3-49-Dünyâ görünüşdür. Âhıret, dünyânın aslıdır


49 — ÜÇÜNCÜ CİLD, 67. ci MEKTÛB

Bu mektûb, mîr Mensûr için yazılmışdır. Kâinâtın hakîkatini bildirmekde ve ken­di keşfi ile Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin keşfi arasındaki farkı açıklamakdadır:

Gördüğümüz ve geniş, düz, uzun ve yassı olarak anladığımız bu Kâinât, ya’nî bü­tün varlıklar, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine göre ve Onun izinde bulunanlara gö­re, hâricde mevcûd olan, var olan tek bir varlıkdır. Bu tek varlık Allahü teâlânın kendisidir. Kâinât, bu tek varlığın zuhûrudur, görünüşüdür derler. Bu kâinâta (Zâhir-i vücûd) dediler. Allahü teâlânın ilminde bulunan çeşidli sûretler, bu tek varlığa aks etmiş, burada çeşidli şekllerde görünmüşlerdir derler. İlmdeki bu şekllere (Bâtın-ı vücûd) ve (A’yân-ı sâbite) demişlerdir. Tek ve basît olan o var­lık, geniş, uzun, yassı gibi şekllerde hayâl olunmakdadır. Câhil olsun, âlim olsun, herkesin gördüğü çeşidli şekller, Allahü teâlâdır. Câhiller bu görünenleri âlem sa­nır. Hâlbuki âlem, ilm-i ilâhîden dışarı hiç çıkmamışdır. Hâricde var değildirler. Çe­şidli şekllerde, sûretlerde ilmde bulunan âlem, ayna gibi olan vücûd-i ilâhîye aks etmiş, hâricde görünmüşdür. Câhiller, bu görünenleri, âlemin kendisi sanmışlar­dır derler. Molla Abdürrahmân Câmî “aleyhirrahme”, böylece buyuruyor ki:

Mahlûkları, eskidenberi, çeşid çeşid ayırmakdayız.
Pek iyi anladık ki, hepsi, birdir, O da Zât-i ilâhî!

Bu fakîrin [ya’nî imâm-ı Rabbânînin] keşfi ve i’tikâdı şöyledir ki, bu görünen­ler varlık değil, vehmdir. Allahü teâlâ, bu çeşidli mahlûklarını (Mertebe-i vehm)de yaratmışdır. Hepsini çeşidli şekllerde, bu mertebede durdurmakdadır. Görülen, du­yulan, bilinen herşey, mahlûkdur. Tesavvuf yolcularından birçoğu, bunları vâcib, [ya’nî Allahü teâlânın kendisi] sanmış, hakîkî varlık olarak görmüşler ise de, hep­si âlemdir. Hepsi mahlûkdur. Allahü teâlâ, ötelerin ötesidir. Onu hiç göremeyiz, bilemeyiz. Keşf ile, şühûd ile bilinemez. Fârisî beyt tercemesi:

Mahlûk, Onu nasıl görebilir? Hangi aynada görülebilir?

Hâricde mevcûd olan, yalnız Allahü teâlâdır. Mahlûkların hepsi, vehm merte­besinde olup, Onun kudretinin görünüşleridir. Vehm mertebesi, hakîkî varlık mertebesinin zıllidir, görüntüsüdür. Vehm mertebesine, hâric mertebesinin zılli ol­duğu için, (Hâric) demek mümkindir. Bunun gibi, vücûdün zılli olduğu için, mev­cûd denilebilir. Vehm mertebesindeki varlıklar [ya’nî mahlûklar], hâricdeki var­lık gibi [ya’nî Allahü teâlâ gibi], (Nefs-ül emrî)dirler. [Ya’nî bir hayâl, bir düşün­ce olmayıp, kendileri vardır.] Sıfatları, işleri vardır. Sonsuz var olacaklardır. (Muh­bir-i sâdık), ya’nî hep doğru söyleyici Peygamber “aleyhissalâtü vesselâm” böyle olacağını haber vermişdir.

Yukarıda bildirilen iki keşfden hangisinin, Allahü teâlâyı iyi tenzîh etdiğini, (ülû­hiyyet sıfatları)na dahâ yakışır olduğunu iyi düşünmelidir. Hangisinin, tesavvuf yo­lunun başlangıcı ve ortası ile, hangisinin de yolun sonu ile ilgili olduğunu iyi an­lamalıdır. Bu fakîr de, senelerce onlar gibi inanıyordum. Bu i’tikâda uygun, şaşı­lacak hâller ve garîb müşâhedeler hâsıl oluyordu. O makâmda çok lezzetler duyu­yordum. Sonra, Allahü teâlâ lutf ederek, anlaşıldı ki, görülen, bilinen şeylerin hiç­biri, O değildi. Hepsini yok etmek lâzımdır. Cenâb-ı Hakkın ihsânı ile kendileri yok oldular. Hak sanılan bâtıl yok oldu. Gaybın sevgisi hâsıl oldu. Mevhûm, mevcûd­dan ayrıldı. Kadîm, hâdisden temizlendi. 

Tam İlmihal