3-26-İkrâh, zorla yapdırmak. Hicr, birşeyi yasaklamak


26 — İKRÂH (KORKUTMAK) ve HİCR (YASAKLAMAK)

Mü’mini ve zimmîyi ikrâh etmek, korkutmak büyük günâhdır. İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh”, beşinci cildde ve (Dürer-ül-hükkâm) 949. cu maddede buyuruyor ki, (İkrâh), bir insanı, istemediği birşeyi yapması için, haksız olarak zorlamak demekdir. Birini zorlamanın ikrâh olması için dört şart lâ­zımdır. Zorlayanın, korkutduğu şeyi yapabilecek kuvvetde olması, zorlananın korkutulan şeyin muhakkak yapılacağını bilmesi, korkutulan şeyin, ölüm veyâ bir uzvun kesilmesi veyâ üzücü birşey olması, zorlanan şeyin, yapılmaması gereken bir­şey olması lâzımdır. İkrâh iki dürlü olur: Mülcî olan ve mülcî olmıyan ikrâh. (Mül­cî) tam, ağır olup, insanın rızâsını ve ihtiyârını yok eder. Zorlanan şeyin yapılma­sı zarûrî olur. Bu da, ölüm, bir uzvun telef olması veyâ bu ikisine sebeb olacak habs ve dayakdır. Bütün malın telef edilmesi ile ikrâh olunmanın da (Mülcî) olacağı İb­ni Âbidînde yazılıdır. [Zarûrî olan nafakayı te’mîn etmek için çalışmağa mâni’ olun­ması ve başka çalışacak yer bulamamak korkusu, (mülcî olan ikrâh) sayılacağı bu­radan anlaşılmakdadır.] (Mülcî olmıyan) ikrâh, yalnız rızâyı yok eder ki, bir gün­den ziyâde habs veyâ şiddetli dayak ile korkutulmakdır. [Böyle ikrâh da, küfr-i hük­mî için özr olur.] İlm, şeref sâhiblerini tekdîr etmek, sert söylemek, bunlar için ik­râh olur. Mahrem akrabânın habs edilmesi de ikrâh olur. Sultânın [Hükûmetin, ka­nûnların] emrleri ikrâh demekdir. İkrâh ile yapdırılması istenen şey birkaç çeşid­dir:

1 — Yapması câiz, yapmaması ise sevâb olan şeylerdir. Mülcî ikrâh ile küfre se­beb olan söz söylemek, Resûlullahı kötülemek böyledir. Fekat, bunları söylerken Tevriye etmesi, ya’nî Muhammed ismindeki başkasını düşünmesi, puta, heykele sec-de ederken, Allahü teâlâya secde etmeği düşünmesi lâzımdır. Böyle düşünerek de bunlara secde etmesi mekrûh olur. Tevriye etmek lâzım olduğunu hâtırlayıp da, et­mezse, kâfir olur. Hâtırına gelmezse ma’zûr olur. Nemâz kılmamak ve Kur’ân-ı ke­rîmde bildirilen bütün emrler, kendinin ve başkasının malını telef ve müslimânı söğ­mek, iftirâ etmek ve kadının zinâ ile ikrâhı ve livâta böyledir. Başkasının malını al­mak zulmdür. Zulm, küfr gibi hiç halâl olmaz. Zimmînin dahî malını yimek, şerâb içmekden dahâ büyük harâmdır. İkrâh eden, malı öder. Sultândan başka birinin yap­dığı ikrâhda, emr edenin veyâ me’mûrunun hâzır olması lâzımdır. Livâta, zinâdan dahâ büyük harâmdır. Zevcesini boşamak da, bu çeşid ikrâhdır. [Mülcî olmıyan ik­râh ile kadının başını açmasının câiz olacağı anlaşılmakdadır.]

2 — Mülcî ikrâh ile yapması harâm olan şeylerdir. Bir müslimânı veyâ zimmî­yi öldürmek veyâ bir uzvunu kesmek veyâ bunlara sebeb olacak kadar habs etmek ve döğmek, erkeğin zinâ için ikrâh edilmesi böyledir. Öldürürse, kısâsı ikrâh ede­ne, günâhı ise öldürene olur. İkrâh edilmiyen bir kimse, kolunun kesilmesine izn verse, tıbbî lüzûm olmadıkca, bunun kolunu kesmek günâh olur. Öldürmek için ölüm ile tehdîd edilse, ölecek olan izn verirse, öldürülünce günâha girer. Devlet başkanı el kesmek için ölüm ile tehdîd edince, kesmesi câiz olur. Kendi elini kes­mesi için ölüm ile tehdîd edilenin, kendi elini kesmesi câiz olur. Kendini öldürme­si için ölüm ile tehdîd edilenin kendini öldürmesi câiz olmaz.

[Buradan anlaşılıyor ki, düşmanın eline geçince, ırzlarına saldırılıp, işkence ya­pıldıkdan sonra öldürüleceklerini anlıyan kimsenin, kendini ve yakınlarını öl­dürmesi câiz değildir. Kadının ırzına dokunulması, önceki birinci çeşidde bildiril­di]. (Cihâd bahsi)nde, (Harb edince öldürüleceğini, etmezse esîr olacağını anlıyan, düşmana saldırmaz. Düşmana zarar vereceğini bilerek saldırıp öldürülürse, câiz olur. Düşmana zarar vermiyecek ise, saldırması câiz olmaz. Müslimân fâsıkları gü­nâhdan men’ etmek böyle değildir) buyurulmakdadır. [Birinci kısmın kırkbirinci ve ikinci kısmın dördüncü ve (Mecelle)nin 1003. cü maddelerine bakınız! (Mek­tûbât-ı Ma’sûmiyye) üçüncü cildinin 55. ci mektûbunda, bu husûsda geniş bilgi var­dır.]

3 — Mülcî olan ikrâh ile yapması halâl, hattâ farz, yapmayıp ölmesi günâh olan şeylerdir. Şerâb, kan içmek, leş, domuz yimek böyledir. Çünki, mülcî ikrâh ile bun­ları yimek zarûret olur. Mülcî ikrâh ile başkasının malı telef edilince, ikrâh eden öder. Mülcî olmıyan ikrâhda ise, telef eden öder.

Mülcî olan veyâ olmıyan bir ikrâh ile yapılan sözleşmeler [akd] sahîh olmaz. Çün­ki, sahîh olmaları için rızâları ile yapılması lâzımdır. Meselâ, malını satan veyâ bir­şeyi satın alan, kirâya veren, hediyye veren, borcunu ibrâ veyâ te’cîl eden, borcu olduğunu söyliyen kimse, korkudan kurtulunca, isterse bunlardan vaz geçebilir, is­terse râzı olur. Zorla satdırılan malı alan kimse, bu mala mâlik olur. Çünki, böy­le bey’ fâsiddir. [Suç ikrâr etmesi, evet demesi için karakolda polislerin ikrâh, iş­kence yapması câiz değildir. Böyle verdiği ifâdeyi, sonra red etmek hakkı vardır.]

Mülcî olmıyan ikrâh ile de yapılan nikâh, talâk, nezr, yemîn, ric’at, ya’nî boşa­dığı kadını tekrâr alması sahîh olur. İkrâh bitince, nikâhdan ve talâkdan vazgeçe­bilir. Nezrden vazgeçemez. Nezr olarak verdiğini, ikrâh edenden istiyemez. İkrâh edilerek borclusunu afv etmesi ve mürted olması sahîh olmaz.

Mülcî olmıyan ikrâh ile leş, kan, domuz yinmez. Şerâb içilmez ve müslimânın malı telef edilmez. Çünki, mülcî olmıyan ikrâh ile zarûret hâsıl olmaz. Ölmemek için leş, domuz yinir ve kan, şerâb içilir. Yimez, içmez de ölürse Cehenneme gider.

Mülcî ikrâh ile, bu şerâbı iç, şu malını sat denilse, malını satar. İkrâh bitince, is­ter fesh eder, isterse kabûl eder. Şerâbı içmesi de câiz olur. Câiz olacağını bilme­diği için, içmez ve satmaz da öldürülürse, şehîd olur. Sultânın müsâdere etmesi, ya’nî haksız olarak, zulm ile para, mal istemesi ikrâh olur. Bunları vermek câiz olur.

HİCR — Ba’zı kimseleri, ba’zı sözleşmelerden ve işlerden men’ etmek de­mekdir. [(Mecelle)nin 941. ci ve sonraki maddelerine bakınız!]. Bir çocuk, satın alı­nan malın mülk olacağını ve satınca mülkden çıkacağını anlarsa, buna (Mümey­yiz), ya’nî akllı denir. Mümeyyiz olmıyan çocukların bütün sözleşmeleri bâtıldır. Mümeyyiz olan çocuğun zararlı olan işlerdeki sözleşmeleri, velîsi izn verse de, sa­hîh değildir. Talâk vermesi, köle âzâd etmesi, birine borçlu olduğunu söylemesi, ödünc, sadaka hediyye vermesi böyledir. Fâideli olan işler için sözleşmeleri velî­si izn vermese de sahîh olur. Hediyye, sadaka kabûl etmesi, ücret ile yapdığı işin ücretini alması böyledir. Başkasının vekîli olan akllı çocuğun, vekîli olduğu kim­senin malı için ve talâkı için olan sözleri kabûl edilir. Zararlı da, fâideli de olabi­len sözleşmelerinin sahîh olması için, velîsinin izn vermesi lâzımdır. Kendi malı ile bey’ ve şirâsı böyledir. Bunamış olan ihtiyârlar da, mümeyyiz çocuk gibidir. Alış­verişlerini, velîleri isterse kabûl, isterse red eder. Bir malı veyâ canı telef ederler­se, öderler. (Hadîka)da dil âfetlerinin yirmincisinde diyor ki: (Çocuğun kendi malını kullanması mahcûr olduğu gibi, başkasına hizmet etmesi de, ancak velîsi­nin izni ile câiz olur. Bir sabî, bir kabı havuzdan doldursa, sonra tekrâr havuza dök­se, kimsenin bu havuzdan su içmesi halâl olmaz. Çünki, çocuk, havuzdaki, herke­se mubâh olan sudan doldurup aldığına mâlik olur. Bunu havuza dökünce, havuz­daki suya, çocuğun hakkı karışmışdır. Zengin olan anası, babası ve hiç kimse, bu havuzdan içemez ve kullanamaz. İçebilmeleri ve kullanabilmeleri için, bütün ha­vuzu boşaltarak, tekrâr doldurmak [veyâ (Mecelle)nin 1128. ci maddesinde bildi­rilen (Şirket-i mülk) kısmeti, ya’nî dağılması hükmüne uyularak, havuzdan çocu­ğun dökdüğü su kadar su alıp velîsine vermek] lâzımdır. [Böyle yapılması (Bey’ ve şirâ risâlesi)nin sonunda da yazılıdır. Velî kendisine verilen suyu çocuk için kul­lanır. Çocuğun, umûmî çeşmeden alıp getirdiği su da böyledir. Velî, çocuğun ma­lını kimseye hediyye edemez. Birine hediyye etmek isterse, evvelâ bunun kıyme­ti kadar parayı ona hediyye eder. O da, bu para ile çocuğun malını velîsinden sa­tın alır. Bu para çocuğun olur. Velî, kendi parası ile, çocuğun kullanması için aldı­ğı şeyleri dilediğine hediyye edebilir. Çocuk malını anasına babasına verse, bun­ların mülkü olmaz.]).

İbni Âbidînde diyor ki, (İki imâma göre, sefîh olan ya’nî, nafaka te’mîn ederken, malını isrâf eden, ya’nî ahkâm-ı islâmiyyenin ve aklın uygun görmediği lüzûmsuz ye­re harc eden ve harâmlara sarf eden âkıl ve bâlig kimse de, çocuk gibi, hâkim tara­fından hicr edilir. Fetvâ da böyledir. Lüzûmsuz yere hayra da verse, meselâ câmi’ yap­makda isrâf etse, sefîh olur. İçki, zinâ gibi mal sarfı olmıyan günâhları yapana sefîh denmez, fâsık denir. Alışverişde fazla aldanan da sefîh sayılır. İslâmiyyetden ayrıl­mak için hîle-i bâtıla öğreten hocalar, câhil tabîb ve eczâcılar ve hîleli iflâs yapan tüc­cârlar, câhil hâkimler, hîle yapan satıcılar, ihtikâr yapanlar, hicr edilir. İşlerinden men’ edilir. Câhil, fâsık müftîler de hicr edilir.) (Mecma’ul-enhür)de diyor ki, (İki imâ­ma göre, borclu, alacaklının talebi üzerine, hicr olunur. Hâkim, borcluyu habs etdik­den sonra, onu hicr eder. Sonra, onun bilgisi ile, onun mallarını satdırarak, nafaka­sı lâzım olanların nafakasını öder. Geri kalan ile borclarını öder. Parası yetişmezse, ihtiyâcından fazla olan eşyâsını satar. Bu da yetişmezse, ihtiyâcından fazla olan bi­nâlarını satar. Fetvâ böyledir). Hicr edilmiş olan, sefîh veyâ iflâs etmiş kimsenin, ni­kâhda ve talâkda sözü geçer. Çünki evlenmek masrafı, ihtiyâc eşyâsındandır. Zekât olarak malının kırkda birini ayırması için, kâdî [ya’nî hâkim], sefîhe malını teslîm eder. Fekat, bu arada, uygunsuz yere sarf etmemesi için, yanında emîn birini bulun­durur. Hacca gitmesine de mâni’ olunmaz. Yol parasını isrâf etmesin diye, emîn bi­rine teslîm olunur. Baba, ced, çocuğa velî olur, sefîh adama olmaz.

Reşîd olmıyan çocuk, bâlig olunca, malını kullanmağa hak kazanır. Fekat, rüş­dü ya’nî sefîh olmadığı görülmezse, yirmibeş yaşına kadar, malı kendine verilmez. İki imâma ve üç mezhebe göre, rüşdü görülmedikce, ihtiyârlasa dahî, malı veril­mez. Malında tesarrufu, hâkimin izn verdiği kadar sahîh olur. Bir kimse reşîd ol­duğunu söylese, alacaklıları da, sefâhetden kurtulmadı deseler, iki taraf da şâhid gösterse, kâdî rüşdünü kabûl eder.

Oniki yaşını dolduran oğlan ve dokuz yaşını dolduran kız, bâlig olduğunu söy­lerse, kabûl edilir. Söylemezlerse, onbeş yaşını doldurunca bâlig kabûl edilirler. Ço­cuğun velîsi, üçüncü kısm üçüncü ve dördüncü maddede bildirilmişdir.

Ölüm hastası, küçük çocuğuna bırakacağı malını, bu çocuğun ihtiyâclarına sarf etmesi için birini vasî ta’yîn edince, çocuk âkıl bâlig oldukda, reşîd olmadıkca, va­sîden malları alamaz. Vasînin, erkek çocuğu nikâh yapmağa hakkı olmadığı gibi, kız çocukla mahrem olamaz. Evlâdlık edinenlerin, buna dikkat etmeleri lâzımdır.

Ölüm hastası, vasıyyetini yerine getirmek veyâ küçük çocuğuna bakmak için bi­rini vasî ta’yîn etse, bu da vasî olmağı kabûl etse, hasta öldükden sonra, vasîlikden vazgeçemez. Yetîm için babasının veyâ ceddinin veyâ hâkimin ta’yîn etdiği vasî, yetîmi, yalnız malını tasarruf etmek için evlâd edinmiş olur. [Bir adam, bir kızı (Ev­lâd edinmek) ile, kendi kızı gibi olamaz. Her zemân kendisine yabancıdır. Büyü­düğü zemân, onun, elinden, yüzünden başka yerlerine bakamaz ve dokunamaz. Kı­zın, bu adamdan da örtünmesi lâzım olur. Bu adam bununla evlenebilir ve oğlu ile evlendirebilir. Bununla sefere gidemez ve halvet yapamaz. Birbirlerinden mîrâs alamazlar. Bir adamın evlâd edindiği oğlan da böyledir. Bâlig oldukdan sonra, bu adamın zevcesine ve kızına yabancı olur. Bu kızla evlenebilir. Bu oğlan evlenirse, zevcesi bu adamın gelini olmaz. Yabancı bir kadın olur. (El-halâl vel-harâm)da di­yor ki, (Yabancı çocuğu kendi öz evlâdı olarak i’lân etmek harâmdır. Ahzâb sûre­sinin dördüncü âyeti ile yasak edilmişdir). (Kâdîhân)da diyor ki, (Bâliga kız veyâ velîsi, noksân mehr ile veyâ küfvü olmıyana nikâh için tehdîd edilse, sonra bunu fesh edebilirler).]

(Eşbâh)da ve bunun şerhı olan (Uyûn-ül-besâir)de diyor ki: (Çocuğa hiçbir ibâ­det, hattâ, Hanefîde zekât da farz değildir. Hiçbirşey harâm değildir. Çocuğa ta’zîr yapılır. Had vurulmaz. Kısâs yapılmaz. Amden öldürdüğü, hatâ kabûl edi­lir. Aklı olunca, îmân etmesi vâcib olur denildi. Sadaka-i fıtr ve kurbanın, kendi malından vâcib olması da ihtilâflıdır. Toprağı varsa, uşr ve harâc vermesi lâzımdır. Zengin ise, zevcesinin ve akrabâsının nafakalarını verir. Fâsid olmıyan ibâdetle­rinin sevâblarına kavuşur. Çocuğa ilm öğretenlere, iyilik yapdıranlara çok sevâb verilir. Büyüklere imâm olamaz. Bir kimse, bir çocuğa imâm olunca, cemâ’at se­vâbı hâsıl olur. Çocuk velî olamaz. Cum’a ve bayram hutbesi okuması câiz olur. Sul­tân, ya’nî devlet reîsi olabilir ise de, milleti idâre için bir vâlî ta’yîn eder. İzn ve­rilince da’vâ açabilir ve yemîni kabûl edilir. Ezân okuması sahîh ise de, mekrûh­dur. Farz-ı kifâyeyi yapması ile, büyüklerden sâkıt olmaz. Birşeyi yapması için ço­cuğa izn vermek câizdir. Çocuğun iznli olduğunu ve getirdiği şeyin hediyye oldu­ğunu söylemesi kabûl edilir. Satdığı şeyi, iznli olduğunu sorup anladıkdan sonra, almak câiz olur. Çocuğun [başkasının malından] getirdiği hediyyeyi ve sadakayı al­mak da böyledir. Çocuğun iznli olduğunda şübhe edilirse, araşdırmak lâzım olur. Öğrenmesi için çocuğa Kur’ân-ı kerîm vermek câiz olur. Kız çocuğun küpe için ku­lağını delmek câizdir. Çocuğa gelen hediyyeyi, çocuğa zarûrî lâzım değilse, yalnız fakîr olan anası babası yiyebilir. [Başka fakîrlere de yidiremezler.] Ana baba fa­kîr değil, fekat kendilerinde bulunmayan birşey ise, yiyebilirler ve kıymetini ço­cuğa öderler. Anaya babaya hediyye etmek niyyeti ile getirilen şeyi, kıymetsiz ol­duğunu bildirmek için, çocuğa hediyye diyerek verilirse, anaya babaya getirilmiş olur. Bunu, zengin iseler de yiyebilirler ve dilediklerine verebilirler. Akllı çocuk, alış verişe ve zekât vermeğe vekîl yapılabilir. İznli olsa dahî kefîl olamaz. Çocu­ğun selâmına cevâb vermek vâcib olur. Çocuğa selâm vermek câizdir. Müslimân olması sahîh olup, mürted olması sahîh değildir. Mürted olmağa sebeb olunca öl­dürülmez. Besmele ile kesdiği yinir. Kadınlara bakması ve halveti câizdir. Küçük kız, mahrem olmıyan emîn kimse ile sefere çıkabilir. Çocuk kaçıran, kız kaçıran, birinin zevcesini kaçıran, bunları getirinciye veyâ ölüm haberleri gelinciye kadar habs olunur. Çocuğa tehlükeli iş yapdırınca çocuk ölürse, yapdıran diyetini öder. Çocuk çukura, suya düşüp ölürse, anası babası cezâlanmaz. Elinden düşürüp ölürse, keffâret lâzım olur ki, altmış gün oruc tutar. Çocuğun anasından, babasın­dan iznsiz herhangi bir sefere çıkması câiz değildir. Ananın babanın, günâh olmı­yan emrlerine itâ’at etmesi farz-ı ayndır. (Berîka)da, ayak âfetleri başındaki ha-dîs-i şerîfde, (Ananın, babanın yüzüne merhamet ile bakana, makbûl hac sevâbı verilir) buyuruldu. Bâlig olan çocuğun da, seferin tehlükeli olması veyâ kendisi­ne muhtâc olmaları hâlinde, iznleri olmadan gitmesi câiz değildir. Ana baba olmaz­sa, ced ve cedde onların yerine geçer. Bunlardan iznsiz yapılan hac mekrûh olur. Ana-baba veyâ babanın terbiye için izn verdiği hoca, çocuğu elleri ile üç def’a vu­rarak terbiye edebilirler. Fakîr oğlunu da evlendirmek babaya vâcibdir. Çocuğun malını ona harc etmeğe, babası veyâ dedesi velî olur. Anası olmaz. Anası, kendi yanında kalan çocuğun ihtiyâcını onun parası ile satın alabilir.)

(Hadîka), ikinci cild beşyüzdoksanbirinci sahîfede diyor ki, (Peygamberimiz “sal­lallahü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanan kadının üç gün­lük yola, zevci veyâ zî-rahm-i mahreminden biri ile gitmesi halâl olur) buyurdu. Yâ Resûlallah! Zevcem hacca gidiyor. Ben cihâda gidiyorum. Yanında bulunamıya­cağım denildi. Buna, (Cihâdı bırak. Zevcen ile birlikde hac yap!) buyurdu. Bu ha-dîs-i şerîfe göre, zevcesini hacca götürmek için, başka mahremi bulunmaz ise, zev­cin cihâddan geri dönmesi lâzımdır. Çünki, zevceyi harâmdan korumak farz-ı ayndır. Kadının, mahremsiz sefere çıkması câiz olmadığı gibi, yabancı erkeklerin ve mahremleri ile giden kadınların da, bir kadını sefere götürmeleri câiz değildir. Kadının hacca gitmesi için de, yanında mahremi veyâ zevci bulunması lâzımdır. Kız kardeşinin zevci, ya’nî enişte ve teyzenin zevci, kadının mahremi değildir. [Bun­ların mahrem olmadıkları (Ni’met-i islâm)ın hac kısmında ve (Alî efendi fetvâsı)nda yazılıdır.] Mahremin emîn ve âkıl ve bâlig olması lâzımdır. Müslimân da, zimmî de olabilir. Mecûsî olamaz. Müslimân bir kadın, mecûsî olan mahremi ile ve emîn ol­mıyan mahremi ile ve bâlig olmamış akllı çocuk mahremi ile sefere çıkamaz. [Böyle çocuğun bulunması, halvete mâni’ olamaz.] Bâliga olmamış, gösterişli kız da, kadın gibidir. Ya’nî mahremsiz sefere çıkamaz. Hanefî mezhebinde, kadının mahremsiz sefere çıkması, sözbirliği ile harâmdır. Şâfi’î mezhebinde, kadının mahremi olmadan, emîn kadınlarla birlikde, yalnız hacca gitmesi câizdir). Hane­fî kadın, Şâfi’îyi taklîd ederek, böyle hacca gidemez. Çünki, mezheb taklîdi, ancak emr olunan bir iş yapılırken, meşakkat, sıkıntı olduğu zemân, bu sıkıntıdan kur­tulmak içindir. Mahrem bir erkeği bulunmıyan kadının hacca gitmesi emr olunma­dı ki, Şâfi’îyi taklîd etmek lâzım olsun. Ya’nî, mahremi olmıyan kadına hacca git­mek farz olmaz.

Aşağıdaki yazı (Dürer-ül-hükkâm) [176] maddesi ekinden alınmışdır:

Âdil veyâ hâli belli olmıyan baba, mükellef olmıyan çocuğunun binâ ve her ma­lını, piyasa fiyâtına veyâ aldanarak kendine ve başkalarına satabilir, parasını ço­cuğa ve fakîr ise, kendine de nafaka yapar. Fâsık ve isrâf eden baba, satamaz. Ço­cuk bâlig olunca, müşterîden bunları geri alabilir. Fekat, iki kat fiyâtla satması sa­hîh olup, semeni âdil birine emânet verilir. Fakîr baba, gâib olan büyük oğlunun yalnız menkûl mallarını, kendi nafakası için satabilir. Binâsını, toprağını sata­maz. Baba yoksa, vasî de yoksa, babanın babası satabilir. Vasî, çocuğun yalnız men­kûl mallarını, yalnız başkalarına satabilir. Vasî, meyyit tarafından ta’yîn edilmiş ise, çocuğun malını yüzde elli kârla kendine de satabilir. Hâkim tarafından ta’yîn edilmiş ise, kendisi hiç satın alamaz. Ammâ, yetîm çocuklarının nafakaları için, men­kûl mallarını satabilir. Terekede menkûl mal varken, vasî, meyyitin deyni için, bi­nâ ve toprak satamaz. Deynden fazla malını da satamaz.

Meyyitin borcunu bir vârisi ödese, bunu terekeden alabilir. Meyyitin borcları­nı vârisler öderse, alacaklılar, terekeden ödenmesini istiyemezler. Borclar, tere­keden fazla olunca, vârisler, tereke kadarını ödeyip, terekeyi kurtarırız diyemez­ler. Vâris olmıyan biri, bütün borcları ödeyip, tereke malları, alacaklılardan zor­la alamaz.

Borc, terekeden çok ise, dâyin, ya’nî garîm, ya’nî alacaklı bir ise, terekenin hep­si ona verilir. Çok iseler, tereke, alacakları ile orantılı olarak, hepsine dağıtılır. Vakf alacağının, diğer alacaklardan önceliği yokdur. Taksîmden sonra, başka bir garîm ortaya çıksa, yeniden hepsine bölünür. Vârisler, kendi malları ile, meyyitin borc­larını ödemeğe zorlanamaz.

İki şey vardır ki, bunların hasreti,
kimler olursa olsun, yakar herkesi.
Göz kan ağlasa, haklarını ödeyemez,
birisi gençlik, biri de, din kardeşi!

Tam İlmihal