3-41-Âlimlerin kalbleri ile Allahü teâlâyı görmesi. Âlem-i misâl


41 — ÜÇÜNCÜ CİLD, 90. cı MEKTÛB

Bu mektûb, Muhammed Hâşim-i Keşmîye “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” ya­zılmış olup, âriflerin, kalbleri ile Allahü teâlâyı nasıl gördükleri anlatılmakdadır:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullarına selâm olsun!

Süâl: Tesavvuf büyüklerinden ba’zıları, kalb gözleri ile, Allahü teâlâyı gör­düklerini söylemişdir. Meselâ, Şeyh-ul’ârif “kuddise sirruh” [Şihâbüddîn Ömer Süh­reverdî] (Avârif-ül-me’ârif) kitâbında, (Allahü teâlâ, kalb gözü ile müşâhede olu­nur) diyor. Hâlbuki, Ebû İshak Gülâbâdî “kuddise sirruh” Sôfiyye-i aliyyenin eskilerinden ve reîslerindendir. (Te’arrüf) ismindeki kitâbında diyor ki, (Büyük­lerimiz, söz birliği ile dedi ki, dünyâda Allahü teâlâ, baş gözü ile de, kalb ile de gö­rülemez. Ancak, kalbde bir yakîn, kanâ’at hâsıl olur). Bu iki sözün arasını bulmak nasıl olur?

Cevâb: Bu mes’elede, bu fakîr, (Te’arrüf) kitâbının sözünü beğenmekdeyim. Bu dünyâda, kalblerin Allahü teâlâdan nasîbi, yakîn hâsıl olmakdan başka değildir. Buna, ister rü’yet desinler, ister müşâhede desinler. Kalb göremeyince, göz elbet­te göremez. Bu dünyâda gözün Allahü teâlâyı görmesi mümkin değildir. Kalbde hâsıl olan yakîn, Âlem-i misâlde, rü’yet şeklinde görülmekdedir. Çünki, Âlem-i mi­sâlde her düşüncenin, her ma’nânın bir şekli vardır. Bu dünyâda, insana en iyi ya­kîn hâsıl eden şey, rü’yetdir. Kalbdeki yakîn de, âlem-i misâlde, rü’yet şeklinde gö­rünüyor.

Kalbde hâsıl olan yakîn, rü’yet şeklinde görüldüğü için, yakîn hâsıl olunan şey de (görünen şey) şeklinde oluyor. Sâlik, bu yakîni, âlem-i misâl aynasında görün­ce, âlem-i misâlin ayna olduğunu unutarak, sûreti [görünüşü] hakîkat [asl] sanıyor. Rü’yet hâsıl oldu diyor. Yakînin sûretini gördüğünü anlıyamıyor. Bu hâl, tesavvuf­cuların meşhûr olan hatâlarından biridir. Âlem-i misâldeki sûreti görmek kuvvet­lenirse, sâlik, gözümle gördüm zan ediyor. Hâlbuki göz ile de, kalb ile de görüle­mez. Sôfiyye-i aliyyenin çoğu, böyle yanılarak, kalb ile gördük sanmışlardır.

Süâl: Kalbde kendisine yakîn hâsıl olan şeyin âlem-i misâlde sûreti bulununca, Allahü teâlânın sûreti, görünüşü olmak lâzım gelmez mi?

Cevâb: Allahü teâlânın misli yokdur. Fekat, misâli vardır dediler. Âlem-i misâl­de sûret görünür dediler. Nitekim (Füsûs) kitâbının sâhibi [Muhyiddîn-i Arabî] “rahmetullahi aleyh” Cennetde görmeği de, âlem-i misâldeki sûret olacak demiş­dir. Âlem-i misâldeki sûret, Allahü teâlânın âlem-i misâldeki sûreti değildir. Kalb-de yakîn hâsıl olan şeyin sûretidir. Kalbde yakîn hâsıl olan, keşf olan ise, Zât-ı ilâ­hî değildir. Zât-ı ilâhînin, nisbetleri, i’tibârlarıdır. Ârifin işi, Zât ile olunca, böyle hayâller meydâna çıkar. Hiç rü’yet ve mer’î yokdur. Çünki, Zât-ı ilâhînin âlem-i misâlde sûreti yokdur. Yakînin sûretini, rü’yetin sûreti sanmışlardır.

Âlem-i misâlde maddelerin, zâtların sûreti olmaz. Ma’nâların sûreti olur. Âlem­ler [mahlûklar], Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının görünüşleridir. Zâtlık­ları, kendi varlıkları yokdur. Bunun için, âlemin hepsi, ma’nâ demekdir. [Âlemde madde yokdur.] Onun için, âlemin, âlem-i misâlde sûreti vardır. Allahü teâlânın ismleri ve sıfatları da, Zât-ı ilâhî ile durabildiği için, ma’nâ gibidirler. Bunların âlem-i misâlde sûretleri olabilir. Fekat, Zât-i ilâhînin hiç sûreti olamaz.

Sûret, hudûdlü olur ve kaydlı olur. Âlemler, Onun mahlûkudur. Hiçbir mahlûk, Onu hudûdlayamaz. Bir kayd ile bağlıyamaz. Allahü teâlânın misâli var demek, yalnız zât-ı ilâhînin değil ba’zı bakımlardan, ba’zı cihetlerden misâli olur demek­dir. Fekat, Zât-ı ilâhînin değil, ba’zı i’tibârlarla, ba’zı bakımlardan misâli olur demek, bu fakîre ağır geliyor. Belki, zıllerinden uzak bir zıllin misâli olabilir. Tekrâr edelim ki, âlem-i misâlde, sıfatların ve ma’nâların sûreti vardır. Zâtın sû­reti yokdur. O hâlde, (Füsûs) kitâbının sâhibinin (Allahü teâlâ, Cennetde, âlem-i misâldeki sûreti olarak görünecekdir) demesi, Onu rü’yet değildir. Hattâ, sûreti­ni bile rü’yet değildir. Çünki, Zât-ı ilâhînin sûreti yokdur ki görülebilsin. Âlem-i misâldeki sûret, Onun zıllerinden uzak bir zıllin sûretidir. Bunu görmek, Zât-ı ilâ­hînin rü’yeti değildir. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, Cennetde Allahü te­âlânın görünmesine inanmamakda, mu’tezileden ve felsefecilerden geri kalmamak­dadır. Cenâb-ı Hakkın görünmesini, öyle bir şeklde isbât etmiş oluyor ki, isbâtın­dan, görülemiyeceği anlaşılıyor. Ya’nî görülemiyeceğini mükemmel isbât etmiş olu­yor. Çünki, kinâye söz, açık sözden dahâ mükemmel anlatır. Fekat, mu’tezile ile felsefeciler, akllarına uyuyorlar, Muhyiddîn-i Arabî ise, yanlış olan keşfine uymak­dadır. Belki de felsefecilerin ve mu’tezilenin delîlleri, şâhidleri, Muhyiddîn-i Ara­bînin hayâlinde yerleşerek, keşfinin yanlış olmasına ve onlara uymasına sebeb ol­muşdur. Fekat, Ehl-i sünnetden olduğu için, bu keşfini, rü’yeti isbât olarak göster­mişdir.

(Te’arrüf) kitâbı sâhibinin “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” (söz birliği) deme­si, zemânındaki tesavvufcuların söz birliği olsa gerekdir. Herşeyin doğrusunu Al­lahü teâlâ bilir.

İlâhî nedir bu aşk, yakdı cismü cânımı?
bundaki zevk başkadır, duyulur izhâr olmaz.
Ne tarafa giderim, bırakıp sultânımı,
Seni sevdi bu gönül, ölse ele yâr olmaz!
 
Herkese nasîb olmaz, huzûrundaki ânlar,
ebedî hâtıradır, bu bulunmaz zemânlar.
Kadrinizi biz gibi, bir nebze anlayanlar,
derler ki, bu devrde, sen gibi serdâr olmaz.
 
Feth etdiniz kalbimi, gizli bir miftâh ile,
bundan sonra, nefsimin ısyânları nâfile!
Her bülbül âşık olur, böyle vefâlı güle,
kim demiş zemherîrde, ılık bir behâr olmaz.
 
Her sözünüz kalbime âb-ı hayât katresi,
senden başka rûhumun yok kurtuluş çâresi.
Ey! Cihânın şu ânda, bir teki, bir dânesi!
biz günâhkârlar için, bundan büyük kâr olmaz!

Tam İlmihal