3-38-Tesavvuf yolu. Sülûk dereceleri. Fenâ, bekâ


38 — ÜÇÜNCÜ CİLD, 52. ci MEKTÛB

Bu mektub, Mektûbâtın üçüncü cildini toplamış olan Muhammed Hâşim-i Keş­mîye “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. Kalbin ve nefsin fenâsını ve ilm-i hu­sûlînin ve ilm-i huzûrînin yok olmalarını bildirmekdedir:

(Fenâ), mâ-sivâyı unutmak demekdir. (Mâ-sivâ), Allahü teâlâdan başka herşey demekdir. Mâ-sivâ, iki kısmdır: (Âfâk), insanın dışında olan mahlûklardır. (Enfüs), insanda bulunan şeylerdir. Âfâkı unutmak, âfâkı tanıtan ilm-i husûlînin yok olma­sıdır. Enfüsü unutmak, enfüsü tanıtan ilm-i huzûrînin yok olmasıdır. Çünki âfâk, ilm-i hüsûlî ile bilinir. Enfüs, ilm-i huzûrî ile bilinir. İlm-i husûlînin yok olması, zor­dur ve Evliyâya nasîb olur. İlm-i huzûrînin yok olması, dahâ çok zordur ve Evli­yâ “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” içinden ancak çok yüksek olanlara na­sîb olur. Yalnız akl ile iş görenlerin çoğu, buna inanmaz. Hattâ, böyle şeyi düşün­mek bile imkânsızdır derler. İdrâk sâhibi bir kimsenin, kendini unutması, olacak şey değildir derler. Bir insanın kendini bilmesi lâzımdır. Bir insanın kendini bir an bile unutması olamaz, hele devâmlı, hep unutması hiç olamaz derler.

İlm-i husûlînin yok olması, (Fenâ-yı kalb) denilen makâmda hâsıl olur. İlm-i hu­zûrî yok olunca, (Fenâ-yı nefs) hâsıl olur ki, bu tam fenâdır ve hakîkî fenâdır. Fe­nâ-yı kalb, fenâ-yı nefsin sûreti gibidir, gölgesi gibidir. Çünki ilm-i husûlî, ilm-i hu­zûrînin gölgesidir, görünüşüdür. Bunun için, ilm-i husûlînin fenâsı, ya’nî yok olma­sı, ilm-i huzûrînin fenâsının gölgesi, sûreti olur. İlm-i huzûrî fenâ bulunca, nefs it­mînân makâmına gelir. Allahü teâlâdan râzı olur. Allahü teâlâ da, ondan râzı olur. Bekâdan ve geriye rücû’dan sonra, tâlibleri irşâd etmek ve kemâle ulaşdır­mak vazîfesi, nefse verilir. Bedende bulunan ve her birinin istek ve meylleri bir­birine ters olan ve özellikleri başka başka olan ve her biri başka şey istiyen (Anâ­sır-ı erbe’a)nın dördü ile de cihâd ve gazâ yapmak nefse nasîb ve müyesser olur. Bedende bulunan diğer dokuz parçadan hiçbiri, bu ni’mete kavuşamaz. İnsanda bulunan enerjinin artması, güçlenmesi, insanı şeytâna çevirir. (Benim gibi bir da­hâ var mı?) dedirir. Mutmainne olmuş olan nefs, cihâd ederek, insanı bu belâdan kurtarır. İnsanda bulunan şehvet ve gadab ve başka kötü sıfatlar, başka hayvan­larda da vardır. Nefs, bunları da terbiye ederek iyi hâle çevirir. Sübhânallah! Pek şaşılacak şeydir ki, on latîfenin en kötüsü olan nefs, en iyisi oluyor ve kötülükler­le cihâd ediyor. Bir hadîs-i şerîfde, (Câhiliyye zemânında iyi olanlarınız, müslimân olup din bilgilerini öğrenince de, en iyiniz olur!) buyuruldu.

Tenbîh: Kalbin mâ-sivâyı unutmasının alâmeti, mâ-sivâyı hiç düşünmemesidir. Mâ-sivâyı düşünmek için kendini zorlasa, kalbine hiçbir düşünce gelmez.[Akl, dün­yâ işleri ile meşgûl olduğu hâlde] kalb mâ-sivâ düşüncesini kabûl etmez. Nefsin ilm-i huzûrîsinin yok olduğunu bildiren alâmet, insanın yok olmasıdır. İnsan kendini ve sıfatlarını bilemez. Bu zemân ilm de, ma’lûm da yok olur. Çünki, ilm ve ma’lûm, insanın kendisidir. İnsanın kendisi yok olmadıkca, ilm ve ma’lûm yok olmazlar. Kalbin fenâsı, âfâkın fenâsıdır. Nefsin fenâsı, fenâ-yı enfüsdür ki, hakî­kî fenâ budur.

Gel ey gurbet diyârında, esîr olup kalan insan,
gel ey dünyâ harâbında, yatıp gâfil olan insan!
Gözün aç, etrâfa bir bak, nice beğler gelip geçdi,
ne mecnûndur bu fânîye, gönül verip duran insan!
 
Kafesde bülbüle şeker verirler, fekat hiç durmaz,
aceb niçin karâr eder, bu zındâna giren insan!
Aklını başına topla, elinde var iken fırsat,
sonsuz azâb çekecekdir, (Adam sen de) diyen insan.

Tam İlmihal