3-54-Madde üzerinde yeni bilgiler. Hüceyre, hayât, mikrop, zehr


54 — MADDE ÜZERİNDE YENİ BİLGİLER

Bundan önceki maddede yazılı mektûbla bağlılığı olduğu için ve Allahü teâlâ­nın sonsuz kudretinin inceliklerini çok açık gösterdiği için, bugünkü tecrîbelerin meydâna çıkardığı, âlem ve madde üzerindeki yeni bilgileri din kardeşlerime bu­rada kısaca yazmağı uygun gördüm. Bu maksadla, Almanca (Der Mensch) kitâbı­nın [m. 1940] senesi baskısından mühim gördüğüm yerleri de aşağıya terceme edi­yorum:

Bu âlem, topraklar, cânlılar ve hava hep maddeden yapılmışdır. Terâzîde dar-tılan, ya’nî ağırlığı olan herşeye, (Madde) denir. Maddeler belirli, husûsî özellik­leri ile birbirinden ayrılır. Her maddede enerji, kudret bulunur. Maddelerin şekl almış parçalarına, (Cism) denir. Anahtar, maşa, çivi, makas birer cismdir. Fekat hep­si, aynı demir maddesinden yapılmışdır. Bir maddeden yapılmış cismlere, (Sâf cism) denir. Sâf cismde, bir maddenin belirli özellikleri vardır. Bir sâf cismden, başka bir madde çıkarılamaz ise, bu maddeye (Basît cism, eleman) denir. Demir, bakır, kükürt, oksigen birer elemandır. Bugün, yüzbeş eleman biliyoruz. İki veyâ dahâ çok eleman, birbirleri ile birleşerek, başka sıfatları taşıyan, yeni bir madde mey­dâna getirilebilir ki, bu yeni maddeye (Mürekkeb veyâ bileşik cism) denir. Su, is­pirto, şeker, tuz bileşik cismlerdir. Bileşik bir cismden başka başka, basît cismler çıkarılabilir. Başka maddelere ayrılabilen sâf cisme (Bileşik cism) denir. Bugün, yüzbinlerce bileşik cism bilinmekde ve elemanlar birleşdirilerek yenileri yapılmak­dadır. Elemanları insanlar yapamaz, arar, bulur.

Cismlerde, dâimâ değişiklik olduğunu görüyoruz. Su akıyor, rüzgâr esiyor, kuş uçuyor, çocuk büyüyor, yaprak sallanıyor, yüreğimiz işliyor, dünyâ dönüyor. Cism­lerde meydâna gelen değişmelere, (Hâdise, olay) denir. İki dürlü hâdise vardır:

1 — (Fizik hâdisesi): Bir cismde meydâna geldiği zemân, cismin özünü, yapı­sını değişdirmiyen hâdiselerdir. Kâğıdın yırtılması, fizik hâdisesidir. Çünki, kâğı­dın şekli değişdi, fekat özü, yine kâğıddır.

2 — (Kimyâ hâdisesi): Bir cism üzerinde meydâna geldiği vakt, cismin mâhiy­yetini, yapısını değişdiren hâdiselerdir. Kâğıdın yanması, kimyâ hâdisesidir. Çün­ki, kâğıdın yapısı bozuldu. Kül oldu.

Fizik hâdiselerini inceliyen ilme, fizik ilmi [hikmet] denir. Kimyâ hâdiselerini inceliyen ilme, kimyâ ilmi [şimi] denir.

Bir madde üzerinde, bir fizik hâdisesinin meydâna gelmesi için, bu maddeye bir kuvvetin te’sîr etmesi lâzımdır. Suya, harâretin kuvveti te’sîr edince, buhâr hâli­ne geçerek, fizik hâdisesi oluyor. Fizik hâdiseleri, bir madde üzerinde meydâna ge­liyor. İki şişe, birbirine çarparak kırılınca, bunların maddeleri birbirine te’sîr ede­rek kırılmıyor. Taşıdıkları enerji [Zinde kuvveti=1/2 m v2] te’sîri ile kırılıyorlar.

Kimyâ hâdiseleri ise, iki veyâ dahâ çok cism arasında, madde alışverişi sonucu olarak meydâna gelir. Bir bileşik cismden madde ayrılır veyâ madde eklenir. Ba­sît cismler, birbiri ile veyâ bir bileşik cismle birleşir. Maddelerin birbirine te’sîr et­mesine (Reaksiyon, tepkime) denir. Kimyâ reaksiyonlarında, maddelerin birbiri ile birleşen veyâ ayrılan en küçük parçasına (Atom) denir. Basît cism, yalnız bir cinsden atomların yığınıdır. Yüzbeş basît cism olduğu için, yüzbeş dürlü atom var demekdir. Bir atomun ağırlığı, bir miligramdan milyarlarla dahâ azdır. Yüzbeş atomun büyüklükleri ve ağırlıkları başka başkadır.

Bir borudan su akdığı gibi, bir elektrik telinden de, elektrik dânecikleri akar. Su, borunun içinden akar. Elektrik dânecikleri ise, iletken telin dış yüzeyinden akar. Elektriğin, hiç bölünmiyen en küçük parçasına (Elektron) denir. Bir elektron, en küçük atom olan hidrogen atomundan binsekizyüzotuzbeş def’a dahâ hafîfdir. Ya’nî, elektronun ağırlığı, yok gibidir. Elektronlar, menfî, ya’nî eksi elektrikdir. Müsbet, ya’nî artı elektrik yokdur. Eksi elektrik noksânlığına artı elektrik denil­mişdir. Bir yerde eksi elektrik azalınca, müsbet elektrik artıyor diyoruz. Bir yer­de elektrik sıfırsa, ya’nî yoksa, bu yerde bulunan eksi ve artı elektrik mikdârı, bir­birinin aynıdır, eşitdir diyoruz.

Erd denilen yer küremizi kaplıyan, nihâyetsiz sandığımız boşlukda [birinci gökde] yıldızlar yüzmekdedir. Bunlardan sekiz dânesi ve peykleri [uyduları] ka­tı ve karanlıkdır. Geri kalan yüzbinlerle yıldızın herbiri, parlak bir güneşdir. Bu gü­neşlerin hepsi, bizim güneşimiz gibi, tâ merkezlerine kadar gaz hâlindedir. Hiçbi­rinde, ne su, ne de taş, toprak, ağaç, hayvân ve insan gibi katı cismler yokdur. Bu yıldızların arasındaki mesâfe, pek fazla olup (Zıyâ senesi) ile ölçülür. Bir zıyâ se­nesi, sâniyede üçyüzbin kilometre giden ışığın, bir senede gitdiği yoldur. Yıldızlar, birbirinden o kadar uzakdır ki, ışık bir yıldızdan, başka komşu bir yıldıza, yüzler­ce ışık senesinde varabilir. Meselâ Atlas okyânusunda [Atlantikde] uçan bir tay­yâre pilotunun, her üç sâatde bir nohud dânesini atdığını düşünürsek, yıldızların fezâ boşluğundaki büyüklük ve uzaklıkları, bu nohud dânelerinin, denizdeki hâ­li gibidir. Birbirlerinden bu kadar çok uzak olmakla berâber, fezâ dâhilinde, mil­yarlarca yıldız vardır. Bir kerre, fezânın [birinci semânın] büyüklüğünü düşünelim. Sonra da, vatanımız olan şu, küçük demeğe lâyık, Erdımıza bakalım. Erdımızın ça­pı, güneşin çapından yüzdokuz def’a dahâ küçükdür. Bu yıldızların hepsi, boşluk­da, sâniyede ortalama yüz kilometre hızla gitmekdedir. Fekat, gelişi güzel, alabil­diğine gitmeyip, birer helezon [spiral] içinde uçmakdadırlar. Yüzmilyonlarca yıl­dız, aynı bir helezonda bulunuyor. Bugün böyle, yüzbinlerle helezon biliyoruz. Bir helezonun çapı, onbinlerce zıyâ senesidir. Bizim güneşimiz de, böyle bir helezo­na mensûb bir yıldızdır. Güneşimizin helezonunun kıvrımını, geceleri, şerîd hâlin­de görmekdeyiz ve saman yolu [Kehkeşân] ismini vermekdeyiz. Erd küremiz, büyüklüğü, kâinât yanında hardal tohmu kadar da diyemiyeceğimiz, karanlık bir cism olup, güneşimize yüzellimilyon kilometre uzakdadır. Güneşimizin etrâfında Erdımız gibi dönen, sekiz karanlık küre dahâ vardır ki, bunlar da, katıdır. Hiçbi­rinde hava, su, ot ve hayvân yokdur. Bu karanlık yıldızlar, güneşe yakınlık sırası ile; Utârid [Merkür], Zühre [Venüs], Erd, Merîh [Mars], Müşterî [Jüpiter], Zühal [Satürn], Uranüs, Neptün, Plütondur.

Güneşimize, bu dokuz seyyâresi ile birlikde (Güneş manzûmesi, sistemi) diyo­ruz.

FEZÂ GEMİSİ: Dünyâ etrâfında bir yörüngeye oturmak, bunu ta’kîben dün­yâ ile ay ve ondan sonra da, dünyâmız ile güneş sistemindeki diğer gezegenler ara­sında seferler te’sîsi maksadı ile i’mâl edilmiş olan hava gemileridir. Fezâ seyâha­ti, [m. 1957] de fezâya atılan ilk fezâ gemisi Sputnik I ile birdenbire başladı. [m. 1966] ya kadar, fezâya fırlatılan fezâ teknelerinin sayısı yüzotuzu geçmişdir. Fezâ tekneleri, dünyâ üzerindeki üslerden fezâya iki veyâ dahâ çok kademeli dev füze­lerle yollanmakdadır. Bu füzelerin ateşleme ânındaki ilk hızı, sâatde 100 kilomet­re civârında olduğu hâlde, dünyâ etrâfındaki bir yörüngeye girebilmek için hızla­rının sâatde 25.000 kilometreyi aşması şartdır. Yine dünyâ dışında yıldızlararası boş­lukda, bir hedefe doğru yollanacak fezâ gemilerinin, yerçekiminden kurtulabilme­leri için hızlarının 40.000 kilometreye ulaşması lâzımdır. Ruslar ve Amerikalılar, aya, güneşe, merîh ve zühre yıldızına fezâ gemileri yollamışlar ve ikisi Amerika-lı, dördü Rus olmak üzere dünyâ etrâfında çeşidli yörüngelere altı gemi oturtul­muşdur. Hâlen dünyâmıza üçyüzseksendörtbin [384.000] kilometre uzakda bulu­nan aya giden fezâ gemileri inşâ edilmekdedir. İlmî ve teknik bakımdan, fezâ ge­mileriyle güneş sistemindeki seyyâreler arasında seyâhat, artık imkân dâhiline gir­mişdir. Bununla berâber, kozmik ışınlar, meteor tehlükeleri ve dahâ birçok güç­lükler vardır.

Kâinâtdaki güneşler çok büyük olduğu gibi, elektronlar da düşünülemiyecek ka­dar küçükdür. Bir santimetre uzunluğu doldurmak için 1026 dâne elektronu yan­yana dizmek lâzımdır. İnsan vücûdünün hulâsası olan insan dimâgı, ancak insan büyüklüğü nisbetinde düşünülebilir. Yıldızların birbirinden uzaklığını kavrıyama­dığı gibi, milimetrenin milyarda biri kadar olan elektron mesâfelerini de şübhesiz anlıyamaz. Hele Peygamberlerin büyüklüğünü, Allahü teâlânın sıfatlarını hiç kavrıyamaz.

ATOM: Elektronlar, fezâdaki yıldızlar gibi mecmû’alar meydâna getirir. Elekt­ron manzûmelerine atom diyoruz. Güneş sisteminde olduğu gibi, atom da, karı­şık bir teşekküle mâlik ve atom çekirdeği dediğimiz, ortada bulunan bir güneş ile, bu güneş etrafında, seyyâreler gibi dönen, elektronlardan yapılmışdır. Çekirdeğin çapı, bütün atom çapından 100.000 def’a küçükdür. Bir elektronlu, iki veyâ üç ve­yâ sıra ile yüzbeş elektronlu atomlar vardır. Bu atom sistemlerinden herbiri, hu­sûsî ve müstekıl hâssalara mâlik olup, birer basît cismi (Elemanı) meydâna geti­rir. Erd küresi yüzbeş muhtelif elemandan yapılmışdır. Atomlar, bir elektrondan binlerce dahâ büyük oldukları hâlde, tesavvur edilemiyecek kadar küçükdür. Ha-va balonlarının doldurulmasında kullanılan Hidrogen gazının bir gramında yüzel­libin kerre trilyon [bilyon] atom vardır. Böyle bir rakamı yazmağı ve hattâ düşün­meği kim ister? Allahü teâlânın sayılamıyacak kadar çok olan hikmetlerinden bi­ri de şudur ki, atomun insan büyüklüğü yanındaki hacmi, insanın güneş büyüklü­ğüne nisbeti gibi olup, bu nisbet 1028 dir. Ya’nî 1028 atom bir insanı, 1028 dâne in­san da, güneşi meydâna getirir. Demek ki, insanın kâinâtdaki mevkı’i, güneş bü­yüklüğü ile, atom büyüklüğü ortasındadır.

Kimyâ reaksiyonlarında, hiçbir atom parçalanmıyor. Bunun için, elli sene ev­veline kadar, kimyâgerler (Atom, maddenin bölünemiyen en küçük parçasıdır) de-di. Hâlbuki bugün (Çekirdek reaksiyonları) denilen hâdiselerde, atomun çekirde­ği parçalanıyor, atom bölünüyor. Bugün, bölünemiyen en küçük parçalar, atom­ların çekirdeğinin yapı taşı olan (Proton) ve (Nötron) ismindeki dâneciklerdir. Bö­lünemiyen parçanın var olduğunu, islâm âlimleri, asrlarca önce isbât etmiş ve böyle dâneciklerin varlığına inanmak lâzımdır demişlerdir. O hâlde bugün de, bö­lünemiyen parça, ya’nî (Cüz’i lâ yetecezzâ) vardır. Fekat bu, atom değil, proton ve nötrondur.

ŞUÂ’LANMA (Strahlung): Bir seyyâre, güneşe ne kadar yakın ise, güneş etrâ­fında o kadar hızlı döndüğünü biliyoruz. Elektronlar da, atom çekirdeğine olan uzaklığına göre değişen hızla çekirdek etrâfında döner. Elektronların çekirdekden uzaklıkları, bir milimetrenin milyarda biri kadardır. Ya’nî çok az olduğundan, hızları, pek fazladır. Mahrekleri etrâfında bir kerre dönme müddeti, Erdımızın üç­yüzaltmışbeş veyâ Utâridin seksensekiz gününe nazaran pekazdır. Ya’nî sâniyede 1000-150.000 km yol alırlar ki, bu sür’atle giden bir tren, bir sâniyede Haydarpâ­şadan Erzuruma birkaç kerre gidip gelebilir. Demek ki, elektronlar, çekirdekle­ri etrâfındaki küçücük yollarında, bir sâniyede, milyarlarca def’a dönmekdedir. Atom çekirdeğinin çapı, en küçük elektron yörüngesinden yüzbin def’a küçük ol­duğundan, atomların içi boşdur. Bir nokta sâniyede enaz yirmi devr yapınca, ha­yâlimizde dâire gibi görünür. Elektronlar çok hızlı döndüğü için, atomların içi do­lu sanılıyor. Boşluk olduğu hâlde, maddelerin hayâlimizde dolu sanıldığını ilk olarak yazan, İmâm-ı Rabbânî hazretleridir “rahmetullahi teâlâ aleyh”. Bir atom, devri milyonlarca olan, ya’nî mu’azzam kuvvetli bir dinamo demekdir. Bu kuvve­ti atomdan çıkarabilirsek, şimdiye kadar tanıdığımız kuvvetlerin üstünde bir ener­jiye mâlik oluruz. Bir kuruş kadar bir bakır parçasının atomları, mikrodinamosun­da mevcûd kudret ile, ellibin tonluk bir gemiye birkaç def’a devr-i âlem seyâhati yapdırabilir. Bir kahve kaşığı kömür tozunu yakmadan, atomunu parçalamak sû­reti ile, bütün İstanbul şehri en soğuk bir kışda bir hafta ısıtılabilir. Atom dinamo­sundaki enerjinin elde edilmesi, ma’den kömürü ocakları fe’âliyyetine ve petrol sanâyi’ine son verecekdir. Bugün, keşf edilmiş olan atom enerjisi başkadır. Çekir­dekdeki enerjidir.

Elektronlar, eksi elektrikdir demişdik. Atomların ortasındaki çekirdekler, hep artı elektrikdir. Artı elektrik, eksi elektriği çeker. Elektronlar, atomun ortasında­ki çekirdek tarafından kuvvetle çekildikleri için, atomun dış halkasında bulu­nanları, dâhildeki halkalara sıçramak ister. Dış enerji katmanında bulunan bir elekt­ronun, iç enerji katmanına sıçramasında, merkeze yaklaşan her cismde olduğu gi­bi, [meselâ su düşünce, ya’nî şelâlelerde görüldüğü gibi] bir enerji meydâna gelir. Bu enerji, atom etrâfındaki esîrin elektromanyetik gerilimini değişdirir. Bu değiş­me, dalgalar hâlinde, sâniyede, üçyüzbin kilometre hızla esîrin her tarafına yayı­lır. Bu dalgalara şuâ’ diyoruz.

Bugün şuâ’ meydâna getirmek, tekniğin ve ilmin mühim bir şu’besi olmuşdur. Ampuller, triyod lâmbaları, radyo âletleri ve röntgen boruları, birer şuâ’ âletleri­dir. Şuâ’lar, kendilerini meydâna getiren dalgaların uzunluğuna göre, başka baş­ka ism alır. Meselâ:

Dalga uzunluğu binde bir milimetre olanlar (Isı şuâ’ları), dalga uzunluğu onbin­de dört ile sekiz milimetre arasında olanlar (Işık şuâ’ları), dalga uzunluğu onmil­yonda bir milimetre olanlar (Röntgen şuâ’ları), dalga uzunluğu onmilyarda bir mi­limetre olanlar, (Gamma şuâ’ları), dalga uzunluğu ontrilyonda bir milimetre olan­lar (Kozmik şuâ’ları)dır.

En uzun elektromanyetik dalgalar, radyoda kullanılan Hertz dalgaları olup, boy­ları kilometre ile ifâde olunur. Boyları milimetrenin ontrilyonda birinden başlıya­rak kilometrelere kadar uzanan milyarlarca dalga cinsinden, yalnız 4/10.000 mm ile 8/10.000 mm arasında olanları, ışık hâlinde görebiliyoruz. Dahâ büyük ve da­hâ küçük dalgalı şuâ’ları göremiyoruz. Bu, gözümüzün kabâhatidir.

Gamma şuâ’ları: Radium atomunun çekirdeği, kendiliğinden parçalanarak gamma şuâ’ları neşr eder. Bir evde açıkda bırakılan bir radium kırıntısının gam­ma şuâ’ları bin metre uzağa yayılır ve aylarca devâm eder. Yüzelli metre mesâfe­deki evlerde bulunanların ölümüne sebeb olur. Zîrâ, gamma şuâ’ları, insanları, hay­vânları ve bitkileri öldürür.

Kozmik şuâ’lar: Bugün bilinen şuâ’ların en kısa dalgalısı bunlardır. Bunlar, kâinât boşluğunun, bugün bilinmiyen derin noktalarından gelen şuâ’lardır. Bun­lar, gamma şuâ’larından dahâ kuvvetli olup, çok sert ve kalın tabakalardan geçer­ler.

Ölüm şuâ’ları: Bir milyon voltdan ziyâde gerilim ile çalışan modern röntgen ma­kinaları ile, dalga boyları ve te’sîrleri, gamma şuâ’larına yakın olan şuâ’lar elde edi­lebilmekdedir. Bu şuâ’lar, kalın dıvârlardan geçerek arkalarındaki cânlıları öldü­rür. Bu sûretle kuş ve fâreler derhâl öldüğü gibi, bir öküz de, iki dakîkadan az bir şuâ’lama ile öldürülebilir. Harblerde kullanılabileceklerinden, bunlara ölüm şuâ’ları (Todesstrahlen) denir. Bu şuâ’larla çalışan bir fizikçi, farkında olmıyarak, kendini ve bir mahalle halkını zehrliyebilir. Bir milyon voltluk yüksek gerilimli rönt­gen mermileri, düşmana ve şehrlere atılarak ölüm şuâ’ları, yeni harblerde kulla­nılabilecekdir. Beşeriyyet, medeniyyete yaklaşır ve insânî düşüncelere dönerse, bu şuâ’lar, tarla fâreleri, yaban domuzları ve sıtma sinekleri gibi hayvânlara karşı kul­lanılacakdır.

MOLEKÜL: Yıldızların binlerce derecelik sıcaklığında serbest hâlde uçan atomlar, erdımızın mu’tedil sıcaklığında, birbirleriyle birleşerek molekülleri vü­cûde getirmişlerdir. Molekül, az ve belirli sayıda ametal atomlarının, ortak elekt­ron çiftleri vâsıtası ile, birbiri ile birleşmesinden meydâna gelen kapalı bir birlik­dir. Metal bileşikleri molekül değildir. (Polar) denilen iyon şebekeleridir. Ya’nî, metal atomları, elektronlarını temâmen vermiş, ametal atomları da bu elektron­ları almışdır. Ortak elektronlar yokdur. Moleküller, cânlıların yapı taşıdır. Aynı atomların birbiri ile birleşmesinden meydâna gelen moleküllerden yapılan uçucu cismlere basît cism, birbirine benzemiyen atomların birleşmesinden de bileşik cism hâsıl olur. Meselâ, oksigen bir basît cism olup, gaz hâlindedir. Hidrogen ga­zı da, bir basît cismdir. Hidrogen atomları ile oksigen atomları birleşirse, su mo­lekülleri meydâna gelir ki, Erdımızın dörtde üçü su ile örtülüdür. İnsan ve bitki­lerin de dörtde üçü sudur. Su, serbest moleküllerden veyâ kolay kopan molekül zin­cirlerinden yapılmışdır. Ya’nî molekülleri birbirine çeken, bağlıyan kuvvet azdır. Bu kuvvetlere (Koheziyon) kuvvetleri denir. Böyle cismlere sıvı (Mâyı’) hâlinde­dir diyoruz. Soğukda, moleküller arasındaki koheziyon kuvvetleri artar. Molekül­ler, hareket edemeyip, grup hâlinde toplanarak, buz olur. Ya’nî katı (Sulb) hâl alır. Bileşik cismleri ikiye ayırıyoruz: Yapısında dâimâ karbon [ya’nî sâf kömür] ile hid­rogen elemanları bulunanlara (Uzvî) [ya’nî organik] cism deriz. İçinde karbon ile hidrogen birlikde bulunmıyanlara (Ma’denî) [ya’nî anorganik] bileşikler deriz. Uz­vî bileşiklerin hemen hepsi ve uzvî olmıyanlardan yalnız, sıcakda uçabilenler mo­lekülden yapılmışdır. Çok sıcakda bile uçmayan anorganik bileşikler ise, molekül-den yapılmamışdır. Bunlar iyon şebekesidir ve sulb ve billûr hâlindedir ve ısıtılın­ca parçalanır. İyon şebekesi, çok sayıda, artı ve eksi atomların, ya’nî iyonların di­zisi demekdir.

Bugün yüzbinlerle uzvî cism tanıyoruz. Bunların molekülleri çok büyük olabi­lir. Meselâ, kanımızın kırmızı boyası olan molekül, 16.669 atomdan yapılmışdır. [m. 1936] yılında İstanbul Üniversitesinde ord. profesör F.Arnd yanında travay yapan Hüseyn Hilmi Işık “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fenil-siyan-nitro-metan metil es­teri) isminde bir sentez yaparak, bunun her molekülü içinde yirmibir aded atom bulunduğunu tesbit etmişdir.

HAYÂT NEDİR?: Bugün, bunun kat’î cevâbını veremiyoruz. Erdımızda hayâ­tın nasıl ve ne zemân başladığına Âdem oğlu akl erdiremiyor.

İlk canlı madde (Protoplazma): Protoplazma, plâstik ya’nî balçık çamuru hâlin­dedir. Dışardan bakıldıkda bulanıkdır. Yumurta sarısı ortasındaki esmer leke, civcivin protoplazmasıdır. Protoplazma, muhtelif makinalardan müteşekkil bir or­ganizasyon ve bundan dolayı uzviyyet ismini verdiğimiz fe’âl, cânlı bir teşekkül­dür. Hayâlimizde, bir cep sâatini, binlerce def’a küçültelim: Bir mercimek, bir kum, bir toz ve nihâyet görünmez şeklde düşünelim. Nokta kadar tesavvur etdiğimiz ve işlemekde olan sâate, mikroskopla bakdığımızı düşünürsek, bunu tekrâr binlerce def’a büyütmüş ve hiçbir parçası ve fe’âliyyeti değişmemiş bir hâlde görürüz. İş­te, protoplazmayı böyle, ya’nî fevk-al’âde küçük ve mükemmel tanzîm olunmuş bir makine olarak düşüneceğiz. Bu makinanın, bugüne kadar mikroskopla ancak büyük parçalarını tanıyoruz.

Protoplazmanın yarıdan ziyâdesi sudur. Ya’nî, cenâb-ı Hak, cânlıları sudan ya­ratmışdır. Bu su, sâf olmayıp, muhtelif tuzların bir eriyiğidir. Bu muhtelif tuzların muhtelif vazîfeleri vardır. Elektrik iletirler, osmotik basınc yaparak protoplazma­yı gergin tutarlar. Eriyikdeki şeker yanarak, bu makinanın enerjisini te’mîn eder. Protoplazmanın demiri, teneffüse lâzım olan gazı içeri çeker. Kireç, protoplazma­nın kanalizasyon teşkilâtını idâre eder... ve sâire...

HÜCEYRE (Cellule): Cânsız âlemde, tuz, elmas gibi birçok cismler, billûr hâ­linde bulundukları gibi, protoplazma da, mu’ayyen vazîfelere göre gruplanmış mik­roskopik parçalar hâlinde bulunur. Bu parçalara, hüceyre diyoruz. Hüceyre hayâ­tın ilk müstekıl parçasıdır. Cânlılar, hüceyrelerden yapılmışdır. Hüceyre hayâtın­dan başka hayât göremiyoruz. Bir buğday filizi, hüceyre kulesi, küçük hayvânlar bir hüceyre serâyı, insan da, büyük bir hüceyre şehri demekdir. Bir hüceyrenin ge­nişliği, ortalama (0,02 mm)dir. Bir kesme şeker içinde ikiyüzellimilyon hüceyre ya­şayabilir. Bir insan vücûdünde ortalama otuztrilyon hüceyre vardır. Mısr ehrâm­

larının biri yerine, bir insan heykeli yapılsa idi ve birisi, o günden i’tibâren, her­gün, bu heykelden, el parmaklarından başlıyarak her sâniyede birer hüceyre ko­parsa idi, bugün heykelin ancak bir elinin yarısı gitmiş bulunurdu. Zîrâ, bir sene­de otuzmilyon sâniye vardır. Bu heykel, cânlı olsa idi, her sâniyede bir hüceyre gayb etmesine rağmen, bugün yaşar ve cânlı bir târîh olurdu.

Yukarıda söylediğimiz muhtelif şuâ’lar, birer enerji taşımakdadır. Şuâ’ alan, emen bir cism, enerji almış olur. Meselâ, ısınır. İnsan hüceyreleri ziyâ ve bilhâssa harâ­ret dalgalarını alır. Bu sûretle kazandığı kudretle çalışır. Ya’nî insan hüceyresi, bir elektrik makinasına, bir radyoya benzer. Şu hâlde insan vücûdü otuztrilyon hücey­re motorundan yapılmış mu’azzam bir fabrikadır. Kimyâ reaksiyonlarında, atom­ların dışarı verdikleri enerjinin, kesik kesik, ya’nî küçük dânecikler hâlinde salın­dığı anlaşılmışdır. Bu enerji dâneciklerine (Kvant) denilir.

KALB VE DAMARLAR: Vücûd fabrikasının çalışma merkezi kalbdir. Kalbin tekallüsü [kasılması], yumruk sıkmak gibi, basît bir sıkışma olmayıp, kanın hare­keti istikâmetinde giderek kalbin ucunda nihâyetlenen bir titreşim dalgası şeklin­dedir. Böyle bir tekallüs dalgası, yarım sâniye devâm edip, sâniyenin altıda biri ka­dar süren bir aralıkla tekerrür eder. Bu tekerrürler, kalb fe’âliyyetinin nizâm ve âhengidir. Kalbimiz, günde yüzbin def’a çarpıp, yüzbin def’a, bir sâniyenin altıda biri kadar zemân istirâhat ediyor. Ya’nî, günde beş sâate yakın dinleniyor. Demek ki ortalama bir insan ömrü altmış sene kabûl edilirse, böyle bir insanın kalbi, oni­ki sene kadar istirâhatde kalıyor. Kalbimiz, her çarpışında 100 cm3 kan çekerek, günde damarlara 10.000 litre kan gönderiyor. Buna göre kalb, her darbesinde, bir kilo ağırlığı yarım metreye kaldıracak kadar iş yapmakdadır ki, bir insan, kendi kal­binin kuvveti ile işlemekde olan bir asansörle, bir sâatde, yerden bir apartmanın beşinci katına çıkabilecekdir. Ya’nî insan kalbi 1/375 beygir kuvvetinde bir motör­dür. Parmaklarımızı, diğer kolumuzun baş parmak hizâsına korsak, nabz atması­nı duyarız. Nabz atması, bize kalbin çarpmasını gösterir. Nabzın dakîkadaki ade-di vücûdün kan ihtiyâcına tâbi’dir. Bu sebeble nabz, kuşlarda, dakîkada 200, insan-da 75, atda 35, filde 25 dir. Birkaç aylık çocuk kalbi bizimkinin iki misli çarpar. Nabz adedi, sıcak havada azalır. Kalb, bir otomobil gibi olmayıp, bir elektron motörü gi­bidir. Kanda erimiş tuzlardan biri olan potassium atomu radioaktifdir. Bir insan-da otuz gram potassium olup, hergün birmilyar elektron neşr eder. Kalbin giriş ka­pısında bir sinir makinesi vardır. Bu makine tıpkı bayram yerlerinde çocukların atış tecribelerinde, mermî hedefe isâbet edince, hedef olan cismde hareket meydâna geldiği gibi, bir elektron isâbeti ile, kalbi harekete getirir. Kalbden çıkan kan, da­marlarla, vücûdün her tarafına dağılır. Bu damarlar çok sağlamdır. Kalbe bağlı ep­her damarı [Aort], yirmi atmosfer basınca mukavemet eder. Lokomotifler, 10-16 atmosferlik buhâr tazyîki ile işlediğinden, yanmakdan korunabildiği takdîrde bu damarlarla lokomotif boruları yapılabilecekdir. Damarlar, kalbden uzaklaşdıkca dallara ayrılır. Ya’nî incelir. En ince damarlara şa’rî damar [Kapiller] diyoruz. Ka­piller bir kıldan elli def’a dahâ incedir.

İğne kalınlığındaki bir et parçasında bin kapiller vardır. Bir insanda elli kilo ade­le bulunduğuna göre, kapiller adedi kolay hesâb olunabilir. Her kapiller, ortala­ma yarım milimetre uzunluğundadır. İnsandaki bütün kapiller ucuca konursa, dünyâyı dört def’a saracak bir boru elde edilir. Herbirinin ağız genişliği yanyana getirilirse 60000 m2 bir sath meydâna gelir. Hâlbuki, en büyük olan epher dama­rının ağız genişliği beş santimetre karedir. Epherden ve tekmîl kapillerden aynı ze­mânda geçen kan mikdârı eşitdir. Zîrâ, epherdeki kan birkaç metre sür’atle akdı­ğı hâlde, etrâfda sür’at azalarak, kapillerde hemen hemen sıfır olur. Kan, yarım mi­limetre uzunluğundaki kapillerden bir sâniyede geçer. Bu sâniye içinde gaz mübâ­delesi vukû’ bulup, kan avdet eder. Kan, kalb içinden 1,5 sâniyede geçmekde, 5­7 sâniyede ciğerleri dolaşmakda, dimâgı 8 sâniyede, elleri ayakları 18 sâniyede do­laşmakdadır. Ya’nî bir kan hüceyresi, yirmidört sâatde, üçbin def’a kalbden vücû­de gönderilmekdedir. İş esnâsında veyâ âteşli hastalıklarda, kalbin çarpma kuv­veti azalınca, kan sür’ati iki misline kadar artar. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh! Beyt:

Müntezamdır cümle ef’âlin senin, Aklı ermez, hikmetine kimsenin!

KAN: Bir insanda beş-altı litre kan bulunur. Kanının üçde biri giden kimse teh­lükesiz yaşıyabilir. Kan suyuna (Plasma) denir. Plasma içinde alyuvarlar [Hema­ti] ve akyuvarlar [Lökosit] yüzer. Bundan başka, (Fibrinogen) denilen azotlu bir madde, erimiş hâlde bulunur. Kesilen yerden çıkan kandaki fibrinogen, iplikler hâ­linde pıhtılaşır. Bu pıhtıya (Fibrin) denir. Fibrin, kan akmasını durdurur. Fibrin çö­kelirken, kandaki yuvarlar da, pıhtı içinde çökelir. Bir cam tüpe alınan kan da, böy­le pıhtılaşır. Pıhtı üstündeki berrâk sıvıya (Serum) denir. Serum içinde erimiş al­bümin maddesi, tuzlar bulunur. Bulaşıcı hastalık zemânlarında kanda hâsıl olan (Anti-toksin)ler de, serumda erir. Cam tüpe alınır alınmaz, içine pıhtılaşmayı ön­liyen madde [meselâ sodium sitrat tuzu eriyiği] konan kan, pıhtılaşmaz. Yalnız, kan­daki yuvarlar çöker. Çökme hızı, serumdaki albüminin cinsine ve mikdârına gö­re değişir. Hastalıklar, serum albüminini değişdiriyor. Çökme hızı, birçok hasta­lığın tanınmasına yarıyor.

Bir milimetreküp kanda, beşmilyon hemati vardır. Eritrosit de denilen bu alyu­varlar kemik iliğinde hâsıl olur ve otuz-kırk gün çalışdıkdan sonra, ihtiyâr olurlar. İhtiyâr eritrositleri, dalak, kandan alarak öldürür. Kan zâyı’ edince veyâ ba’zı has­talıklarda kandaki eritrosit sayısı azalır. Renk solar, iştihâ gider. Hâlsizlik, baş ağ­rısı, kulak çınlaması, kalb çarpıntısı, el, ayak soğuması olur. Bu hâle anemi (Kan­sızlık) denir. Hâlbuki, kan azalmamış, kandaki eritrosit azalmışdır. Çabuk ihtiyâr­lıyarak veyâ az hâsıl olarak, kanda azalıyorlar. Bâsur, mi’de, barsak gizli kanama­ları, deriden, damardan, burundan ba’zan akan kanamadan dahâ tehlükeli olan ane­milere sebeb olur. Çünki onlar hep akar. Yılan ve mantar zehri, eritrositleri öldü­rüyor ve hâsıl olmalarını azaltıyor. Kurşunla zehrlenme, sıtma ve başka birkaç bu­laşıcı hastalık, barsak solucanı, ba’zı tehlükeli şişler [tümörler], ba’zı vitamin noksânlığı ve bebeğin iyi beslenmemesi, ba’zan çok yorulmak da eritrositleri azaltır. Başka sebebden meydâna geldiği için buna (segonder=bilvâsıta, ikinci anemi) denir. Bundan başka, primer veyâ essansiyel (asl hastalık) olan, kendiliğin­den olan (Kloroz) ve (Pernisiyöz anemi) adında iki kansızlık hastalığı dahâ var­dır. Kloroz, yetişgin kızlarda olur. Eritrosit sayısı değişmez veyâ azalması cüz’î olur.

Lökositler, kanın polis me’mûrları gibidir. Sağlam insanın bir milimetreküp ka­nında, altıbin ile sekizbin arası lökosit vardır. Vücûde mikrop girince sayıları ar­tar. Bir damla kandaki lökosit sayısından, vücûdde mikrop gavgası olup olmadı­ğı anlaşılır. Lökositler de, kemik iliğinde hâsıl oluyor. Bunların lenfosit denen çe­şidleri, lenfa bezlerinde hâsıl olmakdadır. Hastalığın cinsine göre, lökosit ve len­fosit artışları başka başka olur. Bir yarada bulunan kıyh [irin], akyuvar ölülerinin yığınıdır. Bunlar, mikrop savaşında ölmüşdür.

Bilemediğimiz bir sebeble, kanda lökosit çoğalmasına (Lösemi) kan kanseri de­nir. Lökosit artması fazla ise, (Miyole lösemi) denir. Lenfosit artması dahâ çok ise (Lenfatik lösemi) denir. Bu hastalıkda, ateş, buğaz ağrısı, lenfa bezleri şişmesi, da­lak şişmesi, diş etleri ve deri altı kanaması, hâlsizlik olur.

Bir milimetreküp kanda, ikiyüz-üçyüzbin kadar (Trombosit) denen, çok küçük dânecikler de vardır. Bunlar da, kemik iliğinde hâsıl oluyor. Bunlar, kan çıkan yer­de yığılarak, kanın pıhtılaşmasını kolaylaşdırıyor. Kanın ömrü yüziki gündür. Ya’nî, yüziki gün sonra, insanın kanı temâmen değişir.

TANSİYON: Kan basıncı demekdir. Her boruda bulunan suyun basıncı vardır. Bağçe sularken hortumdaki deliklerden suyu fışkırtan, su basıncı olduğu gibi, damarlardaki kanın da bir basıncı vardır. Aortdaki kan basıncı, ince damardaki ka­nın basıncından çokdur. Kol atardamarında tansiyon onikidir. Ya’nî, oniki santi­metre yüksekliğindeki cıvanın, tabanına yapdığı basınca eşitdir. Bu da 12x13,6=163 gram/santimetre karedir. (Basınc), bir santimetrekare yüzey üzerine, dik etki eden kuvvet demekdir. Normal tansiyon mikdârı, yaşa göre ve insanın yapısına gö­re değişir. Bâzû atardamarı tansiyonu onaltı olan sağlam insan çokdur. Damar ki­reçlenerek veyâ üzülmek, kızmak sonucu sinir bozulması ile, kasları büzülerek [kramp] daralırsa, tansiyon artar. Nikotin gibi ba’zı zehrler ve böbrek hastalığın­da kana yayılan toksinler de, damarları daraltarak tansiyonu yükseltir.

Kan tazyîkınin yükselmesi devâmlı ise, sebeblerini aramalı, bunları tedâvî et­melidir. Bedeni ve âsâbı yormamalı, üzülmemelidir. Âsâbı teskîn edici ilâc alma­lıdır. Kâfî mikdârda uyumalıdır. Az tuzlu ve az yağlı perhîz yapmalıdır. İdrâr sö­ken ilâc vermelidir. Kramp, kabz olursa, potassium vermelidir. Baş ağrısına aspi­rin değil, antihistaminler vermelidir. Nöbet hâlinde, pirinc, meyve ve şekersiz perhîz yapılır. A vitamini, ökse otu [Gui], sarmısak fâidelidir. Menopose zemânın­da kadınlarda olan tazyîk artması mühim değildir. Tuzu az perhîz, ikinci kısmın kırkaltıncı maddesinin yirmidokuzuncu sırasında yazılıdır. Diyastolik tazyîk, ya’nî ölçü âletinin gösterdiği küçük tazyîk onüçden yukarı ise, kalb veyâ böbrek üzerin­de durulur. Tuzsuz perhîz ve yatakda istirâhat lâzım olur. Tazyîk düşürücü ilâclar verilir. Böbrek, kalb, kebed, bağırsak hastalarında, bunlar tedâvî edilince, tansi­yon normale iner. Bu tedâvîlerin tabîb tarafından yapılması lâzımdır. Bilhâssa ka­dınlarda, kan kaybını durdurmak için, sabâh akşam aç karna, nohud kadar dam-la sakızı yutmak ve (Sang-Dragon) kardeşkanı denilen kırmızı sakızdan 1-5 gram kadar yimek fâidelidir. Altıyüzellidördüncü [654] sahîfeye bakınız!

Tansiyon düşmesi de tehlükelidir. Düşük tansiyonu tabî’î hâle yükseltmek için tuzlu ayran ve bol su içmeli, yine düşerse tabîbe mürâce’at etmelidir.

KAN GRUBLARI: Birinci cihân harbinden önce, kansız bir kimseye, başka bir insanın kanı şırınga edilince, ba’zan, hemen ölüyordu. Bunun önüne geçilemiyor­du. Ba’zı kimselerin kanının serumunda, belli iki maddenin bulunduğu görüldü. Agglütinin denen bu maddeler birbirine benzemez. Biri α [alfa] ile ikincisi β [be­ta] ile gösterilir. Ba’zı kimsenin alyuvarlağında da, pıhtılaşabilen iki madde bulu­nuyor. Bunlar da, birbirine benzemez. Birine A, ikincisine B denir. Bir insana kan verildiği zemân, A özellikli alyuvarlar, α maddesi bulunan seruma gelince veyâ B özellikli alyuvarlar, β bulunan seruma gelince (Agglutination) olur. Ya’nî, dışar­dan gelen kandaki alyuvarlar bir araya yığılıp, pıhtı hâlinde çöker ve kan verilen kimse hemen ölür. Her insanın kan serumunda, kendi alyuvarlarındaki pıhtılaşa­bilen maddeyi pıhtılaşdırmıyan agglütinin bulunur. Yoksa, herkesin kanı, kendi­liğinden pıhtılaşarak ölürdü. Bu bakımdan dört dürlü kan gurubu vardır:

1 — 0 [sıfır] grubu: Bu grubda bulunanların alyuvarlarında A ve B maddele­ri yokdur. Serumlarda α ve β vardır. Bunların alyuvarları hiç bir serumda pıhtılaş­maz. Herkese kan verebilirler. Verdikleri kan az olduğundan, serumla verilen α ve β agglütininleri, kan alan kimsenin alyuvarlarını pıhtılaşdırmaz. Bu grubdakiler, başka grubdakilerden kan alamazlar.

2 — A grubu: Bu grubda olanların alyuvarlarında, yalnız A maddesi vardır. Se­rumlarında yalnız β bulunur. Bunlara yalnız kendi grublarında veyâ 0 grubunda bu­lunan kimselerin kanı verilebilir. Bunlar, yalnız kendi grublarında veyâ AB gru­bunda bulunanlara kan verebilirler.

3 — B grubu: Bu grubda bulunanların alyuvarlarında yalnız B vardır. Serum­larında, yalnız α bulunur. Bu grubdan veyâ 0 grubundan kan alabilirler. Ancak ken­di grubuna veyâ AB grubundakilere kan verebilirler.

4 — AB grubu: Bu grubda olanların alyuvarlarında hem A ve hem de B bulu­

nur. Serumlarında hem α hem β bulunmadığından, dışardan gelen alyuvarları çökdürmezler. Her grubdan kan alırlar. Çünki dışardan gelen α ve β agglütininle­ri hem azdır, hem de bunların kanında dağılarak dahâ te’sîrsiz kalıp, alyuvarları çökdürmez. Bunlar AB den başka grubdakilere kan veremezler.

Bir insan bütün hayâtı boyunca, bu dört grubdan birisinde bulunur. Herkes ken­di kan grubunu öğrenmeli, nüfûs cüzdanına yazılmalıdır. Fekat gebelik, lohusalık, narkoz, radioterapi ve arsenikli ilâcların, kan grubunu ba’zan değişdirdiği görül­mekdedir.

Yüz kişi üzerinde yapılan tecribede, kırkbeş kişi 0, onbir kişi A, kırk kişi B ve dört kişi AB grubunda bulunmuşdur.

Kan grubu ölçülmesi, adlî işlerde de fâideli olmakdadır. Şübheli birinin elbise­sinde görülen kan lekesinin grubu, bu kimsenin kan grubuna uygun bulunmazsa, (Elim kesildiği zemân üstüme kan damlamışdı) gibi sözünün yalan olduğunu meydâna çıkarır.

Çocuğun kan grubu, babasının veyâ anasının kan grubuna benzer. Bir çocuğun kan grubu, anasının kan grubuna benzemezse, babasının kan grubunda olduğu an­laşılır. Bu çocuğun babası olduğu sanılan adamın kan grubu, çocuğun kan grubu­na benzemezse, bunun babası olmadığı anlaşılır. Fekat, bu çocuğun grubunda olan bir adamın, bu çocuğun babası olduğu kesin olarak söylenemez. Çünki, ay­nı grubda bulunan, başka çok adam vardır.

Grubu belli olan (test serum)dan, bir cam üzerine, bir damla konur. Üzerine bir damla % 10 luk sodium citrat eriyiği konur. Bir damla da kan konur. İki dakîka son­ra berrâk kalırsa, agglütinasyon yokdur. Bulanırsa, vardır. (Test serum) piyasada satılmakdadır. Bozulmadan iki-üç ay saklanabilir.

TENEFFÜS CİHÂZI: Sıhhatli bir insân, sâatde bin nefes alır. Vücûd fabrika­sının mikrop ve gazlara karşı mühim kapısı, nefes yollarıdır. Ağız ve burun boş­luğunu ciğerlere rabt eden onbeş santimetrelik hava borusu [Trake]nin yukarı ucu gırtlak [Hançere] olup, burada hava borusu, ses iplikleri vâsıtası ile daralmış, bir ince yarık hâline gelmişdir. Bu yarık, nefes yolunun otomatik kapanabilen kapı­sı olup, toz, balık kılçığı ve tahrîş edici gazların te’sîri ile kendiliğinden kapanır. İn­san arzû etse de, klor, amonyak ve diğer zehrli gazları teneffüs edemez. Hava bo­rusu, göğüs boşluğunda, yarım milimetre inceliğinde, yirmibeşmilyon kadar ince kollara ayrılır. Her kol, yine 15-20 dâne son kollara ayrılır. Her son kolun ucu ke­se gibi şişkin olup, bu hava kesecikleri, kollar ucunda üzüm salkımına benzer. Bu hava keseciklerinin hepsine (Akciğer) diyoruz. Akciğerde, kalbden gelen kan damarları da, kollara ayrılır. Ayrıla ayrıla nihâyet ciğerde dörtyüzmilyon kapiller meydâna gelir. Bu kapiller, hava keseciklerini sarar. Gaz basıncından dolayı, kan­daki CO2 nin fazlası, hava kesesine ve kesedeki oksigen de kapillere, ya’nî kana geçer. Bu gaz mübâdelesi, bir sâniyede vukû’ bulur. Orta bir nefes almada, kese­lerin mecmû’ sathı yüzelli, derin teneffüsde dörtyüz metre karedir. Ciğerde birin­ci hâlde üç litre hava mevcûd olup, bunun yarım litresi, ya’nî altıda biri mübâde­le olur. Bir insanın ciğerlerinden dakîkada yatarken sekiz, otururken onaltı, yürür­ken yirmidört, koşarken elli litre hava geçmekdedir. Harb maskeleri süzgeçleri­nin mukavemeti ölçülerinde bu mikdâr, otuz litre kabûl edilmişdir. Devâmlı spor ve mümârese ile, ciğerlerde bir teneffüsde mübâdele edilen hava mikdârı, beşbu­çuk litreye çıkabilmekdedir. Tecribeli dalgıçlar, su altında dörtbuçuk dakîka, ne-fes almadan durabilmekdedir. Bir hayvânın kanına oksigen verirsek, teneffüs ya­vaşlar, hattâ durur. Zîrâ dimâgdaki teneffüs merkezi, artık, göğsü karından ayıran perdeye hareket emri veremez. Kandaki karbon dioksid gazının artması ise, tenef­füs merkezini îkâz ederek, teneffüsü hızlandırır.

HAVA (ATMOSFER): Bir hava deryâsının dibinde yaşamakdayız. Hava, orta­lama yüz kilometre yükseklikde olup, yukarısında dahâ hafîf gaz tabakaları ile ör­tülüdür. Okyânusların sekizyüz metre derinliğinde yaşıyan balıklar, havaya çıka­rılınca parçalandığı gibi, insanlar da, hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenârında, bir santimetre kare satha, bir kilogram tazyîk yapmakda­dır. Bu basınc mikdârına, bir (Atmosfer) denir ki, yetmişaltı santimetre [76 cm] yük­sekliğindeki cıvanın basıncına eşitdir. Cıvanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, binotuzüç santimetre [76x13,6=1033,6] suyun basıncı, ya’nî on metre ve otuzüç san­timetre yüksekliğindeki suyun basıncı, bir atmosferdir. İnsan derisinin yüz ölçümü, ortalama birbuçuk metre kare olduğuna göre, hava, hepimizi onbeş ton kuvvetle ezmekdedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil hâline gelmeyişimiz, teneffüs sâyesin­dedir. Teneffüs yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile, vücûdümü­zün bütün hüceyrelerine hava gitdiğinden, içimizde de, hâricdeki tazyîka müsâvî bir basınc mevcûddür. Sıcak havada tazyîk azalır, barometre düşer. Soğukda ise yük­selir. Bu tazyîk tehavvülü, sıhhatimiz için çok mühimdir. Bu tehavvül olmasaydı, bil­diğimiz hastalıkların dörtde biri mevcûd olmazdı. Sıhhî ıklîmler, kırların ve kışın yaylaların, ilkbehârda hâtt-ı üstüvâ [ekvator] adalarının ıklîmleridir.

Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaz’ıy­yetindedir. Hava artı, erd eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakda olan in­san elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir nâkildir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu hâlindeyiz.

Yüz litre havada, yetmişsekiz litre azot, yirmibir litre oksigen, bir litre argon gi­bi necîb gazlar ve 0,03 litre karbondioksid gazı [CO2] bulunur. Hava, bu gazların karışımıdır. Havada gaz hâlinde bulunan azot, yumurta akı, ekmek, et gibi cism­lerin yapı maddesidir. Böyle azotdan yapılmış maddelere (Protein) diyoruz. Pro­teinler, aminoasidlerin peptidleşmesinden hâsıl olan polipeptid yapısındadır. Bun­lar, protoplazmanın yapı taşı olduğundan, proteinsiz, ya’nî azotsuz yaşanmaz. Yalnız yağ, şeker, nişasta gibi azotsuz gıdâlarla beslenen bir hayvân, yaşıyamaz. İn­san, hergün gıdâlardan sekiz gram azot almak mecbûriyyetindedir. Lâkin ne insan ve ne de hayvân ve ne de nebâtlar, havadaki azotu alamıyoruz. Zîrâ, azot molekül­lerindeki ikişer atom, birbiri ile kuvvetli bağlı olup, kolay ayrılmıyor. Bileşik cism yapmak için atomlar birleşir demişdik.

Havada oksijen bulunmasaydı veyâ oksijen mikdârı yüzde 21 den az veyâ çok olsaydı, zararlı olur, hiçbir canlı nefes alamaz, yaşayamazdı. Yer yüzünde hiçbir in­san, hayvan, nebât bulunmazdı. Yağmurlu, karlı ve fırtınalı havalarda oksijen mikdârı hiç değişmiyor. Allahü teâlâ değişmekden muhâfaza ediyor. Allahü teâlâ, insanlara büyük ni’met olarak, Peygamberleri gönderip îmânı bildirdi. Havadaki oksijen mikdârını yüzde 21 olarak sâbit tutuyor. Bu ni’metlerin kıymetlerini an­lamalı, her nefesde hamd etmeliyiz. Görmek, işitmek ve söylemek ni’metlerinin kıymetlerini hiç düşündünüz mü? Bu ni’metler için, gece gündüz durmadan hamd etsek karşılık yapabilir miyiz? Lâzım olan hamd ve şükr yapılmadığı için, bunla­rı geri alıyor mu? Almıyor. Afv ediyor. Hamd ve şükr etmiyenlerin, hattâ inkâr edenlerin, dünyâ ni’metleri içinde, râhat ve mes’ûd yaşadıklarını, ba’zı sevilmiş­lerin de sıkıntılar çekdiklerini görüyoruz. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin zındanda işkence yapılarak öldürülmesi ve imâm-ı Rabbânînin üç oğlunun bir günde vefât etmeleri böyledir. Bunun sebebini ârifler anlamakda ve talebelerine bildirmekde­dir. Bunlar sizi aldatmasın! Çünki, Allahü teâlânın afv ve sabr sıfatları, diğer sıfat­ları gibi sonsuzdur. Bizim gibi câhiller, böyle afv ve merhamet sâhibi Rabbimize karşı kusûrlarını bilmeli, Ona karşı şükrde hiç kusûr yapmamalı, emrlerine ve ya­saklarına, ya’nî islâmiyyete bütün gayretimiz ile sarılmalıyız.

Bir azot deryâsı olan hava içinde yaşadığımız ve hergün bin litre azot ciğerleri­mize kadar girdiği hâlde, hayâtımıza çok lüzûmlu olan bu azotu, hüceyrelerimize havadan alamıyoruz. Mahlûkatı sıkan en büyük derdlerden biri açlıkdır. Her sene milyonlarca hayvân ve nebât açlık derdinden telef olmakdadır ve şu sâatde binler­ce aç insan mevcûd olup, doyasıya yimeğe muvaffak olamamakdadır. Bu açlar, bil­hâssa pahâlı olan protein maddelerine, ya’nî içinde yüzdükleri azot deryâsına, ci­ğerlerine kadar girmiş iken, istifâde etmekden âciz oldukları azot maddesine açdır. Bu hâl, insanların aczini göstermeğe kıymetli bir misâl teşkîl etmekdedir. Zîrâ, eğer teneffüs ile oksigen gazını alıp kanımıza katdığımız gibi, azot gazını da tutmak hâs­sası kanımıza bahş edilmiş olsaydı, yeryüzündeki bütün açlık ihtiyâcımız, bir solu­ma ile te’mîn edilebilecekdi ve artık aç kimse kalmıyacak, avcılık nihâyet bulup, mil­yonlarca cânlı, açlık sıkıntısından kurtulacak, açlık dolayısı ile ekmek ve et için in­sanlar birbirlerine saldırmıyacak, yeryüzü bir harb sâhası hâlinden çıkarak, bir Cen­net ravzası hâline dönecekdi. Bunların hepsi, insanın hergün ciğerlerine giren bin litre azotdan, sekiz gram (yedi litre)sini uzviyyetine alabilmesi ile olacakdı.

Havanın yüksek tabakaları hafîf ve oksigence fakîrdir. Böyle havada, hem te­neffüs güçleşir, hem de rûhî teşevvüşler hâsıl olur. Teneffüs güclüğü, ya’nî oksigen azlığının te’sîri, alkolün te’sîrine benzer. Bu te’sîrler insanlara göre değişir. Dört­bin metreye kadar birşey duyulmaz. Bundan sonra nefes darlığı, boğulma hissi, baş ağrısı, ateş basması gibi dağ hastalığı alâmetleri başlar. Fekat, bu şartlara alışarak teessür zâil olur. Dokuzbin metreden sonra diğer ârızalar baş gösterir ki, vücûd bu şartlara uymaz. Bu zemân, oksigen bombaları ile sun’î hava verilmezse veyâ diğer tedbîrler alınmazsa ölüm hâsıl olur.

Hüceyrelerimizde, oksigen, gıdâları yakınca, karbondioksid meydâna geliyor. Bu da, ciğerlerden havaya veriliyor. İnsan sâatde 20-40 ve günde 500-1000 litre karbon­dioksid gazı hâsıl ediyor. Şehr havasında (CO2) mikdârı, binde bire ve hattâ dahâ yukarıya çıkar. Bu gaz, öldürücüdür. Yüzde yedi mikdârında teneffüs güçleşir. Yüzde ondört olunca öldürür. Kalküta şehrinde, bir odaya tıkılan 146 mahbûsdan 123 ü, kendi (CO2)leri ile ölmüşdür. Karbondioksid gazı havadan ağır olduğundan çukurlarda, mahzende toplanır. Gazoz şişeleri açılınca, aşağı doğru köpük hâlinde, masa örtüsü üzerine akar. Bu gaz, ısıyı fenâ iletir. Hava tabakasının erd üzerinde sıcaklığı koruması, dahâ ziyâde karbondioksid sâyesindedir. Hava olmasaydı, yer yüzünün ortalama sıcaklığı (+150C) yerine (—230C) olacakdı. Bu otuzsekiz dere­ce farkın yirmibir derecesi, havadaki onbinde üç karbondioksid sâyesindedir.

İnsan vücûdü, içinde elli litre sıcak mâyı’ bulunan bir fıçı gibidir. Fıçının serbest sathı ciğerler olup, takrîben ikiyüz metrekaredir. Bu sıvı, bu yüzeyden ve bütün de­rimizden, buhârlaşır. Ağız ve burnumuzdan havaya su buhârı veriyoruz.

MİKROP: Mikrop nedir? Mikroplar, dünyâmızda en ziyâde yayılmış mahlûk­lar olup, o kadar çokdur ki, diğer bütün cânlıların mecmû’ sayısı, bunların yanın­da sıfır gibidir. Üzerinde binlerle mikrop yaşamayan bir toprak parçası, havada, bir toz, bir su damlası, bir sinek ayağı ve hiçbir insan kılı mevcûd değildir. İnsan bir camı ağzına sürünce, cam üzerinde düzinelerle mikrop kümesi meydâna gelir. Her insan bûsesi, insanların birbirine binlerce mikrop vermesi demekdir. Masa üze­rinde yürüyen bir sinek, karda gezen insanın izleri gibi, mikrop yığınları bırakır. Süt hayvândan bakraca akdığı zemân, her kahve kaşığında binlerce mikrop bulu­nur. Bu mikdâr, her sâatde katkat artar. Bir mikrobun yirmidört sâatde çoğalarak yetmiş milyona çıkdığı görülmüşdür. Tereyağındaki mikroplar, sütden on kat faz­ladır. İnsan ve hayvânların bulunduğu yerde, mikrop mikdârı fevk-al’âde artar. Bir kaşık nehr suyunda, şehre girmeden evvel otuzbin, şehrden çıkınca milyarlarca mik­rop vardır. Mikroplar havada uçmaz. Havadaki herbir toz, yüzlerce mikrop taşı­yan birer balondur. Mikroskop 998 [m. 1590] de keşf edildi.

İNSAN VE MİKROP: Mikroplar, diğer hayvân ve nebâtlar gibi canlı mahlûk­lar olup, insanlara zararlı veyâ fâideli olmak gâyesinde değildir. Bunların, yegâne gâyesi, her cânlıda olduğu gibi, yaşamak arzûsudur. Birçok insan, mikrop deyince, yanlış olarak, insana düşman olan mahlûk zan eder. Hâlbuki Allahü teâlâ, çok şey­leri yaratmasına, mikropları sebeb ve vâsıta kılmışdır. Cenâb-ı Hakkın irâdesi ile, dilemesi ile, muhtelif işlerin yapılmasında vazîfe görüyorlarsa da, umûmî olarak za­rarsız, fâideli ve zararlı [pathogene] olmak üzere üç sınıfdırlar. Onbinlerce nev’le­ri olup, hemen yüzde sekseninin insanlarla alâkası yokdur. Yüzde iki kadarı, fâide­lidir. Meselâ, bize, peynir, sirke, hamur, maya ve sâire yaparlar. Bir kısmı ile de, be­râber yaşamakdayız. Her nefesde, binlercesi içimize girer. Bunlar, tavuk, kedi, köpek, koyun ve sâire gibi, ehlî hayvanlarımız gibidir. Lâkin bunlar, bize dahâ ya­kın olup kümesde, ahırda değil, hârice açık bulunan a’zâmızda ikâmet eder. Cild, ağız, burun, teneffüs yolları, mi’de, bağırsak ve sâire yerlerimiz bunlarla doludur. Bunlar, basît ve beceriksiz değildir. İçlerinde san’atkârları ve mütehassısları mev­cûddür. Yalnız ağzımızda, elli çeşid mikrop çalışmakdadır. İnce bağırsaklarda da, muhtelif ihtisâslara mâlik yirmibeş dürlü mikrop nev’i vardır. İnsan, bu işçilerinin yevmiyesini gıdâ olarak verip, güc hazm olan gıdâların hazmını bunlara yapdırır. Bir def-i hâcetde, abdesthâneye, yüzbinlerce mikrop terk edilmekdedir.

Her insanda mevcûd bu sayısız mikroplar, zararlı değildir. Hâricden durmadan vücûdümüze zararlı mikrop da girmekdedir. Hiçbir gün yokdur ki, hepimiz verem mikrobu yutmamış olalım. Süt ineklerinin yarıdan fazlası tüberkülozdur. Pastöri­ze edilmiyen her sütde verem mikrobu üçbine kadar çıkdığı nâdir değildir. Hemen her tereyağının yüz gramında, binlerce verem mikrobu vardır. Öldüğü zemân vü­cûdünde verem hastalığı başlamamış insan, yok gibidir. Tüberkülozdan bademcik­leri şişmemiş çocuk azdır. Diğer hastalık mikropları da, heryerde mevcûddür. Herkesin ağız ve burnunda difteri ve grip mikropları yaşamakdadır. Cildimizde, çıban mikropları, kanı zehrliyen mikroplar dâimî müsâfirimizdir. Hâlbuki üzeri­mizi saran bu düşmanlardan zarar görmiyoruz. Yalnız veremli sütden bir damla içen kimse birkaç haftada ölmeli idi. Bunun sebebi: Bir bardak sütde, meselâ üçbin ve­rem mikrobu yanında, ayrıca kırk muhtelif nev’den milyarlarca zararsız mikrop var­dır. Diğer mikropların yanında verem mikrobunun milyonda bir azlığı, olgun bir insan kalabalığını isyâna teşvîk etmek isteyip, birşey yapamıyan üç-beş fesâdcının azlığına benzer. Diğer tarafdan, uzviyyete giren zararlı mikroplar zarar yapamaz. Zîrâ durmadan ta’kîb olunurlar. Küçük çocuklarda bu ta’kîb kuvvetli olmadığın­dan, bunlara kaynamamış süt vermemelidir. Lâkin büyükler senelerden beri her­gün zararlı mikropları yuta yuta bunlarda, müdâfe’a vâsıtaları teşekkül etmişdir. Alışan insanın günde içdiği sigara mikdârını, birisi birdenbire içerse, hasta yapma­sına benzer. Bizi zararlı mikroplardan koruyan üçüncü ve en mühim vâsıta, içimiz­deki sâdık arkadaşlarımız olan mikropların, yabancı mikropları istememeleridir. Bunlar, yerlerini yabancı mikroplara bırakmak istemez. Demek ki, hastalığın in­sana geçmesi muhakkak olmıyor. Hadîs-i şerîfde de böyle buyurulmuşdur.

SÂRÎ HASTALIKLAR NE ZEMÂN MEYDÂNA GELİR?: Bir tarafdan (İnfec­tion) ya’nî hastalık mikrobunun gelmesi, diğer tarafdan, berâber yaşamakda olduğu­muz mikropların azalması sebebiyle meydâna gelir. Ekmek üzerinde küflerin tu­feylî olarak yaşadığı gibi, mikropların üzerinde yaşıyan parazitler de vardır. Bakte­riophage denilen bu parazitler, mikropların za’îf zemânında çoğalır, büyük ve yardım­cı mikroplarımızı yirler. Bu sûretle vücûdümüz, yardımcı mikroplardan fakîrleşir.

Ada, yayla, sayfiye havalarında mikrop bulunmadığından, buralara seyâhat eden, bilhâssa gençlerde yardımcı mikroplar azalarak, mukavemet görmiyen, me­selâ herkesde, her zemân mevcûd anjin mikropları fe’âliyyete geçerek, Klimatik anjin meydâna gelir. Yine bu sebebden, seyâhate çıkan gençlerde, şiddetli tüber­küloz zuhûr eder. Ormanlık yaylalarda, meselâ bizim güzel Uludağımızın Kiraz­lı yaylasında, aslâ verem mikrobu yokdur. Lâkin genç seyyâh, çadırında yerde yat­makdadır. Burası ile, odada karyolasında yatmak arasındaki muhît şartları pek fark­lıdır. Gencin, Patojen mikroplara karşı müdâfe’asında, sâdık yardımcıları ve ön­cüleri olan kendi mikropları, bu şart değişmesinden müteessir olarak kuvvetden düşerler. Hava ve mevsim değişmelerinde sârî hastalıkların çoğalması da bu sebeb­dendir. Mevsim değişmesinden maksad, hava şartlarının bozulması değil, değişme­sidir. Meselâ, latîf behâr mevsiminin ânsızın gelmesinde, yardımcı mikropların ha­yât şartları ânsızın değişerek, mukavemetleri bir müddet için sarsılır.

Mikroplar pek küçükdür. Bir milimetreküp kanda beşmilyon kırmızı yuvarlar (Hematie) vardır. Bir hemati içine bir tifo basili kolayca yerleşir. Bir tifo basili içinde de, tüberküloz basili kolayca yerleşip gezebilir. Verem basili, mikropların en küçüğü değildir. Çubuk şeklindeki bir verem mikrobu üzerine, virüs sınıfından binüçyüz uzviyyet yerleşebilir. İnsanın vereme yakalanması için, asgarî bin tâze kuvvetli mikrobun ciğerlere girmesi lâzımdır. Bir tüberkülozlunun sabâh kah­valtısı yapdığı masa örtüsünde onbinlerce tükürük damlası ve her damlada binlerce mikrop görülmekdedir. Bir öksürükle meydâna gelen damlacıklar, mikrop mermîleri olup, üçbuçuk metre kadar uzağa gider. Bu mermîlere rastlıyan ve bilhâssa çocuk­lar, tehlükededir. Çocuklar, tüberküloza, büyüklerden on def’a dahâ kolay yakalanır.

VİRÜS: Bir mikrop kümesi, Şamberlan [ya’nî pişmiş porselen] süzgecinden sü­zülürse, mikroplar geçmez. Bir sıvı süzülür. Difteri, dizanteri ve verem mikropla­rından bu sûretle elde edilen mâyı’ler, hastalık hâsıl etmez. Fekat nezle, grip gi­bi mikroplardan elde edilen mâyı’ler hastalık yapar. Demek ki, böyle hastalıklar, yalnız mikroplar ile değil, süzülebilen, pek dahâ küçük virüs dediğimiz cismlerle bulaşır. Virüsler, mikropdan yirmibin def’a dahâ küçükdür. Bunlar da, mikroplar gibi, yetişir, ürer ve sirâyet eder. Bugün üçyüz çeşid virüs tanınmış ve bunlardan yirmibeşi görülmüşdür. Bunların, sâdece stoplazmadan ibâret oldukları anlaşılmış­dır. Bugün virüsler dondurularak billûr hâle getirilebiliyor. Bu şekldeki virüs te­mâmen cânsız, bir kimyâ maddesi gibidir. Fekat, müsâid bir yere konduğu zemân, cânlılığını göstererek ürer ve hastalık yapar. Ancak, elektron mikroskopla görü­lebilir. Virüsle bulaşan hastalıklar, kızıl, kızamık, su çiçeği, nezle, grip, çocuk spi­nal felci, kuduz, papağan hastalığı, domuz vebâsı ve sâiredir. Virüsler, bu hastalık­ların mikroplarını kuvvetlendirirler. Mikropları za’îfleten ve hattâ mahv eden vi­rüsler de vardır ki, bunları yukarda bakteriofaj diye söylemişdik. Fen, bakteriofaj vermek sûreti ile belki birçok hastaları tedâvî etmeğe muvaffak olacakdır.

TOXİN: Mikroplar insanlara çeşidli yoldan zarar verir. İnsanı bir eve benzetir­sek, tüberküloz basilleri, bu evin dıvârlarını yıkar. Difteri basili, açık bırakılmış ha-va gazı musluğuna benzer. Bu basilin kendi birşey yapmaz. Bademciklerde oturup, beyâz ve kırmızı kana Toxin dediğimiz bir zehr gönderir. Bu zehr, kalb ve böbrek­leri bozar. Tetanoz basili de, ufak bir yara üzerinde usluca oturup, vücûde tetanoz toksini gönderir. Bu toksin, en kuvvetli zehrlerden olan Strikninden ikiyüz def’a te’sîrli olup, bir gramı, yirmimilyon fâreyi veyâ dörtbin insanı öldürür. Vücûde ya­yılan bu toksin, mırdar iliği zehrliyerek, insan gerile gerile ölür.

ANTİTOXİN: Vücûdümüz, içeri giren her yabancı maddeye karşı bir koruyu­cu madde (Antikor) husûle getirip, bununla kimyâca birleşdirerek, zararsız hâle sokmağa çalışır. İçeri bir toksin girince, antitoksinler meydâna gelerek, yeniden gelecek toksinlerle birleşirler. Kızıl, kızamık ve su çiçeğine karşı meydâna gelen antitoksinler, kanda dâimî kalıp, insan ikinci def’a bu hastalıklara yakalanmaz. Nez­le, grip, difteri ve başka hastalıkların antitoksinleri ise, zemânla vücûdden dışarı atılır.

Düşmanı mikropla yenmek, ikinci cihân harbinde düşünüldü. Mikrop silâhla­rı ve koruma vâsıtaları üzerinde çalışıldı. Yer küremiz etrâfında dönen sun’î peyk­leri mahreklerine oturtan büyük füzeler gibi birkaç roketle, meselâ, İngiltereye sa­çılacak mikropların, kısa bir zemânda İngiliz milletinin üçde birini harb edemez hâle getireceği hesâblanmakdadır. Bu füzelerde, mikrop yüklü tüyler bulunacak, bu tüyler havada dağılıp, çok geniş sâhaya, sârî hastalık mikropları saçacakdır. Bu­gün, mikrop silâhları üzerinde, çok çalışılmakdadır.

YORGUNLUK: Zararlı maddeler, mikrop, toksin, virüs, zehrli gazlar gibi, vücûdümüze yalnız hâricden gelenler değildir. Adalelerimiz hareket ederken, vücûdümüzün derinliklerinde zehrli madde hâsıl olur. Yorgunluk hissini yapan bu zehr, süt asidi dediğimiz alfa oksi propiyonik asiddir. Yorgun bir adalede teşekkül etmiş olan bu asid dışarı çıkarılırsa, adale eski fe’âl hâlini alır. Yorulan bir uzvda diğer maddeler de teşekkül edip, kan ile her tarafa ve bilhâssa dimâga girerek yo­rar. Şu hâlde yorgunluk, süt asidi ve diğer toksinlerle kanın zehrlenmesinden ibâ­retdir. Bir köpek kuvvetden düşerek yatıp uyuyuncıya kadar çalışdırılır ve uyuyun­ca bundan kan alınarak, râhat ve keyfli bir köpeğe verilirse, bunun yorularak uyu­duğu görülmekde ve bunun aksi de vukû’ bulmakdadır. Yorgun ve yıpranmış bir insana, râhat bir insanın kanı verilerek, fe’âl bir hâle getirilmekdedir. Fekat, ya­rının insanına verilerek bunu yorgunlukdan ve uykudan devâmlı kurtaracak, bü­tün ömrünü fe’âliyyet ve râhatlıkla geçirmesine yarıyacak bir antitoksin buluna­cağı zan edilmemelidir. Zîrâ yorgunluk, yalnız bir kimyâ hâdisesi değil, diğer bü­tün vücûd hâdiseleri gibi, insanların anlıyamadığı , mübhem bir hayât hâdisesidir. Yorgunluğu gidermek, çalışmakdan meydâna gelen zehrleri temizlemekle berâber, hüceyreleri dinlendirmek de demekdir.

Bir otomobil, ancak yakma tertîbatının, gazı patlatması ile hareket etdiği gibi, adale motorlarımız da, dimâgımızın sinir cereyânını vermesi ile hareket eder. Her adale parçası, bir tel, bir sinir ile dimâga bağlıdır. Yalnız hareket için, adale­leri dimâgımıza bağlıyan milyonlarca sinir olup, bunların milyarlarca ince kolla­rı mevcûddür. Amerikadaki vahşîlerin oklarının ucuna sürdükleri Kürar [Curare] ismindeki zehr, bu sinirlerin uçlarını felce uğratır. Adale hareket edemez. Ağrı yap­madığından, insan zehrlendiğini anlamaz. Elini, ayağını oynatamıyarak yere yıkı­lır veyâ taş gibi dikili kalır. Görür ve işitir ise de, gözünü kırpamaz, dilini oynatıp bağıramaz. Kabr azâbı da bunun gibidir. Meyyit, elem, acı duyar. Fekat, kıpırdı­yamaz. Kürar, zehrlerin en fenâsıdır. En son, teneffüs adaleleri uyuşarak, zevallı ses çıkaramadan ölür. Dünyâda tabî’î ve sun’î kötülükler çokdur. Bunların en kötüsü kürardır.

ZEHR NEDİR?: Umûmî bir zehr ta’rîfi yapılamaz. Keçi, yirmi gram morfin yi­yip, sıçramasına devâm eder. Şu hâlde morfin zehr değil midir? Ada tavşanları zevk­le belladon yir de müteessir olmaz. Tuz rûhu zehr olamaz. Zîrâ mi’delerimiz biz­zât bunu yapıyor ve hiçbir zararı olmıyor. Zehrli ve fâideli cismlerin tâm ta’rîfini yapmak çok gücdür. Zîrâ:

a) Zehr, bunu alan cânlının nev’ine tâbi’dir. Keçiye zehr olmayan morfin, insan için zehrdir.

b) Zehr, aynı nev’e mensûb cânlıların şahsiyyetine de tâbi’dir. Babaya zararsız olan sigara, üç yaşındaki çocuğunu öldürür.

c) Zehr, alışmağa da tâbi’dir; alışmış bir ihtiyâra dokunmıyan sigara mikdârı, ilk def’a içen ihtiyârı öldürebilir.

d) Zehr, alınan mikdâra tâbi’dir. Her cismin bir dayanabilecek mikdârı vardır. Ancak bu mikdârdan fazlası zehrdir. En şiddetli zehr bildiğimiz siyanürlerin kan­da dolaşan mikdârı zehrlemez. Mi’deye doldurulan beş litre su ise, insanı öldüren zehrdir. Hattâ yeni doğan bir nevzâd için, bir bardak su zehrdir.

e) Zehr, zemâna da tâbi’dir. Sabâh aç karna içilen bir büyük sigaranın zehr te’sî­ri, öğle yemeğinden sonra içilen aynı sigaranın te’sîrinin on katıdır.

f) Zehr, berâber alındığı diğer maddelere de tâbi’dir. Aynı mikdâr kafeini hâ­vî çay ve kahvenin te’sîrleri başka başkadır. Aynı sûretle, aynı mikdârda ispirto­yu hâvî Absent ile şerâbın zehr te’sîrleri farklıdır.

Bu altı misâl, dahâ başka dürlü 6x6 kadar çoğaltılabilir. Lâkin, zehrin ta’rîfinin güclüğünü anlatmağa bu kadarı da yetişir.

TÜTÜN: Bugün fırın sayısında satış mağazaları bulunan ve hükûmetlerce rek­lâmları yapılarak değeri ekmeğin üstüne çıkmış bulunan tütünün müessir madde­si nikotindir. Korkunç zehrler arasında yer alan bu cismin bir damladan az mik­dârı, insanı öldürür. Gagası önünde nikotine batırılan bir cam çubuk tutulan bir serçe, derhâl ölür. Bir sigara içinde bulunan nikotin, deri altına şırınga edildikde, iki insanı öldürür. Tütün dumanında nikotinden başka birçok şiddetli zehrler vardır. Meselâ, bir sigara dumanında bir miligram sîyan asidi, yüzde beş karbon­monoksid, amonyak, yüzde birbuçuk kükürtlü hidrogen mevcûddur. Tıbbî kitâb­lar, sigaranın fizyolojik te’sîrini îzâhdan evvel şu misâli söylüyor: Almanyada yüzsekiz yaşında bir ihtiyâr, yeni yaşını tebrîke gelenlere, yüz seneden beri dur­madan sigara içdiğini ve şimdiki kuvvet ve zindeliğini sigaraya medyûn bulundu­ğunu söylemekdedir.

Sigara içmek, tütünü kuru tebhîr etmek, ya’nî kuru cismleri damıtmak, gaz hâle geçirmek demekdir. Sigara yanarken nikotinin yüzde yirmibeşi harâb oluyor. Yüzde otuz kısmı dumanla havaya gidiyor. Yüzde kırkbeşi de sigara içinden ağza doğru çekiliyor ise de, bunun üçde ikisi sigaranın soğuk kısmında mâyı’ hâlde ka­lıp, ağza, sigaradaki nikotinin, ancak yüzde onbeşi dâhil oluyor. Sigaranın yanan mahalli ile ağız arasındaki mesâfe ne kadar az ise, vücûde o kadar çok nikotin ge­lir. Şu hâlde, ince uzun sigaralar, kısa kalın sigaralardan dahâ hafîfdir. Nikotin te’sî­rinden korunmak istiyenler, sigarayı ağızda değil, elde tutmalıdır. Ağır sigaralar, nikotini çok sigaralar değil, içerken vücûde yüzde onbeşden çok nikotin veren si­garalardır. Kuru tütünler, yaşlarından fazla, gevşek sigaralar, sıkı ve sert sigaralar­dan fazla, hızlı çekenler, yavaş çekenlerden fazla, ciğerlerine çekenler, burna çe­kenlerden ve burna çekenler, dudak tiryâkilerinden fazla nikotin alır. Ağza giren nikotinin mühim bir kısmı, tükürük ile mi’deye gidip mi’de ifrâzını azaltarak işti­hâyı keser. Şu hâlde, yemek yiyenlerin bulunduğu yerde sigara içmek ve oda ha­vasını sigara dumanı ile karışdırmak büyük kabâhatdir. Bunun içindir ki, birçok fıkh kitâblarında, sigara, tab’an [şer’an değil] mekrûh denilmekdedir. Nikotin, ağız ve mi’de zarlarında kana karışır. Bunun da büyük kısmını, karaciğer tutarak par­çalar ve asid üriğe çevirir. Bundan dolayı, fazla sigara içenler, nekris ve rumatiz­maya yakalanabilir. Zâten herşeyin fazlası zararlıdır. Kanla dolaşan nikotin, böb­rek üstü bezlerini tahrîş ederek adrenalin ifrâzı artıp kan tazyîki yükselir ve de­rideki damarlar sıkışarak, renk solar. Bağırsakları harekete getirip, ishâl yapar. Saf­ra yollarını daraltdığından, safrası ve karaciğeri za’îf olan, fazla tütüne dayanamaz. Dimâga te’sîri henüz iyi bilinemiyor. Nikotin uzviyyetden çok yavaş atılır. Cum’a günü sigaraya başlayan insanın idrârında, ancak gelecek Cum’a nikotin görülme­ğe başlar. Nikotinin en iyi tanıma vâsıtası sülükdür. Nikotine çok hassas olan bu hayvân, dörtmilyonda bir nikotinli suda bile büzülmeğe başlar. Sigarayı fazla iç­menin zehr olduğu muhakkakdır. Birbirine rekâbetle tütün kullanan iki birâderin, onyedinci pipoda, birlikde öldüklerini, bir babanın sigara içdikden sonra, iki gün­lük çocuğu yirmi dakîka kucağında tutması ile, çocuğun nikotin tesemmümü ile ağır hastalandığını ecnebî kitâblar yazmakdadır. Bununla berâber, kendilerini zemân­la ve yavaş alışdıran ve mu’tâdına göre kullanan büyüklere, hiç zarar vermemek­dedir. Sigaranın tüberkülozu, kanseri ve damar sertliğini kolaylaşdırdığı hakkın­daki korkunç hikâyelerin, temâmen yanlış olduğu tesbît edilmişdir. Bu hastalık­lara yakalananlarda, sigara içmeyenlerin mikdârı içenlerden az olmadığı muhak­kakdır.

[m. 1964] yılı şubat ayında, Amerikada New-York eyâleti tıb derneğinde konu­şan göğüs hastalıkları mütehassısı Dr. Alvan L.Barach, sigara içerken dumanı içeriye çekmiyenlerde akciğer kanseri yapdığını gösterecek bir delîl yokdur demiş­dir. Birleşik Amerika sağlık işleri bakanlığının yüzlerle tabîb ve kimyâger çalışdı­rarak aylarca yapdırdığı incelemelerin sonucu, [m. 1963] sonbehâr gazetelerinde devletce açıklandı. Bu yazıda, (Sigarayı çok içenlerde, kanser dahâ çok görülmüş­dür. Kansere sebeb, tütün değil, sigara kâğıdının yanmasından hâsıl olan katran olduğu tesbît edilmişdir. Bunun için, tütünü, sigara şeklinde değil, tütün yaprağı­nın sarması, pipo ve nargile, lüleli çubuk şeklinde içmelidir) denilmekdedir. Tü­tün dumanında, kanserojen bir maddenin, ya’nî kanser yapan bir prodüinin bulun­duğu idantifiye edilememişdir. Fazla duman verilen hayvanlarda tümör tevlîd et­mek kâbil olmamışdır. Bunun içindir ki, araşdırıcılar, işi istatistiklere dökmüşler­dir. Yukarıda yazılı Amerikan raporu da, tıbbî, fennî isbât sonucuna değil, istatis­tiklere dayanarak bildirilmişdir. O hâlde bu rapor, problemi îzâh ve hal etmiş de­ğildir. Nitekim Avrupa ve Amerikada birçok doktorlar, bu raporu ve açıklamala­rı körü körüne kabûl etmemekdedirler. (Eczâcılık mecmû’ası), [m. 1970] yılı (12) ci sayısında diyor ki, (İnfarktüs) denilen kalb sektesinden sonra görülen ölümün, çok sigara içenlerde, sigara içmiyenlere nazaran onaltı def’a dahâ az olduğu Ame­rikada tesbît edildi. Nikotinin norepinefrin teşekkülüne te’sîr etdiği Amerikada gö­rüldü. Bu da, sigaranın zihn yorulmasını önlediğini göstermekdedir.

Ba’zı şahslar, nikotine karşı hassâs olabilir. Bu keyfiyyet, yumurtaya, çileğe kar­şı hassâs insanların bulunmasına benzer. Bunlar, sigara içince, hazm ve sinir bo­zukluğu, çarpıntı, damar tekallüsü, tansiyon yükselmesi gibi hâller görülür. Lâkin tütün içenlerin yüzde doksanında ve hele az içen büyüklerde hiçbirşey görülme­mekdedir. O hâlde, büyük bir insanın az mikdârda içdiği tütüne, sıhhî bakımdan harâm denemez. Böyle bir iddi’â, tecribeye, fenne uygun olmaz.

Doktor Gautier, Pârisde basılan fransızca (Formulaire)de koyu çayın ve kah­venin, sigaranın zararını giderdiğini yazmakda, tütünle zehrlenmeğe karşı, bir bardak suya bir kahve kaşığı tanen veyâ mazı tozu, yâhud bir damla tentürdiyod koyup içmeli ve yatıp çok örtünmelidir demekdedir.

ZEHRLİ GAZLAR VE KORUNMA ÇÂRELERİ: Zehrli bir cismin harbde kullanılabilmesi için, bir takım taktik şartları da hâiz olması lâzımdır ki, bunları her zehrde toplamak kolay değildir. Bundan dolayı, kimyâ sanâyı’inin birinci cihân har­bine verdiği üçbinden ziyâde zehrli maddeden, ancak otuzu kullanılmış ve bunlar­dan oniki kadarı işe yaramışdır. Bu savaşda gaz atışı, düşmana zâyi’ât verdirerek değil, rûhî te’sîr yapmak sûreti ile rol oynamışdır. Her yeni çıkan gaza karşı korun­ma vâsıtalarının bulunması ve kıt’alarda gaz disiplini meydâna gelmesi ile bu si­lâhın korkusu kalmamışdır.

Bugün iyi korunma vâsıtalarına ve bunların kullanılması ta’lîm ve terbiyesine mâlik olan bir millet için gaz tehlükesi yokdur. İlerdeki harblerde, ilk olarak meydâna çıkarak, eldeki korunma vâsıtalarından geçecek olan her yeni bir silâh ve bomba, korunma çâresi bulununcıya kadar rol oynıyacak ve belki de savaş ne­tîcesi üzerine mühim te’sîr yapacakdır.

ELEKTRONİK ÂLETLER: Elektronik kelimesini,elektron kelimesi ile karış­dırmamalıdır. Elektronik kelimesi, bir ilm koluna verilen ismdir. Bu ilm kolu, elekt­ro-manyetik dalgaların üzerine kurulmuşdur.

Bir endüksiyon makarasının ikinci makarasındaki ince bakır telden, çok sayı­daki sargıların iki ucu, iki küçük küreye bağlanır. Birbirine yakın olan iki kürenin biri antene [gerilmiş bakır tele], ikincisi, su borusuna, böylece toprağa bağlanır. Ka­lın bakır telden içerdeki az sayıda sargılara pilden akım verilince, iki küre arasın­da kıvılcım şeklinde elektron atlaması olur. Elektronlar, anten ile, toprak arasın­da, sâniyede milyonlarca def’a gidip gelir. Sâniyedeki gidip gelme sayısına (Titre­şimli akımın frekansı) denir. Evlerimizde kullandığımız elektrik akımının fre­kansı ellidir. Frekansları onbinleri aşan alternatif akımlara, (Yüksek frekanslı) de­

nir. Elektrik akımı geçen tellerin etrâfında, bir miknâtıs sâhası hâsıl olur. Anten ile toprak arasında hâsıl olan akım [elektrik titreşimi] de, kuvvetli miknâtıs mey­dâna getirir. Bu miknâtıs, dalgalar hâlinde, fezâda [boşlukda] her tarafa yayılır. (Elektro-manyetik dalga) denen bu dalgaların yönü ve şiddeti değişdiği için rast geldikleri kapalı devrelerde, meselâ antenlerde, endüksiyon akımı meydâna gelir.

Bugün yüksek frekans alternatörleri ile ve triyod lâmbaları ile, elektrik titreşim­leri ve böylece, elektro-manyetik dalgalar yapılmakda, bunlarla, telsizler, radyo­lar, radar ve elektronik beyinler çalışdırılmakdadır. Elektronik beyin [Computer]le­rin iç yapısını, beşbin dânesi bir yüksüğe sığan küçük transistörler ve diodlar ve bun­ları bağlıyan binlerce karışık elektrik devreleri teşkîl eder. Bunların i’mâl ve tes­bîti, elektronik beyin ve otomatik makinelerle yapılır.

Elektronik beynin giriş kısmında, husûsî daktilolarda delinmiş ve üzerindeki de­likler, belli harf veyâ işâreti bildiren kartlar veyâ delikli şerîtler yâhud da bir ya­zıcı daktilo ile yapılacak işi gösteren bir program, makineye verilir. Program, makinenin özel işâretleriyle ve istenen işi yapdıracak şeklde, mütehassıslar tara­fından hâzırlanır. Bir kerre hâzırlanan program, belli bir iş için her seferinde kul­lanılabilen bir deste delikli kart olabilir. Programdan sonra ma’lûmât verilir. Gi­rişde kullanılan vâsıtalarla, kısa zemânda netîce alınır. Kartdaki delikler, devre­lerin açılıp kapanmasını sağlar.

Elektronik beyin, kendisine verilen ma’lûmâtı ve programı hâfıza kısmı denen yerde kayd eder. Bu kısm, içinden tel geçen ferromagnetik halkalardan ibâret, kor denen, [Core: çekirdek] yüzbinlerce magnetik devreden ibâretdir. Altı kor birle­şip, bir postahânedeki numaralı posta kutuları gibi düşünülebilen pozisyonları teş­kîl eder. Her pozisyon, korlarındaki akımın yönüne göre magnetize olarak teyp gi­bi ma’lûmâtı kayd eder. Bunlara ma’lûmâtın girişi çıkışı, sâniyede beşbin def’a ola­bilir.

İşlemler merkez kısmında yapılır. Sâniyede, bin ile dört bin arasında toplama, çıkarma, yirmibeş ile ikiyüzelli arasında çarpma, bölme, beşbin Lojik işlem yapa­bilir. Sekizyüz bilinmiyenli, sekizyüz denklemi bir insan, hiç yimeden, içmeden, iki­yüzelli senede, kompütür, ya’nî bilgisayar ise, birkaç sâatde yapar. Fen kolların­daki yeni keşfler için ve nemâz vaktlerini anlamak için lüzûmlu hesâbların yapıl­masında, hastalıkların teşhîsinde, fabrikaların az mütehassısla çalışdırılmasında, elektronik âletlerle çalışan tertîbli [programlı] hesâb makinaları (Robot)lar kul­lanılıyor. Robot, makine adam demekdir. Bunlar, mekteblerde, evlerde öğretmen yerine ders vermekde, problem çözmekdedirler. Gemilerin, tayyârelerin yerleri­ni bulmakda, menzil hesâblarını yapmakda, harb gemilerinde atış kontrolünde, ha-va tahmînlerinde, tayyârelere ve rampadan atılan füzelere yol gösteren radar Beaconlarında hep elektronik âletler kullanılmakdadır. Telsizle idâre edilen tay­yâreler, roketler, kıt’alar arası füzeler, elektronik bilgilerin kullanıldığı yerlerdir.

Amerikalılar, 1975 de elektronik beyinle incelemeler yapan, (Viking 1 sonda ci­hâzı)nı Merîh yıldızına yolladılar. Bu cihâz, ellialtı milyon kilometrelik yolu on­bir ayda kat’ etdikden sonra, 1976 temmuz ayında Merîh üzerine kondu. Çalışma­ğa başladı. Toprak alıp, biyolojik ve fizik ve kimyâ tahlîlleri yapıp, Pasadena ilm merkezine bildirdi. Merîh toprağında bol oksigen gazı olduğu ve radio-aktif kar­bon bulunduğu anlaşıldı. Pasadenadaki hayâtî tecribeler mütehassıslarından Dr. Herold Klein, Viking 1 cihâzının gönderdiği haberlerin çok heyecân verici oldu­ğunu söylemişdir.

Ruslar, askerî harcamalarının çoğunu, câsûsluk işlerinde kullandılar. Elektro­nik sanâyı’ın sırlarını, Amerikalılardan çaldıkları tesbît ve resmî raporlarla neşr edildi.

Tam İlmihal