3-50-Tesavvuf yolunun başında da, sonunda da islâmiyyete


50 — İKİNCİ CİLD, 50. ci MEKTÛB

Bu mektûb, Mirzâ Şemseddîne yazılmışdır. İslâmiyyetin bir sûreti, bir de hakî­kati olduğu ve tesavvuf yolunun başında da, sonunda da islâmiyyete uymak lâzım olduğu bildirilmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! İslâmiy­yetin bir sûreti, ya’nî dış görünüşü, bir de hakîkati, ya’nî aslı, özü vardır. İslâmiyye­tin sûreti, Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve bu Resûlün Ondan getirdiği bilgi­lere inanmak ve islâmiyyetin ahkâmına uymakdır. [(İslâmiyyet), hükmler, emrler ve yasaklar demekdir. Ahkâma uymak demek, emr edilen şeyleri yapmak, yasak edi­len şeylerden kaçınmakdır.] İnsanın nefs-i emmâresi îmân etmez ve islâmiyyetin sû­retine uymak istemez. Onun yaratılışı böyledir. Bundan dolayı islâmiyyetin sûreti­ne uyanların îmânı, îmânın sûretidir. Ya’nî, görünüşde îmândır. Nemâzları, orucla­rı ve bütün ibâdetleri, ibâdetlerin sûretidir. Ya’nî, hep görünüşde ibâdetdirler. Çün­ki, insan deyince, insanın nefsi anlaşılır. Herkes (Ben) deyince nefsini bildirmekde­dir. İnsan ibâdet yaparken, nefsi küfr hâlindedir. Yapdıklarının yerinde bir iş oldu­ğunu inkâr etmekdedir. Böyle bir insanın îmânı ve ibâdetleri, hakîkî ve doğru ola­bilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için îmânın ve ibâdetlerin sûretleri­ni, görünüşlerini, hakîkî olarak, doğru olarak kabûl buyuruyor. Böyle kullarını Cennete koyacağını söz veriyor, müjdeliyor. Cenneti ve Cennetde olan kullarını Al­lahü teâlâ sever. Onlardan râzıdır. Allahü teâlâ, sonsuz ihsân sâhibi olduğu için, yal­nız kalbin tasdîk etmesini, inanmasını îmân olarak kabûl buyurmuşdur. Nefsin iz’ân etmesini, inanmasını istememişdir. Böyle olmakla berâber Cennetin de hem sûreti, hem de hakîkati vardır. Dünyâda islâmiyyetin yalnız sûretine kavuşanlar, Cen­netin de yalnız sûretine kavuşacaklar, yalnız onun zevkıni, tadını alacaklardır. Dün­yâda islâmiyyetin hakîkatine kavuşanlar, Cennetin de hakîkatine kavuşacaklardır.

Cennetin yalnız sûretine ve yalnız hakîkatine kavuşanlar, aynı ni’metlerden me­selâ aynı meyvesinden yidikleri hâlde, başka başka lezzet duyacaklardır. Resûlul­lahın zevceleri, mü’minlerin anneleri olup, Cennetde Resûlullahın yanında bulu­nacaklar, aynı meyveyi yiyecekler ise de, başka başka tad alacaklardır. Duyduk­ları lezzet, hep aynı olsa idi, mü’minlerin annelerinin, bütün insanlardan dahâ üs­tün olmaları lâzım gelirdi “aleyhinnessalâtü vesselâm ve rıdvânullahi teâlâ aley­hinne”. Bunun gibi, her dahâ üstün olan kimsenin zevcesinin de, başkalarından da­hâ üstün olması lâzım gelirdi. Çünki zevceler, Cennetde, zevclerinin yanında bu­lunacaklardır. İslâmiyyetin sûretine uyanlar, âhıretde azâbdan kurtulacak, sonsuz se’âdete kavuşacaklardır. Evliyâlık da, iki dürlüdür: (Vilâyet-i âmme) ve (Vilâyet-i hâssa), ya’nî, seçilmiş olanların vilâyeti. İslâmiyyetin yalnız sûretine uyanlar, vilâ­yet-i âmmeye kavuşmuş olurlar. Meâl-i şerîfi (Allahü teâlâ, îmân edenlerin velî­sidir) olan âyet meşhûrdur.

İslâmiyyetin sûretini elde eden, ya’nî vilâyet-i âmmeye, Allahü teâlânın sevgi­sine kavuşanlar, tarîkatda, ya’nî tesavvuf yolunda ilerliyerek, vilâyet-i hâssaya ka­vuşabilirler. Bu yolda ilerliyen müslimâna (Sâlik) denir. Sâlikin nefsi yavaş yavaş, emmârelikden kurtulup itmînâna, râhata kavuşur. Azgınlığı gider. Şunu iyi bilme­lidir ki, vilâyet-i hâssaya kavuşmak için çalışan sâlikin, hep islâmiyyetin sûretine uyması şartdır. Tesavvuf yolunda en önemli vazîfe olan (Zikr-i ilâhî), islâmiyye­tin emrlerinden biridir. İslâmiyyetin yasaklarından sakınmak da, bu yolda lâzım­dır. Farzları yapmak, sâlikin ilerlemesini kolaylaşdırır. Tesavvuf yolunu iyi bilen ve sâlike yol gösteren âlim aramağı da islâmiyyet emr etmekdedir. Çünki, Mâide sûresinde, (Ona kavuşmak için vesîle arayınız!) buyurulmuşdur. [(Künûz-üd-de­kâık)deki hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir), (Evliyâ ol kimselerdir ki, Onlar görülünce, Allah hâtırlanır), (Herşeyin hâsıl ol­duğu yer vardır. Takvânın elde edildiği yer, âriflerin kalbleridir), (Bâtın ilmi, Al­lahü teâlânın esrârından bir sırdır!). (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, müs­limânların fakîrlerini vesîle ederek düâ ederdi), (Âlimin yüzüne bakmak ibâdet­dir!), (Onlar, öyle kimselerdir ki, yanlarında bulunanlar şakî olmaz!), (Ümmeti­min âlimlerine saygılı olunuz! Çünki onlar yeryüzünün yıldızlarıdır), (Allahınöyle kulları vardır ki, birşey için yemîn etseler, Allah o şeyi yaratır), (Âlimlerin ya­nında bulunmak ibâdetdir), (Talebesi arasında âlim, ümmeti arasında Peygamber gibidir), (Bir âlimin ölmesi, bir şehr halkının ölümünden dahâ büyük ziyândır), (De­recesi en üstün olanlar, Allahü teâlâyı zikr edenlerdir), (İnsanların en kıymetlisi, mü’minlerin âlimleridir), (Zikr etmek, nâfile oruc tutmakdan dahâ iyidir), (Allah sevgisinin alâmeti, Onu çok zikr etmekdir), (Resûlullah, Allahü teâlâyı çok zikr ederdi), (İnsan, sevdiğini çok zikr eder).]

Görülüyor ki, islâmiyyetin hakîkatine kavuşmak için, islâmiyyetin sûretine uy­mak şartdır. Çünki, vilâyetin ve nübüvvetin bütün kemâlleri, islâmiyyetin sûreti üzerine kurulmuşdur. İslâmiyyetin yalnız sûretine uyan, vilâyetin kemâllerine kavuşur. Hem sûretine, hem de hakîkatine uyan ise, nübüvvetin kemâllerine de ka­vuşur. Bunu, aşağıda inşâallah dahâ açıklıyacağız.

Vilâyete kavuşmak, tesavvuf yolunda çalışmakla olur. Vilâyete kavuşmak için, ya’nî Velî olmak için, mâ-sivâyı kalbden çıkarmak lâzımdır. (Mâ-sivâ), Allahdan başka şeyler demekdir. Ya’nî bütün mahlûklardır. Allahü teâlânın, lutfü ve ihsâ­nı ile, mâ-sivânın hepsi, kalb gözünden silinince, ismleri bile unutulunca, (Fenâ) hâsıl oldu denir. (Seyr-i ilallah) temâm olur. Bundan sonra (Seyr-i fillah) denilen (İsbât) makâmına kavuşmak için çalışılır. Bu makâmda, kalb yalnız Allahü teâlâ­yı hâtırlamakdadır. Bu makâma (Bekâ) makâmı ve (Hakîkat) denir. Vilâyetin so-nu, bekâ makâmıdır. Birincisinde fenâ makâmına ve hakîkatde bekâ makâmına ka­vuşan sâlik, vilâyete kavuşmuş, Velî olmuşdur. Nefs-i emmâresi mutmainne olmuş, küfrden, inkârdan kurtulup, Rabbinden râzı olmuşdur. Rabbi de ondan râzıdır. Ya­ratılışında bulunan kötülük, azgınlık yok olmuşdur. Tesavvuf büyükleri “kadde­sallahü teâlâ esrârehümül’azîz” itmînâna kavuşan nefs, azgınlığından kurtulmaz demişler. Fârisî beyt tercemesi:

Mutmainne olsa da nefs, kötülükleri hiç gitmez.

demişler ve bir gazâdan dönüşde buyurulmuş olan (Küçük cihâddan döndük, büyük cihâda başlıyacağız!) hadîs-i şerîfinde bildirilen büyük cihâd, nefse karşı yapılan ci­hâddır demişlerdir. Bu fakîre keşf olunan ve vicdânım ile anladığım ise, bunların de-diği gibi değildir. İtmînân hâsıl olunca, nefsde hiç azgınlık ve taşkınlık bulmuyorum. İslâmiyyete tam uyduğunu görüyorum. Öyle ki, nefs de, mâ-sivâyı temâmen unut­muş olan kalb gibi olmakda, Allahdan başka hiçbirşeyi görmez ve bilmez hâle gel­mekdedir. Mevkı’ sevgisi, birşeye kavuşunca sevinmek, kaçırınca üzülmek onda hiç kalmıyor. Bunun islâmiyyete uymaması, azgınlık, taşkınlık yapması nasıl olabilir? İtmînâna kavuşmadan önce, islâmiyyetden kıl kadar ayrılmasına, azgınlık, taşkın­lık derlerse, sözlerinin yeri vardır. Fekat, itmînâna kavuşdukdan sonra, islâmiyye­te uymaması, taşkınlık yapması olamaz. Bu fakîr [ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretle­ri] çok inceledim. Bu bilmeceyi çözmek için pek uğraşdım. Nefs mutmainne olun­ca, kıl kadar azgınlık, taşkınlık yapamamakdadır. İslâmiyyete tam teslîm olmuş, her kötülüğü yok olmuşdur. Sâhibi için kendini yok etmişdir. Böyle olan nefsin islâmiy­yete uymaması, olacak şey değildir. Nefs, Allahü teâlâdan râzı olunca, Allahü teâlâ da ondan râzı olunca, artık taşkınlık, azgınlık yapabilir mi? Azgın olandan râzı olunmaz. Allahü teâlânın râzı olduğu nefs, râzı olmıyacak bir şey yapabilir mi?

Hadîs-i şerîfde bildirilen (Cihâd-ı ekber), bu fakîrin anladığına göre, bedene, cesede karşı yapılan cihâd olabilir. Çünki, insanın bedeni, birbirine zıd, ters olan dört dürlü maddelerden yapılmışdır. Her çeşid madde, başka şeyler istemekde ve başka şeylerden kaçmakdadırlar. Herşeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir. İn­sanın şehvânî istekleri, bedenden doğmakdadır. Gazab etmesi, istememesi de be­denden ileri gelmekdedir. Hayvanlarda (Nefs-i nâtıka) yokdur. Onlarda da şehvet, gadab, hırs, hased vardır. İnsanda bu cihâdın sonu olmaz. Nefsin itmînâna erme­si, bu cihâdı ortadan kaldırmaz. Kalbin vilâyet makâmına kavuşması ile, bu cihâd yok olmaz. İnsanda bu cihâdın bulunması, çeşidli fâideler sağlamakdadır. Böyle­ce, beden temizlenir. Âhıretde yüksek derecelere kavuşur. Dünyâ hayâtında, be­den, kalbe tâbi’dir. Âhıretde, iş bunun tersinedir. Orada, kalb bedene tâbi’ olur. İnsan ölünce, âhıret hayâtı başlar. Bu cihâd da biter.

Allahü teâlâ, lutf ederek, ihsân ederek, nefs itmînân makâmına gelince ve islâ­miyyete uymakla şereflenince, (İslâm-ı hakîkî)ye kavuşulur ve îmânın hakîkati hâ­sıl olur. Bundan sonra yapılacak her iş, islâmiyyetin hakîkati olur. Nemâz kılınca, nemâzın hakîkati kılınmış olur. Oruc tutunca, orucun hakîkati tutulmuş olur. Hac yapınca, haccın hakîkati yapılmış olur. İslâmiyyetin bütün hükmlerine uymak da, hep böyledir. Görülüyor ki, ilk yol ile hakîkat, islâmiyyetin sûreti ile islâmiyyetin hakîkati arasında bir geçiddir. Vilâyet-i hâssa ile şereflenmedikce, islâm-ı mecâzî­den kurtulup, islâm-ı hakîkîye kavuşulmaz. [İslâmiyyetin sûretine uymak, islâm-ı mecâzîdir. İslâmiyyetin hakîkatine uymak ise, hakîkî müslimânlıkdır.] Bir müslimân, Allahü teâlânın ihsânı ile, islâmiyyetin hakîkatine kavuşur, islâm-ı hakîkî ile şeref­lenirse, Peygamberlere tam uyarak ve O büyüklere vâris olarak, (Kemâlât-i nübüv­vet) denilen makâma kavuşabilir. O yüksek derecenin ni’metlerini bol bol elde ede­bilir. İslâmiyyetin sûreti, kemâlât-ı vilâyet meyvelerini meydâna getiren mubârek bir ağaç olduğu gibi, nübüvvet kemâlleri de, mubârek bir ağaç gibi olan islâmiyye­tin hakîkatinin meyveleri gibidir. Vilâyetin kemâlâtı, sûretin meyveleridir. Nü­büvvet kemâlâtı ise, bu sûretin hakîkatinin meyveleridir. Bunun içindir ki, vilâye­tin kemâlâtı, Peygamberlik kemâlâtının sûretleridir. Peygamberlik kemâlâtı, bu sû­retlerin hakîkatleridir.

Şunu iyi anlamalıdır ki, islâmiyyetin sûreti ile islâmiyyetin hakîkati, nefsden do­layı birbirinden ayrılmakdadır. İslâmiyyetin sûretine kavuşanın nefs-i emmâresi taş­kınlık yapmakda ve inanmamakdadır. İslâmiyyetin hakîkatine kavuşunca, nefs mutmainne olmakdadır. Müslimân olmakla şereflenmekdedir. Bunun gibi, sûret gibi olan (Kemâlât-i vilâyet) ile, bu sûretlerin hakîkatleri gibi olan (Kemâlât-i nü­büvvet) arasındaki ayrılık da, bedenden ileri gelmekdedir. Vilâyet makâmında, be­deni meydâna getiren dört dürlü maddeler, kendi isteklerinde, kendi azgınlıkla­rındadır. Meselâ, nefsi itmînâna kavuşmuş olan bir Velînin bedenindeki enerji, kud­ret, iyi olduğu, üstün olduğu da’vâsındadır. Bedendeki toprak maddeleri, kötülük ve aşağılık yapdırmak istemekdedir. Sıvı ve gaz hâlindeki maddeler de, fizik ve kim­yâ özelliklerini ve reaksiyonlarını meydâna getirmek çabasındadır. Kemâlât-i nü­büvvet makâmına kavuşunca, bedendeki maddelerin hepsi, adâlet, denge hâlini alır. Aşırı ve zararlı hâlleri kalmaz. Resûlullahın “aleyhi ve alâ Âlihissalâtü vesse­lâm” (Şeytânım müslimân oldu), ya’nî teslîm oldu buyurması, belki de bu denge hâlini haber vermekdedir. Çünki, insanın dışında şeytân bulunduğu gibi, içinde de vardır. İnsanın içindeki şeytânı, onun kudretinin, enerjisinin taşkınlığıdır. Enerji artınca, insanda kibr ve yükseklik hâsıl olur. Kötü sıfatların en aşağısı da, bu kibr sıfatıdır. Enerjinin teslîm olması, selâmet bulması, bu kötülüğün ondan gitmesi­dir.

(Kemâlât-i nübüvvet) hâsıl olan bir Velînin hem kalbi, hem de nefsi itmînâna kavuşmuşdur. Hem de bedendeki üç çeşid maddesi ve enerjisi denge hâline gelmiş­dir. Vilâyetde ise kalb temâmen, nefs de şöyle böyle itmînâna kavuşmuşdur. Nef­sin itmînâna kavuşmasına şöyle böyle dedik. Ya’nî az çok, yaklaşık olarak dedik. Çünki, nefsin itmînâna tam olarak, olgun olarak kavuşması, beden maddelerinde denge hâsıl oldukdan sonra olur. İşte bundan dolayı vilâyet sâhiblerinin bedenle­rindeki maddeler dengeye gelmedikleri zemân, mutmainne olan nefsin eski sıfat­larına döneceğini bildirmişlerdir. Bedendeki maddelerin i’tidâle gelmesinden sonra, itmînâna kavuşan nefs, eski sıfatlarına dönmez. Görülüyor ki, nefsin eski kötülüklerine dönmesini ve dönmemesini söylemek, makâm sâhiblerinin görüşle­rinin başka olmalarından ileri gelmekdedir. Her Velî, kendi makâmına uygun olanı söylemişdir.

Süâl: Bedendeki maddeler de dengeye geldikden ve islâmiyyete uymıyan taş­kınlıkları kalmadıkdan sonra, bunlarla cihâd etmek nasıl olur? Mutmainne olan nefs ile cihâd yapılmadığı gibi, bu maddelere karşı da cihâd yapmak lüzûmu orta­dan kalkmaz mı?

Cevâb: Nefsin mutmainne olması ile bedendeki maddelerin dengeye gelmele­ri, birbirine benzemez. Nefs mutmainne olunca, yok gibi olur. Âlem-i emrden olan beş latîfe nasıl yok gibi oluyorlarsa, nefs de böyle olur. Bedendeki maddelerin, dün­yâda kaldıkca, islâmiyyetin ahkâmına uymaları lâzım olduğundan sekr ve istihlâk ile ilgileri yokdur. İstihlâk olanda, ya’nî benliği yok olanda, emre karşı durmak, taş­kınlık etmek kalmaz. Sahv hâlinde olan, ya’nî benliği, şu’ûrü gitmiyen ise, emrle­re uygunsuz davranabilir. Bu davranış her emre karşı değildir ve çeşidli fâidelere sebeb olmakdadır. Bu davranış, Allahü teâlânın lutf etmesi ve koruması ile, yal­nız müstehabları yapmamak olup, bundan ileriye gitmez. Bundan dolayı, denge­ye gelmiş olan beden maddelerine karşı cihâd yapılabilir. Mutmainne olan nefs ile cihâd yapmak ise câiz değildir. Bu bildirdiklerimi, Mektûbâtın birinci cildinde, bü­yük oğlum [Muhammed Sâdık “rahmetullahi aleyh”] için yazmış olduğum mektûb­da [ikiyüzaltmışıncı mektûbda] dahâ uzun bildirmişdim. Anlaşılamıyan yer kaldı ise, o mektûba da bakınız!

Allahü teâlâ, lutf ederek, ihsân ederek, islâmiyyetin hakîkatinin netîceleri ve meyveleri olan (Kemâlât-i nübüvvet) makâmları da aşılınca, artık ilerlemek, ça­lışmakla, ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla olmaz. O makâmlarda nasîb olan herşey, rahmân olan Allahü teâlânın yalnız lutf etmesi ile ve ihsânı ile olur. Bu makâm­larda îmânın, ilmin te’sîri yokdur. Kazanılanlar, yalnız ihsân ile, ikrâm iledir. Bu makâmlar, önceki makâmlardan pekçok dahâ yüksek ve pekçok genişdir. Öyle nûr­ludurlar ki, önceki makâmlarda bu nûrlar hiç bulunmaz. Bu makâm, yalnız(Ülül’azm) olan Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” verilmişdir. Bun­lara tam uyan pek az seçilmişlere de ihsân ederler.

İslâmiyyet, bütün bu yüce makâmların temelidir. Bütün kazancların sermâyesi­dir. Ağaç ne kadar dal budak verse de ve duvar ne kadar yükselse ve üzerine yük­sek binâlar yapılsa da, köksüz ve temelsiz olamaz. Köke, temele her zemân muh­tâc olurlar. Bir binâda ne kadar çok kat yükselirse yükselsin, aşağıdaki katlara hep muhtâcdırlar. Hiçbir kat, altındaki kata olan ihtiyâcından kurtulamaz. Aşağıdaki katlardan biri çürük olursa, yukardaki katların hepsi de çürük sayılır. Onlardan bi­ri yıkılınca, yukardakiler de yıkılır. Demek ki, islâmiyyet her zemân ve her makâm­da lâzımdır. Hangi makâmda olursa olsun, herkes islâmiyyete uymağa muhtâcdır. Allahü teâlâ, ihsân ederek, bu makâmdan da yukarı çıkılırsa, ele geçenler, ihsân ile değil, muhabbet ile olur. Bu makâmın bu yüksek derecesi, Peygamberlerin sonun­cusu olan Muhammed aleyhisselâma mahsûsdur “aleyhi ve aleyhim ve alâ Âl-i kül­linissalevâtü vetteslîmâtü vettehıyyâtü velberekât”. Bu yüce Peygambere tam uyanlardan ve izinde gidenlerden dilediklerini de bu ni’metle şereflendirirler. [Bu en yüksek makâm, âlem-i misâlde bir köşk şeklinde görünmekdedir.] Bu köşk çok yüksek görünüyor. Ebû Bekr-i Sıddîk, O yüce Peygambere tam uyduğu için, vâris olarak, bu köşkün içinde görünüyor. Hazret-i Ömer-ül-Fârûk da, bu ni’metle şeref­lenmişdir. Mü’minlerin annelerinden Hazret-i Hadîce ve Hazret-i Âişe-i Sıddîka da zevcelik bağı ile, bu köşkde görülmekdedir “radıyallahü anhüm ecma’în”. Her işin doğrusunu yalnız Allahü teâlâ bilir. Yâ Rabbî! Bize merhamet et! Bizleri doğ­ru yola kavuşdur! Kıymetli kardeşim, ma’rifetler sâhibi şeyh Abdülhay, senelerce sohbetde bulundu. Şimdi memleketine gidiyor. Oraların makâmı kendisine veril­mişdir. Bunu size birkaç satır ile bildirmek lâzım oldu. Ehlullah [ya’nî Allah adam­ları, ya’nî Evliyâ], hangi memleketde bulunursa, oradaki insanlar için büyük bir ni’metdir. Bunların se’âdete kavuşmaları için büyük müjdedir. Onları tanıyabilen­lere, anlıyabilenlere ne mutlu!

[İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi aleyh”, birinci cild, 97. ci mektûbunda buyuru­yor ki, (İnsânın yaratılması, ibâdet yapmak içindir. İbâdet yapmak da, yakîn ya’nî hakîkî îmâna kavuşmak içindir. Hicr sûresinin son âyetindeki (hattâ) kelîmesi, bel­ki de (için) demekdir. İbâdet yapmadan önceki îmân, sanki îmânın sûretidir. İbâ­det yapınca, îmânın hakîkati hâsıl olur. (Vilâyet) ya’nî evliyâlık, Fenâ ve Bekâ de­mekdir. Fenâ, Allahü teâlânın râzı olmadığı şeylerin, kalbden çıkmaları, kalbde kal­mamalarıdır. Bekâ, yalnız Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği şeylerin kalbde bulunmasıdır). İbâdet, Resûlullahın sünnetine, yoluna tâbi’ olmak demekdir. Bu yola (İslâmiyyet) denir. İslâmiyyete tâbi’ olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bil­dirdikleri gibi îmân etmek, Allahü teâlânın emrlerini yapmak ve harâmlardan, bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Harâmların en kötüsü, kul hakkıdır. Hükûmet adamları buna çok dikkat etmelidir. Adâlet yapmaları, islâmın en büyük düşma­nı olan ingilizlere aldanmamaları, sulh zemânında, zevk ve safâya sapmayıp, düş­manlardaki silâhları temîn etmeleri, milleti tıb, ticâret, zırâat, san’at ve harb işle­rinde yetişdirmeleri emr olundu. Bunlar, hakîkî bir âlimden öğrenilir. Bu âlime (Mürşid) denir. Bir mürşid bulup, onun sözlerinden, hâllerinden öğrenilir. Mür­şid bulamazsa, bir mürşidin kitâbından öğrenilir. Mürşidin sohbeti veyâ kitâbı, en büyük bir ni’metdir. Ebedî se’âdete sebebdir. İnsân, bu sebebi çok sever. (İhsân sâhibini sevmek, insânların yaratılışında vardır) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. İnsân, mür­şidini sevdiği kadar, onun kalbinden feyz alır. Fenâ makâmına kavuşur. İbâdetle­rini ihlâs ile yapmak nasîb olur. Her hareketi zikr olur. Kalb ile zikr söylemek de, fenâ makâmına kavuşdurur ise de, kalbine feyz gelerek kavuşmak, dahâ sür’atli olur.]

Tam İlmihal