3-31-Eshâb-ı yemîn, eshâb-ı şimâl ve sâbikûn


31 — İKİNCİ CİLD, 39. cu MEKTÛB

Bu mektûb, seyyid Abdülbâkî Sârenkpûrîye yazılmış olup, Eshâb-ı yemîn ve Es­hâb-ı şimâli ve Sâbıkları bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullara selâm olsun. Allahü teâlâ, sa­na doğru yolda ilerlemek nasîb eylesin!

Zulmânî, karanlık perdeler arkasında kalanlara, (Eshâb-ı şimâl) denir. Bu per­deleri aşıp, nûrdan perdeler gerisinde bulunanlara (Eshâb-ı yemîn) denir. Nûrdan perdeleri de aşanlar (Sâbikûn)dur. Bunlar, mahlûkât perdelerini ve vücûb perde­lerini aşarak asl’a varmışlardır. Zât-ı ilâhîden başka, ismleri, sıfatları, şü’ûn ve i’ti­bârları [ya’nî düşünülen şeyleri] istemezler. Eshâb-ı şimâl, kâfirler ve şakîlerdir. Eshâb-ı yemîn, müslimânlar ve Evliyâdır. Sâbikûn ise, Peygamberlerdir “aleyhi­müssalevâtü vetteslîmât”. Bu büyüklerin izinde gidenlerden ba’zılarını da bu devletle şereflendirirler. Ümmetlerin böyle şereflileri, dahâ ziyâde, Eshâbın bü­yükleridir. Eshâbdan başkalarından pek azı da, şereflenmişdir. Bunlar da, Es­hâb-ı kirâm arasında sayılır ve Peygamberlerin kemâlâtına kavuşmuşdur. Peygam­berimiz “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”, belki de bunun için (Önce gelenle­ri mi dahâ hayrlıdır? Yoksa sonra gelenleri mi? Belli değil) buyurdu. Evet bir ha-dîs-i şerîfde, (Zemânların en hayrlısı benim zemânımdır) buyurmuşdur. Fekat, bu­nu, asrlar, zemânlar için, birincisini ise, şahslar için buyurdu. Ehl-i sünnet âlimle­ri, söz birliği ile diyor ki, (Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” son­ra, Ebû Bekr ile Ömerden dahâ üstün kimse yokdur ve Ebû Bekrden üstün kim­se yokdur. Bu ümmetin üstünlerinin en üstünü odur). Ömer “radıyallahü anh”, Ebû Bekr-i Sıddîkın izinde gitdiği için üstün olmuş ve ona uyduğu için, başkalarını geç­mişdir. Bunun için, Ömer-ül-Fârûka (Halîfe-i Sıddîk) denildi. Hutbelerde ismi (Ha­lîfe-i halîfe-i Resûlillah) diye okundu. Bu yolda ilerliyen süvârî, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdır. Hazret-i Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anhümâ” onun seyisi ve re­dîfidir. Ne güzel seyisdir ki, süvârîye tam uymuş, bütün üstünlüklerde Ona ortak olmuşdur.

Yine sözümüze dönelim! Sâbıklar, Eshâb-ı yemîne ve Eshâb-ı şimâle benzemez. Zulmetli ve nûrlu olan işlerin dışındadır. Bunların kitâbları [ya’nî amel defterle­ri] da, onların kitâbları gibi değildir. Kıyâmetdeki hesâbları da, onların hesâbla­rına benzemez. Bunlara husûsî mu’âmele yapılır. Kendilerine ayrıca iltifât ve ik­râm olunur. Çünki, Eshâb-ı yemîn de, Eshâb-ı şimâl gibi, bunların kemâlâtından çok uzakdır. Evliyâ da “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, diğer mü’minler gi­bi, bunların sırlarını anlıyamaz. Kur’ân-ı kerîmde ayrı harflerle gösterilen işâret­ler, bunlara mahsûs sırlardır. Kur’ân-ı kerîmin müteşâbihleri, onların erişdiği de­receleri bildiren hazînelerdir. Asl’a kavuşarak, zıllerden, hayâllerden kurtulmuş­lardır. Zıllere yetişenlerin, bunlara mahsûs olan makâmlardan haberi yokdur. Mukarrebler, asl’a yakın olanlar bunlardır. Râhat ve rahmet, bunlar içindir. Kıyâ­met gününün korkusundan emîn olanlar bunlardır. Kıyâmetin dehşetinden, baş­kaları gibi ürkmezler.

Ey büyük Allahımız! Bizi onları sevenlerden eyle! Çünki, o gün herkes, sevdi­ği ile berâber olacakdır. Peygamberlerin efendisinin sadakası olarak, düâmızı ka­bûl eyle “aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim ve alâ âli küllin essalâtü vet-teslimâtü vet­tehıyyâtü vel-berekât”! Âmîn.

Tam İlmihal