (Ehl-i sünnet i’tikâdını ve farzları, harâmları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek ve kendine lâzım olandan başka fıkh bilgilerini öğrenmek ve Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini ve hadîs ilmini öğren­mek farz-ı kifâyedir. Fıkh bilgileri, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden öğre­nilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkh kitâbı okuyan mukallidler, âyetden ve hadîsden hükm çıkarmak ihtiyâcından kurtulur. Farz-ı kifâye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehab olur. Bunları yapmak nâfile ibâdet olur. Yalnız, ce­nâze nemâzı böyle değildir. Velîsi kılınca, başkalarının tekrâr kılması câiz olmaz. Nemâz kılacak kadar Kur’ân-ı kerîm ezberliyen kimsenin, boş zemânlarında da­hâ çok ezberlemesi, nâfile nemâz kılmasından dahâ çok sevâb olur. İbâdetlerin­de ve günlük işlerinde lâzım olan fıkh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan dahâ çok sevâb olur. Lüzûmundan fazla fıkh bilgilerini öğrenmek de, nâfile ibâdetlerden da­hâ sevâbdır. Lüzûmundan fazla fıkh bilgisi öğrenirken, tesavvuf bilgilerini ve ha­kîmlerin, ya’nî Allahü teâlâya ârif olanların sözlerini ve hâl tercemelerini öğren­mesi de müstehab olur. Bunları okumak, kalbde ihlâsı artdırır. Fıkh bilgilerini, de­rin âlimler, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmışlardır. Bunlar, an­cak fıkh kitâblarından ve fıkh âlimlerinden “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” öğrenilir).

Görülüyor ki, tefsîr okumak farz-ı kifâyedir. Fıkh kitâbları varken, din bilgile­rini tefsîrlerden öğrenmeğe kalkışmak, nâfile ibâdet olur. Farz-ı ayn olan fıkh ki­tâblarını okumağı bırakıp, nâfile olan tefsîr okumak, câiz değildir. Zâten, bizim gi­bi mukallidlerin, tefsîrden fıkh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecek­leri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsîrlerden yanlış ma’nâ anladıkları için, sapıtdılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi câhillerin tefsîrden ne anlıyabileceği­mizi düşünmeliyiz! Doğru yazılmış tefsîrleri okuyan câhiller, böyle felâkete düşer­se, Mehmed Abdüh, Ömer Rızâ ve Seyyid Kutb gibi dinde reformcuların tefsîr adın­daki kitâblarını okuyan acabâ ne olur? (Feth-ul-mecîd) vehhâbî kitâbı, gençleri al­datmak için yazdığı yalanlara, iftirâlara vesîka olarak, birçok yerinde (İmâd ibni kesîr)in tefsîrini göstermekdedir. Şâmdaki âlimlerden üstâd Abdülganî, 1391 [m. 1971] baskılı (Fadl-üz-zâkirîn) kitâbında, (İbni kesîr tefsîri)ni okumamalıdır. Çün­ki, içinde dalâlât-i kesîre vardır demekdedir. Seyyid Kutb, son zemânlarında yaz­dığı (Fî-zılâl-il Kur’ân) kitâbında, Abdüh masonunu övüyor. Üstâdım dediği o sa­pık kimsenin yolunda olduğunu, tefsîrine onun yazılarını, fikrlerini koyduğunu bil­diriyor. Önceleri bir felsefeci, bir sosyalist iken, son zemânlarında islâm dînini de­ğişdirmeğe, kendi hulyâ ve sapık görüşlerini din bilgisi olarak yazmağa başlıyan bu adamın, mezhebsiz bir dinde reformcu [bir zındık] olduğu, son yazdığı kitâbların­da, açıkca görülmekdedir. Muhammed Alî Sâbûnî ismindeki bir kimse de, 1391 [m. 1971] senesinde Mekke-i mükerremede hâzırladığı (Revâi’ul-beyân) kitâbını, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazıları ile doldurmuş ve aralarına Muhammed Sıddîk Ha­sen hân Bühüpâlî, Mahmûd Âlûsî, Seyyid Kutb ve İbni Kesîrin vehhâbîliği tervîc eden fikrlerini de karışdırmışdır. Bu zehrli kitâbları okumamalı, çocuklarımıza da okutmamalıyız. Bunları piyasaya sürenlerin yaldızlı reklâmlarına aldanmamalıyız].

Müslimâna, (Ey kâfir) diyen [veyâ, müslimâna mason diyen, komünist diyen] ta’zîr olunur. Onu kâfir i’tikâd ederse, kendisi kâfir olur. Müslimân, kendine kâ­fir diyene, efendim gibi kabûl gösteren cevâb verirse, o da kâfir olur.

Ey habîs, ey sapık, ey fâcir diyen ta’zîr olunur. Fâcir, kavgacı, geçimsiz de­mekdir. Ey muhannes diyen ta’zîr olunur. Muhannes, kadın gibi olan erkeğe de­nir. Hâin diyen ta’zîr olunur. Hâin, emânete hıyânet eden, fenâlık eden kimsedir. Sefîh, pelîd, ahmak, mubâhî, avânî, lûtî, zındık, hırsız, deyyûs, kaltaban, ey şerâb içici, ey fâizci diyen ta’zîr olunur. Sefîh, parasını harâm yerlere saçan kimsedir. Pe­lîd, habîs, kötü demekdir. Ahmak, aklı az, kötü huylu demekdir. Mubâhî, harâm­lara halâl diyendir. Avânî, suçsuzları, iftirâ ederek mahkemeye sürükliyendir. Zındık, müslimân görünen kitâbsız kâfir demekdir. Deyyûs, zevcesinin nâmûssuz­luğunu hoş görendir. Buna kaltaban ve pezevenk de denir. Lûtî, pédèraste ya’nî puşt demekdir.

Ey münâfık, ey yezîdî, mübtedi’, yehûdî, nasrânî, kahbenin oğlu diyen ta’zîr olu­nur. Münâfık, kâfir olduğu hâlde müslimân görünen kimsedir. Yezîdî, hazret-i Alî­ye düşman olan, şeytâna tapınandır. Mübtedi’, bid’at sâhibi olandır. Bid’at, Ehl-i sünnete uymıyan her inanış demekdir. Kahbe, ücretli fâhişe, genel ev kadını de­mekdir. İki imâma göre “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ”, kahbenin oğlu demek, zâ­niye oğlu demek olup had vurulur. Orospu oğlu demek de böyledir.

Nâmûssuzun oğlu, fâcirenin oğlu, kâfirin oğlu, fâsıkın oğlu, hırsızların yuvası, zânîlerin başı, harâmzâde, oğlancı diyen ta’zîr olunur. Piç diyene had vurulur.

Kendine deyyûs diyen veyâ böyle meşhûr olan, bunu halâl bilmedikce öldürül­mez. Şiddetle ta’zîr olunur. Bir fâsık tevbe etse ve bir dahâ günâh işlersem, şu kim­se râfızî olsun, kâfir olsun derse, günâh işleyince, o kimse kâfir olmaz. Söyliyenin yemîn keffâreti vermesi lâzım olur. Onun kâfir olmıyacağını bilmezse, kendisi kâ­fir olur. Çünki, başkasının küfrüne râzı olan kâfir olur.

Eşek, domuz, köpek, maymun, öküz, ayı, yılan diyen ta’zîr olunmaz. Yalan ol­duğu meydânda olup, kendini kötülemekdedir. Kötülük, söyliyene râci’ olursa, ta’zîr yapılmaz. Çünki ta’zîr, harâm işleyene ve sözü ile, hareketi ile, işâreti ile, müsli­mâna haksız olarak eziyyet verene yapılır.

Birisine hırsız deyip de isbât edemiyen, ta’zîr olunmaz. Birisine fâhişe, orospu deyip de isbât edemiyene kazf haddi lâzım olur.

Ta’zîrin çoğunda, Allahü teâlânın hakkı ve kul hakkı birlikde vardır. Fekat kul hakkı dahâ çokdur. Kazfde de iki hak karışıkdır. Fekat, kazfde kul hakkı da­hâ azdır. Bunun için, hadler afv edilmez. Ta’zîr ise, incitilen kimsenin afv etmesi ile sâkıt olur. Fekat, kul hakkını hâkim afv edemez. Bir kimse, birini çeşidli keli­melerle veyâ birkaç kişiyi bir kelime ile söğse, herbiri için ayrı ayrı ta’zîr olunur. Çünki kulların hakları birbirleri yerine geçmez. Had cezâları ise tedâhul eder. Ta’zîrde, söğen inkâr ederse, yemîni kabûl edilerek, afv olur.

Yabancı kadını öpmek ve günâh işlenen yerde bulunmak gibi ta’zîr lâzım gelen ba’zı suçlarda, yalnız Allah hakkı bulunduğu için, ta’zîr edilmesi afv ve yemîni ka­bûl edilmez. Bunu yalnız devlet reîsi afv edebilir.

Nemâz kılan biri, eli ile veyâ dili ile insanları incitiyorsa, bunu ıslâh için devle­te haber vermek câizdir. Yalnız Allah hakkı olan ta’zîrlerde, âdil bir kimsenin ha­ber vermesi ile hâkim ta’zîr eder. Çünki, kul hakkı karışmıyan suçlarda hâkim ken­di bilgisi ile karâr verebilir. Haber, yazı ile verilebilir.  

Şerâb, içki satın alan, içen ve nemâz kılmıyan habs olunur ve döğülür, sonra çı­karılır. Adam öldürmekle, hırsızlıkla, insan döğmekle ittihâm olunan, tevbe etdi­ği hâlinden anlaşılıncaya kadar uzun süre habs olunur. Çünki, bunun zararı her­kesedir. Öncekilerin ise, kendilerinedir. Zimmîye söğen müslimân ta’zîr olunur. Zimmîye söğmek günâhdır. Yehûdînin, mecûsînin yüzüne karşı, yâ kâfir demek gü­nâhdır. Onlar kendilerini kâfir bilmiyor. Kâfir denilince inciniyorlar.

Kadının, zevcine karşı, meşrû’ olan zînetlerini giyinerek, takarak güzel koku sü­rünerek süslenmesi lâzımdır ve çok sevâbdır. Bunu bildiren hadîs-i şerîfler, (Şir’atül-islâm şerhi) 465. ci sahîfesinde de yazılıdır. Süslenmezse ve gusl abdesti almazsa, haksız yere evden iznsiz çıkarsa, yatağına gelmezse, küçük çocuğunu ağ­layınca, döğerse, zevci buna nasîhat verir. Nasîhati dinlemezse veyâ zevcine söğer­se, nâ-mahreme yüzünü açarsa, âdetden fazla malını iznsiz verirse, had cezâsına girmiyen herhangi bir günâhı işlerse, zevcin bunu ta’zîr etmesi, ya’nî açık eli ve­yâ mendil ile hafîf vurması câiz olur. Başka sebeblerle hafîf dahî vuramaz. [Kadı­nın yüzü avret değil ise de, fitneye sebeb olursa, örtmesi lâzım olur.] Nemâz kıl­madığı için ta’zîr etmez. Çünki, nemâzın fâidesi zevc için değildir. Baba bâlig ol­mıyan oğlunu nemâz kılmadığı ve oruc tutmadığı için ta’zîr eder. Ana ve vasî de, baba gibidir. Büyük oğul, yabancı gibidir.

Anası, babası günâh işliyen çocuk, bunlara bir kerre nasîhat eder. Kabûl etmez­lerse, susar. Onlara düâ eder. Genç ve dul anası, düğünlere, fitne olan yerlere gi­derse, oğlu men’ etmez. Hâkime haber verir. Hâkim men’ eder.

Çocuğun, Kur’ân-ı kerîmi, edebleri ve farzları, harâmları, Ehl-i sünnet i’tikâ­dını öğrenmesi için babası ikrâh eder, zorlar. Çocuğunu döğdüğü işlerde, yetîmi de döğebilir. Çocuk ve zevce sopa ile döğülmez. El ile, mendil ile vurulur. Ayakla, yum­rukla vurulmaz. Kul hakkı olan suçlarda, çocuk ta’zîr olunur. İçki, zinâ, sirkat gi­bi, yalnız Allahü teâlânın hakkı olan suçlar için çocuk ta’zîr edilmez.

Hâkimin had ve ta’zîr cezâsı verdiği suçlu, cezâlandırılırken ölürse, kimse mes’ûl olmaz. Zevc, zevcesini ve mu’allim talebesini ta’zîr ederken ölürse, tazmîn eder. Çünki, zevcin ta’zîri vâcib değil, mubâhdır. Ya’nî, islâmiyyet erkeğin zevce­sini döğmesini aslâ emr etmemişdir. Hafîf vurmasına izn vermişdir. Zevcesini aşı­rı döğen zevc ve talebesini aşırı döğen mu’allim ta’zîr olunur. Haksız yere, hafîf dö­ğerlerse de ta’zîr olunurlar. Dünyâ menfe’ati için, meselâ bir kız ile evlenebilmek için [veyâ midye gibi ve elektrikle öldürülerek leş olmuş hayvân gibi harâm şey­leri yiyebilmek için] mezhebini değişdiren ta’zîr olunur. Çünki, müctehid olmıyan kimsenin, dünyâ menfe’ati için, mezhebini değişdirmesi günâhdır. Dînini ve mez­hebini beğenmemiş olur. Birinci kısm, 54. cü madde, 3. cü sahîfesine bakınız!

İbni Âbidîn, (Redd-ül-muhtâr)ın ellibirinci sahîfesinde buyuruyor ki, (Bir işin, bir ibâdetin sahîh olması için, dört mezhebden herhangi birine uygun olması lâzım­dır. Ya’nî, o işin sahîh olması için, bir mezhebde uyulması lâzım olan şartların hep­sine uygun olması lâzımdır. Bir ibâdeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, baş­ka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibâdet sahîh olmaz. Meselâ, deriden kan akarsa, Hanefî mezhebinde abdest bozulur. Şâfi’î mezhebinde bozulmaz. Bir er­kek, yabancı kadının derisine dokununca, Şâfi’îde, ikisinin de abdesti bozulur. Ha­nefîde ikisinin de bozulmaz. Derisinden kan aksa ve kadına da dokunsa, her iki mez­hebe göre abdesti bozulur. Bu abdest ile kıldığı nemâz sahîh olmaz. (Bunun abdes­ti, bir mezhebe göre sahîh olmadığı zemân, diğer mezhebe göre sahîh oluyor. Nemâzı sahîh olur) denilemez. Bu kimse, iki mezhebi (Telfîk) etmekde, karışdır­makdadır. Böyle kimseye (Müleffık) denir. Müleffıkın ibâdetinin sahîh olmıyaca­ğı sözbirliği ile bildirilmişdir. Bir ibâdetin bir şartı bir mezhebe, başka şartı da baş­ka mezhebe göre sahîh olursa, bu ibâdet sahîh olmaz. Abdest alırken, başının bir parçasını mesh eden kimse, köpeğe değdikden sonra nemâz kılsa, bu nemâzı sa­hîh olmaz. Çünki, abdesti Mâlikîye göre sahîh değildir. Köpeğe dokununca, Şâfi’îye göre üstü necs olmuşdur. Bunun gibi, tehdîd ile, zor ile yapdırılan talâk Hanefîde sahîh olur. Boşadığı kadının kız kardeşini alabilir. Şâfi’îde ise sahîh olmaz. Bu ada­mın, her iki mezhebe uyarak, bu kızkardeşlerin ikisi ile birlikde evli yaşaması sa­hîh olmaz. Bunlar da (Telfîk) olur. Fekat bir kimse, bir ibâdeti, bir işi, bir mezhe­bin bütün şartlarına uyarak yapıp bitirdikden sonra, bunu tekrâr yaparken veyâ başka bir ibâdeti, başka bir işi yaparken, başka mezhebin şartlarına uyarak yap­ması, âlimlerin çoğuna göre sahîh olur. İhtiyâc olduğu zemân yapmak ise, sözbir­liği ile sahîh olur. Hattâ bir mezhebin şartlarına uyarak yapılan bir işin, bir ibâde­tin bu mezhebe göre sahîh olmadığı, başka bir mezhebe göre sahîh olduğu sonra­dan anlaşılsa, o mezhebe göre sahîh olduğunu düşününce, o mezhebi taklîd etmiş olur. O işi sahîh olur. [Çünki o ibâdeti kurtarmak için, mezheb taklîdine ihtiyâc hâ­sıl olmuşdur. Menfe’ati için, zevki için, çeşidli işlerini, çeşidli mezheblere uyarak yapmak telfîk olur. Bir ibâdeti kendi mezhebine göre yapmasına mâni’ olan bir özr hâsıl olunca, bu ibâdeti başka bir mezhebi taklîd ederek yapmak lâzım olduğu, gusl abdesti bahsinde bildirilmişdi. Başka mezhebi taklîd etmesine mâni’ olan ikinci bir özr de hâsıl olsa ve bu özr kendi mezhebine uymasına mâni’ olmasa, bu ibâdeti, iki mezhebe göre de sahîh olmadığı hâlde, özr ile, ihtiyâc ile olduğu için, bu hâli tel­fîk olmaz. İbâdeti sahîh olur.] Başka bir mezheb taklîd edilirken, kendi mezhebin­de mekrûh veyâ harâm olsa bile, o mezhebin farzlarına ve müfsidlerine uymak lâ­zımdır. Kendi mezhebinin harâm demesine bakılmaz). Mezhebleri telfîk eden ta’zîr olunur. (Seyf-ül-ebrâr) kitâbına bakınız!

[Mâlikî mezhebinde, dokuz yaşına gelmiş kızın önünden, bir sebeb olmadan akan kırmızı, sarı veyâ bulanık kana (Hayz kanı) denir. Akmağa başlayınca, hayz olur. Devâm ederse, onbeş günden azı âdet olur. Fazlası istihâda olur. Sonraki ayda, âde­ti değişirse, âdetlerinden en çoğunun üç gün fazlası hayz olur. Dahâ fazlası ve on­beş günden fazlası istihâda olur. Kürsüf kuru veyâ beyâz ıslak ise, hayzın kesildi­ği anlaşılır. Yetmiş yaşından sonra gelen kan hayz olmaz, istihâda olur. Kan, fâsı­lalarla devâm ederse, kesildiği günler temiz kabûl edilir. Temizliğin asgarî müd­deti onbeş gündür. Onbeş günden evvel gelen kan, istihâda olur. Böyle temizlik müddeti sonsuzdur. Kesilip, onbeş gün sonra başlarsa hayz olur. Doğumdan evvel gelen kan, hayzdır. Karın yarılarak çocuk alınınca gelen kan nifâs olmaz. Nifâsın a’zamî müddeti altmış gündür. Onbeş gün kan kesilirse, tâhir olur. Sonra gelen hayz olur.]

Kinâye, îmâ ile kazf eden ta’zîr olunur. Kinâye yolu ile söğen ta’zîr olunmaz. Bi­rinin zevcesini aldatıp, nikâhlayan kimse, boşayıncıya veyâ ölünciye kadar habs olu­nur. Riyâ olarak vera’ ve takvâ gösteren ta’zîr olunur.

Kul hakkı bulunan ta’zîr suçları, had suçları gibi, tevbe ile afv olmazlar.

(Mecelle)nin ondokuzuncu maddesinde, (Birine zarar vermek ve zarar yapana karşılık olarak zarar yapmak câiz değildir) diyor. Mubâh işler, başkasına zarar ve­rirse, câiz olmaz. Malı çalınan kimse, hırsızın veyâ başkalarının malını çalmağa hak kazanmaz. Zararları ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olarak gidermek hâkimin vazîfe­sidir. Zarar, kendi kadar veyâ dahâ çok zararla giderilmez.

(Bahr-ül-fetâvâ)da diyor ki, (İçki satan müslimân, şiddetle ta’zîr olunur. Yolda bir kadını kucaklıyan, öpen ta’zîr olunur. Karşılığında had cezâsı bulunmıyan gü­nâhları işliyen ta’zîr olunur. Ta’zîr cezâsı, yalnız don, gömlek ile ayakda iken so­pa vurmak ile yapılır. Kocası ölen kadın, iddet zemânı temâm olmadan evlenirse, bunu bilerek alan kimse, şiddetle ta’zîr olunur. Zevci uzakda olan kadın ile evle­nen kimse ta’zîr ve araları tefrîk olunur. Erkek şeklinde dolaşan kadın ve kadın şek­linde gezen erkek ta’zîr ve tevbe edinciye kadar habs olunurlar. Şarkıcı ve çalgı­cı olan da böyledir. Birinin zevcesini zor ile kendi evine götüren, şiddetle ta’zîr olu­nur ve kadın kocasına teslîm edilir. Fâhişe kadını, komşuları evden, mahalleden atamazlar. Hâkim dayak ile veyâ habs ile ta’zîr eder.

Sihr, büyü yapan ta’zîr olunur. İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh” önsöz­de diyor ki, (Öğrenmesi harâm olan bilgilerden biri sihr ve kehânetdir. Sihr, ilme, fenne uymıyan gizli sebebler kullanarak, garîb işler yapmağı sağlıyan ilmdir. Sih­ri öğrenmek de, öğretmek de harâmdır. Müslimânları zarardan korumak için ve hayrlı işler yapmak için öğrenmek de harâmdır. [Demek ki, yapılmış büyüyü çö­züp yok etmek, zevc ve zevce arasında muhabbet hâsıl etmek ve harbde düşmanı mağlûb etmek gibi fâideli işler için de sihr yapmak büyük günâhdır. Hayrlı iş yapmak için, bu büyük günâhı işlemenin câiz olmıyacağı (Hadîka)da, bütün bede­ne âid âfetler kısmında yazılıdır.] Zevcin zevcesini sevmesi için (Tivele) denilen sih­ri yapmak, hadîs-i şerîf ile nehy edilmişdir. Bunun harâm olduğu (Hâniye) fetvâ­sında da yazılıdır. Sihrde âyetlerden, me’sûr olan düâlardan başka şeyler yazılıdır. Sihrbazın ve zındıkın tevbeleri kabûl edilmez. Ben her istediğimi yaparım şeklin­de küfre sebeb olan i’tikâdı olmasa dahî, fitne ve fesâda çalışdığı için, sâhirin hâ­kim tarafından ta’zîr olunması lâzımdır. Ta’zîri katl ile olur. Sihrde îmânı gideren birşey de yaparsa, kâfir olur. Kehânet, ileride olacak şeyleri haber vermekdir. Ar­râf, falcı demekdir. Çalınan şeylerin yerlerini, çalanları ve sihr yapanları haber ve­rir. Tecribe ile, hesâb ile değil, tahmîn ile, zan ile konuşurlar. Yâhud cinden öğre­niyoruz derler).

Kalbine, küfre sebeb olan şey gelen, bunu söylemese ve üzülse, îmânına zarar ver­mez. Îmânının kuvvetli olduğunu gösterir. Şeyhayne “radıyallahü teâlâ anhümâ” sö­ğen, mürted olur. Katl olunur. Erkeklerin ipek giymeleri halâldir diyen kâfir olmaz. Zîrâ ihtilâflıdır. İslâmiyyete de mürâce’at edelim diyene, islâmiyyet ile işim yokdur diyen kâfir olur. Îmânını ve nikâhını tecdîd etmesi lâzım olur. Müslimânın hem is­lâmiyyete, hem de kanûna uyması lâzımdır. Mürted olup Dâr-ül-harbe gidenin malları vârislerine intikâl eder. Beyt-ül-mâlın olmaz. Müslimân oldum diyen zim­mî tasdîk olunur. Kâfir, sünnet olmakla, müslimân olmaz. Müslimân câriyeyi satın alan zimmî şiddetle ta’zîr olunur. Câriyeyi müslimâna satması emr olunur. Müslimân­ların mahallesinde ev satın alan zimmînin, bu evi bir müslimâna satması emr olu­nur. Câmi’ civârındaki evlerini zimmîlere kirâya veren müslimâna, bunlardan alıp, nemâz kılanlara vermesi emr olunur. Zimmînin kâfir köle satın alması câiz­dir. Köle müslimân olursa, bunu müslimâna satması lâzım olur. Zimmî müslimân kadınla zinâ etse, yüz değnek had vurulur ve uzun zemân habs olunur. Bu kadın muhsan ise recm, değilse darb olunur. Gelini ile zinâ eden recm olunur).

Fuhş söyliyen kimse ta’zîr olunur. Çünki, fuhş söylemek tahrîmen mekrûhdur. (Hadîka) kitâbında, dil âfetlerinin onbirincisinde diyor ki, fuhş, çirkin söz demek­dir. Haddi aşan herşeye fâhiş denir. Burada, çirkin olan işleri başkalarına açık ke­limelerle anlatmak demekdir. Cimâ’ için ve abdest bozmak için kullanılan kelime­leri söylemek böyledir. Bu kelimeleri söylemek fuhşdur ve tahrîmen mekrûhdur. Çünki bunları söylemek, mürüvvete ve diyânete uygun değildir ve hayâyı, utan­mayı giderir ve başkalarını gücendirir. Mürüvvet, insanlık, erkeklik demekdir. Ci­mâ’ı ve abdest bozmağı anlatmak lâzım olduğu zemân, açık olarak söylememeli, kinâye olarak söylemelidir. (Kinâye), birşeyi, açık ma’nâları başka olan kelime­lerle anlatmakdır. Edebli olan, sâlih olan, fuhş söylemeğe mecbûr olunca, kinâye olarak söyler. Meselâ, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, cimâ’ için dokunmak (lems) kelimesini söylemişdir. İbni Ebiddünyânın ve Ebû Nu’aymın “rahmetulla­hi teâlâ aleyhimâ” bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Fuhş söyliyenlerin Cennete girme­leri harâmdır) buyuruldu. Ya’nî, bunun azâbını çekmedikce Cennete girmezler. (Ha­dîka)dan terceme temâm oldu.

(Berîka) kitâbında diyor ki, kalb âfetlerinin otuzaltıncısı, (Vekâhet)dir. Vekâ­het, hayânın az olması demekdir. Hayâ, çirkin şey yapmakdan, ayblanmakdan çe­kinmekdir. Türkçede, utanmak, sıkılmak denir. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ­dan hayâ ediniz!) buyuruldu. Allahü teâlâdan hayâ etmek, şehvetlerini, ya’nî nefsin isteklerini terk etmekle olur. Hayâsı olan, Allahü teâlâdan korkar. Onun, râzı olmadığı işlerden ve sözlerden kaçınır. Bir hadîs-i şerîfde, (Hayâ, îmândandır.Fuhş söylemek, cefâdandır. Îmân Cennete, cefâ Cehenneme götürür) buyuruldu. Hayâ ve îmân birlikde bulunur. Biri yok olursa, diğeri de yok olur. Kadın hayâsı, erkek hayâsından dokuz kat fazladır. Bir hadîs-i şerîfde, (Fuhş insanın lekesi, hayâ, zînetidir) buyuruldu. Hayânın en kıymetlisi, Allahü teâlâdan utanmakdır. On­dan sonra, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâdır. Dahâ sonra, insan­lardan hayâ etmekdir. (Berîka)dan terceme temâm oldu. Kâfirler, müslimânların îmânlarını yok etmek için, hayâlarını yok etmeğe çalışıyorlar. Pilâjlarda, futbol oyunlarında, sporlarda avret yerlerinin, edeb yerlerinin açılmasına önderlik yapı­yorlar. Fuhş sözlere seks bilgisi diyorlar. Bu açıklıklara ve seks bilgilerine ilerici­lik ve lüzûmlu, fâideli diyerek gençleri hayâsız yapmak istiyorlar. Gençleri aldat­mak için, medenî milletlerin yapdıklarını biz de yapacağız. Çağımıza ayak uydu­racağız. Gericilikden kurtulacağız diyorlar. Kâfirler teknikde ilerledikleri, mad­de ve kuvvet üzerinde çok şey keşf etdikleri için, kâfirlik iyidir, fâidelidir denile­bilir mi? Onların ibâdetlerini, kötülüklerini biz de yapalım denilebilir mi? Bir müs­limân, Allahü teâlânın yasak etdiği şeyleri, kâfirlerin yapdıklarını ileri sürerek, öve­mez. Bunlar fâidelidir diyemez. Harâmlar hiçbir sebeble fâideli, iyi olamaz. Kâ­firlerin yapdığı şeylerden islâm dîninin yasak etmediklerini, hattâ emr etdikleri­ni övmek ve yapmak ise, suç olmaz. Fen bilgileri, ağır sanâyı’ böyledir. Kâfirlere medenî etiketini koyduran da bu sâhadaki başarılarıdır. Müslimân, kâfirlerin bu başarılarını över. İslâm düşmanı ise, bu başarıları ileri sürerek, onların küfrlerini, ibâdetlerini, ahlâksızlıklarını ve islâmiyyetin yasak etdiği zararlı, kötü şeylerini över. Allahü teâlâ, din yolunda çalışanlara ve din bilgilerini, ma’rifetlerini, kerâmetle­ri, hârikaları öğretenlere râhat, huzûr veriyor. Dünyâ bilgilerinde, fende çalışan­lara da aradıklarını veriyor. Kâfir milletler, yalnız fen bilgileri üzerinde çalışıyor­lar. İslâm dînini insâf ile, temiz bir vicdân ile incelemiyorlar. Bunun için, fende iler­liyor, büyük endüstri kuruyorlar. Fekat, küfr pisliğinden, harâm ve kötü işlerinin zararlarından kurtulamıyorlar. Râhata, huzûra ve se’âdete kavuşamıyorlar. Fen­de ilerledikleri hâlde, râhat yaşıyamıyorlar. Çünki, küfrden ve harâm işlemekden, hep zarar, hep ziyân, hep fenâlık hâsıl olur. Sonu hep felâket olur. Îmândan, ibâ­detlerden ve güzel ahlâkdan ise, dâimâ iyilik, râhatlık hâsıl olur. Fende ilerledik­lerini ileri sürerek, kâfirlerin küfrlerini, islâmiyyete uymıyan işlerini övmek, câ­hillik ve şaşkınlıkdır. Müslimânlar, onlar gibi, fen bilgilerinde de çalışmağa, onlar gibi büyük fabrikalar kurmağa özenmelidir. Çünki, islâmiyyet bunu emr etmek­dedir. İslâmiyyet, hem fen bilgilerinde çalışmağı, hem de güzel ahlâklı olmağı, her­kese iyilik yapmağı emr etmekdedir. Müslimânlar, kâfirlerin, münâfıkların çıplak gezmelerini ve seks bilgisi adı altında fuhş söylemelerini fâideli zan etmemelidir. Bunları övmenin, müslimânların hayâlarını, îmânlarını çalmak için bir tuzak oldu­ğunu bilmelidir. Bir işin, bir sözün fâideli veyâ zararlı olduğunu anlamak için, kâ­firlerin yapıp yapmadıklarına değil, dînimizin emr veyâ yasak etdiğine bakmalı­dır.

Tam İlmihal