3-45-Fenâ fillâh, vasl-ı uryânî. Ayn-ül-yakîn


45 — İKİNCİ CİLD, 35. ci MEKTÛB

Bu mektûb, hocası Muhammed Bâkînin [971-1012 Delhîde] “kuddise sirruh” oğlu, Muhammed Abdüllaha “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmış olup, iki süâli­ne cevâb vermekde ve ayn-ül-yakîni anlatmakdadır:

Allahü teâlâya hamd ve Muhammed Mustafâya “sallallahü aleyhi ve sellem” sa­lât ve size düâ ederim. Kıymetli mektûbunuz geldi. Okuyunca, bizi çok sevindir­di. Her ân hâtırladığınızı bildiriyorsunuz. Ne güzel, ne mubârekdir. Üç ayda sizin elinize geçen ni’met, başka yollarda, eğer on senede nasîb olursa, büyük kâr bilir­ler. Bu ni’mete şükr ediniz! Yaradılışınızın yüksek olduğunu ve böyle hâllerin kıy­metini işitince, ucb, kibr ile lekelenmiyeceğinizi bildiğim için, bu ni’metin büyük­lüğünü yazdım. (Şükr ederseniz, ni’metimi artdırırım) meâlindeki âyet-i kerîme­yi hiç unutmayınız!

Önceden, tevhîd bilgileri hâsıl olmağa başladı diyorsunuz. Bunlar da, bereket­li kazancdır. Bu hâlin hâsıl olmasını isteyiniz. Fekat islâmiyyetin edeblerini gözet­meğe çok gayret ediniz! Kulluk vazîfelerini yerine getiriniz! Eğer, bu hâller doğ­ru ise, kusûrlu değil ise, sevgiliye muhabbetin çokluğundan hâsıl olur. Çünki, âşık nereye giderse gitsin, sevgiliden başka birşey görmez ve bilmez. Her nereden bir zevk, lezzet duyarsa, bunu sevgilisinden geliyor sanır. Bu hâlde olan âşık, mahlûkları görmekde, fekat hepsini, bir mahbûb sanmakdadır. Bu hâlde, Fenâ hâ­sıl olmaz. Çünki, Fenâ hâsıl olunca, bir mevcûdün görülmesi insanı kapladığından mahlûklar temâmen görünmez olur. Buna da Fenâ denilmesi, mahlûklar görülme­diği içindir. Hakîkî Fenâ ise, sıfât-i ilâhînin ve ismlerinin ve hiçbir bağlılığın, ay­rı bir görünüşün de, temâmen görülmediği zemân hâsıl olur. Zât-ı ilâhîden başka hiçbirşey görülmez ve düşünülmez. Seyr-i ilallah [Allah yolculuğu], işte burada so-na erer. Zıllerin, görünüşlerin hepsinden temâmen kurtulmak, burada hâsıl olur. Ârif, bu zemân, aslların aslı iledir. Alâmetlerden geçip, kendisine kavuşmuşdur. İlm, ayn olmuşdur. İşitmek, erişmek hâlini almışdır. Vasl-ı uryânî [ancak Ona ka­vuşmak] se’âdeti ve neler neler ve neler neler olmuşdur. Bu makâm, bu üstün de­rece, ancak, işâret, sembol, şifre ile anlatılabilir. Bu da kapalı ve perdeli olabilir.

Süâl: Kıymetli evlâd! Bizden, bu ayn-ül-yakînin anlatılmasını istiyor. Bu aynı an­laşılabilir mi sanıyor?

Cevâb: Bunu anlatmak zor bir işdir. Ne yapayım? Ne söyliyeyim? Ne bildireyim? Akla nasıl uygun getireyim? Kıymetli yavrum! Ma’zûr görmenizi umarım. İşitme­ği, öğrenmeği değil, edinmeği, hâllenmeği isteyiniz!

Süâl: Kur’ân-ı kerîmdeki müteşâbihâtın ma’nâlarını, râsih olan âlimler bilir. Bu ma’nâlar nasıl anlaşılır?

Cevâb: Bu süâlin cevâbı, birincinin cevâbından dahâ ince ve dahâ örtülü ve da­hâ örtülmesi lâzımdır. Bu iki süâl, bu kıymetli yavrunun yaradılışının çok yüksek olduğunu göstermekdedir.

Allahü teâlânın kitâblarındaki müteşâbihlerin ma’nâsını anlamak, ancak Pey­gamberlere mahsûsdur “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Ümmetlerinden pekaz kimseye, onlara tâm uydukları, vârisleri olmakla şereflendikleri için, bu bilgiden bir yudum tatdırabilirler. O güzelin yüzündeki perdeyi, bu dünyâda, bunlar için de açarlar. Kıyâmetde, ümmetlerden, çok kimseleri, Peygamberlerine uydukları için, bu devlete kavuşduracakları umulur. Anladığıma göre, bu dünyâda da, o pekaz kim­selerden başkalarını da, bu devletle şereflendirirler. Ammâ, bunlara işin iç yüzü­nü bildirmezler, ma’nâyı açmazlar. Ya’nî, müteşâbihlere, doğru ma’nâ verirler. Fe­kat bu ma’nâların ne olduğunu bilmezler. Müteşâbihât, mu’âmeleleri, hâlleri gös­teren işâretlerdir. Bunlara, bu hâller hâsıl olabilir. Fekat, bu hâllerin ne olduğu bil­dirilmez. Sevdiklerimizin birinde bu hâli görmekdeyiz. Başkalarını, artık düşünün. Sizin, bundan süâliniz, ümmîd kapısını açmışdır.

Yâ Rabbî! Bizlere ihsân eylediğin nûrumuzu artdır! Günâhlarımızı, kusûrları­mızı ört! Sen herşeyi yapabilirsin! Selâm ederim.

Tam İlmihal