3-53-Âlemin, maddenin, zât-i ilâhîden nasîbi yokdur


53 — İKİNCİ CİLD, 45. ci MEKTÛB

Bu mektûb, hakîkatleri bilen, ma’rifetler sâhibi, hâce Hüsâmeddîn Ahmede ya­zılmış olup, bu kâinâtın hepsi, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının aynası ol­duğu, Zât-i ilâhîden ise, hiç nasîbleri olmadığı ve maddenin kendi kendine varlık­da duramıyacağı, maddenin hakîkî varlık olmadığı ve birçok şeyler bildirilmekde­dir:

Allahü teâlâya hamd-ü senâlar olsun. Onun seçdiği, sevdiği kimselere selâ­metler olsun! Muhterem efendim. Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, dostdan konuşmak dahâ tatlı!

İşitilmemiş, duyulmamış ma’rifetleri yazıyorum. Lutfen iyi dinleyiniz! En yük­sek insanların murâkabe yolunu bildiriyorum. Çok dikkatli okuyunuz! Biliniz ki, âlem [ya’nî herşey], Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının nümûnesi, örneği, ay­nasıdır. Mahlûkun hayâtı, Onun hayâtının aynası, bilgisi, Onun ilminin aynası, kud­reti de, Onun kudretinin görünmesidir. Kulların herşeyi de böyledir. Fekat âlem­de, Zât-i ilâhînin, [ya’nî kendisinin] aynası yokdur. Hattâ, Zât-i ilâhînin bu âlem ile hiç münâsebeti yokdur. Hiçbirşeyle ortaklığı yokdur. Ne ismde, ne de sûret ve görünüşde, iştirâk, benzerlik yokdur. O, âlemlerden ganîdir, [hiçbirşeye muhtâc değildir]. Hâlbuki, Onun ismleri ve sıfatları böyle değildir. Sıfatlarının bu âlem ile, ismleri münâsebetli ve sûretleri, görünüşleri müşterekdir. Allahü teâlâda ilm sı­fatı vardır. Mahlûkda da, o ilmin sûreti, benzeri vardır. Onda, kudret sıfatı oldu­ğu gibi, bunda da, o kudretin sûreti vardır. Zât-ı ilâhî, böyle değildir. Mahlûkların, bundan nasîbleri yokdur. Kendi kendilerine varlıkda kalabilmek, onlara verilme­mişdir. Mahlûklar, Onun ismleri ve sıfatları sûretinde yaratıldıkları için, kendile­ri, sıfatdır. Hakîkatde hiçbiri madde değildir. Maddelikle alâkaları bile yokdur [ya’nî kendi kendilerine varlıkda durmuyorlar]. Varlıkda durabilmeleri, Zât-i ilâhî ile­dir. Fizikciler, kimyâgerler, eşyâyı, madde ve maddenin sıfatları, ya’nî hâssaları, özellikleri diye ikiye ayırıyor [ve yaratılmıyan, yok olmıyan sandıkları madde, var­lıkda kendi kendine duruyor ve dünyânın temel taşını teşkîl ediyor diyorlar]. Bu sözleri, maddeyi bilmediklerindendir. [Bugünkü tecribeler de, Lavoisier, Dalton ve Robert Boylenin ve dahâ sonra gelen kimyâgerlerin anladıkları madde bilgisi­ni, çok mühim bir şeklde değişdirmişdir. Bugünkü fiziğin temellerinden biri olan Einsteinin relativite nazariyyesine göre, enerjinin de, madde gibi, bir kütlesi var­dır. Belki de madde, teksîf edilmiş kudretden başka birşey değildir.]

Kimyâcılar der ki: Sıfat, ya’nî özellik yalnız başına bulunamaz. Hep madde ile birlikde bulunur ve maddenin nasıl olduğunu bildirir. Bunların, sıfat madde ile bu­lunur demeleri, hakîkatde, sıfatın sıfat ile bulunmasıdır. Sıfat da, madde de, Zât-i ilâhî ile kâim olmakda, varlıkda kalmakdadır. Kendi kendine duran madde yok­dur. Bütün cismleri, herşeyi varlıkda durduran, ancak Odur. Ya’nî Allahü teâlâ, kay­yûm-i âlemdir. Madde kendi kendine varlıkda durmuyor ki, sıfatları da onunla du­rabilsin. Sıfatlar, maddenin zâtı, kendisi olmadığı gibi ve yalnız madde ile bulunup, kendi kendilerine bulunamıyacakları gibi, bütün eşyâ da, madde de, Zât-i ilâhî ile bulunmakdadır. Hiçbirinin zâtı yokdur. Maddenin zâtı, [kendisi] olmayınca, sıfat­ları onunla bulunamaz. Zât, yalnız Allahü teâlânındır. Herşey, Onun zâtı ile var­lıkdadır. Herkesin, kendine, zâtına, ben demesi, hakîkatde, herşeyi varlıkda dur­duran bir Zâtı göstermekdedir.

(Ben) diyenler, neye işâret etdiğini bilse de, bilmese de, bu böyledir. Bununla berâber, Allahü teâlâ, hiçbir işâretle gösterilemez. Hiçbirşeyle birleşmiş değildir. Bu ince bilgileri iyi anlamıyan, tevhîd-i vücûdî ile karışdırmasın! Vahdet-i vücû­dü söyliyen, bir zâtdan başka mevcûd yokdur der. Onun ismlerini ve sıfatlarını, na­zarî kabûl edilmiş bilir. Mahlûkların hakîkatleri bile vücûd [varlık] görmemişdir. (A’yân [eşyâ], varlığın kokusunu duymamışdır) der. Hâlbuki bu fakîr, sıfât-i ilâ­hiyyeyi, hâricde [ya’nî ilmde değil, nazarî değil] ayrıca var bilirim. Ehl-i sünnet âlim­leri de, böyle bilmekdedir. Esmâ ve sıfât-ı ilâhînin aynaları olan bu âlemi de mev­cûd bilirim. Kendi kendine varlıkda durmağı, ya’nî maddeliği bu âlemde göremem. Herşeyin, Zât-i ilâhî ile kâim olduğunu [varlıkda durduğunu] iyi bilirim.

Süâl: Demek ki, mahlûkların zâtı, Zât-i ilâhîden başka değildir. Herşey, Zât-i ilâhî ile birleşmişdir. Bu ise, olamaz. Mahlûk, kadîmin aynı olur mu?

Cevâb: Mahlûkların zâtı, ya’nî mâhiyyet ve hakîkati, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının aynaları olan birçok a’râz, ya’nî hâllerdir ki, bunlar, Zât-i ilâhînin aynı değildir. Zât-i ilâhî ile birleşik değildir. Yalnız bu hâller, Zât-i ilâhî ile vardır. Herşeyin kayyûmu [varlıkda durdurucusu] Odur.

Süâl: Herkes kendi zâtına ben deyince, Zât-i ilâhîyi gösterirse, mahlûkların zâ­tı, mâhiyyet ve hakîkatleri, Zât-i ilâhînin aynı olur. Çünki, herkes ben deyince, ken­di hakîkatini, mâhiyyetini gösterir. Tevhîd-i vücûdî sâhibleri de böyle demiyor mu?

Cevâb: Evet, herkes, ben deyince, kendi hakîkatine işâret eder. Fekat, hakîkat­leri, a’râz ya’nî hâller topluluğu olduğundan, bunlara işâret olunamaz. Çünki, hâllere, yalnız olarak işâret edilemez. İnsanın hakîkati, işâret kabûl etmeyince, bu işâret, bu hakîkatin kayyûmu olan Zât-i ilâhîye olur. O hâlde mahlûk başkadır. Hâ­lık başkadır. Tevhîd-i vücûdî sâhiblerinin sözü gibi değildir. Şaşılacak şeydir ki, mah­lûkun ben demesi ile Hâlık teâlâya işâret edilmiş olmakla berâber, mahlûk, ken­di hâlinde mahlûk olarak kalıyor. (Sübhânî) demek ve (Enelhak) demek doğru ol­muyor. Belki de, ayrılığı görerek, bunları söyliyemiyor.

Süâl: Mahlûkun Zât-i teâlâ ile varlıkda durabilmesi, Zât-i teâlâda değişiklik ol­ması değil midir? Bu ise olamaz.

Cevâb: Mahlûk, Zât-i teâlâya hulûl etmemiş, birleşmemişdir. Yalnız varlıkda kal­ması, Zât-i teâlâ iledir.

Süâl: Mahlûklar hep a’râz, hâller ve sıfatlar olunca, bir yerde bulunması lâzım­dır. Çünki hâl, kendi kendine bulunamaz dedik. Bu yer, Zât-i teâlâ olamaz. Adem [yokluk da] olamaz. Bu yer neresidir?

Cevâb: A’râz [ya’nî hâller, özellikler] kendi kendine varlıkda kalamaz. Başka birşeyde bulunur. Fizikciler, bu berâberliği, hulûl şeklinde anladıklarından, a’râz için bir yer arar. A’râz [hâller] yersiz olmaz der. Hâlbuki, söylediğimiz ma’nâda var­lıkda durmak için, yer lâzım değildir. Biz anlıyoruz ki, herşey, Zât-i teâlâ ile dur­makdadır ve hulûl ve yer, hiç yokdur. Fizikciler, bu sözümüze ister inansın, ister inanmasın. Onların inanmaması, bizim gördüğümüzü, bildiğimizi değişdiremez. Böyle olduğunu biliyoruz. Onların şübhesi; bilgimizi bozamaz. Bu sözümüzü, bir misâl ile açıklıyalım: Hokkabazlar, birçok garîb şeyler gösterir. Herkes, bu göste­rilerin, kendiliklerinden varlıkda durmadıklarını bilir. Hokkabaz ile durdukları­nı ve bir yerde de olmadıklarını bilir. Yine bilirler ki, bunlar hokkabaza hulûl et­memişdir. Yalnız onun ile varlıkda bulunuyorlar. İşte Hak teâlâ, eşyâyı his ve vehm mertebesinde yaratmışdır. Onları varlıkda durdurmakdadır. Ebedî işleri ve sonsuz azâb ve ni’metleri bunlara bağlı kılmışdır. Bu eşyâ, varlıkda kendi ken­dilerine durmuyor. Hulûl olmadan, birleşmeden, Zât-i ilâhî ile durmakdadır. İkin­ci bir misâl, bir dağın veyâ gök yüzünün, aynada görünmesidir. Aklı olmıyan, bunları cism sanır. Kendiliklerinden aynada duruyor der. Fekat birisi, aynadaki şekl­leri sıfat sanır ve ayna ile bulunuyor der ve sıfat oldukları için, bunlara bir yer lâ­zımdır, bilirse, bu kimse de abdaldır ki, başkalarına uyarak, meydânda olan bilgi­sini inkâr etmekdedir. Çünki, aklı olan, bu şekllerin yeri olmadığını, yere muhtâc olmadıklarını bilir. İşte, keşf ve şühûd erbâbı, bütün eşyâyı, aynadaki sûretler gi­bi görür. Allahü teâlâ, bu sûretlere kuvvet vermiş, yok olmakdan korumuşdur. Âhı­retdeki sonsuz işleri, bunlara bağlamışdır. Kelâm ilmi büyüklerinden ve mu’tezî­le mezhebi âlimlerinden Nizâm, herşeyi sıfat bilmiş, maddeyi inkâr etmişdir. Kı­sa görüşlü olduğundan, bu sıfatların, Hak teâlâ ile durduğunu bilemedi. Aklı olanlar tarafından ayblandı. Çünki, sıfatın, başkası ile bulunması lâzımdır. Sôfiy­ye-i aliyyeden (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının sâhibi [Muhyiddîn-i Arabî] “kud­dise sirruh”, herşey sıfatdır ve hepsi, bir varlık ile durmakdadır demiş ve bu var­lık da, Zât-i ilâhîdir demişdir. Fekat bu sıfatlar, bir ân için vardır ki, iki zemânda varlıkda duramaz. Âlem, her ân, yok olur ve bir benzeri yerine gelir. Her ân böy­le olur demişdir. Bu fakîre göre, bu bir görüşdür. Hakîkat değildir. Bunu, (Şerh-i rubâ’ıyyât) hâşiyesinde açıklamışdım. Ya’nî, tesavvuf yolunda yürüyenler, nihâ­yete varmadan önce, bütün âlem gözünde gayb olmadan evvel, bir ânda âlemi yok görür, ikinci ânda var görür. Üçüncü zemânda yine yok görür. Dördüncü ânda yi­ne var görür. Tâm Fenâ ile şerefleninceye kadar, ya’nî bütün âlemi her zemân yok görünceye kadar, böyle olur. Fenâ hâsıl olunca, âlemi hep yok bilir.

BÜYÜK ÂLİMLER (Silsile-i aliyye)

Nebî, Sıddîk ve Selmân, Kâsım, Ca’fer, Bistâmî,
irfân kaynağı oldu, Ebül-Hasen Harkânî.
Ebû Alî Fârmedî geldi sonra bu meydâna,
çok Velî yetişdirdi, hem Yûsüf-i Hemedânî.
 
Abdülhâlık Goncdüvânî, ma’rifetler semâsında,
dünyâyı aydınlatdı, hem Ârif-i Rîvegerî.
Mâverâ-ün-nehr ili, Tûr-i Sînâ gibi oldu,
nûrlandıranlardan biri, Mahmûd-i İncirfagnevî.
 
Alî Râmîtenîdir Azîzân ve pîr-i Nessâc,
çok kerâmet gösterdi, Muhammed Bâbâ Semmâsî.
Seyyid Emîr Gilâl de, ilm deryâsında sadef,
andan meydâna geldi, Behâüddîn-i Buhârî.
 
Alâ’üddîn-i Attâr, zemânının kutbu idi,
Ya’kûb-ı Çerhîde oldu zâhir, envâr-ı rahmânî.
Ubeydüllah-i Ahrâr ve kâdî Muhammed Zâhid,
Dervîş Muhammed geldi ve Hâcegî Muhammed Emkenegî.
 
Bâkî billahdan gelen, nûrlara kendi de katıp,
binlerce kalb temizledi, imâm-ı Ahmed Rabbânî.
Urvet-ül-vüskâ Ma’sûm ve Seyfeddînle seyyid Nûr,
ve Mazherle Abdüllah, sonra Hâlid-i Bağdâdî.
 
Feyz verdiler bunlar da, sonra bu nûru Abdüllah,
Anadoluya yaydı, hem de Tâhâ-yı Hakkârî.
Hem seyyid-i Sâlih de, kardeşin yerini tutup,
fenâ-fillâha kavuşdu Sıbgatullâh-i Hîzânî.
 
Bu üç Velînin sohbetlerinde yükselip,
mürşid-i kâmil oldu, seyyid Fehîm-i Arvâsî.
Bu otuzdört Velînin kalbleri, bir ayna gibi,
yaydılar hep cihâna, envâr-ı Resûlillâhi.
 
Bütün bu nûrlar en son, toplandı bir hazînede,
ismi bu hazînenin: Abdülhakîm-i Arvâsî.
Gelince kalblere müceddid-i elfin feyzi,
yetişdi her yerde birer hakîkî Velî.
 
Bu hâli görünce mason ile yehûdî,
müslimânlara saldırdı, canavar gibi.
Bu hücûmları, islâmı yok etmek içindi,
bunu haber veriyor, Mâide sûresi.
 
Hem bu sûre, islâma müşrikler saldıracak diyor,
masonların müşrik olduklarını haber veriyor.
Meşhûr yalanları ile aldatıp câhilleri,
Ehl-i sünnetden ayırdılar, binlerce müslimânı.
 
Hücûmlardan korunur, (Âyet-el kürsî) okuyan, hıfz-ı ilâhîde olur, (istigfâr düâsı) okuyan.[1]

[1]           İstigfâr düâsı, (Estagfirullahel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ huv elhayyel kayyûme ve etû­bü ileyh)dir. İstigfâr, (Estagfirullah)dır. Ma’nâsı, (Beni afv et Allahım)dır. Urvet-ül vüs­kâ Ma’sûm-ı Müceddidî, beş vakt nemâzdan sonra, üç kerre istigfâr düâsı ve 67 ker­re istigfâr okurdu ve yüzkırkbin talebesine okumasını emr ederdi.

Resûlullah buyurdu ki, (Âhıretde azâb görmez, dünyâ işlerinde, bana tâbi’ olan).
Se’âdete kavuşamaz, önderi şeytân olan!
dostlar, ahbâblar kaldı mı, ne oldu anan baban?
Bir hocamız, mason olmuş, dîne çatdı hiç durmadan,
ingiliz diploması var, lâkin, kafası bomboş nâdân.
 
Güler yüzle, tatlı dille, bol numara vermekle,
arkadaşlarımı aldatdı, yalan sözlerle hemân.
Îmânım var diyor, her bozuk inanan,
Ehl-i sünnetdedir, iyi bil, hakîkî îmân!
 
Çok şükr islâm âlimi gördüm, sözleri ilm ve irfân,
dedi ki, (aldatılamaz, fen dersleri okuyan!)
Dînimi ondan öğrendim, rûhu olsun şâdümân!
Avrupa, hem Amerika, kısacası bütün cihân.
 
Dinleri bozuk ise de, diyorlar vardır Nîrân!
kâfirler yanacak, kurtulur ancak iyi insan!
İyi insan olmak için, Muhammed aleyhisselâma inan,
Cehenneme girmeyecek, bu son Peygambere uyan.
 
Târîhi dikkat ile oku, ey körpecik Nev-civân!
mala, makâma aldananın sonu olmuş âh, figân.
Aman yâ Rabbî, el-aman! Garîb oldu âhır zemân!
İslâmiyyet unutuldu, moda oldu harâm, yalan!
 
Pârisde, Profesör olunca, Resûlullaha çatan,
Hamîdullah kurtulamaz, ebedî azâbdan.
(Fâideli Bilgiler) kitâbı, sözlerini yazıyor,
Çok alçak olduğunu anlar, bunları okuyan.
 
Seyyid Kutb denilen bir ahmak da,
kendini müctehid zan ediyor,
Mahv olur, doğru sanarak, sözlerine aldanan.
 
Ömür geçer, herşey biter, kâfirlerin gideceği mekân.
karanlık bir çukurdur, arkadaş olur yılan, çiyan,
Hak teâlâ, bu vatanı pek kıymetlendirdi,
toprağının çok yerine mü’minler secde etdi.
 
Bu topraklardan gelen, ecdâdımızın seslerini duyan,
anlar ki, Cennete kavuşur, Muhammed aleyhisselâma uyan.
Yâ Rabbî! Bu vatanı koruyan kumandanlara yardım et,
bu millete hizmet etmeği, herbirine nasîb et.
 
Mü’minlere hizmet, çok büyük ni’metdir,
bu ni’mete kavuşanın gideceği yer Cennetdir.
Müslimânın kabri, Cennet bağçesi olur,
bu ni’mete kavuşamaz, mü’minin kalbini kıran.
 
Vandan gelen bir Velî İstanbulda, senelerce,
bunları hep söyledi, yerleşdi hakîkî îmân.
Ankaranın toprağı, binüçyüzaltmışikide,
cem’i zıddeyn yaparak, şâd oldu Hâcı Bayram.
 
Düâ edeceğin zemân, Silsileyi oku hemân!
Sâlihleri söyleyince, yağar rahmet-i Rahmân!
Selâm olsun, düâ olsun, bu yazardan dâimâ,
Silsile-i aliyyenin ervâhına yâ Sübhân!

Sonra, bir Fâtiha ile istigfâr düâsı okuyup, sevâbını Muhammed aleyhisse­lâmın mubârek rûhuna ve Enbiyânın ve Evliyânın ve Silsile-i aliyyenin ve Âbâ ve Ecdâdının ervâhına hediyye ve nûrlu kalblerine ilticâ etmelidir. 1960 Erzincan.

Tam İlmihal