3-47-Vahdet-i vücûd bilgisi. Vücûd-i vehmî


47 — İKİNCİ CİLD, 44. cü MEKTÛB

Bu mektûb, hâce Muhammed Mü’minin oğlu Muhammed Sâdıka yazılmış olup, vahdet-i vücûd [panteizm]ü bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd ederim. Onun beğendiği, seçdiği kullarına selâmet verme­sini düâ ederim! Soruyorsunuz ki, tesavvufcular, vahdet-i vücûd söylüyor. Âlim­ler ise, bu söze küfr ve zındıklık diyor. Hâlbuki, her iki taraf da Ehl-i sünnetdir. Siz bu işe ne dersiniz?

Sevgili yavrum! Bu işi, birçok mektûblarımda ve risâlelerimde uzun uzun anlat­mışdım. İki taraf arasında, kelime farkından başka bir ayrılık olmadığını bildirmiş­dim. Bununla berâber, mâdemki siz de soruyorsunuz, süâle cevâb lâzımdır. İster istemez birkaç kelime yazıyorum. Biliniz ki, Sôfiyye-i aliyyeden (Vahdet-i vücûd vardır ve herşeyde Hak teâlâyı görüyoruz ve herşey Odur) diyen, herşey, Hak te­âlâ ile birleşmiş, O, herşeyden ayrı değil, herşeye benzer, bu âlem ile berâber ve birlikde var oldu, işte O görünüyor, gibi şeyler demek istemiyor. Böyle söyleyen, kâfir olur, zındık, dinsiz olur. Allahü teâlâ mahlûkları ile birleşik değildir. Onla­rın aynı değildir. Onlara benzer değildir. O hep var idi, hep öyledir. Zâtında ve sı­fatlarında, ismlerinde hiç değişiklik olmaz. Birşeyi yaratmakla, bunlarda değişik­lik olmaz. O, hiçbir bakımdan mahlûklarına benzemez. Onun varlığı, lâzımdır. On­dan başkası, olsa da olur, olmasa da. O büyüklerin, (Herşey Odur) demeleri, hiç­birşey yokdur. Yalnız O vardır, demekdir. Meselâ, Hallâc-ı Mensûr, enelhak [ben Hakkım] dedi. Böylece, ben Hakkım, Hak teâlâ ile birleşdim demek istemedi. Böy­le diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün ma’nâsı, (Ben yokum, Hak teâlâ vardır) demekdir. İşte sôfiyye, herşeyi, Hak teâlânın ismlerinin ve sıfat­larının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın [kendisinin] bunlarla birleşdiğini, zâ­tında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veyâ o kimse inerek, o gölge şek­line girmişdir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka birşey gör­mez. Gölge, o kimsenin aynıdır diyebilir. Ya’nî gölge yokdur, yalnız o insan var­dır der. Bundan anlaşıldı ki, sôfiyye, eşyâya, Hak teâlâdan meydâna gelmişdir, Hak teâlâ değildir diyor. O hâlde, sôfiyyenin (Herşey Odur) sözleri, (Herşey Ondan­dır) demekdir ki, âlimler de böyle söylemekdedir. İki taraf arasında bir fark yok­dur. Yalnız şu fark vardır ki, Sôfiyye, eşyâya, Hakkın görünüşü diyor. Âlimler bu­nu söylemekden çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşıl­masın diye, bu sözü söylemiyor.

Süâl: Sôfiyye, eşyâya, Hak teâlânın görünüşü dedikleri gibi, bunları dışarda yok biliyor. Hâricde Allahü teâlâdan başka birşey yokdur, diyor. Âlimler ise, eşyâyı hâ­ricde mevcûd biliyor. O hâlde, iki tarafın bilgisi de, kelimeleri gibi, farklı değil mi-dir?

Cevâb: Sôfiyye, hâricde birşey yokdur diyorsa da, eşyânın hâricde (Vücûd-i veh­mî) ile var olduğunu söylüyor. Hâricde hiç yokdurlar demiyor. Hâricde kesret-i veh­miyye vardır, diyor. Fekat, hâricde görünen bu (Vücûd-i vehmî), bizim vehm ve ha­yâl ve düşüncelerimizde olan vücûd, ya’nî varlık gibi değildir. Çünki, vehm, hayâl ve düşüncemizi durdursak, bunlardaki varlıklar kalmaz, yok olur. Ya’nî, vehmle­rimiz, hayâllerimiz devâmlı değildir. Hâlbuki, bu kâinâtın (Vücûd-i vehmî)leri ve hayâlî görünüşleri, bizim vehm ve hayâllerimizde olmayıp, Hak teâlânın yaratma­sı ile ve Onun kâmil, [ya’nî sonsuz] kudreti ile olduğundan, yok olmuyor. Varlık­ları devâm ediyor. Âhıretin ebedî, sonsuz işleri, dünyâdaki bu varlığa bağlı bulu­nuyor. Yunân feylesoflarından Sofistâî [sophiste] denilen mugâletacılar, safsata­cılar, bu kâinâtı, evhâm ve hayâlât sandı. Hayâlimiz olmasa, bir şey olmazdı dedi. Eşyânın varlığı, bizim inancımıza bağlıdır, hakîkatde hiçbirşey yokdur. Gökleri yer kabûl edersek, yer olurlar, yerler de, i’tikâdımıza göre gök olur. Tatlıyı acı bilir­sek, acı olur. Acılık, bizim inancımıza göre tatlı olur, dediler. Bu ahmaklar, ihtiyâ­rı, isteği olan Yaratanı inkâr etdi. Aldandılar ve çoklarını aldatdılar. Sôfiyye-i aliy­ye, eşyâyı, hâricde, vücûd-i vehmî ile var biliyor. Böyle vücûd, devâmlıdır. Ya’nî bizim vehmimizin yok olması ile yok olmaz. Âhıretin sonsuz hayâtını, bu vücûda bağlı bilirler. Âlimler, eşyâyı hâricde mevcûd bilir. Âhıretin sonsuz hayâtı, bu eş­yâya göre olacakdır der. Bununla berâber, eşyânın hâricde varlığını, Hak teâlânın varlığı yanında za’îf, kuvvetsiz ve hattâ, yok bilir. Görülüyor ki, her iki taraf da, eşyâya hâricde var diyor. Dünyâ ve âhıret işlerini, bu varlık üzerine kuruyor. Vehmin, hayâlin yok olması ile yok olmaz, diyor. Yalnız, sôfiyye, bu varlığa veh­mî diyor. Çünki, bunlar, tesavvuf yolunda yükselirken, hiçbirşey görmiyor. Hak te­âlânın varlığından başka, birşey gözlerine görünmiyor. Âlimler ise, bunların var­lığına vehmî demekden kaçınıyor, câhillerin, yanlış anlayıp, hayâlin yok olması ile, yok olur sanacaklarından ve ebedî, sonsuz azâbı ve sevâbı inkâr etmelerinden kor­kuyorlar.

Süâl: Sôfiyye, eşyânın vücûd-i vehmîsi vardır demekle, bu varlık devâmlı olmak­la berâber, hakîkî değildir vehmdir diyor. Âlimler ise, eşyâ hâricde hakîkatde vardır diyor. Böylece, iki taraf arasında, yine ayrılık bulunmuyor mu?

Cevâb: Vücûd-i vehmî ve hayâlde görünüş, vehm ve hayâlin yok olması ile yok olmadığından, hakîkatde var demekdir. Çünki, bu varlık, devâmlıdır. Bütün vehmlerin yok olması ile, yok olmuyor. Hakîkî varlık da, bu demekdir. Yalnız şu kadar varki, mahlûkların hakîkî varlıkları, Vâcib teâlânın hakîkî varlığı yanında, yok gibidir, vehm ve hayâl gibidir. Böylece, iki taraf arasında fark kalmamış olur.

Süâl: Eşyânın vücûd-i vehmîsi hakîkî olunca, hakîkî var olan, birden çok olur. Bu ise vahdet-i vücûdü bozar. Vahdet-i vücûd, hakîkî var olanın bir olması değil midir?

Cevâb: Her iki varlık da, hakîkîdir. Var olan hakîkat de ikidir: [Yaratan ve ya­ratılanlar.] Fekat, iki varlığın hakîkî olmaları, aynı bakımdan değildir. Meselâ, bir kimsenin şekli, aynada görülünce, aynada hakîkatde bir cism yokdur. Görünen şekl, aynanın ne üzerindedir, ne de içindedir. Aynadaki o şeklin varlığı, hayâlimizdedir. Bu vücûd-i vehmî ve hayâlî görünüş ise, bir rü’yâ değildir. Hakîkatde mevcûddur. Bir kimse, Ahmedi aynada gördüm dese, akl ve âdet ona inanır. Yemîn etse, gü­nâha girmez. Görülüyor ki, Ahmed, hakîkatde aynada değildir. Vehm ve hayâl ba­kımından, aynada olması da hakîkatdir. Fekat, birincisi, her bakımdan hakîkî, ikin­cisi ise, vehm ve hayâl bakımından hakîkîdir. Şaşılacak şeydir ki, hakîkatin zıddı olan vehm ve hayâl, burada varlığı hakîkî yapmağa sebeb oluyor. Çünki, vehm ve hayâl bakımından demeseydik, aynadaki görünüş hakîkî olmıyacakdı. İkinci bir mi­sâl de, (Noktâ-i cevvâle)dir. [Ya’nî, dâire şeklinde hızlı dönen, bir noktadır.] Vehm ve hayâl, bunu, hâricde dâire görür. Hâlbuki, hakîkatde, dâire yokdur. Nokta vardır. Fekat, vehm ve hayâl bakımından, hâricde dâirenin bulunması ha­kîkîdir. Şu kadar var ki, noktanın hâricde bulunması, her bakımdan hakîkî iken, bundan meydâna gelen dâirenin hâricde bulunması, yalnız vehm ve hayâl bakımın­dan, hakîkîdir. İşte vahdet-i vücûd, her bakımdan hakîkîdir. Birden ziyâde varlık ise, vehm ve hayâl bakımından hakîkîdir. Bu iki varlıkdan birincisi (Her bakım­dan), ikincisi de (Yalnız bir bakımdan) hakîkat oluyor. Zıd birşey olmuyorlar.

Süâl: Vehm ve hayâl bakımından var olan birşey, vehm ve hayâl yok olunca, ni­çin yok olmuyor?

Cevâb: Bu vücûd-i vehmî yalnız vehm tarafından hâsıl olmamışdır ki, vehm ile berâber o da yok olsun. Bunları, Allahü teâlâ vehm mertebesinde yaratmışdır. Fe­kat, sâbit, devâmlı olmuşlardır. Allahü teâlâ, bunları vehm ve hayâl mertebesin­de yaratdığı için, Vücûd-i vehmî demişlerdir. Hangi mertebede olursa olsun, hat­tâ hakîkî varlık olmıyan mertebede olsa da, O yaratdığı için, o mertebede var ol­maları, hakîkîdir. Allahü teâlâ, bu eşyâyı his ve vehm mertebesinde yaratmışdır de­mek, eşyâyı öyle bir mertebede yaratmışdır ki, o mertebe, yalnız his ve vehmde var­dır. Hâricde yokdur. Meselâ bir hokkabaz, mevcûd olmıyan şeyleri, var imiş gibi, gösteriyor. Birşeyi, on dâne gösteriyor. Bu on dâne şey, hakîkatde yokdur. Yalnız, his ve vehmde vardır. Hakîkatde, yalnız birşey vardır. Görülen bu on şey, eğer Al­lahü teâlânın sonsuz kudreti ile kuvvet ve devâm kazanıp, çabuk gayb olmakdan korunursa, varlıkları, bu mertebe için hakîkî olur. Bu vakt bu on şey, hakîkatde hem vardır, hem de yokdur. Fekat, iki ayrı bakımdan düşünülmekdedir. Ya’nî his ve vehm mertebesini düşünmezsek, yokdurlar. His ve vehm düşünülürse, vardırlar. Hindistânda meşhûr olan bir hikâye vardır. Bir Hind şehrinde, hokkabazlar, pâ­dişâhın karşısında oyun yaparken, göz boyamakla, aynada bağçe ve ağaçlar gös­terirler. Hakîkatde bulunmıyan bu ağaçların büyüyerek meyve verdiklerini gös­terirler. Meyveleri koparıp sultâna ve seyrcilere yidirirler. O vakt, sultân emr e-der. Oyuncuları hemen öldürürler. Çünki, oyun yaparken, hokkabazlar öldürülür­se, görülen oyunlar, Allahü teâlânın kudreti ile, o hâlde kalır, yok olmazlar diye işitmiş, imiş, Hokkabazlar öldürülünce, o ağaçlar, aynada öylece kalır. Bu zemâ­na kadar durdukları, meyvelerini herkesin yidikleri söyleniyor. Bu hikâyenin hepsi veyâ bir kısmı doğru veyâ yanlış olması bir tarafa, sözümüzü aydınlatdığı için burada söyledik.

Hâricde ve hakîkatde, Allahü teâlâdan başka, mevcûd yokdur. Allahü teâlâ, kud­reti ile, kendi ismlerinin ve sıfatlarının kemâlâtını mümkinât sûretlerinin perde­sinde göstermiş, ya’nî eşyâyı, kendi kemâlâtına uygun olarak, his ve vehm merte­besinde, îcâd etmiş, var etmişdir. Böylece, eşyâ, vehmde görünmekde, hayâlde de­vâm etmekdedir. O hâlde eşyâ, hayâlde göründüğü için vardır. Lâkin Allahü teâlâ, bu görünüşe devâm verdiği, yok olmakdan koruduğu eşyânın yapısına sağlamlık verdiği ve ebedî mu’âmeleyi de bunlara bağlı kıldığı için, vehmdeki varlık ve ha­yâldeki devâm da, hakîkî varlık olmuşdur. Bunun için, eşyâ hâricde [ilmde, hayâl­de değil], bir bakımdan, hakîkaten vardır deriz. Bir bakımdan da yokdur diyebi­liriz. Bu fakîrin babası, hakîkate varmış âlimlerden idi “kuddise sirruh”. Buyur­du ki, kâdî Celâleddîn-i Egrî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, derin âlimlerden idi. Bir gün bana sordu ki, (Nefs-ül-emr, vahdet midir, yoksa kesret mi? Ya’nî hakîkatde var olan, bir mi, yoksa çok mu? Eğer bir ise, bu emrler, sevâblar, azâblar, kime­dir? Bu âmirlik, me’mûrluk nedir? Yok eğer hakîkî var olan çok ise, sôfiyyenin vah­det-i vücûd sözleri yanlış olur). Pederim buyurmuş ki, (Her ikisi de, nefs-i emrî­dir). Ya’nî hakîkatde, hem vahdet vardır, hem kesret. Ve bu cevâbı îzâh etdiler. Fe­kat neler söylediklerini, şimdi hâtırlamıyorum. Bu fakîrin kalbine akıtılan bilgi­leri size yazdım. Demek ki, Vahdet-i vücûd söyliyen tesavvufcular haklıdır. Âlim­lerin kesret-i vücûd sözleri de haklıdır, ya’nî doğrudur. Tesavvufcuların hâli, vah­dete uygundur. Âlimlerin hâli de, kesrete uygundur. Çünki, islâmiyyet kesret üzerine kurulmuşdur. Çeşidli emrler kesret ile olur. Peygamberlerin “aleyhimüs­salevâtü vetteslîmât” gönderilmesi, Cennet ni’metleri ve Cehennem azâbları, hep kesrete bağlıdır. Allahü teâlâ (Bilinmeyi, tanınmayı sevdim) buyurduğu için ve kes­reti istediği için ve zâhir olmağı sevdiği için kesret mertebesine de inanmalıyız! Çün­ki, Allahü teâlâ, bu mertebeyi seçmiş, beğenmişdir. Büyük bir sultânın, hademe­leri de, askerleri de vardır. Onun büyüklüğü, yalvaranların, titriyenlerin, Ona muhtâcların çokluğu ile ölçülür. Vahdet-i vücûd dahâ doğru ve kesret-i vücûd, bu­nun yanında, mecâzdır. Ya’nî hakîkate benzemekdedir. Bunun için, o âleme (Ha­kîkat âlemi) ve bu âleme (Âlem-i mecâz) derler. Fekat bu zuhûrâtı, Allahü teâlâ sevdiği için ve eşyânın varlığını sonsuz yapdığı için ve kudretine hikmet elbisesi giy­dirdiği ve kendi fi’lini, yaratmasını sebebler altında gizlediği için, o hakîkat, ikin­ci derecede kalmış ve bu mecâz, meşhûr olmuşdur. Hakîkatde var olan, nokta-i cev­vâledir. Bunun dönmesinden görünen dâire, mecâzdır. Fekat, hakîkat gayb olmuş, mecâz görünmüş, tanınmışdır.

(Allahü teâlâ bir kulunu severse, günâh işlemek ona zarar vermez) sözünün ma’nâsını soruyorsunuz. Şöyle biliniz ki, Allahü teâlâ, bir kulunu severse, onu gü­nâh işlemekden korur. Evet onlar, günâh işliyebilir. Ya’nî Peygamberler “aleyhi­müssalevâtü vetteslîmât” gibi değildirler. Çünki, Peygamberler günâh işlemekden ma’sûmdur, temizdir, günâh işliyemezler. İşte Evliyâ günâh işlemiyeceği için, gü­nâhın zararından kurtulmuş olur. Bu sözdeki günâh, belki de evvelki günâhlar, ya’nî vilâyet derecesine varmadan önce işlediği günâhdır. Çünki, islâm, evvelki günâh­ları yok etmekdedir. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Yâ Rabbî! Unutarak, yanılarak söylediklerimizi ve yapdıklarımızı afv et! Bizi bunlar için cezâlandırma! Allahü teâlâ, size ve doğru yolda gidenlere selâmet versin. Âmîn.

Üç nişan olur velîlerde, demiş, erbâb-ı dil,
biri ol ki, görenin gönlü ona mâil olur.
 
Onun ikinci nişânı, oldur ki, iyi bil,
her ne dese, dinleyenler, sözüne kâil olur.
 
Üçüncüsüne gelince, cümle a’zâsı anın,
şer’ ile âdâb ile, her zemân, âmil olur.

Tam İlmihal