3-58-Cenâze taşımak ve defn


58 — CENÂZE TAŞIMAK VE DEFN

Cenâze taşımakda önce ön tarafda, meyyitin sağ tarafı, sağ omuza alınıp, on adım taşınır. Sonra, arka sağ bacak tarafı sağ omuzda, on adım taşınır. Sonra meyyitin sol tarafına, ya’nî arkadan bakıldığına göre, tabutun sağ tarafına geçip, sol omuz­da, on adım önde, on adım arkada taşınır. Hepsi kırk adım eder. Hadîs-i şerîfde bu­yuruldu ki: (Cenâzeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günâhı afv olur.)

Dükkânda, kahvede olan müslimânlar, bir cenâze görünce, gidip hiç olmazsa kırk adım taşımalı ve biraz arkasından yürümeli, rûhuna Fâtiha ve düâ okumalıdır. Ce­nâzeyi görünce, olduğu yerde ona karşı dikilip beklemenin tahrîmen mekrûh ol­duğu, (Merâkıl-felâh)da ve (Halebî-i kebîr)de yazılıdır. Cenâzeyi taşıdıkdan son­ra, arkasından yürümelidir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Sa’d bin Mu’âzın “radıyallahü anh” cenâzesini taşıdı. Ne büyük bahtiyârlık!

Cenâzeyi (Beynel’amûdeyn) taşımak, ya’nî sedye gibi, biri önde, biri arkada ol­mak mekrûhdur. (Terbî’) şeklinde, ya’nî omuzda, kolundan el ile tutarak dört ki­şinin taşıması sünnetdir. Omuz, kolu altına geçirilmez. Tabutun kolu el ile tutulup omuz üstüne alınır. Cenâzeyi sırtda ve hayvân üstünde taşımak câiz değildir.

[Cenâzeyi, zarûret olmadıkca kâfirlerin âdetine göre, araba ve otomobil ile gö­türmek kerîhdir ve meyyite zulmet ve zarar verir. Taşıyanlara günâh olur. İbâdet yaparken, İslâm âdetlerini bırakıp, ecnebî âdetlerini almak büyük günâhdır. Pey­gamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” zemânlarında, cenâze yalnız terbî’ sûretinde taşınırdı. Hükûmet, kanûn, arabada taşımağı emr ederse, emre uyulur. Üçüncü kısmda, 26. cı maddeye bakınız!]

Süt çocuğunu ve biraz büyüğünü, bir kişi iki eli üzerinde götürür. Bu kişi, hay­vân üzerinde de olabilir. Büyük çocuklar, tabut ile götürülür.

Cenâzeyi, meyyiti sarsmıyacak kadar, hızlı götürmelidir.

Cemâ’at çok olsun diye Cum’a nemâzından sonraya bırakmak mekrûhdur. Ce­nâzeyi gömerken, Cum’a nemâzını kaçırmak tehlükesi olursa, bu zemân cenâze ne­mâzı, Cum’a nemâzından sonraya bırakılabilir. [Uzak yerlerdeki akrabâsının ye­tişmesi için, cenâzeyi bir veyâ birkaç gün sonra kaldırmak câiz değildir.]

Bayram nemâzı cenâze nemâzından önce, hâzır olan cenâzenin nemâzı da bay­ram hutbesinden önce kılınır. Musallâda cenâze nemâzı için bekliyenler, cenâze yere konmadan önce ayağa kalkmazlar. (Surret-ül-fetâvâ) sâhibi “rahmetullahi te­âlâ aleyh” diyor ki, (Musallâda oturanlar, cenâze gelince, ayağa kalkmamalıdır.)

Cenâzede bulunanlar, arkasında ve ona yakın yürümelidir. Cenâzede bulunmak sünnet-i müekkededir. Şâfi’î mezhebinde cenâzenin önünde gidilir. Kadınlar ce­nâzede bulunmaz. Sessiz götürülür. Yüksek sesle tekbîr, tehlîl, ilâhîler okumak bid’at ve günâh olduğu (Halebî-i kebîr) ve (Merâkıl-felâh) ve Tahtâvî hâşiyesin­de ve (Ni’met-i islâm)da ve (Şir’atül-islâm şerhi) sonunda uzun yazılıdır. Câhille­rin yapmalarına ve yazmalarına aldanmamalıdır. Böyle bid’atler bulunan cenâze­yi terk etmemeli, mümkin ise, mâni’ olmalıdır. Fekat, bid’at bulunan ziyâfeti terk etmek lâzımdır. Cenâzenin ön ve yan taraflarında yürümek câiz ise de, arkasında gitmek dahâ iyidir.  

Hayâtda iken, kendi için kabr kazdırmak câizdir. Kendi mülkünde ise, ona mahsûs olur. Kendi mülkünde değil ise ve kabristânda yerini satın almamış ise, baş­kası da oraya gömülebilir.

Meyyiti büyük mezârlıkda gömmek lâzım ve sünnet ve çok fâidelidir. Sâlihle­re ve Evliyâya “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yakın defn etmelidir. Fâsık­ların, fâcirlerin ve hele kâfir ve mürtedlerin kabrlerinden uzak olmalıdır. Rutûbet­li yerlerde defn etmek iyi değildir. Mümkin olduğu kadar kuru yerlere defn etme­lidir. Nemli yerde defn, çabuk çürümesine sebeb olur. Dîn-i islâmda, meyyitin geç çürümesi lâzımdır. Toprak nemli veyâ gevşek olursa, tabut ile gömmek iyi olur.

Cenâze ile çiçek ve çelenk götürmek ve bunları mezâr üstüne koymak ve mâ­tem alâmetleri taşımak, yakaya rozet, resm gibi şeyler takmak, kâfirlerin âdetidir. Müslimânların bunları yapması harâmdır ve meyyit için zararlıdır. (Künûz-üd-de­kâık)da yazılı ibni Mâcenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Cenâzeyi yüksek sesle ve ateş, ışık ve başka şeyler taşıyarak götürmeyiniz!) buyuruldu. Türbe, oda içindeki kabr üzerine ipekli veyâ başka bez serip üzerine gül serpmek, böylece türbenin güzel kokmasını sağlamak iyi olur. Bunun câiz olduğu, Ahmed Sa’îd-i Serhendînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” fârisî (Tahkîk-ul-hakk-ıl-mübîn) kitâbında yazılıdır.

Kabr kazıp, kabrin içine defn etmek farz-ı kifâyedir. [Defn için lâzım olan müslimân bulunmazsa, bunu haber alan her müslimânın defnde bulunması farz olur. Hizmet eden bulunmayıp, ücret vererek mezârcılara defn etdirmek lâzım olursa, haberi olup hizmet etmiyen bütün müslimânlar günâha girer. Fâsık olurlar. Ölü­yü defn etmek, cenâze nemâzı kılmak gibi, ibâdetdir. Bu ibâdeti de ücretsiz yap­mak farzdır. Alınan ücret harâm olur. Ücretsiz yapan bulunmadığı zemân, bu farzın yapılması ve müslimânların ölülerinin açıkda kalmaması için, fakîrlerin bu farzı ücret ile yapması câiz olur. Bunun alacağı ücret halâl olur ise de, ücretsiz hiz­metden kaçanlar günâhdan, fıskdan kurtulamazlar. Meyyiti toprağa gömmek farz olduğu için, bu farza ehemmiyyet vermiyerek hizmetden kaçanın ve ilmi, fenni ile­ri sürerek, ölüleri gömmek gericilikdir. Buda, Berehmen, komünist kâfirleri gibi, ölüleri yakmak dahâ iyidir diyenin îmânı gider. Mürted olur.]

Toprağı kazmayıp, yer yüzüne, binâ içine, mermerler içine koymak câiz değil­dir. Gemide ölen, karaya götürülemezse, gömmek farz olmaz. Zarûret olmadık­ca, bir kabre, iki kişi gömülmez. Bir ölü çürüyüp, kemikleri toprak olmadan, bu mezâra başkası gömülemez. Başka mezâr kazılamazsa, kemikler toplanıp, mezâr içinde, toprakla örtülerek, başkası, toprağın öte yanına gömülebilir. Meyyit çürü­yüp, toprak olunca, bu mezâra başkası defn olunabilir. Toprak vakf olmayıp biri­nin mülkü ise, mâliki tarafından kabr üzerine tarla ve ev yapılabilir. Fetvâ da böy­ledir. (Hadîka)da, el âfetlerinde diyor ki, (Meyyit çürüyüp toprak oldukdan son­ra, buraya başkasını gömmek veyâ toprak üzerine tarla, binâ yapmak câiz olur. Me­zârlar, sel, nehr suları altında kalırsa, çıkarıp başka yere gömmek câiz değildir). Es­ki kâfir mezârlarında, kâfirlerin alâmetleri kalmayınca, buraya mü’minler gömü­lebilir ve câmi’ yapılabilir. Nitekim, Medîne-i münevverede (Mescid-i nebî)nin ye­ri önce kâfirlerin kabristânı idi. Kazılıp, kemikler başka yere götürülüp, buraya mes­cid yapıldı.

(Câmi’-ul-fetâvâ)da diyor ki, (Kabrin derinliği, insanın göğsüne kadar olmalı­dır. Adam boyunca olması dahâ iyidir.) Kabr, su girmemesi, koku çıkmaması ve hay­vanların açmaması için, derin olmalıdır. Uzunluğu meyyitin boyu kadar, genişli­ği, boyunun yarısı olmalıdır. Kabrin uzunluğuna istikâmeti, kıble ciheti ile dik açı yapacak şeklde olmalıdır. Lahd yapmak sünnetdir. Lahd, kabr kazıldıkdan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine ve kabr boyunca, içine meyyit sığacak ka­dar genişlik ve yükseklikde kazılan yerdir. Meyyit, lahd içine, sağ yanı üzere ko­nur. Şak yapılmaz. Ya’nî kabr kazıldıkdan sonra ortasına çukur açıp, meyyit bu­raya konmaz. Toprak çürük, nemli ise, erkeği lahdin veyâ doğruca kabrin içine ta­but ile koymak câiz olur. Toprak kuru ve sağlam ise, erkeği tabut ile gömmek mek­rûh olur. Meyyitin altına keçe, hasır gibi şeyler sermek de mekrûhdur. Tabut ile gö­münce tabut içine biraz toprak konur. Kadınları, her zemân tabut ile gömmek ef­daldir.

Gemide ölen kimse, karaya gidinceye kadar kokacak ise, yıkanır, kefenlenir, ne­mâzı kılınır. Kâfir memleketi yakın ise, ağır birşey bağlıyarak denize bırakılır. İs­lâm sâhili yakın ise, ağır şey bağlanmaz.

Öldüğü odayı kazıp, buraya gömmek câiz değildir. Mekteb, tekke yanına da göm­meyip, islâm mezârlığına götürmelidir.

(Şir’at-ül-islâm)da diyor ki: (Cenâzeyi kabr başına koyunca, iş yapmıyanlar otur­malı veyâ çömelmelidir. Yehûdîler ve hıristiyânlar gibi ayakda durmamalıdır. Meyyit defn edilirken, yedi sûreyi okumak müstehabdır. Bu yedi sûre, İnnâ enzel­nâ ve Kâfirûn, İzâ câe, İhlâs, iki Kul e’ûzü ve Fâtiha sûreleridir. Defnden sonra bir hafta hergün sadaka verip, sevâbını meyyitin rûhuna hediyye etmek de müstehab­dır.)

Kabre tek veyâ çift sayıda kimse girip, kıbleye dönüp, kabrin kıble tarafına ve kabre muvâzî [paralel] olarak bırakılmış olan meyyiti alıp, kabr içine veyâ lahd içi­ne, yüzü kıbleye karşı korlar. Koyarken, (Bismillâh ve billah ve alâ millet-i Resû­lillah “sallallahü aleyhi ve sellem”) derler. Ezân okumazlar. Meyyitin yüzü, lahdin içine doğru olup, arkasına toprak ve kerpiç konur. Sonra mezârın içi toprakla dol­durulur. Ters konmuş meyyiti kıbleye çevirmek için mezâr açmak câiz değildir. Çün­ki, mezârı açmak harâmdır. Kabrde unutulan bir malı almak için açılabilir. Kabr­de kefenin uçları çözülür.

(Mîzân-ül-kübrâ) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, (Dört mezheb sözbirliği ile bildiriyor ki, lahdin kabr tarafı, kerpiç dizerek veyâ hasırla kapatılır. Burasını pişmiş tuğla ile, tahta ile kapatmak mekrûhdur. [Çivi, tuğla gibi fırınlan­mış şeyler, zînet eşyâsıdır. Bunları kabrin içinde kullanmak mekrûhdur.] Kabrin üstünü, dışardan tuğla, ağaç ve mermerle örtmek câizdir. Resûlullahın “sallalla­hü aleyhi ve sellem” mubârek lahdi, dokuz dâne kerpiç ile kapatılmışdır. Kadın­lar kabre tabutsuz konurken, büyük bez ile perde tutulur.)

Kabr toprakla örtülür. Kabr bir karışdan yüksek olmamalıdır. Kabr üzerine baş tarafından üç avuc toprak atmak müstehabdır.

Defn etdikden sonra, birkaç dakîka etrâfında oturup veyâ çömelip, Bekara sûresinin başını ve sonunu okumak, meyyit için düâ ve istigfâr etmek müstehab­dır. [Papaslar, kabr yanında ayakda okuyorlar. Müslimânlar papas gibi ayakda oku­mamalı, çömelip okumalıdır.] Sâlih müslimânlar, aralarında paylaşıp, bir evde toplanarak veyâ herkes kendi evinde, ücretsiz olarak hatm ve hatm-i tehlîl oku­maları ve sevâbını meyyitin rûhuna göndermeleri çok fâidelidir. [Kabr yanında nutk söylemek kâfirlerin âdetidir. Kâfirler gibi nutk söylemek, meyyiti kendinde bulun­mıyan şeylerle övmek câiz değildir. Kendinde bulunan sıfatlar ile de övmekde fâ­ide ve lüzûm yokdur. Meyyit için sessiz ağlamak câizdir. (Şerh-us-sudûr) ve (Be­rekât)da, (Mü’minin ölümüne gökler ağlar) yazılıdır. Meyyit için yüksek sesle ağ­lamak, mâtem tutmak, siyâh elbise giymek, siyâh perdeler ve rozetler, işâretler as­mak, mâtem işâretleri, resmini taşımak câiz değildir. (Hazânet-ür-rivâyât) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, (Cenâzeye ve cenâze çıkan yere siyâh örtmek ve siyâh giyinmek câiz değildir.)]

Kabr üzerine su dökmek sünnetdir. Kabrin üzerine terbî’ yapmak, ya’nî düz yap­mak Hanefîde sünnet değildir. Müsennem, ya’nî balık sırtı gibi yuvarlak yapmak sünnetdir. Kabr içini kireç ve çimento ile sıvamak câiz değildir. Âlimlerin, büyük­lerin kabrlerini korumak için, türbe, binâ yapmanın, Hanefî mezhebinde câiz ol­duğu, (Halebî-yi kebîr) sonunda bildirilmişdir. (Mîzân)da ve (Ukûd-üd-dürriyye) sonunda da yazılıdır. Fekat, süs için yapmak harâmdır. Kabr üzerine taş, çimen­to, demir parmaklık yaparak korumak câizdir.

Mezâr taşı dikmek câizdir. Taş üzerine âyet-i kerîme, mubârek ismler, şi’r, medhiye gibi şeyler, Fâtiha kelimesini yazmak, resmini koymak câiz değildir. Asrlardan beri yazılıyor ise de, kötü bir bid’atdir. Kötü âdetler, câiz olmağı gös­termez. Mezâr taşına, ism ve ölüm hicrî senesi yazılabilir dediler.

Hâmile kadın ölünce, çocuk diri ise, batnı sol tarafdan yarılıp, çocuk çıkarılır. Hâmile bir kadının çocuğu ölmüş ise ve anasının ölümüne sebeb olacaksa, ebe eli­ni ferce sokup âlet ile çocuğu parçalayıp çıkarır. Çocuk diri iken, anasının ölümü­ne sebeb olacak ise, çocuğu parçalamak [öldürmek] câiz olmaz. Çünki, anasının ölümüne sebeb olacağı kat’î değildir. Zan ve ihtimâldir. Zan edilen bir tehlüke için insan öldürmek câiz değildir. Birinin malını yutup ölen kimsenin, ödeyecek malı yoksa, karnı yarılıp malı çıkarılır. Komşusunun, akrabâsının, arkadaşının cenâze­sine gitmek, erkekler için nâfile ibâdet yapmakdan dahâ çok sevâbdır.

Cenâzeyi, bulunduğu şehrde gömmek müstehabdır. İki veyâ dört kilometreden az uzağa götürmek sözbirliği ile câizdir. Dahâ uzağa götürmek ihtilâflıdır. Ya’kûb ve Yûsüf aleyhimesselâmın cenâzeleri Mısrdan Şâma nakl edildi ise de, onların din­lerinde nakl câiz idi. Defnden sonra câiz değildir. (Redd-ül-muhtâr) beşinci cild. Başka yere götürülmesini vasıyyet etmek bâtıldır.

Meyyit sâhiblerinden büyük, küçük erkeklere ve yaşlı kadınlara rast gelince, ta’ziye etmek, ya’nî, başın sağ olsun demek gibi, sabr tavsıye etmek müstehabdır. Ta’ziye için, (A’zamallahü ecrek ve ahsene azâek ve gafere limeyyitik) denir ki, (Al­lahü teâlâ, sevâbını, dereceni artdırsın ve güzel sabr etmeni nasîb eylesin ve mey­yitinin günâhlarını afv eylesin) demekdir. Musîbetlere, elemlere sevâb olmaz. Bunlara sabr etmeğe sevâb verilir. Fekat, elemlere sabr edilmese de, günâhların afvına sebeb olurlar. Hastalık da musîbetdir. Meyyit sâhibinin, ta’ziye için, üç gün­den az, bir yerde bulunması câiz ise de, câmi’de beklemesi ve kadınların hiçbir yer­de beklemeleri câiz değildir. Defnden sonra düâ edilir. Sessiz olarak Kur’ân-ı kerîm okunur. Yüksek sesle okumak mekrûhdur. Sonra cemâ’at ve meyyit sâhibi, işleri başına dağılmalıdır. Üç günden sonra ta’ziye yapmak mekrûhdur. Ancak uzak­da olanlar ve yakın olup da, geç haber alanlar için mekrûh olmaz. İki kerre ta’zi­ye etmek ve kabr başında ve meyyit sâhiblerinin kapılarında ta’ziye mekrûhdur. Ta’ziye, mektûb ile de olur. Cenâze çıkan eve komşuların ve yakında oturan ak­rabânın, bir gün ve gecelik yemek göndermeleri müstehabdır. Ca’fer-i Tayyâr “radıyallahü anh” yetmişden ziyâde kılınc ve ok yarası alarak şehîd olunca, Resû­lullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun evine yemek gönderilmesini emr buyur­du. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekrûh ve çirkin bir bid’atdir. Birinci, üçüncü, yedinci [kırkıncı ve elliüçüncü] gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabr başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidcileri top­layıp, okutup yemek vermek mekrûhdur. Bunların çoğu, gösteriş için, şöhret için yapılmakdadır. Bu bid’atler yapılırken, araya nice harâmlar da karışmakdadır. Bun­ların yapılmasını vasıyyet etmek de bâtıldır. Dinlenmez ve günâhdır. Kırkıncı gü­nü beklememeli, düâ, hatm, sadaka ve kadın ile erkek karışık olmıyarak mevlid okutmak gibi ibâdetler, hemen yapılıp, sevâbları meyyitin rûhuna hediyye edilme­lidir. Câmi’lerde, ölüler için, islâmiyyete uymıyan toplantılar yapmak günâhdır. Dı­şarda, kadın erkek birlikde oturmak günâh olduğu gibi, mevlid için bir araya top­lanmaları dahâ fenâdır. İbâdet şeklinde günâh işlemek, başka yerde işlemekden dahâ günâhdır. Üç harâm sâatde nemâz kılmak yasak olması da bunun gibidir. Ya­sak olan zemânda ve yerde kılınan nemâzın sevâbı olmaz. Günâh da olur. Çünki, yasak edildiği hâlde yapılmakdadır. Kadınların, örtülü olarak dahî, yabancı erkek­lerle karışık oturmaları yasak edilmişdir. Bu yasak, ibâdethâne olan câmi’lerde ibâ­det şeklinde olursa, dahâ büyük günâh olur.

Defnden sonra [kabre ve kıbleye karşı ayakda durarak] telkîn vermek sünnet­dir. Verilmese de olur denildi. (Mecmâ’ul-enhür)de diyor ki, (Öldükden sonra da telkîn verilir denildi. Çünki, rûhu ve aklı geri verilir ve yapılan telkîni anlar. Şâ­fi’î mezhebinde de böyledir. Telkîn emr olunmadı, yasak da olunmadı, câiz değil diyenler de oldu ise de, yapılması iyi olur). Kabrdeki meyyite telkîn yapmanın meş­ru’ olduğu (Cevhere)de yazılıdır. (Nûr-ul yakîn fî mebhas-it telkîn) kitâbında, tel­kînin sünnet olduğu çeşidli delîller ile isbât edilmekdedir. (Cilâ-ül-kulûb)de ve (Gâ­liyye)de diyor ki: (Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm”, defnden sonra telkîn ver­meği emr eyledi. Kendisi de telkîn verdi). Kâdî-zâdenin (Birgivî vasıyyetnâmesi) şerhinde (Telkîn)in nasıl verileceği uzun yazılıdır. Kabr süâli olmıyan kimselere tel­kîn verilmeğe lüzûm yokdur. (Sirâc)da diyor ki, (Bütün insanlara kabr süâli olaca­ğını, Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildirmekdedir. Sabî iken ölene de cenâb-ı Hak, cevâb vermesini ilhâm edecekdir). İbni Abdül-Berr ve imâm-ı Süyûtî (Mü’min ve münâfık olan ehl-i kıbleye süâl vardır) buyurdu. Buna göre, hazret-i Ömere kabr süâli olduğunu ve verdiği cevâbı bildiren haber doğru olmakdadır. Süyûtînin ta­lebesi olan Muhammed bin Alkamî, hicretin 929. cu senesi vefât etdi. Hocasının (Câmi’us-sagîr) hadîs kitâbını şerh ederken diyor ki, (Kâfirlere kabr süâli olmaz. Mü’minlerden dokuz kimseye de süâl olmaz: Şehîd, düşmân karşısında nöbetde iken ölen, vebâ, kolera gibi bulaşıcı hastalıkdan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zemân kaçmayıp, sabr ederek başka sebeble ölen, Sıddîklar, bâlig olmıyan çocuk­lar, Cum’a günü veyâ gecesi ölenler, her gece (Tebâreke) sûresi [ve Secde sûresi­ni] okuyanlar ve ölüm hastalığında (İhlâs) sûresi okuyanlara kabr süâli olmaz. Pey­gamberler “aleyhimüsselâm” da, Sıddîklara dâhildir). Birkaç gün tabutda kalan mevtâya tabutda iken süâl olmaz. Süâl kabrde olur. Kâdî-zâde Ahmed efendi, (Fe­râid-ül-fevâid) ismindeki (Âmentü şerhı)nde diyor ki, (Kabr süâli, ba’zı akâidden veyâ akâidin hepsinden, yâhud çeşidli akâid ile amelden veyâ herkese başka şey­lerden olur denildi). Müderris Muhammed Demir hâfızın (Îmân ve İbâdet) kitâ­bı 1344 [m. 1926] da basılmış ve diyânet reîsliği tedkîk heyetince tasdîk edilmiş­dir. Bu kitâbda diyor ki, (Kabrde Münker ve Nekîr meleklerine cevâb olarak şunları ezberlemelidir: Rabbim Allahü teâlâ, Peygamberim Muhammed aleyhis­selâm, dînim dîn-i islâm, kitâbım Kur’ân-ı azîmüşşân, kıblem Kâ’be-i şerîf, i’tikâd­da mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemâ’at, amelde mezhebim imâm-ı a’zam Ebû Ha­nîfedir). Ahmed Âsım efendi, (Emâlî) şerhinde diyor ki: (Bir kimseyi kurtlar parçalayıp yiseler yâhud ateşde yaksalar, denizde çürüse, süâl olunup, kabr azâ­bını veyâ ni’metini bulur. Kâfirlere ve tevbesiz ölen fâsıklara kabrde azâb yapılır. Hadîs-i şerîflerde, (Kabr, Cennet bağçelerinden bir bağçe yâhud Cehennem çukur­larından bir çukurdur) ve (Kabr azâbından Allaha sığınırız) ve (Üzerinize idrâr sıç­ratmayınız! Çok kimseye kabr azâbı bundan olacakdır) ve (Meyyit, ehlinin, evlâ­dının ağlamalarından azâb duyar) buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, iki kabr yanında durup, (Bunlardan biri, idrâr sıçramasından sakınmadı­ğı için, diğeri ise, müslimânlar arasında söz taşıdığı için, kabr azâbı çekiyorlar) bu­yurdu). Ölürken kaç yaşında olursa olsun, Cennetde erkekler de, kadınlar da, hep otuzüç yaşında olacakdır.

(Necât-ül-musallî)de diyor ki, (Hısn-ül-hasîn)de diyor ki, hadîs-i şerîfde, (Bir hasta, lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn kırk def’a okursa, şe­hîd olarak vefât eder. Şifâ bulursa, günâhları afv olur) buyuruldu.

Ey, yerin gökün sâhibi, ey vasfı Allahüssamed!
sayısız ısyânla geldim, kapına, beni kılma red!
 
Lutfunla bu bîçâreye, fadlınla bu âvâreye,
afvınla yüzü kâreye, ey Rabbim sen eyle meded!
 
Âsîlere gufrân senden, derdlilere dermân senden,
adâletle ihsân senden, rahmetine yokdur aded!
 
Sen canların cânânısın, derdlilerin dermânısın,
âlemlerin sultânısın, ben bir garîb-i hâcetmend!
 
Derdime kılmazsan devâ, senden başka kime varam,
her iyilik ancak senden, hâlık, ma’bûd Allah ehad!

Tam İlmihal