3-60-Kabr ziyâretinin fâideleri


60 — KABR ZİYÂRETİNİN FÂİDESİ

Mezhebsizler, ölüden fâide ve zarar gelmez diyorlar. (Feth-ul-mecîd) kitâbla­rının ikiyüzdoksandokuzuncu sahîfesinde, (Allah, takvâ sâhibi olan mü’min kul­larının elinde kerâmet hâsıl eder. Onların düâsı veyâ sâlih amelleri ile kerâmet hâ­sıl olur) diyor. Beşyüzüncü sahîfesinde, (Peygamberden veyâ sâlih olan her mü’minden diri iken düâ istenebilir. Fekat, ölüden düâ istenmez. Ölüye düâ edi­lir) diyor. İkiyüzsekizinci sahîfesinde, (Ölüden birşey, yardım istemek şirkdir. Ölü, fâide ve zarar yapmaz. Allahdan şefâ’at istiyemez. Ondan şefâ’at istiyen müşrik olur) diyor. Dörtyüzseksenbeşinci sahîfesinde, (Kabr ziyâret edilir. Ölüye düâ edilir. Şimdi müşrikler bunu tersine çevirdi. Kabrlere tapıyorlar. Ondan düâ istiyorlar. Ondan yardım bekliyorlar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Me­dîne kabristânına geldi. Kabrlere karşı durup, (Esselâmü aleyküm yâ ehlel-kubûr! Allah, bizi ve sizleri mağfiret etsin! Siz önce gitdiniz. Biz sonraya kaldık) dedi. Üm­metine de, böyle ziyâret yapmalarını bildirdi) diyor. Hemen sonra da, (Selef-i sâ­lih, Resûlullahı ziyâret ederdi. Selâm verdikden sonra kabre arkasını dönüp, kıb­leye karşı düâ ederdi. Dört mezhebin imâmları böyle bildirdi) diyor. İkiyüzyetmi­şikinci sahîfesinde, (Evliyâdan diri iken de, öldükden sonra da yardım istiyorlar. Kerâmet olarak fâide ve zarar yapacaklarına inanıyorlar. Bunun gibi taşkınlıklar, Allahdan başkasına ibâdet etmekdir) diyor. İkiyüzellisekizinci sahîfesinde, (Her nerede bana salevât okursanız, bana bildirilir. Nemâz kılmak için mescide girenin, selâm vermek için Resûlullahın kabrine gelmesi yasakdır. Eshâbdan kimse, selâm vermek için Peygamberin kabri önünde durmadı) diyor. Görülüyor ki, kitâbın ya­zıları birbirini tutmamakda, dört mezheb imâmlarına da “rahmetullahi teâlâ aley­him ecma’în” iftirâ etmekdedir.

Mezhebsizlerin bu yalanlarına karşı Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” vesîkalarla, misâllerle cevâb verdiler. Âlûsî bile (Gâliyye) kitâ­bında, (Kabrim yanında salevât okuyanı işitirim. Uzakda okuyanları, melek bana haber verir) hadîsini bildiriyor. (Câmi’u-kerâmât-il-evliyâ)dan alınan aşağıdaki ya­zıları, anlayışlı ve insâflı olan, okuyunca, yapıcı ile yıkıcıyı kolayca ayırabilir:

Fahr-üd-dîn-i Râzî, tefsîrinde, Sûre-i Kehfde diyor ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın ce­nâzesini, vasıyyeti üzerine, Resûlullahın kabri yanına getirdiler. Selâm verip, ka­pına gelen Ebû Bekrdir yâ Resûlallah dediler. Türbenin kapısı açıldı. İçerden (Sev­giliyi sevgilinin yanına koyunuz!) sesi işitildi. Beyhekî, Abdüllah-i Ensârîden bil­diriyor ki: Sâbit bin Kays, Yemâme cenginde şehîd oldu. Kabre korken, (Muham­medün resûlullah ve Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-i şehîd ve Osmân-ı rahîm) sesi­ni duyduk. Ebû Nu’aym ve İbni Asâkir bildiriyorlar ki, (Bir sapık, hazret-i Hase­nin kabri üzerine pisledi. Hemen deli oldu. Sonra öldü) Beyhekî ve Vâkıdî bildi­riyorlar ki, Fâtıma-i Huzâ’ıyye, hazret-i Hamzanın kabrini ziyâret etdi. Selâm verince, (Ve aleyküm selâm) denildiğini işitdi. Şeyh Mahmûd-i Kürdî, hazret-i Ham­zanın kabrini ziyâret edip selâm verince, kabrden (Ve aleyküm selâm. Oğlunun is­mini Hamza koy!) sesini işitdi. Evine gelince, oğlu oldu. Adını Hamza koydu.(Üsüd-ül-gâbe)de diyor ki, Resûlullahın kölesi Sefîne gemide idi. Gemi batdı. Bir tahtaya sarıldı. Dalgalar sâhile getirdi. Karaya çıkınca, bir arslan gördü. (Ey ars­lan! Ben Resûlullahın kölesi Sefîneyim) dedi. Arslan, koyun gibi, Sefîneyi yola ka­dar götürdü. Kuyruğunu sallayıp vedâ’ etdi. İbni Mende, Talha bin Ubeydüllah­dan haber veriyor: Talha, bir gece, Abdüllah bin Amr bin Hirâmın kabrini ziyâ­ret etdi. Kabrden Kur’ân sesi işitdi. Gelip Resûlullaha söyledi. (O Abdüllahdır. Al­lahü teâlâ, şehîdlerin rûhlarını Cennete koyar. Her gece rûhları bedenleri ile bu­luşur. Sabâh olunca, yine Cennetde olurlar) buyurdu. Beyhekî, Sa’îd bin Müsey­yibden haber veriyor ki, hazret-i Alî ile Medîne kabristânına geldik. Selâm verip, (Hâlinizi bize bildirir misiniz? Yoksa, biz mi hâlimizi haber verelim?) dedi. Bir ses işitdik: (Ve aleykesselâm yâ Emîr-el mü’minîn. Bizden sonra olanları sen söyle!) dedi. İbni Ebiddünyâ diyor ki, hazret-i Ömer kabristâna gelip selâm verince, (Yâ Ömer! Dünyâda yapdıklarımızın karşılığını bulduk) sesi işitildi. İbni Asâkir diyor ki, hazret-i Ömer, bir gencin kabri yanına gelip selâm verdi. (Allahdan korkarak harâmdan sakınan için iki Cennet vardır) dedi. Kabrden bir ses gelip, (Yâ Ömer! Rabbim bana iki Cenneti de ihsân eyledi) dedi. Sehâvî diyor ki, bir kimse, Amr ib­ni Âs hazretlerinin kabrini ziyârete geldi. Orada duran birine kabrin yerini sordu. O da, ayağını uzatarak gösterdi. Ayağına felc gelip yürüyemedi. Beyhekî, Ya’lâ bin Mürreden haber veriyor: Ya’lâ, Resûlullah ile bir kabr yanına geldi. Kabrde azâb olduğunu işitip, Resûlullaha haber verdi. Resûlullah, (Ben de işitdim. Söz taşıdı­ğı ve üzerine idrâr sıçratdığı için, azâb yapılmakdadır) buyurdu.

Büyük islâm âlimi Ahmed bin Süleymân bin Kemâl pâşa “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin [934] hicrî yılında yazdığı kırk hadîs-i şerîf, [979] yılında, seyyid pîr Muhammed Nitâî “rahmetullahi teâlâ aleyh” tarafından türkçeye çevrilmişdir. [1316] da İstanbulda basılan bu tercemenin onsekizinci hadîs-i şerîfinde, (Bir işi­nizde şaşırırsanız ölmüşlerden yardım isteyiniz!) buyuruldu. Şeyh-ul-islâm Ahmed efendi, bu hadîs-i şerîfi açıklarken diyor ki:

Rûhun bedene bağlanması, kuvvetli bir aşk ile olmuşdur. İnsanın ölmesi, rûhun bedenden ayrılması demekdir. Fekat, rûh ayrıldıkdan sonra, bu aşkı bitmez. Rû­hun bedene olan sevgisi, kuvvetli çekmesi, öldükden sonra, uzun zemân bitmez. Bunun içindir ki, ölülerin kemiğini kırmak, mezârı üstüne basmak yasakdır.

Bir insan, kuvvetli, olgun ve te’sîri çok olan bir zâtın mezârı yanında durup, o toprağı ve o zâtın bedenini düşünse, o zâtın rûhunun, bedenine ve dolayısı ile, o toprağa bağlılığı olduğundan, bu iki rûh karşılaşır. Gelen insanın rûhu, o zâtın rû­hundan çok şeyler edinir ve güzelleşir, olgunlaşır. İşte bu fâideden dolayı, kabr zi­yâretine izn verilmişdir. Bundan başka sebebler de yok değildir. İmâm-ı Fahred­dîn-i Râzî “rahmetullahi aleyh”, (Metâlib-i âliyye) ve (Zâd-ı Me’âd) kitâblarında diyor ki, (Gelen insanın rûhu ile, kabrdeki zâtın rûhu, birer ayna gibidir. Birbiri­nin karşısına gelince, herbirinin ışığı, ötekinde aks eder, yansır. Gelen kimse, o top-rağa bakıp, Hak teâlânın büyüklüğünü, öldürmesini, diriltmesini düşünüp, kazâ ve kaderine râzı olup, nefsi kırılırsa, rûhunda ma’rifet, feyz hâsıl olur. Bunlar, o zâ­tın rûhuna sirâyet eder. Bunun gibi, o zât, öldükden sonra, rûh âleminden ve rah­met-i ilâhîden ona gelmiş olan ilmler, kuvvetli eserler, onun rûhundan, gelen in­sanın rûhuna sirâyet eder, geçer.) (El a’lâm) kitâbının sâhibi diyor ki, Peygamberlerin rûhları “aleyhimüsselâm” göklerde ve diledikleri yerlerde ve kabrlerinde zuhûr eder. Kabrlerinde her ân bu­lunmadıkları gibi, hep de ayrı kalmazlar. Kabrleri ile ilişkileri ve o toprağa ayrı bir bağlılıkları vardır. Bunun nasıl olduğu bilinemez. Bunun için, onları ziyâret etmek müstehabdır. Her müslimânın rûhu ile kabri arasında, devâmlı bir bağlılık vardır. Kendilerini ziyâret edenleri anlarlar. Selâmlarına cevâb verirler. Bunun içindir ki, hâfız Abdülhak-ı İşbîlînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Âkıbet) kitâbındaki hadîs-i şerîfde, (Bir mü’min, tanıdığı bir mü’minin kabrine gelip selâm verince, onu tanır ve cevâb verir) buyuruldu. Onsekizinci hadîs-i şerîfin açıklaması temâm oldu.

(Râbıta-i şerîfe) kitâbının [1324] hicrî yılında yapılan ikinci baskısının yirmin­ci sahîfesinde diyor ki, (Büyük bir zâtın kabrini ziyâret eden kimse, ona râbıta eder­se, ya’nî dünyâ işlerini hiç düşünmeyip, kalbine hiçbirşey getirmeyip, o zâtın rû­hunu, his organları ile anlaşılamıyan bir nûr farz ederek, bunu kalbinde bulundu­rursa, o rûhdan, kendi kalbine birşeyler akmağa başlar. O zâtın feyzlerinden bir feyz ve hâllerinden bir hâl, kendinde hâsıl oluncıya kadar, bu nûru kalbinde sak­lamalıdır. Çünki, Evliyânın rûhları, feyzlerin kaynağıdır. Kaynağı kalbine koyan, bunun feyzine, ni’metine, bilinmeyen ihsânlarına elbette kavuşur. Rûhu kuvvet­lenir, olgunlaşır. Kabr yanına gelince, önce selâm verilir. Mezârın sağ yanına, ya’nî kıble tarafına, ayak ucuna yakın durur. Tanıdığı gibi, şeklini, sûretini hâtırı­na getirir. E’ûzü ve besmele ile bir Fâtiha ve onbir İhlâs okur. Sevâbını Resûlul­lah efendimizin ve bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Eshâb-ı kirâmın ve Evliyâ-i izâmın “aleyhimürrıdvân” rûhlarına ve bu zâtın rûhuna hediyye eder. Sonra oturur. Onun rûhunu, gönlünde bulundurur. Kalbinde birşey hâsıl oluncı­ya kadar durur. Gelen kimse almasını bilir ise, o zât da vermeğe ehl, olgun bir Ve­lî ise ve şartları gözeterek beklerse, elbette birşey ele geçer. Bu şartlar, o zâtın ken­disini tanıdığına, selâmını işitip cevâb verdiğine, rûhunun, kâmil, olgun olduğuna, rûhunun bir zemâna ve yere bağlı olmadığına, nerede hâtırlarsa, orada imiş gibi feyz vereceğine, Allahü teâlâ, feyzini, rûhun gıdâsını, onun rûhu ile gönderdiğine inanmakdır. Üzüm istiyen, bağa gidip asmadan koparır. Erik ağacına gitmez. Su istiyen, kaynağa, çeşmeye gider. Ağaca veyâ sobaya gitmez. Buğday istiyen, tar­lasını sürer, eker, biçer. Çocuk istiyen, evlenir. İlâc istiyen bir hasta, tabîbe ve ec­zâhâneye gider. Bakkala, avukata gitmez. Kalbin gıdâsını, rûhun temizliğini isti­yen de, Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” kalbine, rûhuna başvu­rur. Allahü teâlâ, bu ni’metlerini, Evliyânın kalbinden göndermekdedir. Herşeyi yaratan, gönderen, yalnız Allahü teâlâdır. Fekat, herşeyi belli bir sebeble gönder­mek, Onun âdetidir. Onun ni’metine kavuşmak istiyenin, Onun âdetine uyması, se­bebi arayıp, bulup, öğrenip, Onun sebebine yapışması lâzımdır. Sebebleri arama­mak ve öğrenmek istememek, Allahü teâlânın âdetini bozmak olur. Fen dersleri­ni, fen bilgilerini öğrenmek, Onun âdetine uymak, sebebleri öğrenmek demekdir. Bir kabrden feyz almak için, o zâta karşı, diri imiş gibi, edeb ve saygı göstermek, kabri üzerine basmamak da lâzımdır. O zât, mürşid-i kâmil ise, kalbdeki nisbet, geç hâsıl olup, uzun zemân kalır. Mürşid olmıyan Velî ise, hâsıl olan feyz ve nisbet, kes­kin ve çabuk gelip geçici olur. Bu hâlleri bilmiyenler, yukarıdaki hadîs-i şerîfe inan­maz, mevdû’dur derler. Üsûl-i hadîs âlimleri, bir hadîsin sahîh olması için koyduk­ları şartları taşımıyan bir hadîse (Mevdû’) der ki, (Benim ictihâdıma göre sahîh ol­mamışdır) demekdir. Hadîs değildir demezler.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mubârek rûhundan feyz al­mağa ermiş olan bir zât, bulunduğu yerden Ona teveccüh edince, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mubârek rûhu, Medîne-i münevverede bulunan kabr-i se’âdetinden, bu zâta feyz verir. Bunun gibi, ehl olan, başarabilen de, Evliyânın rûhlarından fâide görür.) Kırkıncı sahîfede buyuruyor ki, (Hanbe­lî mezhebi âlimlerinden Şemseddîn ibn-ül-Kayyım-ı Cevziyye (Kitâb-ür-rûh) adındaki kitâbında diyor ki, (Rûhun bedendeki hâlinden başka hâlleri vardır.

Mü’min öldükden sonra, rûhu, Refîk-i a’lâ denilen mertebede bulunur. Bedene il­gisi de vardır. Bir kimse, mezârdaki bedene selâm verse, Refîk-i a’lâda bulunan rû­hu, bu kimseye selâm verir). [Mezhebsizleri red etmek için, İbn-ül-Kayyımın bu yazısı yetişir. Çünki, (Feth-ul-mecîd) kitâblarında, buna (Allâme) diyerek, yazı­larını sened olarak göstermekdedirler.] İmâm-ı Süyûtî de, (Kitâb-ül-müncelî)de, İbn-ül-Kayyım gibi yazmakdadır. [Rûhun işitdiği ve cevâb verdiği, İstanbulda Hakîkat Kitâbevi tarafından müteaddid baskıları yapılan arabca (Minhâtül-veh­biyye fî redd-il-vehhâbiyye) kitâbında ve bunun tercemesi (Kıyâmet ve Âhıret) ki­tâbının (Müslimâna Nasîhat) kısmının 24.cü maddesinde yazılıdır.] Evliyâ vefât et­dikden sonra bir nev’ tesarrufa, iş yapmağa sâhib olur demişlerdir. (Muhtasar) ki­tâbının sâhibi, Mâlikî âlimlerinden şeyh Halîl “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, (Allahü teâlâ, Evliyânın rûhlarına öyle bir kuvvet verir ki, çeşidli şekllerde görü­nebilirler. Bedenleri mezârdan çıkmaz. Rûhları şekl alıp görünür).)

Alâüddevle Ahmed-i Semnânîden “rahmetullahi teâlâ aleyh” sordular ki, me­zârdaki beden rûhsuzdur. İşitmez. Rûh ise, mekânsızdır. Her yerde hâzır olabilir. Evliyânın mezârına gidip, ziyâret etmeğe ne lüzûm var? Nerde olursa olsun, bir Ve­lînin rûhuna teveccüh olunursa, rûhu orada hâzır olmaz mı?

Cevâbında buyurdu ki, kabr başına gitmenin çok fâidesi vardır: Evliyâyı ziyâ­rete giden kimse, yolda hep onu düşünür. Ona teveccühü, her adımda artar. Me­zâr başına gelip, toprağını görünce, hep onunla meşgûl olur. Teveccühü çok artar. Teveccühü artdıkca, ondan fâidesi de artar. Evet rûhlar için bir mâni’, perde yok­dur. Onlar için, her yer birdir. Fekat, dünyâda iken, yıllarca berâber bulunduğu ve âhıretde sonsuz olarak berâber kalacağı beden, o toprakdadır. Onun için, rûhun bu toprağa uğraması, nazarı ve te’alluku, bağlılığı, başka yerlere olandan dahâ çok­dur. Alâüddevle diyor ki, birgün, Cüneyd-i Bağdâdînin “kaddesallahü teâlâ sirre­hül’azîz” vaktîle çile çekmiş olduğu odaya girdim. Burada çok zevklendim. Son­ra, Cüneydin mezârına gitdim. Orada, önceki zevkı bulamadım. Sebebini mürşi­dime sordum. O zevkler, Cüneyd sebebi ile mi hâsıl oldu? dedi. Evet dedim. Öm­ründe birkaç gün kaldığı yerde zevk hâsıl olduğuna göre, senelerle birlikde bulun­duğu bedeni yanına gidince, elbette dahâ çok zevk hâsıl olmak lâzım gelir. Belki, mezârı başında başka şeyleri görerek, ona teveccühün azalmış olabilir dedi. Bir kim­se, kendi memleketinde iken, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” rûhâniy­yetine teveccüh ederse, fâide bulur. Fekat Medîne-i münevvereye giderse, Resû­lullahın rûhâniyyetinin, onun yolculuğundan ve yolda çekdiği zahmetlerden habe­ri olur. Oraya erişip, Ravda-i pâkini görünce, teveccühü tam olur. Fâidelenmesi de öyle çok olur ki, memleketinde iken olan fâide, onun yanında hiç kalır. Evliyâ-i ki­râm, bu bildirdiğimizi kalbleri ile duyarak anlamakdadır.

Celâleddîn-i Rûmî “kuddise sirruh”, son hastalığında buyurdu ki, (Ben ölünce üzülmeyiniz! Her yerde benimle olunuz, beni düşününüz! İmdâdınıza yetişir, size yardım ederim. Rûhumun, bu dünyâda iki dürlü bağlılığı vardır: Biri, bedenime olan bağlılığı, ikincisi, sizlere olan bağlılığı. Allahü teâlânın inâyeti ile, ferd ve mücer­red olunca, ya’nî rûhum bedenden ayrılınca, bedene olan bağlılığı da, size olur.)

Evliyânın büyüklerinden Abdüllah-ı Dehlevî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, (Mekâtib-i şerîfe) kitâbının sekizinci mektûbunda buyuruyor ki, (Bâtındaki, ya’nî kalbindeki nisbetin [bağlılığın] artmasına çalış! Allah ismini, ba’zan da Kelime-i tehlîli çok zikr ederek, ba’zan salevât okuyarak, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, Alla­hü teâlâya yaklaşmağa uğraş! Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakîrin rûha­niyyetine teveccüh ediniz! Yâhud, Mirzâ Mazher-i Cân-ı Cânânın kabrine geliniz! Ona teveccüh edince, çok terakkî edilir. Ondan hâsıl olan fâide, bin dirinin fâide­sinden dahâ çokdur. Gavs-üs-sekaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ile ve Behâeddîn-i Bu­hârî ile de murâkabe ediniz!) Sâlihlerin kabrlerini ziyâret ve bunlara tevessül ve istigâse etmenin câiz olduğu, (Et-tevessül-ü bin-Nebî ve bis-sâlihîn) kitâbında ve mevlânâ Hamdullah Sehârenpûrînin (El-besâir-li-münkirit-tevessül-i bi-ehl-il­mekâbir) kitâbında uzun yazılıdır. Bu iki kitâb 1395 [m. 1975] de İstanbulda ara­bî olarak neşr edilmişdir.

Tam İlmihal